Türk yargı sisteminde davaların makul sürede sonuçlandırılması ve hukuki istikrarının sağlanması amacıyla geliştirilen kurumlardan biri usulî kazanılmış hak ilkesidir. 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nda başlangıçta açık ve müstakil bir düzenlemeye konu edilmeyen bu ilke, hukukumuza ilk kez Yargıtay’ın 04.02.1959 tarihli ve 13/5 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı ile dâhil edilmiştir.

Daha sonra, 22.07.2020 tarihinde 6100 sayılı HMK’nın 177. maddesinde yapılan değişiklikle, ikinci fıkranın son cümlesine “..bozma kararına uymakla ortaya çıkan hukuki durum ortadan kaldırılamaz ibaresi eklenmiştir. Ancak bu ifade hakkı daraltıcı değil genişletici bir hüküm getirilmesi sırasında konulmuştur. Kanun koyucu burada “tahkikatın sona ermesine kadar ıslah yapılabilir” ibaresini genişleterek yargıtay bozmasından sonra da tahkikat işlemlerinin devam ettiğini ve ıslah yapılabileceğini vurgularken bu hükmü getirmiştir. Bu sebeple bu düzenlemenin usulî kazanılmış hak ilkesine dolaylı bir gönderme içerdiği ileri sürülebilirse de, kanun koyucunun bu ilkeyi açık bir kavram, tanım veya müstakil genel bir ilke olarak düzenlediği söylenemez.

Usulî kazanılmış hak, bir davada mahkemenin veya tarafların gerçekleştirdiği usul işlemleri sonucunda, taraflardan biri lehine doğan ve yargılamanın sonraki aşamalarında mahkeme bakımından bağlayıcı hâle gelen usulî nitelikteki hakkı ifade eder.

Bununla birlikte, yargılama sürelerinin uzadığı ve yüksek enflasyonun ekonomik parametreleri hızla değiştirdiği dönemlerde, bu ilkenin katı bir şekilde uygulanması, maddi hukukun temel amacı olan ve usuli kazanılmış hak ilkesinden belki de daha önemli olan zararın tam tazmini/tam giderim/eski hâle getirme ilkeleriyle çatışmaktadır. Özellikle tazminat hesaplamalarının temel ölçütü olan asgari ücretteki artışların, Yargıtay bozması sonrasında usulü kazanılmış hak gerekçesiyle hesaplamaya dahil edilmemesi ya da dahil edilse bile davalının en fazla bozmadan önceki ilk karardaki miktarla sınırlı sorumlu tutulması sonucunda, davacı tarafın mülkiyet hakkını zedeleyen sonuçlar doğurmaktadır.

Bu durumu, somut bir örnekle açıklamak gerekirse, güncel temyiz sınırları ihmal edilerek, 100.000 TL tutarındaki bir davanın tamamen davacı lehine sonuçlandığı ve bu nedenle kararın davacı tarafından değil, yalnızca davalı tarafından temyiz edildiğini varsayalım. Temyiz incelemesi sonucunda karar, davalı lehine bozulmuş ve dosya yeniden görülmüştür. Bozma sonrası yapılan yargılamada, aktüerya hesabının, güncel asgari ücret esas alınarak yapıldığını ve tazminat miktarının 150.000 TL olarak belirlendiğini kabul edelim.

Bu durumda Yargıtay’ın yerleşik uygulamasına göre, davacı ilk kararı temyiz etmediğinden davalı lehine usulî kazanılmış hak doğduğu kabul edilmekte ve davalının sorumluluğu en fazla 100.000 TL ile sınırlandırılmaktadır. Oysa ilk kararın verildiği tarihten itibaren yıllar geçmiş, yüksek enflasyon nedeniyle paranın reel değeri ciddi biçimde azalmış ve davacının karar tarihinde hak ettiği 100.000 TL kendisine zamanında ödenmediğinden davacı ciddi bir kayba uğramıştır. Zira bu tutar, çoğu kez yıllar sonra, bozma sonrası verilen kararın ve hatta davalının ikinci temyizinin ardından kesinleşmesi üzerine tahsil edilebilmektedir.

Sonuç olarak davacı, yargılamanın uzamasından ve ekonomik koşullardaki değişimden kaynaklanan ağır sonuçlara hiçbir kusuru olmaksızın katlanmak zorunda bırakılacak; usulî kazanılmış hak ilkesi, bu hâliyle davacı bakımından öngörülemeyen ve katlanılması beklenemeyecek ölçüde aşırı bir külfet doğuracaktır. Davalı ise bu durumdan hak etmediği önemli bir ekonomik avantaj sağlayacaktır.

Bu makale, asgari ücretin kamu düzeni niteliğini, usulü kazanılmış hakkın sınırlarını ve bu iki kavram arasındaki çatışmanın hakkaniyet temelinde nasıl çözümlenmesi gerektiğini analiz etmeyi amaçlamaktadır.

I. USULİ KAZANILMIŞ HAKKIN NİTELİĞİ VE İSTİSNALARI

Usulî kazanılmış hak ilkesi, yargılamanın sağlıklı ilerlemesi ve hukuki istikrarın sağlanması bakımından önemli bir işlev görmekle birlikte, mutlak bir nitelik taşımamaktadır. Nitekim zaman içerisinde gerek doktrinde gerekse Yargıtay içtihatlarında, bu ilkenin uygulanmasını sınırlayan veya tamamen dışlayan çok sayıda istisna kabul edilmiştir ve bu istisnalar giderek genişlemektedir. Görevsizlik, taraf koşulunun oluşturulmamış olması, sonradan yürürlüğe giren ve aynı konuyu düzenleyen kanunlar, yeni içtihadı birleştirme kararları, Anayasa Mahkemesi kararları, hak düşürücü süreler, kesin hüküm ve maddi hata gibi hâller bu kapsamda sayılmaktadır (Pekcanıtez, Usûl, 16. Baskı, C. IV, s. 3868).

Bununla birlikte, usulî kazanılmış hak kurumuna yönelik tartışmalar yalnızca bu istisnaların varlığıyla sınırlı değildir. Doktrinde, bu kurumun varlığını ve teorik temelini bütünüyle sorgulayan ciddi eleştiriler ileri sürülmüştür. Bu eleştirilerde; usulî kazanılmış hak kavramının belirsizliğe yol açtığı, sağlam bir teorik temele dayanmadığı, kazanılmış hakkın ancak maddi hukuk alanında söz konusu olabileceği, usul hukukunda böyle bir hak kategorisinin bulunmadığı, usul kurallarının borcun kaynağı olamayacağı ve içtihat yoluyla yeni bir usul kuralı ihdas edilemeyeceği belirtilmektedir. Ayrıca, bu kurumu kabul eden içtihadı birleştirme kararının esaslı yanılgılara dayandığı da ileri sürülmektedir (Murat Atalı, Usulî Kazanılmış Hak, s. 465 vd.).

Ne var ki, bu eleştirilerin tamamına katılmak zorunlu olmadığı gibi, usulî kazanılmış hak kurumunun tümüyle reddi de bu çalışmanın amacı değildir. Ancak söz konusu eleştiriler, en azından şu gerçeği açık biçimde ortaya koymaktadır: Usulî kazanılmış hak, tartışmasız, yeknesak ve mutlak bir ilke değildir; aksine, sınırları belirsiz, uygulaması istisnalarla kuşatılmış ve doktrinde yoğun biçimde eleştirilen bir yapıya sahiptir.

Nitekim Hakan Pekcanıtez’de şu ifadelerle kurumu eleştirmiştir; temelsiz olduğu ileri sürülen bu kurum, zaman zaman bizzat kendisi bir sorun alanına dönüşmekte, ortaya çıkan güçlükleri aşabilmek için sürekli yeni istisnalar kabul edilmektedir. Bu istisnalar arasında ise, izahı en güç ve hukuk mantığıyla bağdaştırılması en zor olanı kamu düzenine aykırılık hâlidir. Zira usulî müktesep hak bir yandan kamu düzenine ilişkin kabul edilmekte, diğer yandan kamu düzenine aykırılık bulunduğunda bu kez usulî müktesep hakkın uygulanmayacağı belirtilmektedir. Bir kuralın istisnasının, bizzat o kuralın dayandığı gerekçe olması, kurumu kendi içinde çelişkili hâle getirmektedir. Bu yönüyle usulî müktesep hak kurumu, yalnızca hukuk tekniği bakımından değil, en temel mantık ilkeleri bakımından dahi ciddi sorunlar barındırmaktadır (Pekcanıtez, Usûl, 16. Baskı, C. IV, s. 3870)

A. Tam Kabul Halinde "Razı Gelme" Sorunu ve Usuli Kazanılmış Hakkın Sınırı

Usulî kazanılmış hakkın doktrinel temeli, taraflardan birinin aleyhine olan hükmü temyiz etmeyerek bu sonuca “razı gelmesi”, diğer bir ifadeyle yargısal sonuca bilinçli biçimde katlanması düşüncesine dayanmaktadır (Ejder Yılmaz, HMK Şerhi, Cilt IV, s. 5118). Kanaatimizce bu yaklaşım, usulî kazanılmış hakkı, taraf iradesi ile yargılamanın istikrarı arasında kurulan bir denge mekanizması olarak konumlandırmakta; özellikle tarafların temyiz hakkını kullanıp kullanmama yönündeki tercihlerini hukuki sonuçlara bağlamaktadır.

Ne var ki bu teorik açıklama, esasen kısmen kabul–kısmen ret gibi, tarafların aleyhine sonuç doğuran bir hükmün varlığını ve buna rağmen temyiz yoluna başvurulmamasını esas almalıdır. Zira bu tür durumlarda, temyiz edilmeyen aleyhe sonuç bakımından tarafların sessiz kalması, belli ölçüde bilinçli bir kabullenme olarak yorumlanabilir. Öğretide “razı gelme” fikrinin anlamı bu olmalıdır.

Buna karşılık, davanın tam kabul ile sonuçlandığı hallerde aynı varsayımdan hareket edilmesi mümkün değildir. Zira tamamen davacı lehine tesis edilmiş bir hüküm karşısında, davacının temyiz edebileceği aleyhe bir karar unsuru bulunmamaktadır. Daha açık bir ifadeyle, tam kabul halinde davacı açısından kararın temyiz edilmesini beklemek mümkün değildir. Bu durumda temyiz yoluna başvurulmamasını, aleyhe bir sonuca “razı gelme” iradesiyle açıklamak, usulî kazanılmış hakkın teorik dayanağını zorlayan bir yorum niteliği taşımaktadır. Zira burada sonuca bilinçli katlanma durumu söz konusu değildir.

Dolayısıyla, tam kabul ile sonuçlanan bir davada davacının kararı temyiz etmemesi; ileride olası bir bozma kararı sonrasında yapılacak hesaplamada, önceki kararda kabul edilen miktarın aşılamayacağına önceden ve örtülü biçimde rıza gösterdiği şeklinde değerlendirilemez. Burada mevcut olan irade, aleyhe bir hükmü kabullenme iradesi değil; aksine, kazanılmış bir hakkın korunmasına yönelik bir tutumdur. Başka bir deyişle, davacının davranışında feragat değil, hukuken elde edilmiş sonucun muhafazası söz konusudur. Ancak ne var ki, bu kuralın katı uygulanması halinde bozma sonrasında davacı, ilk karardaki ekonomik durumunu muhafaza edememektedir.

Bu çerçevede, bozma sonrası yapılan yargılamada güncel asgari ücretin uygulanması sonucunda ilk karar miktarının aşılması halinde; davalı lehine doğmuş bir usulî kazanılmış hakkın ihlalinden bahsedilmemelidir. Zira ortada, temyiz edilmeyerek korunmuş bir aleyhe hüküm bulunmadığı gibi, usulî kazanılmış hakkın dayandığı “razı gelme” varsayımı da gerçekleşmemiştir. Burada bir talep artışı yoktur, bir hesap güncellemesi vardır. Davacı yeni bir hak talep etmemekte sadece gerçek zararın doğru hesaplanmasını istemektedir. Aksi yöndeki bir kabul, usulî kazanılmış hakkın amacını ve sınırlarını aşacak şekilde, hakkaniyet ve ölçülülük ilkeleriyle bağdaşmayacak bir sonuç doğurur.

B. Asgari Ücretin Kamu Düzeni Niteliği ve İstisna Oluşturması

Tazminat hesaplamalarında esas alınan asgari ücret, tarafların iradeleriyle belirledikleri bir özel hukuk sözleşmesi unsuru değildir. Aksine, devletin sosyal ve ekonomik zorunluluklara göre idari olarak belirlediği, işçinin insan onuruna yaraşır bir yaşam sürmesini hedefleyen anayasal bir güvencedir. Asgari ücret, İş Kanunu m. 39 uyarınca Asgari Ücret Tespit Komisyonu tarafından belirlenip Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren bir düzenlemedir. Bu niteliği itibarıyla, tıpkı yukarıda sayılan yeni bir kanun, içtihadı birleştirme kararı ya da Anayasa Mahkemesi kararı gibi, hukuk dünyasında herkesi bağlayıcı yeni bir durum oluşturmakta olup bu anlamda usuli kazanılmış hakkın istisnalarından biri olarak değerlendirilmektedir. Ancak buna rağmen davacının alacak tavanını ilk kararda hükmedilen miktarla sınırlı tutmak asgari ücretin kamu düzeni niteliğini teoride kabul edip, pratikte etmemek anlamına gelir.

Yargıtay içtihatlarında da açıkça vurgulandığı üzere, asgari ücretin belirlenmesi ve uygulanması doğrudan kamu düzenine ilişkindir. Nitekim Yargıtay 4. Hukuk Dairesi’nin E. 2021/20414, K. 2022/3521 sayılı kararında; asgari ücretin işçilerin ekonomik ve sosyal durumlarının korunması ve düzenlenmesi amacına hizmet ettiği, bu yönüyle kamu düzeni niteliği taşıdığı ve asgari ücrette meydana gelen değişikliklerin usulî kazanılmış hakkın istisnası kapsamında değerlendirilmesi gerektiği açıkça ifade edilmiştir.

Ne var ki yukarıda anılan kararda, asgari ücrette meydana gelen değişikliklerin her ne kadar usulü kazanmış hakkın istisnası olduğu ifade edilmişse de, bu temel tespitle bağdaşmayan bir sonuca varılarak, temyiz yoluna başvurmayan davacının ilk kararda hüküm altına alınan miktarı aşan bir talepte bulunamayacağı sonucuna ulaşılmıştır. Oysa kamu düzeniyle doğrudan bağlantılı olduğu kabul edilen bir normun, tarafların usulî tasarruflarıyla sınırlandırılması, asgari ücretin koruyucu ve emredici niteliğiyle bağdaşmamaktadır.

C.Vekalet Ücreti Kıyası: Usulü Kazanılmış Hakkın Sınırı

Türk hukukunda, vekalet ücretine hükmedilirken köklü bir yerleşik uygulama olarak usuli müktesep hak ilkesinin uygulanmadığı ve güncel Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi'nin (AAÜT) esas alındığı görülmektedir. Bu durum, A.A.Ü.T.'nin 2. maddesinin 3. fıkrasında açıkça düzenlenmiştir; buna göre, vekalet ücreti karar tarihindeki tarifeye göre belirlenir. Örneğin, bir davada davacı lehine maktu 9.200 TL vekalet ücretine hükmedilmiş ve davacı bu kararı temyiz etmemiş olsa dahi, davalının temyizi üzerine karar bozulur ve yeniden yargılama yapılırken tarife değişmişse, mahkeme önceki 9.200 TL'ye değil, güncel tarifeye göre belirlenen maktu, örneğin 45.000 TL vekalet ücretine hükmedecektir. Bu örnekte, vekalet ücreti açısından usuli kazanılmış haktan bahsedilmemektedir. Bu uygulamanın hukuki dayanağı, AAÜT'nin 2023 yılında yapılan değişiklikle 2. Maddeye getirilen üçüncü fıkra olsa da, bu değişiklikten önce de Yargıtay içtihatlarıyla büyük oranda bozmadan sonra karar tarihindeki güncel vekalet ücretine hükmedilmekte olduğu görülmekteydi.

Bu durum, hukuk sistemimiz içinde önemli bir çelişkiyi gündeme getirmektedir: Vekilin alacağı, ekonomik koşullara göre güncellenirken, asilin alacağı olan maddi tazminatın güncellenmemesi hakkaniyete uygun görünmemektedir.

Hukuki tutarlılık ve hakkaniyet ilkeleri çerçevesinde bakıldığında, vekalet ücretinin güncel tarifeye göre belirlenmesi yönündeki uygulamanın, asıl alacak olan tazminat için de geçerli olması gerektiği açıktır. Zira vekalet ücreti, yargılama giderlerinin bir parçası iken, asıl alacak zarar görenin uğradığı gerçek kaybı gidermeyi amaçlayan temel bir haktır. Eğer yargılama gideri niteliğindeki vekalet ücreti, ekonomik koşullardaki değişikliklere paralel olarak güncellenebiliyorsa, davanın esasını oluşturan ve zarar görenin mağduriyetini gidermeyi hedefleyen tazminatın da aynı düşünceyle güncellenmesi bir zorunluluktur.

II. MADDİ HUKUKUN TEMEL İLKESİ: (Eski hale getirme/tam giderim)

Tazminat hukukunun temel amacı, zarar görenin malvarlığındaki eksilmenin tamamının giderilmesidir. Bu ilke, Roma hukukundan günümüze kadar gelen restitutio in integrum (tam giderim / eski hâle getirme) prensibiyle ifade edilir ve Türk Borçlar Kanunu'nun içkin bir ilkesi haline gelmiştir. Türk Borçlar Kanunu'nun 49, 51, 52 ve 55. Maddeleri bu prensibi desteklemektedir.

TBK’nın ilgili maddeleri, haksız fiil sorumluluğunun doğumunu, tazminat yükümlülüğünün sınırlarını ve miktarının belirlenmesini kusur, illiyet ve hakkaniyet ilkeleri çerçevesinde hâkimin takdirine bırakan bir sorumluluk rejimi kurmaktadır.

Bu maddelerin ortak noktasının, tazminatın mağdurun gerçek zararının tam olarak karşılanması olduğu görülmektedir. Enflasyonist bir ortamda veya ekonomik verilerin hızla değiştiği bir sistemde, olay tarihindeki verilerle hesaplama yapmak, söz konusu "tam tazmin" ilkesini zedeleyerek mağdurun zararını eksik gidermek anlamına gelir.

III. ANAYASAL HİYERARŞİ VE MADDİ HAKKIN KORUNMASI

Anayasa'nın 35. maddesi uyarınca, "Herkes, mülkiyet ve miras haklarına sahiptir. Bu haklar, ancak kamu yararı amacıyla, kanunla sınırlanabilir." Bu hüküm açıkça göstermektedir ki, mülkiyet hakkı gibi temel bir hakka getirilecek sınırlamaların yasal dayanağı olması gerekmektedir. Anayasa Mahkemesi 19.12.2013 tarihli Mehmet Akdoğan kararından bu tarafa “alacak hakkı”nın da mülkiyet hakkı koruması altında olduğunu kabul etmiştir. Usulü kazanılmış hak kavramı ise, kanunla getirilen bir sınırlama olmayıp, Yargıtay içtihatlarıyla geliştirilmiş bir usul kuralıdır. Dolayısıyla, içtihat yoluyla geliştirilen bir usul kuralının, Anayasa ile güvence altına alınan mülkiyet hakkını zedeleyici bir şekilde geniş yorumlanması ve uygulanması mümkün değildir. Usuli kazanılmış hak, yargılamanın uzamasını engellemek amacıyla sınırlı bir şekilde kullanılmalı, ancak maddi hakkın özünü ortadan kaldırmamalıdır.

B. Yargılama Süresi, Enflasyon ve Mülkiyet Hakkı İhlali

Anayasa Mahkemesi, çeşitli para alacaklarının enflasyon karşısında değer kaybına uğratılmasına veya uğratılarak ödenmesine ilişkin şikâyetleri inceleyerek uygulanacak anayasal ilkeleri belirlemiştir. Bu çerçevede alacakların enflasyon karşısında önemli ölçüde değer kaybına uğratılmasının veya uğratılarak ödenmesinin başvuruculara şahsi olarak aşırı ve olağan dışı külfet yüklediğini belirterek mülkiyet hakkının ihlal edildiği sonucuna ulaşmıştır (bir sosyal güvenlik ödemesi yönünden bkz. Ferda Yeşiltepe; ihale alacağı yönünden bkz. ANO İnşaat ve Ticaret Ltd. Şti. ; vergi iadesi alacağı yönünden bkz. Akel Gıda San. ve Tic. A.Ş. ; deprem nedeniyle tazminat yönünden bkz. Abdulhalim Bozboğa ; Yıldız Korkut ; açığa alınan memurun maaş farklarının iadesi yönünden bkz. Vildan Utku Atalay)

Usuli kazanılmış hak kuralının katı uygulanmasıyla, güncel asgari ücrete göre yapılan hesaplamada ilk karardaki miktarın aşılamayacağının düşünülmesi, davacının alacağının reel değerini ortadan kaldırmakta ve mülkiyet hakkının özüne dokunmaktadır.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) de benzer bir yaklaşımla, yüksek enflasyon dönemlerinde alacağın geç ve eksik ödenmesini mülkiyet hakkı ihlali saymaktadır. AİHM, Al ve Demirci v. Türkiye kararında, alacakların ödeme tarihine kadar geçen sürede enflasyon nedeniyle değerinin erimesinin, birey ile kamu yararı arasındaki "adil dengeyi" bozduğu ve başvurana aşırı külfet yüklediğini belirtmiştir.

Görüleceği üzere tüm yüksek mahkemelerin odağı, zamanın ekonomik kayba uğratıcı etkisinden hak sahibinin zarar görmesini engellemenin ve bir denge kurmanın hukuki yollarını aramak noktasında birleşmektedir. Usuli kazanmış hakkı bu çerçevede yorumlamak gerektiği elzemdir.

Diğer taraftan, davaların uzaması ve ekonomik koşulların aleyhine olacak şekilde sürekli değişmesi sebebiyle, hak sahibinin TBK 122.Maddeye dayanarak açtığı munzam zarar davaları da maalesef Yargıtayın 6. Hukuk dairesi dışındaki tüm daireleri tarafından “somut olarak zarara uğranılmadığı” gerekçesiyle reddedilmektedir.

Yargıtay'ın munzam zarara ilişkin söz konusu dar yorumu ve yasal faizin günümüz ekonomik koşullarında yeterli olmadığına ilişkin Anayasa Mahkemesi iptal kararı (2024/24E, 2025/164K. 22/07/2025) göz önüne alındığında, güncel verilerle hesaplanan tazminatın ilk karardaki miktarı aşsa dahi kabul edilmesi ekonomik adaleti sağlamadaki gerçekçi yollardan biri olarak öne çıkmaktadır.

IV. USUL-ESAS DENGESİ

Hukuk sisteminde esas, "neyin" tartışıldığını; usul ise "nasıl" tartışıldığını belirler. Her ne kadar usulün esastan önce geldiği genel bir prensip olarak kabul edilmişse de, bu ilke uygulanırken çok dikkatli olunması gerekir. Yargıtay ve Anayasa Mahkemesi kararlarında sıkça vurgulandığı üzere; usul kuralları, hakkın elde edilmesini kolaylaştırmak için vardır, hakka ulaşmayı güçleştirmek için değil. Usul, maddi hukukun amacına hizmet eden bir araç olmalı ve fakat amacın kendisi haline gelmemelidir. Tazminat hukukunda gerçek zararın tam olarak giderilmesi esasken, usulü kazanılmış hak ilkesinin katı uygulanmasıyla bu esastan sapılması, insan hakkı temelli yargılamanın ruhuna aykırılık teşkil edecektir. Bu noktada Yargıtay 1. HD nin 31.12.1976 T.,1976/9370 E.,1976/13138 K. tarihli kararında yer alan ve yargı felsefesine yön veren şu cümle, karar verme sorumluluğunun önemini ortaya koymaktadır; “Hâkim, tabiata, olağana ve gerçeğe uygun biçimde; katı kalıplar içinde sıkışıp kalmadan, uyuşmazlığa insan kokusu taşıyan bir çözüm getirmek zorundadır.”

V. ÇÖZÜM ÖNERİSİ: USULİ KAZANILMIŞ HAKKIN KISMİ UYGULANMASI

Mevcut hukuki açmazın çözümü, usuli müktesep hakkı reddetmek değil, onu hakkaniyete uygun bir şekilde, bir tarafı korurken diğer tarafı mağdur etmeyecek titizlikle uygulamak olmalıdır. Bu bağlamda tazminat davalarında bozmadan önceki ilk kararın tam kabul olması haliyle sınırlı olmak üzere; "Usulü Kazanılmış Hakkın Kısmi Uygulanması" modeli önerilmektedir:

1.Yargılama Usulü ve Tespitlerde Uygulama: Davacının temyiz etmediği örneğin kusur ve maluliyete dair davanın maddi vakıalarına ilişkin hususlarda usuli kazanılmış hak korunmalıdır. Bu durum, yargılamanın istikrarı için gereklidir.

2.Kamu Düzenine İlişkin Miktarsal Unsurlarda İstisna: Asgari ücret gibi kamu otoritesi tarafından belirlenen, kamu düzenine ilişkin ve ekonomik konjonktüre göre değişen parasal parametreler ise usuli kazanılmış hakkın istisnası kabul edilmeli ve bu hususa dayanarak ileri sürülen taleplerin talep artışı olarak değerlendirilmemesi ve fakat gerçek zararın doğru hesaplanmasına yönelik bir işlem olarak görülmesi gerekmektedir.

SONUÇ

Asgari ücret, bir özel hukuk sözleşmesinin pazarlığa tabi unsuru değil, kamu düzenini ilgilendiren, kanunla düzenlenen ve herkesi bağlayan idari ve sosyal bir normdur. Tazminat hukukunda usulü kazanılmış hak ilkesi, hukuki güvenliği sağlamak adına önemli olmakla birlikte, bu ilkenin uygulanması adaletin tecellisini (zararın tam tazminini) imkânsız hale getirmemelidir. Usul kuralları, hakka ulaşmayı kolaylaştırmak için var olup, maddi hukukun temel prensiplerini ve anayasal güvence altındaki mülkiyet hakkını zedeleyecek bir biçime dönüşmemelidir.

Bu bağlamda Avukatlık vekâlet ücretinin, karar tarihinde yürürlükte bulunan tarife esas alınarak belirlenmesine ilişkin yerleşik yargı uygulaması, Yargıtay’ın kamu düzenine ilişkin istisnaları zaman içerisinde genişleten içtihatları, Anayasa Mahkemesi’nin, meşru bir kamu yararı amacı bulunsa dahi bireyin kusuruyla sebebiyet vermediği yargısal gecikmeler ve ekonomik koşullardaki değişimler nedeniyle malvarlığı üzerinde orantısız ve katlanılması beklenemeyecek bir yük doğmasını mülkiyet hakkı kapsamında “aşırı külfet” olarak nitelendiren yaklaşımı ile kanun koyucunun, gerek mülga usul kanununda gerekse yürürlükteki usul kanununda usulî kazanılmış hak kurumunu açık ve bağlayıcı bir norm olarak düzenlememiş olmasının, bu konuda mutlak bir kural öngörme iradesinin bulunmadığını göstermesi hususları birlikte değerlendirildiğinde;

Davası tam kabul edilmiş ve temyiz etmemekte hiçbir kusur yüklenemeyecek olan davacı aleyhine, yargılamanın uzamasından kaynaklanan ağır sonuçların doğmasına yol açacak bir yorumun kabulü mümkün değildir. Bu nedenle bozma sonrası yargılamada güncel asgari ücrete göre yapılan hesaplama ilk karardaki miktarı aşmış olsa dahi, yeni bulunan tazminat miktarına göre karar verilmesi gerekmektedir.

Tüm karar vericiler, her somut uyuşmazlıkta kendilerine şu temel soruyu sormalıdır: Uyuşmazlık konusu hak, benim hakkım olsaydı, aynı koşullar altında nasıl bir karar verilmesini adil bulurdum?

Hak sahibinin, günümüz ekonomik koşulları karşısında açıkça yetersiz kalan yaklaşık %24 oranındaki yasal faizle yetinmeye zorlandığı bir durumda; bir yandan davacı aleyhine usulî kazanılmış hak ilkesinin genişletici ve katı bir yorumla uygulanması, diğer yandan ise yargılamanın uzamasından kaynaklanan ve TBK. uyarınca talep edilmesi mümkün olan munzam zarar hakkının, kanunda öngörülmeyen bir ispat yükü getirilmek suretiyle fiilen kullanılmaz hâle getirilmesi, adalet duygusunu ciddi biçimde zedelemektedir.

Bu yaklaşımın sonucunda, hak sahibinin hem alacağının reel değerinin korunması engellenmekte hem de yargısal gecikmelerin doğurduğu zararların telafisi imkânsızlaştırılmaktadır. Böyle bir tabloda, bireylerin hukuka ve adalet sistemine güven duymasının beklenmesi mümkün değildir.

Sonuç olarak yargılamanın uzamasından kaynaklanan ekonomik risklerin, tamamen hak arama hürriyetini kullanan davacı tarafa yüklenmesi kabul edilemez. Usulî kazanılmış hak, tazminat miktarını donduran bir kalkan olarak değil ve fakat yargılamanın istikrarını sağlayan, ancak maddi adaleti engellemeyen bir araç olarak uygulanmalıdır.

Av. Arb. Mehmet DEMİRAYAK