İnsanlar bazen aileleriyle gittikleri otellerde yanarak ölüyor.
Askerler mağaralarda oksijensiz kalıyor.
İşçiler, ormancılar ve gönüllüler alevlerin içine girip bir ağacı, bir kuşu, bir canlıyı kurtarmak isterken can veriyor.

Son yıllarda bu ülkede ölümün şekli değişti.
Artık yalnız insanlar ölmüyor; vicdan da yanıyor.

“Yanmak” denince benim aklıma önce Sivas Katliamı gelir.
Madımak Oteli’nin dumanı hâlâ bu ülkenin hafızasında tütmektedir.

Genco Erkal’ın sahneye taşıdığı “Sivas 93” oyununu izlerken hissettiğim o ağır insan kokusunu, tenime işleyen ateşi unutmak mümkün değildir.

Bugün ise aynı ateş başka biçimlerde karşımıza çıkıyor.

Bir gün bir otelde…
Bir gün bir maden ocağında…
Bir gün Akdeniz’in çam ormanlarında…

Alev artık yalnız odunu yakmıyor; ihmali, açgözlülüğü, denetimsizliği ve vicdansızlığı da görünür kılıyor.

Çünkü doğa unutmaz.

Ormanları, su havzalarını, zeytinlikleri, yaylaları, koyları ve kıyıları yalnızca rant alanı olarak görürseniz; gün gelir doğa bunun hesabını en ağır şekilde sorar.

Kuruyan göllerin, çatlayan toprağın, mevsimi şaşırmış ağaçların anlattığı budur.

Bugün yalnız ormanlar değil, denizler de can çekişiyor.

Bir zamanlar Marmara’nın masmavi sularında balıkçı tekneleri umutla dolaşırdı. Şimdi ise denizin yüzeyini kaplayan o ağır, yapışkan tabaka insanın içine korku salıyor.

Deniz salyası aslında doğanın alarmıdır.

Deniz kendi diliyle konuşmaktadır.

Yıllardır arıtılmadan bırakılan atıklar, sanayi kirliliği, kontrolsüz kentleşme ve küresel ısınmanın yükselttiği su sıcaklıkları Marmara’yı boğar hale getirdi.

Balıklar nefessiz kaldı.
Mercanlar öldü.
Denizin dibindeki yaşam görünmez bir kefenle örtüldü.

İnsan ise çoğu zaman yalnız kıyıya vurmuş görüntülere baktı.

Oysa müsilaj yalnız bir çevre sorunu değildir; insanın doğayla kurduğu hoyrat ilişkinin sonucudur.

Nasıl ki ormanlar alevlerle intikam almıyor, yalnızca yok oluşun acısını gösteriyorsa; deniz de müsilajla bize şunu söylüyor:

“Ben artık nefes alamıyorum…”

Ve acı olan şudur:

Bir deniz ölürse yalnız balıklar ölmez.
Kıyı kentleri ölür.
Balıkçılar ölür.
Turizm ölür.
Kültür ölür.
Hatıralar ölür.

Bir orman yok olursa da yalnız ağaçlar kaybolmaz.

Yağmur azalır.
Toprak kurur.
Nehirler zayıflar.
Kuşların göç yolları kaybolur.
Arılar azalır.
Tarım fakirleşir.
İnsan nefessiz kalır.

Bir orman yandığında aslında görünmeyen bir şehir yok olur.

Karıncalar yanar.
Arılar yanar.
Tilkiler yanar.
Yuvalar yanar.
Bir ceylanın korkmadan koşabileceği dünya biraz daha küçülür.

Yazar Hasan Baran’ın “Birecik, Fırat, Kelaynaklar” romanındaki yaşlı bilge kelaynak aslında yalnız kuşları değil, insanlığın tükenen vicdanını anlatır.

Kelaynaklar yüksek doz tarım ilaçlarıyla yok edilen doğayı anlatırlar.
DDT ve Dieldrin yüzünden binlercesinin öldüğünü, sağ kalanların ise yavru veremez hâle geldiğini söylerler.

Romanın en acı bölümlerinden birinde yaşlı kelaynak şöyle der:

“Ceylanpınar tarafında bir orman vardı, onu da yaktılar. Ceylanların cayır cayır alevlerin içinde zıplaya zıplaya yanışlarını gördüm…”

Bu yalnız bir roman cümlesi değildir.
Bugün Ege’de, Akdeniz’de ve dünyanın birçok yerinde yaşanan felaketlerin özetidir.

Ve insan hâlâ kendisini “dünyanın en akıllı canlısı” sanır.

Oysa hiçbir kuş gökyüzünü kirletmedi.
Hiçbir kurt kendi yaşam alanını betonlaştırmadı.
Hiçbir ceylan dere yatağına otel dikmedi.
Hiçbir hayvan yaşadığı dünyayı rant uğruna yok etmedi.

Bunu yalnız insan yaptı.

İnsan uygarlık kurdu.
Bilim geliştirdi.
Aya gitti.
Teknoloji üretti.

Ama aynı insan; doğayı tüketmeyi, savaş çıkarmayı, daha fazla kazanmak uğruna yaşamı yok etmeyi de sürdürdü.

Bugün yaşadığımız felaketlerin önemli bir kısmı artık “doğal afet” değildir.
Bunlar ihmallerin, denetimsizliğin, açgözlülüğün ve doğaya karşı işlenen suçların sonucudur.

Yaşlı bilge kelaynak romanın sonunda susuyor.

Belki de artık söyleyecek sözü kalmadığı için…

Ama bizim susma hakkımız yok.

Çünkü mesele yalnız bugünün meselesi değildir.
Henüz doğmamış çocukların nefes hakkıdır mesele.
Bir ağacın gölgesidir.
Bir kuşun göç yoludur.
Bir ceylanın korkmadan koşabileceği son ormandır.

Şimdi konuşmak zamanı.

Doğa için…
Vicdan için…
Bu ülkenin geleceği için…

Ve bir gün çocuklarımız bize,
“Ormanlar yanarken, denizler ölürken siz ne yaptınız?” diye sorduğunda cevap verebilmek için.

• Deniz Ölüyor, Orman Yanıyor, İnsan Susuyor

• Yanan Ormanlar, Boğulan Denizler