Özgür Özel, Akın Gürlek’in 452 milyon liralık taşınmazı olduğunu ileri sürdü. Tapu örneklerini de kamuoyuyla paylaştı.

Gürlek ise iddiaların gerçek dışı olduğunu, bunun bir karalama kampanyası niteliği taşıdığını açıkladı.

Görünen o ki bu tartışmanın sonucunu yargı belirleyecek. Ancak o zamana kadar bu sorun, kamuoyu vicdanında uzun süre tartışılmaya aday.

Bu tartışmanın ardından Abdülkadir Selvi’nin kaleme aldığı “Lüksemburg’a deniz getirdi” başlıklı yazı ise konuyu bambaşka bir boyuta taşıdı.

Selvi yazısında ironik bir dille şöyle diyordu:

“Lüksemburg halkı Özgür Özel’e ne kadar teşekkür etse azdır. Çünkü Özgür Bey, Lüksemburg’a deniz getirdi. Bir de yat limanı yaptı… Lüksemburg’da bir yatı var. Orada demirli… Ama bir sorun var: Lüksemburg’da deniz yok.”

Doğrusu bu satırları okuyunca ben de “akıl hocamız” Google’a başvurdum.

Karşıma çıkan bilgi ise şuydu:

Her ne kadar Lüksemburg’un denize kıyısı bulunmasa da, özellikle doğu sınırındaki Moselle Nehri üzerinde teknelerin demirleyebileceği alanlar mevcut. Bunların en bilineni de Schwebsange Marinası.

Yani deniz yok ama tekne var.

Hatta demirleyecek yer de var.

Selvi’nin “Bu yat hangi limana demirledi?” sorusuna, en azından coğrafya açısından bir cevap verilmiş oluyor.

Selvi “Şimdi beni aldı bir düşünce; denizi olmayan Lüksemburg’da bu yat hangi limana demirledi!” diye de sormuştu. Araştırmaya zaman bulamamış diye düşündüğümden eğer tekne varsa Schwebsange Marinasına diyerek yardımcı olmak, onu alan düşünceden kurtarmak isterim.

Bu tartışmalar ister istemez geçmişi hatırlatıyor.

Avukat Cuma Hamiş’in sosyal medyada paylaştığı bir anı, aslında yargı dünyasının bir dönemine ışık tutuyor:

1970’li yıllarda İstanbul’da bir ağır ceza mahkemesi başkanı, toplantıda ayakkabısının altını gösteriyor. Altı delinmiş…

Nedeni basit: Maaşı yetmiyor.

Bir başka hâkim, duruşma esnasında sanıkların arasında sabah birlikte otobüse bindiği ve adliyeye kadar beraber geldiği kişiyi fark ettiğini anlatıyor.

Bunlar bir dönemin gerçekleri…

Otobüs öyküleri yargı mensupları için sıradan sayılabilir belki. Ama bir hâkimin ayakkabısının altını göstermek zorunda kalması, sadece ekonomik değil, aynı zamanda kurumsal bir yaradır. Otobüs öyküsü birçok hakim-savcının yaşadığı olaylardandır fakat bir hakimin çok özel durumlar dışında ayakkabısının altını göstermesini anlamış değilim.

Benim de yıllar önce kaleme aldığım “Yargıda trajik olaylar” başlıklı yazı geldi aklıma.

Gazeteci Saygı Öztürk, Yargıtay Onursal Üyesi Okyay ile otobüs durağında… karşılaşmasını anlatıyordu.

“Hiç otomobilim olmadı” diyordu Okyay.

“Kooperatife girip edindiğim ve hâlen oturduğum ev dışında evim yok. Tek maaşım var.

“Devletin verdiği aracı sadece hastaneye giderken kullanırım.”

Bu sözler, bir meslek ahlakının da özeti gibiydi.

Yıllar sonra bir röportajda ben de şunu söylemiştim:

“İş yükü o kadar fazla ki doktora bile gidemiyoruz.”

Aynı röportajda bir Cumhuriyet savcısı ise:

“Aldığım takım elbisenin taksitini ödeyemiyorum” demişti.

Ne var ki gazetede ilginç bir hata yapılmıştı.

Açıklamalar doğruydu fakat benim sözüm onun fotoğrafının altına, onun sözü benim fotoğrafımın altına konmuştu!!

Yani tam anlamıyla bir “tehiri takdim” örneği…

Sonrasında savcıyı bulup sorduğumda gerçek ortaya çıkmıştı:

O borç, mesleğinin ilk yıllarında katıldığı bir Cumhurbaşkanlığı resepsiyonu için alınan giysilerden kaynaklanıyordu.

Bugün geldiğimiz noktada tartışmalar çok farklı…

Artık mesele, delik ayakkabılar değil; başka şeyler tartışılıyor.

Ama değişmeyen ve özlemini çektiğimiz bir şey var:

Adalet terazisi.

O terazinin hiçbir kefesinde cüzdan hatta cüzdanın gölgesi bile olmamalı.

Delik ayakkabılar da, ödenemeyen taksitler de, tartışmalı servetler de…

Hepsi gelip aynı yerde düğümleniyor:

Yargının bağımsızlığı, tarafsızlığı ve saygınlığı

Ve o saygınlık, ne geçmişteki yoksullukla ne de bugünkü zenginlik tartışmalarıyla zedelenmemeli.