Öz
Aile konutu, Türk Medeni Kanunu’nun 194. maddesinde düzenlenen ve evlilik birliğinin maddi temelini oluşturan yaşam alanının korunmasını amaçlayan özel bir hukukî kurumdur. Bu düzenleme, aile yaşamının sürdürüldüğü konutun eşlerden birinin tek taraflı tasarruflarıyla hukukî tehlikeye maruz bırakılmasını önlemeyi hedeflemektedir. Aile konutuna ilişkin koruma, yalnızca eşler arasındaki iç ilişki bakımından değil, üçüncü kişiler ve özellikle bankalar bakımından da önemli sonuçlar doğurmaktadır. Uygulamada en çok tartışılan meseleler arasında, diğer eşin açık rızası olmaksızın yapılan devir ve ipotek işlemlerinin hukukî sonucu ile bankaların teminat işlemlerinde aile konutu niteliğini araştırma yükümlülüğünün kapsamı yer almaktadır.
Bu çalışmada, Türk Medeni Kanunu m. 193 ve m. 194 hükümleri arasındaki ilişki, aile konutu şerhinin hukukî niteliği, aile konutunun tespiti, eş muvafakatinin işlevi, tapu siciline güven ilkesi ile aile konutu koruması arasındaki denge ve bankaların araştırma yükümlülüğü Yargıtay kararları ışığında incelenmektedir. Çalışmanın sonucunda, aile konutu korumasının salt şekli bir sınırlama olmadığı; aile hukukunun özünü yansıtan, emredici nitelikte ve üçüncü kişiler üzerinde de etkili bir güvence mekanizması olduğu ortaya konulmaktadır. Özellikle bankalar bakımından, aile konutu niteliği bilinen veya makul surette anlaşılabilecek taşınmazlarda diğer eşin açık rızasının varlığını ve geçerliliğini araştırma yükümlülüğü bulunduğu kabul edilmelidir.
I. Giriş
Aile konutu kurumu, Türk Medeni Kanunu’nun 194. maddesinde düzenlenen ve evlilik birliğinin maddi temelini oluşturan yaşam alanını korumayı amaçlayan özel bir hukukî güvence mekanizmasıdır. Bu düzenleme ile aile hayatının sürdürüldüğü konutun, eşlerden birinin tek taraflı işlemleriyle tehlikeye düşmesi önlenmek istenmiştir. Gerçekten de aile konutu, yalnızca bir taşınmaz ya da barınma yeri değil; eşlerin ve varsa çocukların ortak yaşamını sürdürdükleri, aile ilişkilerinin fiilen kurulduğu ve devam ettirildiği yaşam merkezidir. Bu nedenle aile konutu üzerindeki tasarruf işlemleri, salt mülkiyet hakkının kullanımı çerçevesinde değerlendirilemez; aile hukukunun koruyucu işlevi de dikkate alınmalıdır.
Kanun koyucu, eşlerin genel işlem serbestisini esas almakla birlikte, aile konutu bakımından bu serbestiyi sınırsız bırakmamış; aile birliğinin korunması amacıyla belirli tasarruf işlemlerini diğer eşin açık rızasına bağlamıştır. Böylece aile konutunun devri, aile konutu üzerindeki hakların sınırlandırılması veya aile konutuna ilişkin kira sözleşmesinin feshi gibi işlemler bakımından malik ya da sözleşmenin tarafı olan eşin tek başına hareket etmesi engellenmiştir. Bu düzenleme, aile yaşamının korunmasının bazı durumlarda bireysel tasarruf serbestisine nazaran öncelikli tutulduğunu göstermektedir.
Uygulamada tartışmalar, özellikle kredi ilişkileri çerçevesinde aile konutu üzerinde ipotek tesis edilmesi bakımından yoğunlaşmaktadır. Bankaların, teminat olarak kabul ettikleri taşınmazın aile konutu niteliğini araştırmakla yükümlü olup olmadığı; diğer eşin açık rızasının bulunmamasının işlemin geçerliliğine etkisi ve tapu siciline güven ilkesinin bu ilişkide ne ölçüde koruma sağlayacağı, öğretide ve yargı kararlarında öne çıkan başlıca meselelerdir. Bu çalışma, söz konusu meseleleri Yargıtay içtihatları ve ilgili mevzuat hükümleri ışığında değerlendirmektedir.
II. Aile Konutu Kavramı ve Hukukî Niteliği
Türk Medeni Kanunu’nda aile konutuna ilişkin özel bir koruma öngörülmüş olmakla birlikte, kavramın unsurlarını ayrıntılı biçimde belirleyen açık bir tanım yapılmamıştır. Bu nedenle aile konutunun kapsamı, öğretide geliştirilen ölçütler ve yüksek mahkeme kararlarında benimsenen esaslar çerçevesinde somutlaştırılmaktadır. Genel kabul gören anlayışa göre aile konutu, eşlerin evlilik birliği kapsamında birlikte yaşadıkları, ortak hayatı ağırlıklı olarak sürdürdükleri ve aile ilişkilerinin merkezini oluşturan konuttur.
Aile konutunun hukukî niteliği değerlendirilirken, taşınmazın sıradan bir malvarlığı unsuru olarak görülmesi yeterli değildir. Aile konutu, aile hayatının maddi zemini olması sebebiyle kişisel ve sosyal yönleri bulunan özel bir koruma alanı oluşturur. Bu nedenle aile konutu üzerindeki işlemler yalnızca eşya hukuku veya borçlar hukuku kurallarıyla değil, aile hukukunun koruyucu ilkeleriyle birlikte ele alınmalıdır. Nitekim aile konutu üzerindeki sınırlamalar, malik eşin mülkiyet hakkını ortadan kaldırmamakta; ancak bu hakkın kullanımını aile birliğinin korunması amacıyla belirli koşullara bağlamaktadır.
Aile konutunun tespitinde şekli kayıtlar tek başına belirleyici değildir. Taşınmazın tapuda kimin adına kayıtlı olduğu, aile konutu şerhi bulunup bulunmadığı veya tarafların resmî adres kayıtları her zaman kesin sonuca götürmez. Esas olan, taşınmazın fiilen aile yaşamının merkezi olarak kullanılıp kullanılmadığıdır. Bu sebeple aile konutu kavramı, biçimsel kayıtlardan çok fiilî yaşam düzeni üzerinden anlam kazanan özel bir hukukî kurumu ifade etmektedir.
III. TMK m. 193 ve m. 194 Hükümleri Arasındaki İlişki
Türk Medeni Kanunu sistematiğinde eşlerin hukukî işlem özgürlüğü kural olarak m. 193 hükmünde güvence altına alınmıştır. Buna göre, kanunda aksine hüküm bulunmadıkça eşlerden her biri, diğeri ve üçüncü kişilerle her türlü hukukî işlemi yapabilir. Bu ilke, evlilik birliği içinde eşlerin bağımsız hukukî kişiliklerini koruduklarını ve malvarlığına ilişkin işlemlerde kural olarak serbestçe hareket edebildiklerini göstermektedir.
Bununla birlikte kanun, aile birliğinin korunması amacıyla bazı alanlarda bu serbestiyi sınırlayan özel hükümler de öngörmüştür. Bu istisnaların en önemlisi, aile konutuna ilişkin m. 194 hükmüdür. Söz konusu düzenleme uyarınca eşlerden biri, diğer eşin açık rızası bulunmadıkça aile konutu ile ilgili kira sözleşmesini feshedemez, aile konutunu devredemez veya aile konutu üzerindeki hakları sınırlayamaz. Böylece m. 193’te öngörülen genel serbesti ilkesi, aile konutu bakımından özel bir sınırlamaya tabi tutulmuştur.
Öğretide bu ilişkinin niteliği konusunda farklı açıklamalar yapılmaktadır. Bir görüşe göre m. 194, malik eşin tasarruf yetkisine getirilen özel bir sınırlamadır. Başka bir görüş ise bu düzenlemeyi, belirli işlemler bakımından tamamlayıcı bir irade açıklaması arayan kendine özgü bir geçerlilik rejimi olarak değerlendirmektedir. Her iki yaklaşımın ortak noktası, aile konutu söz konusu olduğunda malik eşin tek taraflı iradesinin hukuk düzeni bakımından tek başına yeterli görülmemesidir.
Bu teorik ilişkinin yargısal yansıması, Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 2023/159 Esas, 2024/38 Karar sayılı ilamında da açık biçimde görülmektedir.¹ Anılan kararda, TMK m. 193 uyarınca eşlerin hukukî işlem yapma serbestisine sahip oldukları; buna karşılık TMK m. 194 ile aile konutu bakımından bu genel kurala özel bir sınırlama getirildiği ifade edilmiştir. Böylece aile konutuna ilişkin korumanın, eşlerin hukukî işlem özgürlüğünü ortadan kaldıran değil; aile birliğini korumak amacıyla bu özgürlüğü belirli işlemler bakımından sınırlayan özel bir mekanizma olduğu açıklığa kavuşmuştur.
Diğer eşin rızası olmaksızın gerçekleştirilen işlemlerin hukukî sonucu konusunda ise tamamen yeknesak bir yaklaşım bulunduğunu söylemek güçtür. Bazı değerlendirmelerde geçersizlik sonucu üzerinde durulurken, bazı yaklaşımlarda işlemin askıda hükümsüzlüğü ve sonradan verilecek onayla geçerlilik kazanması ihtimali de tartışılmaktadır. Bununla birlikte m. 194’ün, aile konutunu koruma amacına hizmet eden ve konut üzerindeki işlemleri diğer eşin açık rızasına bağlayan kendine özgü bir koruma ve geçerlilik rejimi kurduğu açıktır.
IV. Aile Konutu Şerhi ve Hukukî Niteliği
Türk Medeni Kanunu m. 194, malik olmayan eşe aile konutu olarak özgülenen taşınmaz bakımından tapu kütüğüne gerekli şerhin verilmesini isteme imkânı tanımaktadır. Aile konutu şerhi, özellikle üçüncü kişiler bakımından aile konutu olgusunu görünür kılan önemli bir hukukî araçtır. Bununla birlikte şerhin hukukî niteliği konusunda öğretide tartışmalar bulunmaktadır. Esas mesele, bu şerhin aile konutuna ilişkin korumayı kuran bir unsur mu, yoksa mevcut korumayı açıklayan ve dış dünyaya duyuran bir kayıt mı olduğudur.
Ağırlıklı kabul gören görüşe göre aile konutu şerhi kurucu değil, açıklayıcı niteliktedir. Başka bir ifadeyle, bir taşınmaz aile konutu olma niteliğini tapuya şerh verilmesiyle değil, eşlerin ortak yaşamının merkezi hâline gelmesiyle kazanır. Şerh ise mevcut durumu üçüncü kişiler bakımından görünür kılar ve ispatı kolaylaştırır. Bu yaklaşım, aile konutunun özünde fiilî yaşam ilişkisine dayandığı kabulüne dayanmaktadır.
Şerhin açıklayıcı nitelikte kabul edilmesi, aile konutuna ilişkin korumanın tapu siciline sıkı biçimde bağlı olmadığını da gösterir. Şayet şerh kurucu kabul edilseydi, fiilen aile yaşamının sürdürüldüğü bir konutun sırf tapuda şerh bulunmadığı gerekçesiyle m. 194 korumasından yararlanamaması gibi, hükmün amacıyla bağdaşmayan sonuçlar doğabilirdi. Oysa m. 194’ün koruduğu esas menfaat, tapu sicilinin teknik görünümü değil; aile yaşamının devamı ve barınma güvenliğidir.
Öte yandan aile konutu şerhinin kaldırılmış olması da kendiliğinden diğer eşin belirli bir işleme açık rıza gösterdiği anlamına gelmez. Nitekim Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin 2022/6055 Esas ve 2022/8870 Karar sayılı ilamında, aile konutu şerhinin açıklayıcı nitelik taşıdığı; şerhin kaldırılmış olmasının ise tek başına belirli bir devir işlemine verilmiş açık rıza olarak değerlendirilemeyeceği belirtilmiştir.² Bu nedenle aile konutu şerhi ile açık rıza kurumu birbirine karıştırılmamalıdır. Şerh, aile konutu olgusunun sicile yansımasını; açık rıza ise belirli bir tasarruf işlemine yönelik hukukî onayı ifade eder.
V. Aile Konutunun Tespiti ve Yargıtay Kararlarında Benimsenen Ölçütler
Aile konutu kavramının kanunda ayrıntılı biçimde tanımlanmamış olması, bu niteliğin hangi ölçütlerle belirleneceği meselesini uygulama bakımından özel bir öneme kavuşturmaktadır. Yüksek mahkeme kararlarında istikrarlı biçimde benimsenen yaklaşım, aile konutunun belirlenmesinde şekli ve tek boyutlu bir değerlendirmenin yeterli olmayacağı yönündedir. Bir taşınmazın aile konutu sayılıp sayılamayacağı; eşlerin fiilî ortak yaşam düzeni, taşınmazın aile hayatı bakımından taşıdığı merkezî rol ve konutun kullanım yoğunluğu dikkate alınarak değerlendirilmelidir.
Bu yaklaşımın doğal sonucu olarak, tapu kaydı, nüfus kayıt sistemindeki adres bilgisi, abonelikler veya kira sözleşmesi gibi belgeler tek başına kesin belirleyici sayılmamaktadır. Bunlar, taşınmazın aile yaşamı bakımından nasıl kullanıldığını gösteren yardımcı unsurlardır. Asıl önemli olan, eşlerin ortak hayatlarını fiilen hangi konutta yoğunlaştırdıklarıdır. Dolayısıyla aile konutunun tespitinde maddi olgular, hayatın olağan akışı ve somut olayın özellikleri birlikte değerlendirilmelidir.
Adres kayıtları, elektrik, su ve doğalgaz abonelikleri, apartman veya site yönetimi kayıtları, komşu ve tanık beyanları, banka gönderi adresleri, çocukların okul kayıtları ve ortak yaşamın sürekliliğini gösteren diğer veriler, taşınmazın aile hayatının merkezi olup olmadığını belirlemede etkili olabilir. Nitekim Yargıtay 7. Hukuk Dairesinin 2023/1658 Esas, 2024/1765 Karar sayılı ilamında, aile konutunun unsurlarının varlığı hâlinde bu niteliğin kendiliğinden kazanılacağı ve meselenin yalnızca şekli sicil kayıtlarıyla sınırlı biçimde çözülemeyeceği yönünde bir yaklaşım benimsendiği görülmektedir.³ Bu nedenle aile konutuna ilişkin uyuşmazlıklarda taşınmazın niteliği, yalnızca sicil verilerine dayanan teknik bir incelemeyle değil; aile yaşamının fiilî örgütlenmesini esas alan bütüncül bir değerlendirmeyle belirlenmelidir.
VI. Aile Konutu Üzerinde Yapılan Tasarruf İşlemleri ve Eş Muvafakati
Türk Medeni Kanunu m. 194, aile konutu üzerinde gerçekleştirilecek bazı tasarruf işlemlerini diğer eşin açık rızasına bağlayarak aile yaşamının sürekliliğini korumayı amaçlamaktadır. Hüküm gereğince eşlerden biri, diğer eşin açık rızası bulunmadıkça aile konutunu devredemez, aile konutu üzerindeki hakları sınırlayamaz ve aile konutuna ilişkin kira sözleşmesini feshedemez. Böylece malik eşin veya sözleşmenin tarafı olan eşin tek başına tasarrufta bulunması her durumda yeterli görülmemektedir.
Açık rıza şartının hukukî niteliği bakımından önemli olan husus, bunun yalnızca şekli bir onay değil, işlemin geçerliliğiyle yakından bağlantılı koruyucu bir unsur olmasıdır. Buradaki rıza, genel, varsayımsal veya zımnî bir kabul olarak yorumlanamaz. Aksine, belirli bir işleme ilişkin açık ve tereddüde yer vermeyecek bir irade açıklaması aranmalıdır. Zira kanun koyucunun amacı, aile yaşamını etkileyebilecek işlemlerin eşlerden birinin bilgisi dışında gerçekleştirilmesini önlemektir.
Aile konutu üzerinde ipotek kurulması da bu kapsamda değerlendirilmelidir. Her ne kadar ipotek mülkiyeti doğrudan devreden bir işlem olmasa da, borcun ifa edilmemesi hâlinde taşınmazın cebrî icra yoluyla satışına yol açabilecek niteliktedir. Bu nedenle ipotek, aile konutunun korunması bakımından ciddi sonuçlar doğurabilecek bir hak sınırlamasıdır. Nitekim Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin 2020/4262 Esas, 2022/1455 Karar sayılı ilamında, aile konutu niteliği taşıyan taşınmaz üzerinde tapuda şerh bulunmasa dahi diğer eşin açık rızasının araştırılması gerektiği belirtilmiştir.⁴
Aile konutuna ilişkin koruma rejiminin etkili biçimde işlemesi bakımından, açık rızanın varlığı kadar kapsamı ve zamanı da önem taşır. Rıza, belirli işleme ilişkin olmalı; hangi taşınmaz üzerinde hangi tür işlemin yapılmasına onay verildiği anlaşılabilir olmalıdır. Belirsiz, genel ve soyut beyanların m. 194 anlamında yeterli kabul edilmesi, hükmün amacını zayıflatır. Bu nedenle aile konutu üzerindeki tasarruf işlemlerinde eş muvafakati, salt şekli bir prosedür değil; aile hukukunun koruyucu niteliğini somutlaştıran asli bir güvencedir.
VII. Tapu Siciline Güven İlkesi ile Aile Konutu Korumasının Birlikte Değerlendirilmesi
Taşınmazlara ilişkin aynî hak düzeninde hukukî güvenliğin sağlanmasında tapu siciline güven ilkesi önemli bir rol oynamaktadır. Türk Medeni Kanunu m. 1023 uyarınca, tapu kütüğündeki tescile iyi niyetle dayanarak mülkiyet veya başka bir aynî hak kazanan üçüncü kişinin bu kazanımı korunur. Bu ilke, taşınmazlara ilişkin işlemlerde öngörülebilirlik ve istikrarın sağlanması bakımından büyük önem taşır.
Bununla birlikte aile konutuna ilişkin m. 194 hükmü, malik eşin tasarruf serbestisine aile hukukundan kaynaklanan emredici bir sınır getirmektedir. Bu nedenle aile konutu niteliği taşıyan taşınmazlar bakımından, tapu siciline güven ilkesi ile aile konutunun korunması arasında dikkatli ve dengeli bir yorum gerekmektedir. Burada asıl mesele, üçüncü kişinin iyi niyet iddiasının hangi noktada aile konutuna ilişkin koruma karşısında etkili olacağıdır.
Özellikle diğer eşin açık rızası olmaksızın gerçekleştirilen devir işlemlerinde, değerlendirme yalnızca üçüncü kişinin iyi niyeti ekseninde yapılmamalıdır. Çünkü böyle bir durumda öncelikle incelenmesi gereken husus, ortada geçerli bir tasarruf işleminin bulunup bulunmadığıdır. Nitekim Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin 2025/674 Esas ve 2025/1154 Karar sayılı ilamında; tapuda aile konutu şerhi bulunmasa dahi, diğer eşin açık rızası alınmadan aile konutunun malik eş tarafından üçüncü kişiye devrinin geçerli kabul edilemeyeceği, bu nedenle ilk devralan adına yapılan tescilin yolsuz tescil niteliği taşıdığı ve TMK m. 1023’teki korumanın doğrudan ilk devralan lehine uygulanamayacağı vurgulanmıştır.⁵ Kararda ayrıca, aile konutuna ilişkin emredici korumanın tapu siciline güven ilkesine feda edilemeyeceği; buna karşılık TMK m. 1023 korumasının ancak yolsuz tescile dayanarak daha sonra hak kazanan kişiler bakımından ayrıca tartışılabileceği ifade edilmiştir.
Bu noktada isabetli yaklaşım, bir yandan aynî hak düzeninde işlem güvenliğini göz ardı etmemek, diğer yandan aile konutuna ilişkin korumayı yalnızca şekli sicil kayıtlarına indirgememektir. Tapuda aile konutu şerhi bulunmaması her durumda üçüncü kişinin otomatik olarak korunacağı anlamına gelmemeli; aynı şekilde aile konutu iddiası da soyut ve sınırsız bir koruma kalkanına dönüştürülmemelidir. Böylelikle m. 1023 ile m. 194 arasında kurulacak denge, hem aile yaşamının korunmasını hem de hukukî ilişkilerde öngörülebilirliğin sürdürülmesini mümkün kılacaktır.
VIII. Bankaların Araştırma Yükümlülüğü ve Teminat İşlemlerinde Eş Muvafakatinin Gözetilmesi
Aile konutu üzerinde ipotek kurulması gibi işlemler çoğu zaman bankalar tarafından yürütülen kredi ilişkileri çerçevesinde gündeme geldiğinden, bu alanda bankaların konumu sıradan bir üçüncü kişiden farklı değerlendirilmelidir. Bankalar, ticari yaşamda uzman kuruluşlar olarak faaliyet göstermeleri, standart işlem süreçlerine sahip bulunmaları ve teminat ilişkilerinde belirleyici konumda olmaları sebebiyle daha yüksek bir dikkat ve özen yükümlülüğüne tabidir. Bu sonuç, basiretli iş insanı gibi hareket etme borcuyla da uyumludur.
Bu çerçevede bankaların, teminat olarak kabul ettikleri taşınmaz bakımından yalnızca tapu kaydına bakmakla yetinmeleri her zaman yeterli görülmemelidir. Özellikle taşınmazın aile konutu niteliği taşıdığı yönünde emarelerin bulunduğu hâllerde, bankanın işlem güvenliğini yalnızca sicil verisi üzerinden kurması profesyonel özen yükümlülüğüyle tam olarak bağdaşmayabilir. Zira aile konutu üzerinde tesis edilen ipotek, borcun yerine getirilmemesi hâlinde taşınmazın paraya çevrilmesi sonucunu doğurabileceğinden, bu işlem aile yaşamı üzerinde doğrudan etki yaratabilecek ağırlıkta bir tasarruftur.
Bu nedenle bankanın araştırma yükümlülüğü, somut olayın özelliklerine göre taşınmazın fiilî kullanımına, aile konutu niteliği taşıyıp taşımadığına ve diğer eşin açık rızasının bulunup bulunmadığına yönelmelidir. Özellikle bankanın bizzat eş muvafakati aradığı veya bu yönde belge talep ettiği durumlarda, yalnızca şekli bir belgeyle yetinmesi yeterli kabul edilmemelidir. Sunulan muvafakat belgesinin gerçekten rızası gereken eşe ait olup olmadığı, imzanın aidiyeti ve belgenin belirli işleme ilişkin açık irade içerip içermediği makul ölçüde denetlenmelidir.
Bu husus bakımından Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin 2020/5801 Esas, 2021/896 Karar sayılı ilamı dikkat çekicidir. Anılan kararda, bankanın aile konutu niteliğini bildiği veya somut olayın koşulları itibarıyla bunu bilebilecek durumda bulunduğu hâllerde, ipotek işlemi için ibraz edilen muvafakatnamenin gerçekten rızası gereken eşe ait olup olmadığını araştırma yükümlülüğü altında olduğu kabul edilmiştir. Bu yaklaşım, bankanın yalnızca şekli belge ibrazına dayanarak sorumluluktan kurtulamayacağını ve profesyonel sıfatı gereği daha yoğun bir denetim yükü altında bulunduğunu göstermektedir.
Teminat olarak kabul edilen taşınmazın aile konutu niteliği taşıdığı biliniyor veya makul surette anlaşılabiliyorsa, bankanın eş muvafakatinin mevcudiyetini ve geçerliliğini araştırma yükümlülüğü bulunduğu kabul edilmelidir. Böylece aile konutu üzerindeki teminat işlemlerinde, aile yaşamının korunmasına ilişkin emredici normların ekonomik ve ticari ilişkiler alanında da etkili biçimde uygulanması sağlanmış olur.
IX. Sonuç
Aile konutuna ilişkin koruma rejimi, Türk Medeni Kanunu m. 194 ile eşlerin malvarlığına ilişkin tasarruf serbestisine getirilen teknik bir sınırlamadan ibaret değildir. Bu düzenleme, aile hukukunun koruyucu karakterini somutlaştıran ve evlilik birliğinin maddi temelini oluşturan yaşam alanını güvence altına alan emredici bir müdahale niteliği taşımaktadır. Zira aile konutu, yalnızca ekonomik değeri bulunan bir taşınmaz olarak değil; eşlerin ortak yaşamını sürdürdükleri ve aile ilişkilerinin fiilen kurulduğu yaşamsal merkez olarak değerlendirilmelidir.
İncelenen mevzuat hükümleri ve yüksek mahkeme kararları birlikte değerlendirildiğinde, aile konutuna ilişkin korumanın üç temel eksen üzerinde şekillendiği görülmektedir. İlk olarak, aile konutu şerhi kurucu değil, açıklayıcı niteliktedir. İkinci olarak, diğer eşin açık rızası aile konutuna ilişkin tasarruf işlemlerinde asli bir geçerlilik ve koruma unsuru olarak ortaya çıkmaktadır. Üçüncü olarak ise bu koruma yalnızca eşler arasındaki iç ilişkiyle sınırlı değildir; üçüncü kişiler ve özellikle profesyonel işlem tarafı olan bankalar bakımından da doğrudan hukukî sonuç doğurmaktadır.
Özellikle bankalar bakımından konu ayrı bir önem taşımaktadır. Çünkü bankalar, sıradan bir üçüncü kişi gibi yalnızca tapu kaydına güvenerek işlem yapan pasif taraflar olarak değerlendirilemez. Teminat ilişkilerinde belirleyici konumda bulunmaları, standart işlem mekanizmalarına sahip olmaları ve ticari özen yükümlülüğü altında faaliyet göstermeleri, onları daha ağır bir dikkat ve araştırma borcu ile karşı karşıya bırakmaktadır. Bu nedenle aile konutu niteliği bilinen ya da makul surette anlaşılabilecek bir taşınmaz üzerinde ipotek tesis edilirken, bankanın diğer eşin açık rızasının varlığını ve geçerliliğini araştırması gerektiği kabul edilmelidir.
Tapu siciline güven ilkesi ile aile konutunun korunması arasındaki ilişki de dikkatli bir denge kurulmasını gerektirmektedir. Burada esas mesele, ne sicil güvenliğini mutlaklaştırmak ne de aile konutu iddiasını sınırsız bir koruma alanına dönüştürmektir. İsabetli çözüm, somut olayın tüm özelliklerini dikkate alan dengeli bir yorumda aranmalıdır. Sonuç olarak, aile konutu malik eşin bireysel tasarruf serbestisine indirgenemeyecek kadar güçlü bir aile hukuku değeridir. Bu nedenle aile konutuna yönelik korumanın, yalnızca şekli bir rıza şartı veya tali bir sınırlama olarak değil; aile hukukunun özünü yansıtan etkili ve somut bir güvence rejimi olarak uygulanması gerekir.

Av. Deniz TURAY
Dipnotlar
1. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, 2023/159 E., 2024/38 K.
2. Yargıtay 2. Hukuk Dairesi, 2022/6055 E., 2022/8870 K.
3. Yargıtay 7. Hukuk Dairesi, 2023/1658 E., 2024/1765 K.
4. Yargıtay 11. Hukuk Dairesi, 2020/4262 E., 2022/1455 K.
5. Yargıtay 2. Hukuk Dairesi, 2025/674 E., 2025/1154 K.
6. Yargıtay 2. Hukuk Dairesi, 2020/5801 E., 2021/896 K.





