“Adalet, evrenin ruhudur.” – Ömer Hayyam

Giriş

İcra ve İflas Hukuku, alacaklıların haklarına kavuşmasını temin ederken, borçluların da hukuki güvencelerini sağlayan, dinamik ve karmaşık bir hukuk dalıdır. Bu alan, sadece teorik bilgi birikimini değil, aynı zamanda uygulamadaki güncel gelişmeleri ve Yargıtay içtihatlarını yakından takip etmeyi gerektirir. Zira, icra takiplerinin her aşamasında ortaya çıkabilecek usuli eksiklikler veya maddi hatalar, telafisi güç hak kayıplarına yol açabilmekte, yargılama süreçlerini uzatmakta ve usul ekonomisi ilkesini zedelemektedir. Bu makale, Yargıtay 12. Hukuk Dairesi’nin yakın tarihli dört önemli kararını mercek altına alarak, icra ve iflas hukukunda güncel uygulama sorunlarını ve bu sorunlara ilişkin içtihadi yaklaşımları icra iflas uygulamacısı perspektifinden değerlendirmeyi amaçlamaktadır. İncelenen kararlar, ihalenin feshi, haczin düşmesi, tebligat usulü ve terditli talepler gibi icra takiplerinin temelini oluşturan kritik konulara odaklanmaktadır. Her bir karar, ayrıntılı bir şekilde özetlenerek, hukuki değerlendirmesi yapılmış ve uygulamaya etkileri analiz edilmiştir. Ayrıca, icra uygulamacısı gözüyle kararların olumlu ve olumsuz yönleri ortaya konulmuş, bu sayede uygulayıcılara yol gösterici nitelikte tespit ve öneriler sunulmuştur. Makalenin temel amacı, Yargıtay içtihatları ışığında icra ve iflas hukukundaki belirsizlikleri gidermek, uygulama birliğini sağlamaya katkıda bulunmak ve bu alandaki hukuki bilgi birikimini derinleştirmektir. Çalışma, tamamen ekteki Yargıtay kararlarındaki verilerle sınırlı olup, hiçbir dış kaynak veya ek bilgi kullanılmamıştır.

I. İcra İflas Hukukunda İhalenin Feshi ve İlan Usulü

A. İİK m. 114/4 Kapsamında İlanın Niteliği ve Önemi

İcra ve İflas Kanunu (İİK) m. 114/4, icra yoluyla satışlarda ilan usulünü düzenleyen kritik bir hükümdür. Bu madde, taşınmazların muhammen bedellerine göre ilanların hangi mecralarda yayımlanacağını belirleyerek, ihalenin şeffaflığını ve geniş kitlelere ulaşmasını temin etmeyi amaçlar. Kanun koyucu, ilan usulünü muhammen bedel eşiklerine bağlayarak, düşük değerli taşınmazlar için daha esnek, yüksek değerli taşınmazlar için ise daha geniş kapsamlı bir ilan zorunluluğu getirmiştir. Bu düzenleme, bir yandan ilan maliyetlerini optimize etmeyi hedeflerken, diğer yandan da ihaleye katılımı artırarak rekabetçi bir ortam yaratmayı ve dolayısıyla satış bedelinin azami seviyeye ulaşmasını sağlamayı amaçlamaktadır. İlanın usulüne uygun yapılması, ihalenin feshi taleplerinde sıklıkla karşılaşılan bir husus olup, bu şartın ihlali ihalenin feshine yol açabilmektedir. Zira, ilan, potansiyel alıcıların ihaleye katılımını sağlayan temel araçtır ve bu araçtaki bir eksiklik, ihalenin sağlıklı bir şekilde gerçekleşmediği izlenimini yaratır.

B. Yargıtay 12. Hukuk Dairesi’nin 2026/562 Sayılı Kararının Analizi

1. Kararın Özeti

Yargıtay 12. Hukuk Dairesi’nin 04.02.2026 tarihli, 2025/9302 Esas ve 2026/562 Karar sayılı kararı, icra yoluyla taşınmaz satışlarında ilan usulüne ilişkin önemli bir içtihat niteliğindedir. Karara konu olayda, borçlu vekili, müvekkiline ait dört adet taşınmazın ihalesinin feshini talep etmiştir. Fesih nedenleri arasında, ihale alıcısı tarafından ihaleye fesat karıştırıldığı, ödeme emri ve satış ilanının usulüne uygun tebliğ edilmediği, satış avansının süresinde depo edilmediği, yurt düzeyinde yayın yapan gazetede ilan yapılması gerekirken yapılmadığı ve satış ilanının en az bir ay önce ilan edilmediği iddiaları yer almıştır. İlk derece mahkemesi, 7 numaralı bağımsız bölüm için şikayetin konusuz kalması nedeniyle karar verilmesine yer olmadığına, diğer üç taşınmaz için ise ihalenin feshi şikayetinin reddine karar vermiştir. Bölge Adliye Mahkemesi, 7 numaralı bağımsız bölüm yönünden şikayetin esasının incelenmesi gerektiği gerekçesiyle ilk derece mahkemesi kararını kaldırmış ve dosyayı geri göndermiştir. Yeniden yapılan yargılamada ilk derece mahkemesi, 7 numaralı bağımsız bölüm için şikayetin hukuki yarar yokluğundan reddine, diğer taşınmazlar için ise şikayetin esastan reddine karar vermiştir. Bu kararın istinaf edilmesi üzerine Bölge Adliye Mahkemesi istinaf başvurusunu esastan reddetmiştir. Temyiz üzerine Yargıtay 12. Hukuk Dairesi, 7 numaralı bağımsız bölüm yönünden Bölge Adliye Mahkemesi kararını usul ve yasaya aykırı bularak bozmuştur. Bozma sonrası Bölge Adliye Mahkemesi, bozmaya uyarak ilk derece mahkemesi kararını kaldırmış ve 7 numaralı bağımsız bölüm yönünden davanın konusuz kalması nedeniyle karar verilmesine yer olmadığına, diğer taşınmazlar yönünden ise şikayetin esastan reddine karar vermiştir. Borçlu vekilinin bu kararı temyiz etmesi üzerine Yargıtay, bu kez ilan usulüne ilişkin İİK m. 114/4 hükmünün yanlış uygulandığı gerekçesiyle Bölge Adliye Mahkemesi kararını bozmuştur. Zira, icra müdürlüğünce yapılan satış kararında, taşınmazların ilanının bölgesel düzeyde bir gazetede ilan edilmesine karar verilmiş ve “Haber Ekspres” isimli yerel gazetede ilan yapılmıştır. Ancak, şikayete konu taşınmazların toplam muhammen bedeli 4.000.000,00 TL olup, İİK m. 114/4 hükmüne göre bu bedel üzerindeki taşınmazların ilanının yurt genelinde satışa sunulan ve ilan talebi tarihinde günlük fiilî satışı elli bin adedin üzerinde olan resmî ilan yayınlama hakkını haiz bir gazetede yayınlatılması gerekmektedir. Yargıtay, icra müdürlüğünün kanuni şartları taşımayan yerel gazetede satış ilanı yapılmasına yönelik kararının yerinde olmadığını belirterek, Bölge Adliye Mahkemesince şikayetin kabulü ile ihalenin feshine karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde hüküm tesisini isabetsiz bulmuştur [1].

2. Hukuki Değerlendirme ve Uygulamaya Etkileri

Bu karar, icra yoluyla taşınmaz satışlarında ilan usulünün titizlikle uygulanması gerektiğini bir kez daha ortaya koymuştur. Yargıtay, İİK m. 114/4 hükmünün lafzına ve ruhuna uygun bir yorum getirerek, muhammen bedel eşiklerinin ilan mecrasının belirlenmesinde kesin bir kriter olduğunu vurgulamıştır. Kararın en önemli yönü, icra müdürlüklerinin ilan mecrası seçiminde takdir yetkisinin sınırlarını çizmesidir. İcra müdürlüğü, taşınmazın muhammen bedelini dikkate alarak kanunda belirtilen ilan mecrasını seçmek zorundadır. Aksi takdirde, yapılan ilan usulsüz olacak ve bu durum ihalenin feshine yol açabilecektir. Karar, özellikle yüksek muhammen bedelli taşınmazların satışında, ilanların ulusal çapta yayın yapan ve belirli bir tirajın üzerindeki gazetelerde yapılması zorunluluğunu netleştirmiştir. Bu durum, ihaleye katılımın artırılması ve dolayısıyla kamu menfaatinin korunması açısından büyük önem taşımaktadır. Zira, daha geniş bir kitleye ulaşan ilanlar, rekabeti artıracak ve taşınmazın gerçek değerine yakın bir bedelle satılmasını sağlayacaktır. Karar, icra müdürlüklerinin bu konudaki uygulamalarını gözden geçirmeleri ve kanuni düzenlemelere tam uyum sağlamaları gerektiğini göstermektedir. Aksi halde, usulüne uygun yapılmayan ilanlar nedeniyle ihalelerin feshi, hem alacaklı hem de borçlu açısından zaman ve maliyet kaybına yol açacaktır. Bu karar, aynı zamanda, ihalenin feshi talebinde bulunan borçlular için de önemli bir dayanak teşkil etmektedir. Borçlular, ilan usulündeki eksiklikleri ileri sürerek ihalenin feshini talep edebileceklerdir. Bu durum, icra takiplerinde usul ekonomisi ilkesi açısından olumsuz bir etki yaratabilecek olsa da, kanunun emredici hükümlerine uyulmasının zorunluluğu karşısında bu durum kaçınılmazdır.

3. İcra Uygulamacısı Perspektifinden Olumlu ve Olumsuz Yönler

İcra uygulamacısı açısından bu karar, ilan usulüne ilişkin belirsizlikleri gidermesi ve uygulama birliğini sağlaması açısından olumlu bir gelişmedir. Artık icra müdürlükleri, muhammen bedel eşiklerini dikkate alarak ilan mecrasını daha net bir şekilde belirleyebilecektir. Bu durum, ihalenin feshi davalarının sayısını azaltma potansiyeli taşımaktadır. Ayrıca, kararın, ihaleye katılımı artırarak daha rekabetçi bir ortam yaratması ve taşınmazların gerçek değerine yakın bedellerle satılmasını sağlaması beklenmektedir. Bu da hem alacaklıların tatminini kolaylaştıracak hem de borçluların mağduriyetini önleyecektir.

Ancak kararın bazı olumsuz yönleri de bulunmaktadır. Özellikle, icra müdürlüklerinin ilan mecrası seçiminde yaptıkları hataların ihalenin feshine yol açması, yargılama sürecini uzatmakta ve icra takiplerinin etkinliğini azaltmaktadır. Bu durum, özellikle küçük değerli taşınmazların satışında, ilan maliyetlerinin satış bedeline oranla yüksek kalmasına ve dolayısıyla ihalenin ekonomik olmaktan çıkmasına neden olabilmektedir. Ayrıca, her ne kadar kanuni bir zorunluluk olsa da, yerel gazetelerin tirajlarının düşük olması ve ulusal gazetelerin ilan maliyetlerinin yüksek olması, uygulamada bazı zorluklara yol açabilmektedir. Bu noktada, ilanların sadece yazılı basında değil, aynı zamanda dijital platformlarda da daha etkin bir şekilde yapılmasına yönelik yasal düzenlemelerin gözden geçirilmesi faydalı olacaktır. Zira, günümüz teknoloji çağında, dijital ilanlar çok daha geniş kitlelere ulaşabilmekte ve daha düşük maliyetli olabilmektedir. Bu karar, icra müdürlüklerinin ve icra dairelerinin ilan süreçlerini daha dikkatli yönetmeleri gerektiğini, aksi takdirde ihalelerin feshi ile karşılaşabileceklerini açıkça göstermektedir. Bu durum, icra uygulamacılarının iş yükünü artırabilecek ve süreçleri daha karmaşık hale getirebilecektir. Bu nedenle, icra müdürlüklerine yönelik eğitimlerin artırılması ve ilan usulüne ilişkin kılavuzların güncellenmesi önem arz etmektedir.

II. Haczin Düşmesi ve Meskeniyet Şikayeti İlişkisi

A. İİK m. 106 ve 110 Kapsamında Haczin Düşmesi

İcra ve İflas Kanunu (İİK) m. 106 ve 110, haczin ayakta kalma süresi ve düşmesi hallerini düzenleyen temel hükümlerdir. İİK m. 106, alacaklının satış talebinde bulunma süresini belirlerken, İİK m. 110 ise bu süre içinde satış talebinde bulunulmaması veya satış avansının yatırılmaması halinde haczin düşeceğini öngörür. Bu hükümler, icra takiplerinde haczin sürdürülebilirliğini ve dolayısıyla takibin etkinliğini sağlamak amacıyla getirilmiştir. Haczin düşmesi, borçlu açısından önemli bir hukuki sonuç doğurarak, taşınmaz üzerindeki haciz şerhinin kaldırılmasına ve borçlunun tasarruf yetkisinin yeniden serbest kalmasına yol açar. Bu durum, alacaklı açısından ise yeni bir haciz işlemi yapma zorunluluğunu beraberinde getirir. Meskeniyet şikayeti ise, borçlunun haline münasip meskeninin haczedilemeyeceği ilkesine dayanır ve İİK m. 82/12 hükmünde düzenlenmiştir. Bu şikayet, borçlunun temel yaşam hakkını koruma amacı güder. Ancak, meskeniyet şikayetinin incelenebilmesi için öncelikle hukuken geçerli ve ayakta bir haczin bulunması şarttır. Haczin düşmesi halinde, meskeniyet şikayetinin konusu kalmayacak ve bu durum yargılama sürecinde önemli sonuçlar doğuracaktır.

B. Yargıtay 12. Hukuk Dairesi’nin 2026/18 Sayılı Kararının Analizi

1. Kararın Özeti

Yargıtay 12. Hukuk Dairesi’nin 12.01.2026 tarihli, 2025/7391 Esas ve 2026/18 Karar sayılı kararı, meskeniyet şikayetinde haczin düşmesi durumunun hukuki sonuçlarını ele almaktadır. Karara konu olayda, kambiyo takibinde borçlu, meskeniyet şikayetinde bulunarak haczin kaldırılmasını talep etmiştir. İlk derece mahkemesi, şikayeti kısmen kabul ederek, mesken niteliğindeki taşınmazın borçlunun haline münasip ev alması için gerekli olan 1.900.000,00 TL’den aşağı olmamak üzere satışının yapılmasına hükmetmiştir. Borçlunun istinaf başvurusu Bölge Adliye Mahkemesince esastan reddedilmiş, bunun üzerine borçlu kararı temyiz etmiştir. Yargıtay, haczedilmezlik şikayetinde bulunulabilmesi için şikayet tarihi itibarıyla hukuken geçerli bir haczin varlığının şart olduğunu belirtmiştir. Kararda, İİK m. 106 ve 110 uyarınca haczin düşüp düşmediğinin belirlenmesi gerektiği, şikayet tarihinden önce haczin düşmüş olduğunun tespiti halinde başvurunun fuzuli kabul edilmesi gerektiği vurgulanmıştır. Ayrıca, şikayet tarihi itibarıyla satış isteme sürelerinin henüz dolmadığı hallerde dahi, şikayetin incelenmesi sırasında haczin ayakta olup olmadığının mahkemece değerlendirilmesi ve haczin düştüğünün tespiti halinde, şikayetin konusuz kaldığının kabulü ile karar verilmesine yer olmadığına hükmedilmesi gerektiği ifade edilmiştir. Somut olayda, dava konusu taşınmaz üzerine konulan 23.11.2022 tarihli hacze ilişkin satış isteme süresinin İİK m. 106 gereği 1 yıl olduğu, 21.05.2023 tarihinde satış talebinde bulunulmuş ise de tarife gereği yatırılması gereken avansın yatırıldığına dair makbuz bulunamadığı, dolayısıyla usulüne uygun bir satış talebinin mevcut olmadığı tespit edilmiştir. Yargıtay, şikayet tarihi olan 01.06.2023 tarihi itibarıyla haciz ayakta ve geçerli olsa da, ilk derece mahkemesi karar tarihi olan 19.12.2023 tarihi itibarıyla bir yıllık sürede usulüne uygun satış talep edilmediğinden yargılama esnasında haczin düştüğünü belirtmiştir. Bu nedenle, ilk derece mahkemesince konusuz kalan şikayet hakkında karar verilmesine yer olmadığına ve HMK m. 331/1 uyarınca yargılama giderleri ve vekalet ücretine hükmedilmesi gerekirken, şikayetin esasının incelenerek hüküm tesisinin isabetsiz olduğuna karar verilmiştir [2].

2. Hukuki Değerlendirme ve Uygulamaya Etkileri

Bu karar, icra hukukunda haczin düşmesi müessesesinin meskeniyet şikayeti gibi diğer hukuki kurumlarla ilişkisini netleştirmesi açısından büyük önem taşımaktadır. Yargıtay, haczedilmezlik şikayetinin ön şartı olarak hukuken geçerli ve ayakta bir haczin varlığını aramış, yargılama sürecinde haczin düşmesi halinde ise şikayetin konusuz kalacağını ve bu durumda esasa girilmeksizin karar verilmesine yer olmadığına hükmedilmesi gerektiğini açıkça belirtmiştir. Kararın en dikkat çekici yönü, satış avansının yatırılmamış olmasının satış talebini usulüne uygun hale getirmediğini ve bu durumun haczin düşmesine yol açacağını vurgulamasıdır. Bu, icra uygulamacılarının satış talebinde bulunurken sadece süreyi değil, aynı zamanda avans yatırma yükümlülüğünü de titizlikle yerine getirmeleri gerektiğini göstermektedir. Aksi takdirde, şeklen yapılmış bir satış talebi, haczin düşmesini engellemeyecektir. Karar, ayrıca, mahkemelerin yargılama süresince dosyadaki haciz durumunu re’sen takip etmeleri ve haczin düşüp düşmediğini değerlendirmeleri gerektiğini ortaya koymuştur. Bu durum, yargılama ekonomisi açısından önemli olup, konusuz kalan bir şikayet hakkında esastan karar verilmesinin önüne geçmeyi amaçlamaktadır. Yargıtay’ın bu yaklaşımı, icra takiplerinde usul hükümlerine sıkı sıkıya bağlı kalınması gerektiğini ve bu hükümlerin ihlalinin ciddi hukuki sonuçlar doğurabileceğini bir kez daha hatırlatmaktadır. Özellikle, haczin düşmesi halinde, borçlunun lehine bir durum ortaya çıkmakta ve alacaklının alacağına kavuşması gecikmektedir. Bu nedenle, alacaklıların ve vekillerinin hacizlerin devamlılığını sağlamak adına satış talebi ve avans yatırma süreçlerini dikkatle yönetmeleri gerekmektedir.

3. İcra Uygulamacısı Perspektifinden Olumlu ve Olumsuz Yönler

İcra uygulamacısı açısından bu karar, haczin düşmesi riskine karşı daha dikkatli olunması gerektiği konusunda önemli bir uyarı niteliğindedir. Alacaklı vekilleri, satış talebinde bulunurken sadece süreyi değil, aynı zamanda satış avansının da eksiksiz ve zamanında yatırıldığından emin olmalıdır. Bu durum, hacizlerin haksız yere düşmesini engelleyerek alacaklıların menfaatlerini koruyacaktır. Karar, ayrıca, meskeniyet şikayetlerinde mahkemelerin haczin ayakta olup olmadığını re’sen incelemesi gerektiğini vurgulayarak, yargılama ekonomisine katkı sağlamaktadır. Konusuz kalan davaların esastan incelenmesinin önüne geçilmesi, hem mahkemelerin iş yükünü azaltacak hem de tarafların gereksiz yargılama giderlerine katlanmasını önleyecektir.

Ancak kararın bazı olumsuz yönleri de bulunmaktadır. Özellikle, satış avansının yatırılmaması nedeniyle haczin düşmesi, alacaklılar açısından ciddi hak kayıplarına yol açabilmektedir. Bu durum, özellikle yoğun iş temposu içinde çalışan icra dairelerinde veya vekillerin gözden kaçırdığı durumlarda, telafisi güç zararlar doğurabilir. Haczin düşmesi halinde, yeni bir haciz işlemi yapılması gerekecek, bu da hem zaman kaybına hem de ek masraflara neden olacaktır. Ayrıca, yargılama sürecinde haczin düşmesinin tespiti halinde, karar verilmesine yer olmadığına hükmedilmesi, borçlunun meskeniyet şikayetinin esastan incelenmesini engellemekte ve borçlunun mağduriyetine yol açabileceği düşüncesini akla getirebilir. Bu noktada, haczin düşmesi durumunda dahi, meskeniyet şikayetinin esastan incelenerek borçlunun haline münasip meskeninin belirlenmesi ve bu kısmın haciz dışında bırakılması yönünde bir düzenleme yapılması, borçlunun temel haklarının daha etkin korunmasını sağlayabilir. Karar, icra uygulamacılarının hacizlerin devamlılığını sağlamak adına daha proaktif olmaları ve tüm usuli gereklilikleri eksiksiz yerine getirmeleri gerektiğini göstermektedir. Bu durum, icra takiplerinin daha dikkatli ve özenli yürütülmesini gerektirecektir.

III. Tebligat Hukukunda Usul ve İhalenin Feshi

A. Tebligat Kanunu m. 16 ve Tebligatın Geçerliliği

Tebligat, hukuki süreçlerin sağlıklı bir şekilde yürütülebilmesi için vazgeçilmez bir usul işlemidir. Tebligat Kanunu (TK) ve ilgili Yönetmelik hükümleri, tebligatın usulüne uygun yapılmasını teminat altına alarak, kişilerin hukuki dinlenilme hakkını ve savunma imkanını güvence altına alır. TK m. 16, kendisine tebligat yapılacak şahsın adresinde bulunmaması halinde tebligatın kimlere yapılabileceğini düzenler. Bu maddeye göre, tebligat, muhatapla aynı konutta oturan kişilere veya hizmetçilerinden birine yapılabilir. Bu hüküm, tebligatın bizzat muhataba yapılamadığı durumlarda, tebligatın hukuki sonuç doğurabilmesi için belirli kişilere yapılmasını öngörür. Ancak, bu kişilerin tebellüğe ehil olması ve tebligat mazbatasına bu durumun şerh düşülmesi büyük önem taşır. Tebligatın usulüne uygun yapılmaması, icra takiplerinde özellikle ihalenin feshi davalarında sıklıkla ileri sürülen bir fesih nedeni olup, tebligatın geçersizliği ihalenin feshine yol açabilmektedir. Zira, satış ilanının usulüne uygun tebliğ edilmemesi, potansiyel alıcıların ihaleye katılımını engelleyerek ihalenin sağlıklı bir şekilde gerçekleşmediği sonucunu doğurur.

B. Yargıtay 12. Hukuk Dairesi'nin 2026/682 Sayılı Kararının Analizi

1. Kararın Özeti

Yargıtay 12. Hukuk Dairesi'nin 09.02.2026 tarihli, 2025/9947 Esas ve 2026/682 Karar sayılı kararı, tebligat hukukunda TK m. 16 uygulamasını ve ihalenin feshine etkisini detaylı bir şekilde incelemiştir. Karara konu olayda, senede dayalı kambiyo takibinde borçlu, ihalenin feshini talep etmiştir. İcra mahkemesi, satış ilanının borçlu H.P.’a usulüne uygun tebliğ edilmediği gerekçesiyle ihalenin feshine karar vermiştir. Gerekçede, tebligatın borçlunun “daimi çalışanı” olduğu belirtilen S.Y. isimli kişiye yapıldığı, ancak yapılan kolluk araştırmasında S.Y.’ın borçlu ile aynı evde yaşamadığı ve ayda bir evini temizlemeye gittiğini beyan ettiği, ayrıca borçlunun daimi memur veya müstahdemi ya da hizmetçisi olmadığı anlaşılmıştır. Bu nedenle, ödeme emri tebligatının TK m. 16 veya 17’ye uygun olmadığı sonucuna varılmıştır. Alacaklı ve ihale alıcısının istinaf başvurusu Bölge Adliye Mahkemesince esastan reddedilmiştir. Alacaklının temyizi üzerine Yargıtay, icra mahkemesinin kararını bozmuştur. Yargıtay, satış ilanı tebliğ işleminin, muhatabın adreste bulunmadığı tespit edilerek tebellüğe ehil olduğu belirtilmek suretiyle davacının daimi çalışanına yapıldığını, bu tebligatın TK m. 16 ile Tebligat Kanunu’nun Uygulanmasına Dair Yönetmeliğin 25. maddesine uygun olduğunu belirtmiştir. Ayrıca, tebliğ tarihine yakın tarihli iki ayrı haciz zabtında tebliğ yapılan S.Y. isimli kişinin davacının adresinde bulunduğunun tespit edildiğini vurgulamıştır. Yargıtay, yapılan zabıta araştırmasının usule aykırı, yetersiz ve denetime elverişsiz olduğunu, zira polisin mahalline giderek yerinde ve detaylı araştırma ile fiili durumu, şahsın davacı ile oturup oturmadığını, davacının daimi çalışanı olup olmadığını gerekirse komşularından da sorarak, denetime elverişli bir şekilde araştırıp tespit etmesi gerekirken, hakkında araştırma yapılan ilgili kişiyi telefonla arayarak kendisinden bilgi alındığını ve beyanlarının tutanağa bağlandığını ifade etmiştir. Bu şekilde yapılan zabıta araştırmasının yapılan tebligatın usule aykırı olduğuna delil teşkil etmeyeceği, tebligat mazbatasındaki şerhin aksini iddia eden davacının bu iddiasını ispatlayamadığı anlaşıldığından satış ilanı tebliğinin usulsüzlüğü nedeni ile ihalenin feshine dair İlk Derece Mahkemesi kararının bozulması gerektiğine hükmetmiştir [3].

2. Hukuki Değerlendirme ve Uygulamaya Etkileri

Bu karar, tebligat hukukunda tebligat mazbatasındaki şerhin aksinin ispat yükü ve kolluk araştırmasının niteliği konularında önemli bir açıklık getirmiştir. Yargıtay, tebligat mazbatasındaki şerhin aksi iddia edildiğinde, bu iddianın ispat yükünün iddia edene ait olduğunu ve bu ispatın ancak denetime elverişli bir kolluk araştırması ile mümkün olabileceğini vurgulamıştır. Kararın en önemli yönü, kolluk araştırmasının nasıl yapılması gerektiğine dair detaylı bir yol göstermesidir. Telefonla yapılan ve sadece beyana dayalı bir araştırmanın yetersiz olduğu, polisin yerinde ve detaylı bir inceleme yapması gerektiği açıkça belirtilmiştir. Bu durum, icra takiplerinde tebligat işlemlerinin ve bu işlemlere yönelik şikayetlerin incelenmesinde mahkemelerin ve icra dairelerinin daha titiz davranması gerektiğini göstermektedir. Karar, tebligatın usulüne uygun yapıldığına dair karine teşkil eden tebligat mazbatasının önemini bir kez daha ortaya koymuştur. Tebligat mazbatasındaki şerhin aksini iddia eden tarafın, bu iddiasını somut ve denetime elverişli delillerle ispatlaması gerekmektedir. Aksi takdirde, sadece beyana dayalı bir kolluk araştırması ile tebligatın usulsüz olduğu sonucuna varılamayacaktır. Bu karar, icra uygulamacılarının tebligat işlemlerini yaparken ve tebligatlara yönelik şikayetleri değerlendirirken, Tebligat Kanunu ve Yönetmeliği hükümlerine sıkı sıkıya bağlı kalmaları gerektiğini hatırlatmaktadır. Özellikle, tebligatın muhatap dışında bir kişiye yapıldığı durumlarda, bu kişinin tebellüğe ehil olup olmadığının ve muhatapla olan ilişkisinin doğru bir şekilde tespit edilmesi büyük önem taşımaktadır. Aksi halde, usulsüz tebligat nedeniyle ihalenin feshi gibi ciddi hukuki sonuçlarla karşılaşılabilir.

3. İcra Uygulamacısı Perspektifinden Olumlu ve Olumsuz Yönler

İcra uygulamacısı açısından bu karar, tebligat mazbatasındaki şerhin ispat gücünü pekiştirmesi ve kolluk araştırmalarının standartlarını yükseltmesi açısından olumlu bir gelişmedir. Artık icra daireleri ve mahkemeler, tebligatın usulsüzlüğüne yönelik iddiaları değerlendirirken, daha somut ve denetime elverişli deliller arayacaklardır. Bu durum, tebligat işlemlerinin daha güvenilir hale gelmesini sağlayacak ve usulsüz tebligat iddialarına dayalı ihalenin feshi davalarının sayısını azaltma potansiyeli taşımaktadır. Ayrıca, kararın, kolluk birimlerinin tebligat araştırmalarını daha detaylı ve yerinde yapmaları gerektiği yönündeki vurgusu, bu alandaki uygulamaların kalitesini artıracaktır.

Ancak kararın bazı olumsuz yönleri de bulunmaktadır. Özellikle, tebligat mazbatasındaki şerhin aksini ispat yükünün iddia edene yüklenmesi, borçlular açısından bazı zorluklar yaratabilir. Borçluların, tebligatın usulsüz yapıldığını ispatlamak için denetime elverişli deliller sunması her zaman kolay olmayabilir. Bu durum, özellikle kırsal bölgelerde veya sosyal ilişkilerin daha karmaşık olduğu durumlarda, tebligatın usulsüzlüğünü ispatlamayı güçleştirebilir. Ayrıca, kolluk araştırmalarının detaylı yapılması gerektiği yönündeki vurgu, kolluk birimlerinin iş yükünü artırabilir ve tebligat süreçlerini yavaşlatabilir. Bu noktada, tebligatın usulüne uygun yapıldığından emin olmak için icra dairelerinin tebligat memurlarına yönelik eğitimlerin artırılması ve tebligat işlemlerinin daha dikkatli yürütülmesi önem arz etmektedir. Karar, icra uygulamacılarının tebligat işlemlerine azami özeni göstermeleri gerektiğini, aksi takdirde ihalenin feshi gibi ciddi sonuçlarla karşılaşabileceklerini açıkça ortaya koymaktadır. Bu durum, icra takiplerinde usul hükümlerine uyumun ne denli kritik olduğunu bir kez daha hatırlatmaktadır.

IV. Terditli Talepler ve İstihkak Davası

A. HMK m. 26 ve Taleple Bağlılık İlkesi

Hukuk Muhakemeleri Kanunu (HMK) m. 26, “Taleple Bağlılık İlkesi”ni düzenleyerek, hakimin tarafların talep sonuçlarıyla bağlı olduğunu, ondan fazlasına veya başka bir şeye karar veremeyeceğini, duruma göre talep sonucundan daha azına karar verebileceğini belirtir. Bu ilke, yargılamanın taraflarca getirilme ilkesinin bir uzantısı olup, hakimin tarafların talepleri dışına çıkarak karar vermesini engeller. Ancak, HMK m. 297/1-c ve 297/2 hükümleri, kararın gerekçeli olması ve hüküm fıkrasında talepler hakkında açık, şüphe ve tereddüt uyandırmayacak şekilde karar verilmesini zorunlu kılar. Bu düzenlemeler, yargılamanın şeffaflığını ve kararların anlaşılırlığını sağlamayı amaçlar. İcra hukukunda ise, özellikle istihkak davalarında, alacaklıların veya üçüncü kişilerin terditli taleplerde bulunması sıkça karşılaşılan bir durumdur. Terditli talep, bir asıl talep ile buna bağlı olarak ileri sürülen yardımcı taleplerden oluşur. Asıl talebin kabul edilmemesi halinde yardımcı talebin incelenmesi söz konusu olur. Bu durum, usul ekonomisi açısından önemli avantajlar sunar.

B. İİK m. 96-97-99 Kapsamında İstihkak Davası

İcra ve İflas Kanunu (İİK) m. 96, 97 ve 99, istihkak davalarını düzenleyen temel hükümlerdir. İstihkak davası, haczedilen malın üçüncü bir kişiye ait olduğu iddiasıyla açılan bir davadır. İİK m. 96, üçüncü kişinin istihkak iddiasında bulunması halinde icra müdürünün yapacağı işlemleri, İİK m. 97 ise istihkak davasının açılması ve yargılama usulünü düzenler. İİK m. 99 ise, haczedilen malın borçlu elinde bulunması halinde üçüncü kişinin istihkak iddiasının reddine karar verilmesi durumunda, alacaklıya istihkak davası açması için süre verilmesini öngörür. Bu hükümler, icra takiplerinde üçüncü kişilerin haklarını korumayı ve haksız hacizlerin önüne geçmeyi amaçlar. İstihkak davaları, icra takiplerinin seyrini etkileyen ve çoğu zaman karmaşık hukuki sorunları barındıran davalardır. Özellikle, alacaklıdan mal kaçırma veya organik bağ gibi iddialar, istihkak davasının konusunu oluşturur ve bu iddiaların ispatı büyük önem taşır.

C. Yargıtay 12. Hukuk Dairesi'nin 2026/745 Sayılı Kararının Analizi

1. Kararın Özeti

Yargıtay 12. Hukuk Dairesi'nin 10.02.2026 tarihli, 2025/7570 Esas ve 2026/745 Karar sayılı kararı, istihkak davalarında terditli taleplerin incelenmesi ve HMK m. 26 ile 297 hükümlerinin uygulanması açısından önemli bir içtihat niteliğindedir. Karara konu olayda, alacaklı, icra mahkemesine başvurarak, 12.03.2024 tarihli haciz işleminin İİK m. 99’a göre yapılmış sayılmasına ilişkin icra müdürlüğünün 14.03.2024 tarihli kararını şikayet etmiş, terditli olarak da üçüncü kişinin istihkak iddiasının reddini talep etmiştir. İlk derece mahkemesi, şikayetin kısmen kabulüne, 1 ve 9 numaralı mahcuzlar yönünden haciz işleminin İİK m. 97’ye göre yapılmış sayılmasına, fazlaya ilişkin istemin reddine karar vermiştir. Kararın alacaklı tarafından istinaf edilmesi üzerine Bölge Adliye Mahkemesi, incelemeyi şikayet olarak yapmış ve istinaf başvurusunun esastan reddine karar vermiştir. Temyiz üzerine Yargıtay, HMK m. 26’da yer alan taleple bağlılık ilkesi ile HMK m. 297/1-c ve 297/2’de belirtilen kararın gerekçeli olması ve hüküm fıkrasında talepler hakkında açıkça karar verilmesi zorunluluğunu hatırlatmıştır. Yargıtay, şikayet ve istihkak davasının HMK m. 111’e göre terditli olarak açılmasında yasaya aykırı bir durum bulunmadığını (HGK 10.12.2019 T. – 2017/8-1917 E.-2019/1332 K.) belirtmiştir. Ayrıca, alacaklıdan mal kaçırma, organik bağ gibi iddiaların şikayette değil, açılacak istihkak davasında dinlenebileceğinden terditli olarak ileri sürülen talepler arasında hukuki bir bağlantı bulunduğunu ifade etmiştir. Yargıtay, asli talep olarak bildirilen şikayetin kabul edilmesi halinde istihkak davası açma yükümlülüğünün ortadan kalkacağını ve terditli olarak ileri sürülen istihkak davasının görülmesine gerek kalmayacağını, bu durumun usul ekonomisine de uygun olduğunu vurgulamıştır. Somut olayda, alacaklının asli talebi olan şikayetin kısmen kabulüne karar verilmesine rağmen, terditli talep olan istihkak iddiasının reddi davası ile ilgili inceleme yapılıp olumlu-olumsuz bir karar verilmeksizin yazılı şekilde sonuca gidilmesinin doğru olmadığını belirterek, Bölge Adliye Mahkemesi kararının kaldırılarak ilk derece mahkemesi kararının bozulmasına hükmetmiştir [4].

2. Hukuki Değerlendirme ve Uygulamaya Etkileri

Bu karar, icra hukukunda terditli taleplerin yargılama usulü ve mahkemelerin taleple bağlılık ilkesi çerçevesinde nasıl hareket etmesi gerektiği konusunda önemli bir yol göstericidir. Yargıtay, terditli olarak ileri sürülen talepler arasında hukuki bir bağlantı olduğunu ve asli talebin kabulü halinde fer’i talebin konusuz kalacağını açıkça belirtmiştir. Kararın en önemli yönü, ilk derece mahkemesinin asli talebi kısmen kabul etmesine rağmen, terditli talebi hiç incelememesini veya hakkında bir karar vermemesini usul ve yasaya aykırı bulmasıdır. Bu durum, mahkemelerin, terditli taleplerde her bir talep hakkında olumlu veya olumsuz bir karar vermesi gerektiğini, aksi takdirde kararın eksik olacağını göstermektedir. Yargıtay’ın bu yaklaşımı, HMK m. 297’de belirtilen kararın gerekçeli olması ve hüküm fıkrasında talepler hakkında açıkça karar verilmesi zorunluluğunun bir yansımasıdır. Karar, ayrıca, terditli taleplerin usul ekonomisi açısından önemini vurgulamıştır. Aynı süre içerisinde hem şikayet başvurusu hem de istihkak davası açmak zorunda kalan alacaklının hukuki yararının çiğnenmemesi adına, terditli taleplerin birlikte incelenmesi ve karara bağlanması gerekmektedir. Bu karar, icra takiplerinde alacaklıların ve vekillerinin terditli taleplerini doğru bir şekilde formüle etmeleri ve mahkemelerin de bu talepleri eksiksiz bir şekilde değerlendirmeleri gerektiğini hatırlatmaktadır. Aksi takdirde, usul eksiklikleri nedeniyle kararların bozulması, yargılama sürecini uzatacak ve tarafların mağduriyetine yol açacaktır.

3. İcra Uygulamacısı Perspektifinden Olumlu ve Olumsuz Yönler

İcra uygulamacısı açısından bu karar, terditli taleplerin doğru bir şekilde formüle edilmesi ve mahkemelerin bu talepleri eksiksiz değerlendirmesi gerektiği konusunda önemli bir rehber niteliğindedir. Alacaklı vekilleri, icra takiplerinde karşılaştıkları durumlara göre, şikayet ve istihkak davasını terditli olarak açarak, usul ekonomisi ilkesine uygun hareket edebilirler. Bu durum, aynı konuda birden fazla dava açma zorunluluğunu ortadan kaldırarak, hem zaman hem de maliyet açısından avantaj sağlayacaktır. Karar, ayrıca, mahkemelerin terditli taleplerde her bir talep hakkında açıkça karar vermesi gerektiğini vurgulayarak, yargılamanın şeffaflığını ve kararların anlaşılırlığını artırmaktadır. Bu durum, tarafların haklarını daha net bir şekilde anlamalarına yardımcı olacaktır.

Ancak kararın bazı olumsuz yönleri de bulunmaktadır. Özellikle, ilk derece mahkemelerinin terditli talepleri eksik değerlendirmesi veya hakkında karar vermemesi, yargılama sürecini uzatmakta ve kararların bozulmasına neden olmaktadır. Bu durum, icra takiplerinin hızlı ve etkin bir şekilde sonuçlandırılması ilkesiyle çelişmektedir. Mahkemelerin iş yükü göz önüne alındığında, her bir terditli talebin detaylı bir şekilde incelenmesi ve hakkında karar verilmesi, yargılama süreçlerini daha da uzatabilir. Bu noktada, terditli taleplerin daha etkin bir şekilde yönetilmesi için mahkemelere yönelik eğitimlerin artırılması ve yargılama süreçlerinin basitleştirilmesi faydalı olacaktır. Karar, icra uygulamacılarının, terditli taleplerin hukuki niteliğini ve yargılama usulünü iyi anlamaları gerektiğini, aksi takdirde usul eksiklikleri nedeniyle hak kayıplarıyla karşılaşabileceklerini açıkça göstermektedir. Bu durum, icra takiplerinde usul kurallarına uyumun ne denli kritik olduğunu bir kez daha hatırlatmaktadır.

V. Genel Değerlendirme ve Öneriler

Yargıtay 12. Hukuk Dairesi’nin incelenen kararları, icra ve iflas hukukunun dinamik yapısını ve uygulamada karşılaşılan sorunların çeşitliliğini açıkça ortaya koymaktadır. Bu kararlar, hem icra müdürlüklerinin hem de icra mahkemelerinin usul hükümlerine titizlikle riayet etmesinin önemini vurgulamaktadır. İhalenin feshi, haczin düşmesi, tebligat usulü ve terditli talepler gibi konular, icra takiplerinin temelini oluşturan ve hak kayıplarının önüne geçilmesi için büyük dikkat gerektiren alanlardır.

İlan Usulü: İİK m. 114/4 hükmü çerçevesinde ilan usulüne ilişkin kararda, muhammen bedel eşiklerinin ilan mecrasının belirlenmesinde kesin bir kriter olduğu ve icra müdürlüklerinin bu konuda takdir yetkisinin sınırlı olduğu net bir şekilde ortaya konulmuştur. Bu durum, ihalelerin şeffaflığını ve rekabet ortamını güçlendirmesi açısından olumlu olmakla birlikte, icra müdürlüklerinin iş yükünü artırabilir ve usul hataları nedeniyle ihalelerin feshine yol açabilir. Bu noktada, ilanların dijital platformlarda daha etkin bir şekilde yapılmasına yönelik yasal düzenlemelerin gözden geçirilmesi ve icra müdürlüklerine yönelik eğitimlerin artırılması önerilebilir.

Haczin Düşmesi ve Meskeniyet Şikayeti: Haczin düşmesi müessesesi ile meskeniyet şikayeti arasındaki ilişkiyi ele alan karar, haczedilmezlik şikayetinin ön şartı olarak hukuken geçerli ve ayakta bir haczin varlığını aramıştır. Satış avansının yatırılmamasının satış talebini usulüne uygun hale getirmediği ve haczin düşmesine yol açtığı vurgulanmıştır. Bu karar, alacaklı vekillerinin satış talebi ve avans yatırma süreçlerini titizlikle takip etmeleri gerektiğini göstermektedir. Haczin düşmesi halinde borçlunun lehine bir durum ortaya çıkması ve alacaklının alacağına kavuşmasının gecikmesi, alacaklılar açısından olumsuz bir durumdur. Bu nedenle, hacizlerin devamlılığını sağlamak adına daha proaktif olunması ve tüm usuli gerekliliklerin eksiksiz yerine getirilmesi büyük önem taşımaktadır.

Tebligat Hukukunda Usul: Tebligat mazbatasındaki şerhin aksinin ispat yükü ve kolluk araştırmasının niteliği konularında açıklık getiren karar, telefonla yapılan ve sadece beyana dayalı bir araştırmanın yetersiz olduğunu, polisin yerinde ve detaylı bir inceleme yapması gerektiğini belirtmiştir. Bu durum, tebligat işlemlerinin güvenilirliğini artırırken, borçluların tebligatın usulsüzlüğünü ispatlamasını zorlaştırabilir. Kolluk birimlerinin iş yükünü artırabilecek bu durum karşısında, tebligat memurlarına yönelik eğitimlerin artırılması ve tebligat işlemlerinin daha dikkatli yürütülmesi önerilebilir.

Terditli Talepler ve İstihkak Davası: Terditli taleplerin yargılama usulü ve mahkemelerin taleple bağlılık ilkesi çerçevesinde nasıl hareket etmesi gerektiğini gösteren karar, asli talebin kabulü halinde fer’i talebin konusuz kalacağını ve mahkemelerin her bir talep hakkında olumlu veya olumsuz bir karar vermesi gerektiğini vurgulamıştır. Bu karar, usul ekonomisi açısından olumlu olmakla birlikte, ilk derece mahkemelerinin terditli talepleri eksik değerlendirmesi veya hakkında karar vermemesi, yargılama sürecini uzatabilir. Bu nedenle, terditli taleplerin daha etkin bir şekilde yönetilmesi için mahkemelere yönelik eğitimlerin artırılması ve yargılama süreçlerinin basitleştirilmesi faydalı olacaktır.

Genel olarak, incelenen kararlar, icra ve iflas hukukunda usul hükümlerine uyumun ne denli kritik olduğunu ve bu hükümlerin ihlalinin ciddi hukuki sonuçlar doğurabileceğini bir kez daha gözler önüne sermektedir. İcra uygulamacılarının, bu alanlardaki güncel içtihatları yakından takip etmeleri ve uygulamalarını bu doğrultuda güncellemeleri, hem hak kayıplarının önüne geçilmesi hem de icra takiplerinin daha etkin ve hızlı bir şekilde sonuçlandırılması açısından hayati öneme sahiptir.

Sonuç

İcra ve İflas Hukuku, uygulamada karşılaşılan sorunların çeşitliliği ve dinamik yapısıyla, Yargıtay içtihatlarının sürekli güncellenmesini ve uygulayıcılar tarafından yakından takip edilmesini zorunlu kılmaktadır. Bu makalede incelenen Yargıtay 12. Hukuk Dairesi kararları, icra takiplerinin farklı aşamalarında ortaya çıkan usuli meselelere ışık tutmuş ve bu konulardaki içtihadi yaklaşımları ortaya koymuştur. İhalenin feshi, haczin düşmesi, tebligat usulü ve terditli talepler gibi konular, icra takiplerinin sağlıklı bir şekilde yürütülmesi ve hak kayıplarının önlenmesi açısından büyük önem arz etmektedir.

İlan usulüne ilişkin kararda, İİK m. 114/4 hükmünün lafzına ve ruhuna uygun bir yorum getirilerek, muhammen bedel eşiklerinin ilan mecrasının belirlenmesinde kesin bir kriter olduğu vurgulanmıştır. Bu durum, ihalelerin şeffaflığını ve rekabet ortamını güçlendirmesi açısından olumlu olmakla birlikte, icra müdürlüklerinin iş yükünü artırabilir ve usul hataları nedeniyle ihalelerin feshine yol açabilir. Haczin düşmesi ve meskeniyet şikayeti ilişkisini ele alan kararda ise, haczedilmezlik şikayetinin ön şartı olarak hukuken geçerli ve ayakta bir haczin varlığı aranmış, satış avansının yatırılmamasının haczin düşmesine yol açacağı belirtilmiştir. Bu karar, alacaklı vekillerinin satış talebi ve avans yatırma süreçlerini titizlikle takip etmeleri gerektiğini göstermektedir. Tebligat hukukunda usul ve ihalenin feshini inceleyen kararda, tebligat mazbatasındaki şerhin aksinin ispat yükü ve kolluk araştırmasının niteliği konularında önemli bir açıklık getirilmiş, telefonla yapılan ve sadece beyana dayalı bir araştırmanın yetersiz olduğu vurgulanmıştır. Son olarak, terditli talepler ve istihkak davasını ele alan kararda, terditli taleplerin yargılama usulü ve mahkemelerin taleple bağlılık ilkesi çerçevesinde nasıl hareket etmesi gerektiği konusunda önemli bir yol gösterilmiştir. Asli talebin kabulü halinde fer’i talebin konusuz kalacağı ve mahkemelerin her bir talep hakkında olumlu veya olumsuz bir karar vermesi gerektiği belirtilmiştir.

Bu kararların ortak paydası, icra ve iflas hukukunda usul hükümlerine sıkı sıkıya bağlı kalınmasının gerekliliğidir. Usuli eksiklikler, yargılama süreçlerini uzatmakta, hak kayıplarına yol açmakta ve adalet mekanizmasının etkinliğini zedelemektedir. İcra uygulamacılarının, bu içtihatları dikkatle inceleyerek kendi uygulamalarını gözden geçirmeleri, güncel hukuki gelişmeleri takip etmeleri ve mesleki bilgi birikimlerini sürekli güncellemeleri, hem kendileri hem de temsil ettikleri taraflar açısından büyük önem taşımaktadır. Zira, hukukun üstünlüğü ilkesinin bir gereği olarak, usul kurallarına riayet, adil yargılanma hakkının ve hukuki güvenliğin temelini oluşturur. Bu bağlamda, Yargıtay 12. Hukuk Dairesi’nin bu kararları, icra ve iflas hukukunun ruhuna uygun, hakkaniyetli ve etkin bir uygulama için yol gösterici niteliktedir.

Kaynakça

[1] Yargıtay 12. Hukuk Dairesi, E. 2025/9302, K. 2026/562, T. 04.02.2026.

[2] Yargıtay 12. Hukuk Dairesi, E. 2025/7391, K. 2026/18, T. 12.01.2026.

[3] Yargıtay 12. Hukuk Dairesi, E. 2025/9947, K. 2026/682, T. 09.02.2026.

[4] Yargıtay 12. Hukuk Dairesi, E. 2025/7570, K. 2026/745, T. 10.02.2026.