Kentsel dönüşüm uygulamalarında “yeşil bina” yaklaşımı, günümüzde yalnızca teknik bir tercih olmanın ötesine geçmiş, hukukî ve çevresel bir zorunluluk niteliği kazanmıştır. Türkiye’de yeşil binalara ilişkin özel bir yasal zorunluluk mevcut olmamakla birlikte, dönüşüm mevzuatı, çevre ve imar hukuku ile idari düzenlemelerin birlikte değerlendirilmesi, bu yapıların kentsel dönüşüm sürecinde merkezi bir kalite standardı olarak konumlanmasını sağlamaktadır.

6306 sayılı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun’un amacı, afet riski taşıyan alanlarda, fen ve sanat kurallarına uygun, sağlıklı ve güvenli yaşam alanları oluşturulmasıdır. Kanun metninde yeşil binalardan açıkça söz edilmese de “sağlıklı ve güvenli yaşama çevresi” ifadesi, modern şehircilik ve çevre hukuku anlayışıyla yorumlandığında, enerji verimliliği yüksek, su ve atık yönetimi etkin, düşük emisyonlu ve insan sağlığını gözeten yapılaşmayı kapsayacak niteliktedir. Bu bağlamda yeşil binalar, kentsel dönüşüm sürecinde lüks bir seçenek değil, hukuken öngörülen hedeflerin güncel karşılığı olarak değerlendirilmektedir.

Anayasa Mahkemesi’nin 6306 sayılı Kanun’a ilişkin kararları, dönüşümün yalnızca afet riskini ortadan kaldırmakla sınırlı olmadığını; aynı zamanda kent parçalarının toplumsal, mekânsal ve çevresel açıdan “sağlıklı ve yaşanılabilir hale getirilmesi” amacıyla birlikte ele alınması gerektiğini vurgulamaktadır. Bu yaklaşım, dönüşüm projelerinde çevresel kaliteyi gözetme yükümlülüğünü anayasal çevre hakkı (m.56) çerçevesinde güçlendirmektedir.

Çevre hukuku perspektifinden bakıldığında, 2872 sayılı Çevre Kanunu’nun sürdürülebilir kalkınma ilkesine dayanan amaçları, dönüşüm projelerinin çevresel etkilerinin yalnızca proje bazında değil, ekosistem ve kaynak kullanımı düzeyinde de değerlendirilmesini zorunlu kılmaktadır. Yeşil bina yaklaşımı, enerji ve su verimliliği, atık azaltımı ve karbon emisyonunun düşürülmesi gibi unsurları aracılığıyla, kentsel dönüşüm projelerinin çevre hukukunun koruma hedefleriyle uyumlu hale gelmesini sağlar. Özellikle inşaat sahalarındaki kazı, döküm ve inşaat atıkları yönetimi, çevre hukukunun somut uygulama alanı olarak yeşil bina standartlarını güçlendirmektedir.

İmar hukuku açısından kentsel dönüşüm, planlama yetkisi ve kamu yararı ilkesi çerçevesinde ele alınmalıdır. 3194 sayılı İmar Kanunu, yapılaşmayı planlama rejimine tabi kılmakta ve şehircilik ilkeleri ile kamu yararını merkeze yerleştirmektedir. Danıştay içtihadı, çağdaş kent ve çevrenin oluşturulması için yeşil alanlar ve açık alan sistemlerinin zorunlu olduğunu vurgulamaktadır. Bu doğrultuda yeşil bina yaklaşımı, yalnızca yapı ölçeğinde değil, yerleşme ölçeğinde de çevresel kalite ve ekolojik dengeyi gözeten bir planlama aracı olarak hukukî meşruiyet kazanmıştır.

İdari düzeyde ise Binalar ile Yerleşmeler İçin Yeşil Sertifika Yönetmeliği ve YeS-TR sertifikasyonu, yeşil bina uygulamalarını kurumsallaştırmakta, asgari standartların ötesinde performans eşiği ve teşvik mekanizması sunmaktadır. Planlı Alanlar İmar Yönetmeliği’ndeki 2025 değişiklikleriyle birlikte yağmur suyu toplama sistemleri, gri su kullanımı ve sıfır atık altyapısı gibi düzenlemeler, büyük ölçekli kentsel dönüşüm projelerinde yeşil hedeflerin artık isteğe bağlı değil, kademeli bir zorunluluk hâline geldiğini göstermektedir.

Yeşil binaların kentsel dönüşümdeki önemi yalnızca normatif ve teknik boyutla sınırlı kalmamaktadır. Enerji ve su verimli yapılar, maliklerin işletme giderlerini düşürmekte; böylece çevre hakkı ile mali adalet ve sosyal sürdürülebilirlik ilkeleri arasında doğrudan bir bağ kurulmaktadır. Danıştay kararları, enerji performansının yalnız teknik bir kriter değil, yapı kullanma izni ve ekonomik haklar üzerinde de etkili bir hukukî unsur olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.

Dolayısıyla, kentsel dönüşüm sürecinde yeşil binalar, 6306 sayılı Kanun’un sağlıklı ve güvenli yaşam çevresi hedefi, çevre hukukunun sürdürülebilir kalkınma ilkesi ve imar hukuku çerçevesinde kamu yararı anlayışıyla birlikte değerlendirildiğinde, dönüşümün ayrılmaz bir bileşeni olarak öne çıkmaktadır. Sertifika sistemlerinin isteğe bağlı olması, bu yaklaşımın hukukî değerini azaltmamaktadır; aksine, ruhsat ve planlama rejimi aracılığıyla belirli unsurların zorunlu hâle gelmesi, yeşil binaları kentsel dönüşümün asgari kalite standardına dönüştürmektedir. Bu çerçevede yeşil binalar, sadece yapısal güvenliği değil; çevresel sürdürülebilirliği, sosyal kabulü ve ekonomik rasyonalitesi sağlayan temel araçlardan biri olarak görülmelidir.