I. GİRİŞ: İÇTİHAT BİRLİĞİ VE HUKUKİ GÜVENLİK EKSENİNDE YARGITAY'IN MİSYONU

Türk hukuk sisteminin can damarlarından olan İcra ve İflas Kanunu (İİK), alacaklı ile borçlu arasındaki o hassas menfaat dengesini tesis etmeyi hedefleyen, şekli sıkı kurallara tabi, dinamik ve bir o kadar da teknik bir hukuk dalıdır. Bu dinamizm içerisinde, kanun lafzının soyutluğu ile hayatın somut gerçekleri arasında köprü kurma vazifesi, şüphesiz ki Yüksek Yargı'ya, özellikle de temyiz incelemesi yapan Yargıtay'ın ilgili dairelerine düşmektedir. Yargıtay 6. Hukuk Dairesi, önüne gelen uyuşmazlıklarda yalnızca münferit bir hadiseyi çözmekle kalmamakta, aynı zamanda hukuk düzeninin istikrarını, öngörülebilirliğini ve normların ruhuna uygun bir biçimde tefsir edilmesini temin etme misyonunu da deruhte etmektedir.

Son yıllarda, bilhassa 7343 sayılı Kanun ile icra ve iflas hukukunda yapılan köklü değişiklikler, Bölge Adliye Mahkemelerinin (İstinaf) sistem içerisindeki rolünün pekişmesi ve dalgalı ekonomik konjonktürün doğurduğu yeni alacak-borç ilişkileri, Yargıtay içtihatlarının doktrinel temellerinin yeniden ve daha derinlemesine bir analize tabi tutulmasını zaruri kılmıştır. İcra hukukunun o katı şekli yapısı, maddi hukukun (hususen Medeni Kanun ve Borçlar Kanunu) temel prensipleriyle çatıştığında veya örtüştüğünde ortaya çıkan gri alanlar, ancak istikrarlı bir yargısal duruş ve derinlikli bir akademik mülahaza ile aydınlatılabilir.

Bu mütevazı çalışma, Yargıtay 6. Hukuk Dairesi’nin yakın tarihli üç emsal kararını [1] [2] [3] merkeze alarak; "kamu alacağı ile özel hukuktan neşet eden imtiyazlı alacakların çatışması", "üst sınır ipoteğinde teminatın şümulü ve usuli kazanılmış hakların akıbeti" ve "kanun değişikliklerinde geçiş hükümlerinin uygulanması suretiyle hukuki güvenliğin korunması" gibi son derece aktüel ve tartışmalı konuları, dogmatik, usuli ve bir uygulamacının gözünden pratik boyutlarıyla tahlil etmeyi amaçlamaktadır. Çalışmamızda, uygulama pratiğindeki edindiğim tecrübe ve doktrindeki temel eserler ve atıf yapılan yerleşik Yargıtay içtihatları referans alınmıştır.

II. BÖLÜM: HACİZDE SIRA CETVELİ, İMTİYAZLI ALACAKLAR VE KAMU ALACAĞININ RÜÇHAN HAKKI SORUNSALI

2.1. Uyuşmazlığın Teorik Çerçevesi: İİK m. 206 ve 6183 Sayılı Kanun Arasındaki Normlar Hiyerarşisi

İcra hukukunun en çetrefilli ve bir o kadar da hassas kurumlarından biri, satılan malvarlığından elde edilen bedelin tüm alacaklıları tatmine yetmemesi durumunda devreye giren "sıra cetveli" müessesesidir. İİK m. 140, satış tutarının paylaştırılmasını tanzim ederken, alacaklıların sırasının kural olarak İİK m. 206’ya göre belirleneceğini amirdir. Ne var ki bu atıf, "iflas" ve "haciz" prosedürleri arasındaki yapısal farklar ve amme alacaklarının tahsilini düzenleyen 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun’un (AATUHK) getirdiği özel hükümler sebebiyle karmaşık bir hüviyet kazanmaktadır.

İncelememize konu olan 2025/3790 Esas ve 2025/4140 Karar sayılı ilam [1], bu teorik tartışmanın adeta ete kemiğe bürünmüş bir tezahürüdür. Hadisede, nafaka alacaklısı olan şikayetçi, borçluya ait taşınmazın satışı akabinde düzenlenen sıra cetvelinde, kendi alacağının İİK m. 206 mucibince "birinci sırada" yer alması gerektiğini iddia ederken; icra dairesi ve nihayetinde Yüksek Mahkeme, kamu alacağının (SGK ve Vergi) haciz tarihinin önceliği ve 6183 sayılı Kanun’un bahşettiği özel statü gereği kamu alacağını rüçhanlı (öncelikli) saymıştır.

Doktrinde Prof.Dr.Baki Kuru, Prof.Dr.Hakan Pekcanıtez gibi duayen hukukçuların ısrarla vurguladığı üzere, cüzi icrada (haciz yoluyla takipte) carî olan temel ilke "zaman önceliği"dir.Yani, ilk haczi tatbik ettiren alacaklı, satış bedelinden alacağını öncelikle tahsil etme hakkını haizdir. İflasta geçerli olan "alacaklıların eşitliği" ilkesi, haciz hukukunda yerini bu "öncelik" ilkesine terk eder. Ancak İİK m. 100 ve 101, bu katı kuralı yumuşatarak "hacze iştirak" kurumunu düzenlemiştir. Nafaka alacakları, İİK m. 101 uyarınca "imtiyazlı iştirak" (takipsiz iştirak) hakkına sahip nadir alacaklardandır. Fakat buradaki "imtiyaz", alacaklının diğerlerinin önüne geçmesini (rüçhan hakkı) değil, o haciz derecesine dahil olarak, o derecedeki alacaklılarla "garameten" (oransal) paylaşıma iştirak etmesini sağlar. Yargıtay kararında da görüldüğü üzere, nafaka alacaklısının düştüğü temel hata, İİK m. 206’daki iflas sıralamasını, hacizdeki "öncelik" kavramıyla mezcetmesidir.

2.2. Sosyal Devlet İlkesi ve Kamu Alacağının Fiskal Üstünlüğü

Kararda [1] şikayetçi vekili, nafaka alacağının "aile hukukundan doğan ve bireyin yaşamını idame ettirmesini sağlayan" kutsî niteliğine vurgu yaparak, anayasal bir hak olan "sosyal devlet" ilkesine istinat etmiştir. Doktrinde de nafaka alacağının, diğer adî alacaklardan farklı olarak "insanî" bir boyutu olduğu ve bu sebeple kanun koyucu tarafından özel bir himayeye mazhar kılındığı kabul edilmektedir. Ne var ki Yargıtay 6. Hukuk Dairesi, bu sosyal amacı göz ardı etmemekle birlikte, "kamu alacağının tahsil güvenliği" ilkesinin pozitif hukukumuzdaki yerini de muhafaza etmektedir. 6183 sayılı Kanun'un 21. maddesi, kamu alacağının, üçüncü şahıslar tarafından konulan hacizlere kendiliğinden iştirak edeceğini düzenler. Fakat somut olayda durum daha farklıdır: İlk haciz zaten kamuya aittir. Yargıtay'ın ve Bölge Adliye Mahkemesi'nin gerekçesi sarihtir: "Özel hukuk alacağının, birinci sıradaki kamu alacağına iştiraki mümkün değildir." [1]. Eğer ilk haciz SGK tarafından (6183 sayılı Kanun’a göre) konulmuşsa, bu hacze İİK m. 100 veya 101 uyarınca özel hukuk alacaklılarının (nafaka dahil) iştirak ederek kamu alacağının payını küçültmesi (garameye sokması) mümkün değildir. Zira 6183 sayılı Kanun, kamu alacağının tahsilini garanti altına alan "lex specialis" (özel kanun) niteliğindedir.

III. BÖLÜM: REHİN HUKUKUNDA BELİRLİLİK İLKESİ, ÜST SINIR İPOTEĞİ VE USUL HUKUKUNUN KATILIĞI

3.1. İpotek Hukukunun Temel Dogmaları: Anapara ve Üst Sınır Ayrımı

Türk Medeni Kanunu’nun (TMK) eşya hukuku sistematiğinde, taşınmaz rehni (ipotek), "Belirlilik İlkesi" ve "Aleniyet İlkesi" üzerine bina edilmiştir. Tapu siciline güvenin korunması için, taşınmaz üzerindeki takyidatın miktarının üçüncü kişilerce öngörülebilir olması elzemdir. Bu çerçevede TMK m. 851 ve 881, iki temel ipotek türü öngörür: Anapara İpoteği ve Üst Sınır İpoteği . Anapara ipoteğinde, tapuya tescil edilen anaparaya ek olarak takip giderleri ve faizler de limit olmaksızın teminat altındayken; üst sınır ipoteğinde, alacak ne kadar artarsa artsın (faiz, masraf dahil), ipotekten karşılanacak miktar tapuda yazılı olan azami tutarı (limiti) aşamaz.

3.2. Yargıtay 2025/4425 Sayılı Kararının Analizi

Yargıtay 6. Hukuk Dairesi'nin 2025/3916 Esas ve 2025/4425 Karar sayılı ilamı [2], bu nazari ayrımın uygulamadaki hayati neticelerini gözler önüne sermektedir. Olayda, x…. Bankası lehine tesis edilmiş bir üst sınır ipoteği söz konusudur. Banka, sıra cetvelinde alacağının eksik hesaplandığını iddia etmiştir. İlk Derece Mahkemesi, isabetli bir hukuki tavsifle, ipoteğin "üst sınır ipoteği" olduğunu tespit etmiş ve bu durumda, TMK m. 875'te sayılan fer'i alacaklar hesaplansa dahi, toplam tahsil edilecek miktarın tapudaki 700.000 TL'lik limiti geçemeyeceğine hükmetmiştir. Mahkeme, bankanın alacağının (limit dahilinde kalmak kaydıyla) 684.246,74 TL'ye yükseltilmesi gerektiğine hükmederek sıra cetvelini iptal etmiştir. Bu karar, "limitin mutlaklığı" ilkesi ile "alacağın gerçek miktarının tespiti" arasındaki dengenin doğru kurulduğunu göstermektedir.

Kararın belki de en öğretici yönü, usul hukukuna ilişkindir. Davalı kurumlardan Mudurnu Mal Müdürlüğü, yerel mahkeme kararına karşı istinaf yoluna başvurmamış, ancak Bölge Adliye Mahkemesi'nin (BAM) kararını temyiz etmeye teşebbüs etmiştir. Yargıtay, son derece katı ve istikrarlı içtihadıyla, "İlk Derece Mahkemesi kararını istinaf etmeyen tarafın, Bölge Adliye Mahkemesi kararını temyiz hakkı bulunmamaktadır." [2] diyerek bu talebi reddetmiştir. İstinaf etmeyen taraf, yerel mahkeme kararını zımnen kabul etmiş ve kendisi açısından kesinleştirmiş sayılır. Diğer şikayet olunan SGK'nın temyiz talebi ise, sıra cetvelindeki değişiklikten alacağının etkilenmemesi, yani menfaatinin bulunmaması sebebiyle "hukuki yarar yokluğu" (HMK m. 114/1-h) gerekçesiyle reddedilmiştir. Bu yaklaşım, yargılamanın gereksiz yere uzamasını engelleyen "usul ekonomisi" ilkesinin yerinde bir tatbikidir.

IV. BÖLÜM: İCRA HUKUKUNDA ZAMAN BAKIMINDAN UYGULAMA VE HUKUKİ GÜVENLİK (7343 SAYILI KANUN REFORMU)

4.1. Haczin Düşmesi Müessesesi ve İİK m. 106-110 Değişiklikleri

İcra hukukunda "haczin düşmesi" , alacaklının takibi sürüncemede bırakmasını engellemek ve borçlunun mülkiyet hakkı üzerindeki belirsizliği bertaraf etmek amacıyla getirilmiş bir müessesedir. 24.11.2021 tarihli ve 7343 sayılı Kanun, satış talebiyle birlikte kıymet takdiri ve satış giderlerinin tamamının peşin olarak yatırılmasını zorunlu hale getirerek, uygulamada sıkça görülen "cüzi bir masraf yatırıp süreyi kesme" pratiğinin önüne geçmeyi hedeflemiştir.

4.2. Yargıtay 2025/4474 Sayılı Kararı ve Geçiş Dönemi Adaleti

Yargıtay 6. Hukuk Dairesi'nin 2025/3908 Esas ve 2025/4474 Karar sayılı ilamı [3], büyük kanun değişikliklerinde ortaya çıkan "geçiş dönemi" sorunlarına ışık tutmaktadır. Olayda, alacaklı banka, yeni Kanun yürürlüğe girmeden önce satış talep etmiş, ancak icra müdürlüğü, daha sonra yürürlüğe giren "Satış Giderleri Tarifesi"ne göre eksik kalan masrafın tamamlanmadığı gerekçesiyle haczi düşürmüştür.

Hukuk devletinin temel unsurlarından "Hukuki Güvenlik" ilkesi, bireylerin tabi oldukları kuralları öngörebilmelerini gerektirir. 7343 sayılı Kanun, bu ilke gereği Geçici Madde 18 ile özel bir geçiş rejimi öngörmüştür. Bu madde, tarifenin yürürlüğe girdiği tarihten önce satış talep etmiş olan alacaklılara, eksik giderleri tamamlamaları için tarifenin yürürlüğe girdiği tarihten itibaren "bir yıl" ek süre tanımıştır. Yargıtay, yaptığı hassas kronolojik analizle, alacaklı bankanın bu bir yıllık hak düşürücü süre içerisinde eksik masrafı yatırdığını tespit etmiş ve icra müdürlüğünün haczi düşürme kararının hukuka aykırı olduğuna hükmetmiştir. Bu karar, kanunların zaman bakımından uygulanmasında geçiş hükümlerinin özel ve koruyucu niteliğini vurgulaması ve icra dairelerinin otomatik haciz düşürme işlemlerine karşı önemli bir fren mekanizması olması bakımından fevkalade önemlidir.

V. SONUÇ

Bu çalışmada tahlil edilen üç Yargıtay 6. Hukuk Dairesi kararı, İcra ve İflas Hukuku'nun ne denli yaşayan, dinamik ve içtihada muhtaç bir alan olduğunu bir kez daha göstermiştir. İlk kararda [1], sosyal devlet ilkesinin bir yansıması olan nafaka alacağının dahi, kamu alacağının tahsilini güvence altına alan özel kanun (6183 s. AATUHK) ve haciz hukukunun temel prensibi olan "zaman önceliği" karşısında sınırlandığı görülmüştür. İkinci kararda [2], rehin hukukunun temel taşı olan "belirlilik" ilkesinin üst sınır ipoteğindeki mutlaklığı teyit edilirken, usul hukukunun katı silsilesine (istinaf etmeyenin temyiz edememesi) ve "hukuki yarar" şartına riayetin önemi vurgulanmıştır. Son kararda [3] ise, büyük kanun reformları sonrası ortaya çıkan geçiş dönemi sorunlarında, "hukuki güvenlik" ve "kazanılmış haklara saygı" ilkelerinin, kanun koyucunun iradesi (Geçici Madde 18) doğrultusunda nasıl titizlikle korunması gerektiği ortaya konulmuştur.

Bir icra uygulamacısı olarak bu kararlardan çıkarılacak en temel ders; icra hukukunun sadece maddi hukuk bilgisiyle değil, aynı zamanda usul hukukunun incelikleri, özel kanunların öncelikleri ve kanunların zaman bakımından uygulama kurallarının bütüncül bir yaklaşımla ele alınması gerektiğidir. Yargıtay'ın bu kararları, hukukun sadece soyut normlardan ibaret olmadığını, aynı zamanda adalet, hakkaniyet ve hukuki istikrar gibi temel değerler üzerine kurulu olduğunu hatırlatan birer rehber niteliğindedir.

Atilla GÜNDOĞAN

Atilla GÜNDOĞAN

KAYNAKÇA

[1] Yargıtay 6. Hukuk Dairesi, E. 2025/3790, K. 2025/4140,

[2] Yargıtay 6. Hukuk Dairesi, E. 2025/3916, K. 2025/4425,

[3] Yargıtay 6. Hukuk Dairesi, E. 2025/3908, K. 2025/4474,