GİRİŞ: SAHADAN BİR BAKIŞ
İcra dairelerinin koridorlarında geçen yıllar, biz uygulamacılara hukukun kitabi tanımından çok daha fazlasını öğretir. Bizim için icra hukuku, yüksek perdeden adalet ve mülkiyet teorilerinin tartışıldığı bir fildişi kule değil, alacaklının sabrının, borçlunun direnişinin ve kanunun lafzındaki her bir kelimenin adeta bir mayın tarlası yarattığı çetin bir mücadele alanıdır. Her gün, bir yandan yıllarca süren davalar neticesinde elde edilmiş bir ilamı paraya çevirmeye çalışırken, diğer yandan tek bir usul hatasıyla, gözden kaçan bir süreyle ya da üçüncü bir kişinin son anda ortaya attığı bir iddiayla tüm emeğin heba olma riskiyle yüzleşiriz. Bu, teorinin pratiğe çarptığı, hukuki güvenliğin ve usul ekonomisinin her dosyada yeniden sınandığı bir arenadır.
7343 sayılı Kanun sonrası değişen oyunun kuralları, bu mücadeleyi daha da karmaşık hale getirmiştir. Özellikle satış avansının tamamlanmasına ilişkin getirilen yeni ve kesin süreler, tecrübeli alacaklı vekillerini dahi tuzağa düşürebilen, borçlu vekilleri içinse adeta bir can simidi işlevi gören yeni bir savunma hattı oluşturmuştur. Benzer şekilde, ilamlı takiplerde karşımıza çıkan kesinleşme şartı veya idareye başvuru zorunluluğu gibi usuli engeller, tahsilat sürecini uzatan ve alacaklıyı bezdiren birer barikata dönüşebilmektedir. Bu çalışma, bir teori kuramsal derinliğinden ziyade, sahadaki bir icra uygulamacısının tecrübe süzgecinden geçirilmiş gözlemleriyle, son dönem BAM kararlarının pratik sonuçlarını masaya yatırmayı amaçlamaktadır. Haczin düşmesi, takibin iptali gibi alacaklı için en ağır sonuçları doğuran bu kararları, birer ders niteliğinde çalışma olarak ele alarak, uygulamacılar için bir yol haritası sunmayı hedeflemekteyim.
GELİŞME: İÇTİHATLARIN PRATİK TEZAHÜRLERİ
I. SATIŞ AVANSI TUZAĞI: GEÇİCİ 18. MADDE VE HACZİN KAYBETTİRİLEN HUKUKİ GELECEĞİ
Bir icra dosyasında haciz tatbik etmek, uzun ve meşakkatli bir yolun sadece başlangıcıdır. Asıl maharet, o haczi satış aşamasına kadar canlı tutabilmektir. 7343 sayılı Kanun’un getirdiği en keskin virajlardan biri, hiç şüphesiz İİK’nın Geçici 18. maddesi ile satış avanslarına ilişkin getirdiği yeni düzendir. Bu düzenleme, alacaklı vekilleri için adeta bir saatli bombaya dönüşmüş durumdadır. İzmir Bölge Adliye Mahkemesi 8. Hukuk Dairesi’nin 26.05.2025 tarihli, 2025/490 E. - 2025/966 K. sayılı kararı ve Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 32. Hukuk Dairesi’nin 17.06.2025 tarihli, 2024/1724 E. - 2025/788 K. sayılı kararı , bu yeni dönemin acımasızlığını ve af ihtimali tanımayan doğasını gözler önüne sermektedir.
İzmir BAM 8. Hukuk Dairesi, çok sayıda taşınmazın hacizli olduğu bir dosyada, Tarife öncesi yatırılmış olan avansın, yeni Tarife’ye göre eksik kaldığını ve kanunun amir hükmü uyarınca 08.03.2023 tarihine kadar tamamlanmadığını tespit etmiştir. Daire, kanundaki “satış talebi vaki olmamış sayılır” ifadesini, en sert şekliyle yorumlayarak, alacaklının yıllardır süren takibini tek bir kalemde hükümsüz kılmış ve haczin düştüğüne karar vermiştir. Bu kararın uygulamadaki tercümesi şudur: İcra müdürlüğünün sizi uyarmasını, size ek süre vermesini beklemeyin. Kanun, süreyi koymuş ve müeyyidesini de yanına yazmıştır. Gözden kaçırdığınız bir eksiklik, yılların emeğini bir anda buharlaştırabilir. Bu, hukuki güvenlik adına atılmış bir adım gibi görünse de, uygulamada alacaklılar için ağır bir yüke dönüşmüştür.
Ankara BAM 32. Hukuk Dairesi ise, aynı kuralı uygulamakla birlikte, dosyayı daha cerrahi bir yaklaşımla ele almıştır. Birden fazla hacizli taşınmazın olduğu dosyada, alacaklının satış iradesini ve yatırdığı avansı hangi taşınmazlar için somutlaştırdığını incelemiştir. Satış ve kıymet takdiri istenmeyen bir taşınmaz için genel satış talebinin yeterli olmayacağına hükmederek o haczi düşürmüş, ancak iradenin net olduğu diğer taşınmaz için haczin devamına karar vermiştir. Bu karar, biz uygulamacılara şu dersi vermektedir: Genel ve belirsiz taleplerle tüm hacizleri koruma dönemi bitmiştir. Her bir mahcuz için iradenizi net bir şekilde ortaya koymalı ve masrafını da ona göre yatırmalısınız. Aksi takdirde, ayakta kaldığını sandığınız hacizleriniz, siz farkına varmadan hukuken düşmüş olabilir.
Bu iki karar, alacaklı vekillerinin dosyalarını adeta bir kuyumcu titizliğiyle takip etmesi, her bir haciz için süreleri ve masraf yükümlülüklerini ayrı ayrı gözetmesi gerektiğini acı bir tecrübe ile öğretmektedir.
II. USUL BARİKATLARI: KESİNLEŞME VE ÖN BAŞVURU ŞARTLARIYLA ENGELLENEN TAKİPLER
Mahkemeden bir ilam koparmak, savaşın sadece yarısıdır; asıl zorluk çoğu zaman o ilamı icra dairesinden geçirip tahsilata ulaşmaktır. İşte bu noktada, borçlu vekillerinin ustalıkla kullandığı, takibi daha başlamadan bitiren veya yıllarca uzatan usuli engeller devreye girer. İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 20. Hukuk Dairesi, iki önemli kararıyla bu barikatların ne kadar sağlam olabildiğini göstermiştir.
Daire’nin 03.07.2025 tarihli, 2024/1418 E. - 2025/1998 K. sayılı kararında , uygulamada sıkça yapılan bir hataya parmak basılmıştır. Tapu iptali ve tescil gibi taşınmazın aynına ilişkin bir taleple açılan davada, mahkeme bu talebi reddedip tazminata hükmettiğinde, alacaklı vekili sabırsızlanarak kararın kesinleşmesini beklemeden tazminat kısmı için takip başlatmıştır. Daire, “davanın asli talebi ayni hakka ilişkindir, dolayısıyla ilam bir bütündür ve kesinleşmeden hiçbir kısmı icra edilemez” diyerek takibi iptal etmiştir. Bu karar, bizlere, ilamın sadece hüküm fıkrasına değil, davanın özüne ve asli talebine bakmamız gerektiğini hatırlatan sert bir derstir. Mülkiyet hakkının hassasiyeti, ilamın içindeki parasal alacakları dahi kesinleşme zırhının arkasına iter.
Aynı Daire’nin 02.07.2025 tarihli, 2024/860 E. - 2025/1954 K. sayılı diğer kararında ise, idareye karşı takip başlatmadan önce tüketilmesi gereken ön başvuru yolu masaya yatırılmıştır. Daire, 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu’na eklenen ve idareye 30 günlük bir ödeme süresi tanıyan ön başvuru şartının, sadece Kamulaştırma Kanunu’ndan doğan alacaklar için geçerli olduğuna, imar uygulamasından kaynaklanan bir bedel artırım alacağının bu kapsama girmediğine hükmetmiştir. Bu, lafzi yorumun öne çıktığı, alacaklı lehine bir karardır. Ancak bir uygulamacı olarak, bu tür dar yorumların her zaman istikrar getirmediğini biliriz. Başka bir dairenin, kanunun amacından (ratio legis) yola çıkarak, idareyi koruma gayesini daha geniş yorumlayıp, benzer nitelikteki tüm alacaklar için bu şartı arayabileceği riski her zaman mevcuttur. Bu karar, kanunların lafzına sıkı sıkıya bağlı kalmanın bazen lehe sonuçlar doğurabileceğini, ancak hukukta her zaman bir “acaba” payı olduğunu göstermesi bakımından manidardır.
III. İSTİHKAK ÇIKMAZI VE MUVAZAA SAVAŞLARI: İSPAT YÜKÜNÜN AĞIRLIĞI
Bir borçlunun adresine hacze gittiğinizde, içerideki malların “misafire ait”, “emanet” veya “başka bir şirkete faturalı” olduğu iddiasıyla karşılaşmak, her icra uygulamacısının en sık yaşadığı haciz mahalli senaryolardandır. İşte bu an, istihkak müessesesinin ve ispat yükü savaşlarının başladığı andır. Sakarya Bölge Adliye Mahkemesi 8. Hukuk Dairesi’nin 03.07.2025 tarihli, 2025/718 E. - 2025/631 K. sayılı kararı , bu savaşta alacaklının ne kadar dezavantajlı bir konumda olduğunu net bir şekilde ortaya koymaktadır.
Sakarya Bölge Adliye Mahkemesi 8. Hukuk Dairesi’nin 2025/718 Esas sayılı ilamında, haczin borçlunun elinde mi yoksa üçüncü kişinin elinde mi yapıldığı hususu, ispat yükünün kaderini belirleyen temel unsur olarak karşımıza çıkar. Haciz, borçluya ödeme emri tebliğ edilen adreste değil, üçüncü bir şirketin ticaret sicil adresinde uygulanmıştır. Mahalde borçluya ait hiçbir belgeye rastlanmamış ve borçlu haciz sırasında hazır bulunmamıştır.
Mahkeme, İİK m. 97/a’daki "Bir taşınır malı elinde bulunduran kimse onun maliki sayılır" karinesinin, bu durumda üçüncü kişi lehine işlediğini tespit etmiştir. İİK m. 99 uyarınca, mal üçüncü kişinin elinde haczedilmişse, ispat yükü alacaklıya geçer. Alacaklı, karinenin aksini "inandırıcı ve güçlü delillerle" kanıtlamalıdır. Sakarya BAM, alacaklının sunduğu delillerin mülkiyet karinesini çürütmeye yetmediğini, "organik bağ" iddialarının soyut kaldığını belirterek üçüncü kişinin haklarını koruyan ilk derece mahkemesi kararını onamıştır. Bu karar, icra memurlarının ve mahkemelerin, "borçluya aitmiş gibi görünen" her şeyi haczeyleme eğilimine karşı, üçüncü kişilerin mülkiyet güvenliğini koruyan bir settir.
Karara konu olayda haciz, borçlunun değil, üçüncü bir şirketin adresinde yapılmıştır. Bu basit tespit, tüm ispat yükünü alacaklının omuzlarına yıkmıştır. Çünkü İİK m. 97/a’daki mülkiyet karinesi, mal kimin elindeyse, malikin de o olduğu varsayımını getirir. Sakarya BAM, bu karineyi incelerken, yani malların aslında borçluya ait olduğunu kanıtlamanın, alacaklının görevi olduğuna hükmetmiştir. Alacaklının, iki şirket arasında organik bağ veya muvazaa (danışıklı işlem) olduğunu ortaya koyamaması, davanın reddi için yeterli görülmüştür. Bu karar, uygulamadaki acı bir gerçeği teyit eder: Borçlu ile üçüncü kişi arasındaki ticari sır perdesini aralamak, fatura ve sevk irsaliyelerinin sahte olduğunu kanıtlamak, alacaklı için neredeyse imkânsız bir görevdir. Mülkiyet karinesi, kötü niyetli borçlular için çoğu zaman aşılmaz bir kale işlevi görmektedir.
Bu denklemin diğer yüzünde ise alacaklıyı koruyan tasarrufun iptali davası yer alır. Yargıtay 12. Hukuk Dairesi’nin 22.01.2026 tarihli, 2025/4862 E. - 2026/349 K. sayılı kararı , borçlunun alacaklıdan mal kaçırmak için yaptığı hileli satışların iptal edilebileceğini teyit eden klasik bir onama kararıdır. Ancak bu davayı kazanmak da, en az istihkak davasında savunma yapmak kadar zordur. Borçlunun aciz içinde olduğunu, yapılan işlemin ivazsız veya şüpheli olduğunu ve işlemi yapan üçüncü kişinin durumu bildiğini veya bilmesi gerektiğini ispatlamak, uzun ve çetrefilli bir yargılama gerektirir. Her iki kurum da, mülkiyet hakkı ile alacak hakkı arasındaki mücadelenin ne kadar çetin ve ispat kurallarının ne kadar hayati olduğunu bizlere hatırlatır.Bu onama kararı, icra hukukunda mülkiyetin sadece "zilyetlik" veya "tapu kaydı" ile korunmadığını, aynı zamanda "dürüstlük kuralı" ve "alacaklıdan mal kaçırmama" yükümlülüğü ile sınırlandığını teyit etmektedir. Üçüncü kişilerin haklarının korunması ilkesi, ancak bu kişilerin "iyiniyetli" olması ve muvazaalı bir devrin tarafı olmaması halinde mutlak bir koruma sağlar. İspat hukuku, bu iki zıt menfaat (alacaklının tahsilat hakkı ile üçüncü kişinin mülkiyet hakkı) arasında, karineler ve borçlunun mali durumuna dair verilerle bir köprü kurmaktadır.
IV. TAKTİK SAVAŞLARI: İPOTEK TAKİBİ, TEDBİR KARARLARI VE USULİ HAMLELER
İpoteğin paraya çevrilmesi yoluyla takip, teoride alacaklı için en güvenli yollardan biri gibi görünse de, pratikte borçlu vekilinin usuli hamleleriyle bir satranç oyununa dönüşebilir. İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 23. Hukuk Dairesi’nin 27.03.2025 tarihli, 2022/3601 E. - 2025/537 K. sayılı kararı , bu taktik savaşlarının güzel bir örneğidir.
Dosyada borçlu, bir yandan ipoteğin fekki davası açıp oradan aldığı “satışın durdurulması” yönündeki ihtiyati tedbir kararıyla alacaklıyı yavaşlatmaya çalışmıştır. Daire, bu hamleyi, tedbir kararının sadece satışı durdurduğunu, takibin diğer işlemlerine engel olmadığını belirterek boşa çıkarmıştır. Bu, tedbir kararlarının lafzına sıkı sıkıya bağlı kalmanın önemini gösterir. Ancak oyun burada bitmemiştir. İlk derece mahkemesi, borçlunun ileri sürmediği bir hususu, yani hesap kat ihtarının usulsüz tebliğini re’sen fark ederek takibi iptal etmiştir. Bu, borçlu için beklenmedik bir kazançtır. Ne var ki BAM, “hâkim taleple bağlıdır, borçlu bunu şikâyet etmediyse sen de re’sen inceleyemezsin” diyerek bu kararı da hatalı bulmuştur. Bu gelgitler, icra hukukunda her an her şeyin olabileceğini, bir usul hatasının bir taraf için zafer, diğeri için hezimet anlamına gelebileceğini gösterir.
En sonunda ise, tüm bu hukuki mücadele, alacaklının takipten vazgeçmesiyle konusuz kalmıştır. Daire’nin, dava konusuz kalmasına rağmen, yargılama giderlerini haklılık durumuna göre belirlemek için davanın esasına girmesi ve borçluyu haksız bularak masrafları ona yüklemesi, oyunun sonunda dahi skorun yazıldığını gösteren şık bir usuli dokunuştur. Bu karar, icra takiplerinin sadece hukuki değil, aynı zamanda psikolojik bir yıpratma savaşı olduğunu ve bazen taraflardan birinin pes etmesiyle sonuçlandığını ortaya koymaktadır.
SONUÇ: SAHADAN ÇIKARILAN DERSLER
İncelenen bu kararlar (Yargıtay 12.Hukuk Dairesi denetiminden geçmiştir. Bu kararlar icra hukukunun teorik tartışmalarından sıyrılıp, uygulamanın somut gerçekliğine indiğimizde, bizleri bekleyen zorlukları ve fırsatları bir arada sunmaktadır. Bir icra uygulamacısı olarak bu kararlardan çıkardığım sonuçlar, bir özetten çok, bir hayatta kalma rehberinin maddeleri gibidir:
1. Sürelere ve Masraflara Hâkimiyet Mutlaktır: 7343 sayılı Kanun sonrası dönemde, özellikle satış isteme süreleri ve avans tamamlama yükümlülükleri affetmez kurallara bağlanmıştır. Artık “bir miktar masraf yatırdım, hacizlerim ayaktadır” devri bitmiştir. Her bir haciz için ayrı bir takvim tutmak, yeni tarifeye göre masrafı kuruşu kuruşuna hesaplayıp yasal süre dolmadan yatırmak, bir seçenek değil, zorunluluktur. Aksi halde, yılların emeğiyle kurulan takip, tek bir ihmalle yıkılır.
2. Usul, Esastan Önce Gelir: Mahkeme ilamını elinize almanız, tahsilatın bittiği anlamına gelmez. İlamın niteliği (ayni hakka ilişkin olup olmadığı), kesinleşip kesinleşmediği, idareye karşı bir alacaksa ön başvuru yolunun tüketilip tüketilmediği gibi usuli barikatlar, takibinizi daha ilk adımda durdurabilir. Bu nedenle, takip talebini hazırlamadan önce yapılacak bir usuli kontrol, aylar sürecek bir iptal davasından daha evladır.
3. İspat Yükü, Davanın Kaderidir: İstihkak iddiası, alacaklının kâbusudur. Haciz, borçlunun değil de üçüncü bir kişinin elinde yapılmışsa, ispat yükünün size döneceğini ve muvazaayı kanıtlamanın ne kadar zorlu bir yokuş olduğunu aklınızdan çıkarmayın. Benzer şekilde, bir tasarrufun iptalini istiyorsanız, elinizde çok sağlam deliller olmadan bu yola girmeyin. İcra hukuku, iddialarını en iyi kanıtlayanın kazandığı bir arenadır.
4. Takip Bir Satranç Oyunudur: Her hamlenin bir karşı hamlesi vardır. İhtiyati tedbirler, usulsüz tebligat iddiaları, takipten vazgeçme gibi taktikler, dosyanın seyrini her an değiştirebilir. Rakibinizin hamlelerini öngörmek, kanunun size tanıdığı tüm usuli hakları bilmek ve bunları doğru zamanda kullanmak, iyi bir icra uygulamacısının en önemli vasfıdır.
Nihayetinde bu kararlar, icra hukukunun yaşayan, nefes alan ve sürekli değişen bir organizma olduğunu göstermektedir. Kanunlar değişir, içtihatlar evrilir, ancak sahadaki mücadele hep aynı kalır. Başarı, kanunun lafzını bilmek kadar, o lafzın uygulamadaki sert ve acımasız sonuçlarını öngörebilmekten ve adımları ona göre atmaktan geçer. Unutulmamalıdır ki, taraflarca icra dairesinde kazanılan bir zafer, çoğu zaman en büyük mahkeme salonlarında kazanılan zaferden daha tatmin edicidir.