I. Olay ve Mercilerin Çözüm Şekli
Yargıtay 11. Hukuk Dairesi’nin 13.02.2025 tarih ve E.2024/2474, K.2025/873 sayılı kararına konu olayda; davacı taraf, davalı şirketin hem ortağı hem de yönetim kurulu üyesi sıfatına haizdir. Davacı, şirketteki %27 oranındaki payını devraldığı süreçte, 09.09.2015 tarihli mizan kayıtlarına dayanarak şirket kasasında 3.335.927,48 TL tutarında nakit mevcut bulunduğunu, ancak daha sonra diğer yönetim kurulu üyelerinin katılımıyla 6736 sayılı Kanun (halk arasında "Kasa Affı" olarak bilinen vergi yapılandırma yasası) kapsamında bu paranın kasada bulunmadığının beyan edildiğini ileri sürmüştür. Davacının temel iddiası, kasada "varmış gibi görünen" bu paranın aslında bir kâr niteliği taşıdığı ve bu miktardan kendi payına düşen 632.250,50 TL tutarındaki "zararın" (kâr payı mahrumiyetinin) kendisine ödenmesi gerektiğidir.
Davacı, söz konusu alacağın tahsili amacıyla İstanbul 14. İcra Müdürlüğü nezdinde ilamsız icra takibi başlatmış, davalı şirketin itirazı üzerine ise "itirazın iptali" davası açmıştır. Davalı şirket vekili, cevap dilekçesinde kasanın fiilen boş olduğunu, vergi mevzuatı uyarınca yapılan düzeltmenin yasal bir hak olduğunu ve en kritik savunma olarak, 22.09.2017 tarihli genel kurulda kârın dağıtılmamasına oy birliği ile karar verildiğini, davacının da bu toplantıya katılarak bilançoyu onayladığını ve yönetim kurulunu ibra ettiğini belirtmiştir.
İstanbul 15. Asliye Ticaret Mahkemesi, davanın reddine karar verirken "basiretli tacir" ve "dürüstlük kuralı" prensiplerine dayanarak, davacının genel kurulda kârın dağıtılmaması yönünde oy kullanmasını ve yönetim kurulunu ibra etmesini, daha sonra aynı dönem için kâr payı talep etmesiyle çelişkili bulmuştur.
İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 14. Hukuk Dairesi, ilk derece mahkemesinin kararını kaldırarak davanın "pasif husumet yokluğu" nedeniyle reddine karar vermiştir. Bölge Adliye Mahkemesi'nin (BAM) göre, eğer şirket kasasında para yoksa ve bu durum bir zarara yol açmışsa, bu zarar "dolaylı zarar" niteliğindedir. Dolaylı zarar durumunda dava şirkete değil, zarara sebebiyet veren yöneticilere açılmalı ve tazminatın şirkete ödenmesi talep edilmelidir. Bu nedenle BAM, davalı şirketin bu davada taraf sıfatının (husumet ehliyetinin) bulunmadığına hükmetmiştir.
Ancak Yargıtay 11. Hukuk Dairesi yaptığı temyiz incelemesi sonucunda,
“Ancak, somut olayda davacı, davalı şirketin ortağı ve yönetim kurulu üyesi olup şirket kasasında bulunan ve davacı tarafından kar olarak nitelenen paradan payına düşen miktarın tahsili için şirket aleyhine takip başlatmış, itiraz üzerine işbu itirazın iptali davasını açmıştır. İtirazın iptali davaları icra takibinde borçlu gösterilen kişiye açılmakta olup işbu davada itiraz eden borçluya dava açılması yerindedir. Ancak ortak tarafından kâr payının talep edilebilmesi için kârın dağıtımına ilişkin genel kurulun karar vermesi gerekmekte olup işbu davada kâr payı dağıtımına ilişkin genel kurul kararı bulunmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmesi”
gerekçesiyle İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 14. Hukuk Dairesinin kararının düzeltilerek onanmasına karar vermiştir.
II. Çözümlenmesi Gereken Hukuki Problemler
Karara konu teşkil eden olay bağlamında çözümlenmesi gereken hukuki problemler sırasıyla şunlardır:
1. Genel kurul kararı olmadan ortak kâr payı talep edebilir mi?
2. Eğer genel kurul kararı olmadan kâr payı talep edilemiyorsa, çoğunluk pay sahiplerinin genel kurulda kârın dağıtılmaması yönünde karar alarak azınlığı mağdur etmesi nasıl engellenecektir?
3. Mizan kayıtları tek başına şirketin kâr ettiğini gösterir mi?
4. Kâr payı dağıtımına yönelik hiç karar alınmaması durumunda hangi hukuki mekanizmalar gündeme gelmektedir?
III. Hukuki Değerlendirme ve Görüşümüz
Öğreti ve Yargıtay'ın istikrarlı kararları ışığında, bir ortağın şirketten kâr payı talep edebilmesi için aşağıdaki şartların kümülatif (birlikte) gerçekleşmiş olması gerekir:
Birincisi, şirketin yıllık finansal tablolarında (bilanço ve kâr-zarar cetveli) net bir dönem kârının oluşması gerekir. İkincisi, TTK m. 519 uyarınca yıllık kârın %5'i, ödenmiş sermayenin %20'sine ulaşana kadar birinci tertip kanuni yedek akçeye ayrılmalıdır. Bu yedekler ayrılmadan kâr dağıtımı kararı alınması batıldır. Üçüncüsü, genel kurulun, finansal tabloları onaylamasının ardından, kârın ne kadarının ortaklara dağıtılacağını ne zaman ve nasıl ödeneceğini belirleyen açık bir karar alması şarttır[1]. TTK uyarınca kâr payı dağıtımı kararları için özel bir nisap tayin edilmediğinden, esas sözleşmede aksine bir hüküm yoksa sermayenin %25’ini temsil eden bir katılım ile toplantı açılabilir ve kararlar mevcudun salt çoğunluğuyla alınır. Söz konusu irade beyanı, öğretide hâkim görüş uyarınca yenilik doğuran bir işlem olarak nitelendirilmektedir[2]. Nihayet genel kurul kararında ödeme tarihi belirtilmişse o tarihte, belirtilmemişse karar tarihinde alacak muaccel olmaktadır.
Yargıtay 11. Hukuk Dairesi'nin 2025/873 sayılı kararında belirttiği üzere, somut olayda kârın dağıtılmamasına yönelik bir genel kurul kararı bulunmaktadır. Mevcut olmayan veya dağıtılmamasına karar verilen bir kâr payının "alacak" olarak talep edilmesi, kanunun emredici hükmüne aykırıdır kanaatindeyiz. Bu nedenle kararı isabetli görmekteyiz.
Uyuşmazlığın arka planındaki en önemli unsurlardan biri ise, davalı şirketin 6736 sayılı Kanun kapsamında yaptığı "kasa düzeltme" işlemidir. 2016 yılında yürürlüğe giren bu kanun, işletmelerin kayıtlarında gözüktüğü halde fiilen kasalarında bulunmayan nakit tutarları beyan ederek kayıtlarını gerçeğe uygun hale getirmelerine imkân tanımıştır. İşletmeler, bu yasa kapsamında beyan ettikleri tutarlar üzerinden %3 oranında bir vergi öderler ve bu işlem neticesinde vergi dairesi tarafından "neden kasada para yok" sorusuyla karşılaşmazlar, ilave bir vergi tarhiyatına maruz kalmazlar. Davacı, mizan kayıtlarında gördüğü 3.3 milyon TL'nin kâr olduğunu varsaymıştır. Oysa mizan kayıtları bir "ispat vasıtası" olsa da, kesin bir "alacak belgesi" değildir. Bilançonun kesinleşmesi ve kârın tespit edilmesi genel kurulun yetkisindedir. Eğer yönetim kurulu, kasadaki parayı usulsüz harcamış veya vergi affı yoluyla bir yolsuzluğu örtbas etmişse, ortağın başvuracağı yol "kâr payı alacağı" davası değil, yöneticilere karşı "sorumluluk davası" açmak ve tazminatın şirkete ödenmesini istemektir.
Türk Ticaret Kanunu bu noktada "çoğunluğun tahakkümünü" engellemeye yönelik çeşitli mekanizmalar ihdas etmiştir. TTK’nın 445. maddesi uyarınca, genel kurulda alınan bir kararın kanuna, esas sözleşme hükümlerine veya dürüstlük kuralına aykırılık teşkil etmesi durumunda iptali yoluna gidilebilmektedir[3]. Bu kapsamda, kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç aylık hak düşürücü süre içerisinde, şirket merkezinin kayıtlı olduğu yerdeki asliye ticaret mahkemesinde iptal davası açılması mümkündür. Dava konusu edilen genel kurul kararları, dava ile ipso facto hükümsüz hale gelmemekte, mahkeme tarafından nihai bir iptal kararı verilene dek hukuki geçerliliğini ve icra edilebilirliğini korumaya devam etmektedir[4]. Ancak iptal kararı tek başına ortağı alacaklı yapmaz, genel kurulun yeniden toplanarak "dağıtım" yönünde karar alması gerekir[5]. Fakat genel kurulun kâr payı dağıtımına yönelik hiç karar almaması durumunda, var olmayan bir genel kurul kararına karşı dava açılamayacağı izahtan varestedir[6]. Buna koşut olarak ortaklar, şirketin kâr payı dağıtımı yönünde bir karar alması gerektiği iddiasıyla da dava açamayacağı gibi mahkeme de şirketin kâr payı dağıtması gerektiği yönünde bir karar veremez[7]. Bununla birlikte, kâr payının sistematik olarak dağıtılmaması ve ortağın mali haklarının sürekli olarak ihlal edilmesi, azınlık pay sahiplerine şirketin "haklı sebeple feshini" talep etme hakkı verir[8]. Mahkeme bu durumda şirketi feshetmek yerine, davacı ortağın paylarının gerçek değerinden satın alınarak şirketten çıkarılmasına, duruma uygun bir tedbire veya kâr dağıtılmasına karar verebilir. Zira TTK madde 531 uyarınca “… fesih yerine, davacı pay sahiplerine, paylarının karar tarihine en yakın tarihteki gerçek değerlerinin ödenip davacı pay sahiplerinin şirketten çıkarılmalarına veya duruma uygun düşen ve kabul edilebilir diğer bir çözüme karar verebilir” düzenlemesi mevcuttur. Bu kâr payı dağıtımına karar verme veya başka bir tedbir uygulama konusu, tamamen mahkemenin takdirinde olup, davacının seçimlik hakkı bulunmamaktadır[9].
-------------
[1] Reha Poroy, Ünal Tekinalp ve Ersin Çamoğlu, Ortaklıklar Hukuku II – Genel Esaslar, Anonim Ortaklık, İstanbul, 15.Baskı, Vedat Kitapçılık, 2021, ss.435-465; Oruç Hami Şener, Ortaklıklar Hukuku, 3. Baskı, Seçkin Yayınları, İzmir, 2017, ss.480-485; Yargıtay HGK, 18.10.2022 tarih ve E.2020-11-674, K.2022/1291.
[2] Hasan Pulaşlı, Şirketler Hukuku Şerhi, Cilt II, 1. Baskı, Adalet Yayınevi, Ankara, 2011, s. 1285.
[3] Ibid., s. 895.
[4] Erdoğan Moroğlu, 6102 Sayılı Türk Ticaret Kanununa Göre Anonim Ortaklıkta Genel Kurul Kararlarının Hükümsüzlüğü, On İki Levha, İstanbul, 2012, s.24; Burak Meydancı, “Türk Ticaret Kanunu’na Göre Anonim Şirketlerde Kâr Payı Dağıtımı”, Muhasebe ve Finansman Dergisi, Cilt: 99, Yıl: 2023, ss.137-138.
[5] Moroğlu, op. cit., s. 212.
[6] Yargıtay 11. HD, 10.01.2019 tarih ve E.2017/698, K.698/224.
[7] Yargıtay 11. HD, 16.12.2019 tarih ve E.2019/1697, K. 2019/8221; Meydancı, op. cit., s.138.
[8] Halit Aker, “Anonim ve Limited Şirketlerde Ortaklık Sıfatının Sone Ermesi ve Özellikle Haklı Sebeple Fesih Davasına İlişkin Bazı Değerlendirmeler”, Banka ve Ticaret Hukuku Enstitüsü Dergisi, C. 32(1), s.114; Meydancı, op. cit., ss.137-138.
[9] Meydancı, op. cit., s.138.