Türkiye’nin ve özellikle İstanbul’un en acı gerçeği olan deprem, kapımızı çalmak için bizlerin siyasi hesaplarının bitmesini beklemeyecek. Kentsel dönüşüm süreci çoğu zaman maliklerin rızası ve müteahhitlerle yapılan anlaşmalar üzerinden tartışılsa da, madalyonun görünmeyen ve ihmal edilen bir yüzü daha var: İdarenin resen (kendiliğinden) hareket etme yükümlülüğü.

Uygulamada, özellikle İstanbul’un pek çok ilçe belediyesinde, "oy kaygısı", "seçmenle karşı karşıya gelmeme" veya "sosyal tepki çekmeme" gibi hukuki hiçbir dayanağı olmayan gerekçelerle, açıkça riskli olduğu bilinen binalar hakkında işlem yapılmadığına şahitlik ediyoruz. Oysa hukuk, idareye bu konuda bir "tercih" değil, bir "ödev" yüklemiştir.

Bu makalemizde, 6306 ve 5216 sayılı kanunlar ışığında, idarenin riskli yapıları tespit ve tahliye etme sorumluluğunu ve bu görevlerin ihmali halinde doğacak ağır hukuki sonuçları irdeleyeceğiz.

1. 6306 SAYILI KANUN MD. 3: İDAREYE VERİLEN "EMREDİCİ" GÖREV

Kentsel dönüşümü açıklayan 6306 Sayılı Kanun’un 3. maddesi, riskli yapıların tespitine ilişkin usulü belirlerken çok net bir çerçeve çizer. Kanun, riskli yapı tespitinin öncelikle maliklerce yapılmasını öngörse de, aynı maddenin ikinci fıkrası idareye kaçamayacağı bir sorumluluk yükler:

"Riskli yapıların tespiti; ... Bakanlıkça (Kentsel Dönüşüm Başkanlığı) yapılabileceği gibi, süre verilerek maliklerden veya kanunî temsilcilerinden de istenebilir. ... Tespitlerin verilen süre içinde yapılmaması hâlinde, tespitler Bakanlıkça veya İdarece (Belediyelerce) resen yapılır veya yaptırılır."

Buradaki "yapılır" ibaresi, idarenin keyfiyetine bırakılmış bir opsiyon değil, kamu düzenini ilgilendiren emrici bir hükümdür. Vatandaş şikayet etse de etmese de, idare (belediye), sorumluluk alanındaki yapı stokunun can güvenliği açısından tehlike arz ettiğini biliyorsa veya bilmesi gerekiyorsa, harekete geçmek zorundadır.

2. 5216 SAYILI KANUN VE YEREL YÖNETİMLERİN TAHLİYE ÖDEVİ

Sorumluluk sadece 6306 sayılı kanunla sınırlı değildir. 5216 Sayılı Büyükşehir Belediyesi Kanunu’nun 7. maddesi, büyükşehir ve ilçe belediyelerinin görev paylaşımını yaparken "Afet" başlığına özel bir vurgu yapar.

İlgili madde uyarınca; afet riski taşıyan veya can ve mal güvenliği açısından tehlike oluşturan binaların tahliye edilmesi ve yıkılması konusunda ilçe belediyeleri doğrudan sorumludur. Özellikle kentsel dönüşüm sürecine girmiş ancak bir şekilde tıkanmış veya maliklerin imza atmaktan kaçındığı "tabut binalar" için belediyelerin "izleyici" kalması, görev ihmali niteliğindedir.

3. UYGULAMADAKİ BÜYÜK HATA: OY KAYGISI VS. CAN GÜVENLİĞİ

İstanbul’un eski mahallelerinde yürürken, dışarıdan dahi beton kalitesi bitmiş, korozyona uğramış binaları görmek mümkündür. Bir hukukçu olarak altını çizmek gerekir ki; bir belediyenin "seçim yaklaşıyor, şimdi bu binaları boşaltırsak oy kaybederiz" düşüncesiyle riskli yapı tespitini ve tahliyesini ertelemesi, Hizmet Kusurunun en ağır halidir.

Vatandaşların idareye dilekçe vererek, "Bina riskli, gelip tespit yapın veya malikleri buna zorlayın" şeklindeki şikayetlerine rağmen idarenin sessiz kalması, zımni ret cevabı vermesi veya süreci sürüncemede bırakması; olası bir depremde yaşanacak ölümlerin idari yargıdaki illiyet bağını doğrudan kuracaktır.

4. İDARENİN HUKUKİ VE CEZAİ SORUMLULUĞU

Deprem sonrası yıkılan ve içinde can kaybı yaşanan bir binada, eğer o binanın riskli olduğuna dair daha önce idareye bir başvuru yapılmışsa veya binanın durumu fen ve sanat kuralları gereği aşikârsa, idare şu sorumluluklarla karşı karşıya kalacaktır:

A) Tam Yargı Davaları ve Tazminat Sorumluluğu

İdare hukukunda "hizmet kusuru", idarenin yürütmekle yükümlü olduğu bir kamu hizmetinin hiç işlememesi, geç işlemesi veya kötü işlemesidir. Riskli yapı tespitini resen yapmayan veya şikayete rağmen kaçınan belediye, deprem sonrası oluşacak maddi ve manevi zararları tazmin etmekle yükümlüdür. Danıştay içtihatları, "idarenin denetim ve gözetim görevini" yerine getirmemesini ağır hizmet kusuru olarak kabul etmektedir.

B) Cezai Sorumluluk: "Görevi Kötüye Kullanma" ve "Taksirle Ölüme Sebebiyet"

Kamu görevlisi olan belediye yetkilileri, yasanın kendilerine verdiği "tespit ve tahliye" görevini kasten yerine getirmedikleri takdirde Türk Ceza Kanunu kapsamında "Görevi Kötüye Kullanma" (TCK m.257) suçu ile karşı karşıya kalabilirler. Daha da vahimi, beklenen deprem gerçekleştiğinde, ihmali olan yetkililer hakkında "İhmali Davranışla Kasten Öldürme" veya "Taksirle Ölüme Sebebiyet Verme" suçlarından soruşturma açılması kaçınılmazdır.

5. VATANDAŞ NE YAPMALI? İDAREYE NASIL BAŞVURULMALI?

Maliklerden biri veya binada oturan bir kiracı dahi olsanız, can güvenliğinizin tehlikede olduğunu düşünüyorsanız şu adımları izlemelisiniz:

1. Yazılı Başvuru: İlgili ilçe belediyesine ve Kentsel Dönüşüm Başkanlığı'na yazılı dilekçe ile başvurarak, 6306 sayılı Kanun m.3/2 uyarınca resen riskli yapı tespiti yapılmasını talep edin.

2. İdari Yargı Yolu: Eğer idare bu talebinizi reddederse veya 30 gün içinde cevap vermeyerek zımnen reddetmiş sayılırsa, İdare Mahkemesi’nde "İdarenin hareketsiz kalması işleminin iptali" davası açın.

3. Hukuki İhtar: Belediye yetkililerine, sorumluluklarını hatırlatan ve olası bir depremde doğacak zararlardan şahsen sorumlu olacaklarını ihtar eden noter onaylı bildirimler, ileride açılacak tazminat davaları için en güçlü kanıtlar olacaktır.

SONUÇ

Kentsel dönüşüm, sadece müteahhit kârları ve daire m2'leri üzerinden yapılabilecek bir pazarlık alanı değildir. Kentsel dönüşüm, bir güvenlik meselesidir. Yerel yönetimlerin, "oy kaygısı" gibi siyasi mülahazalarla riskli yapıların üzerine gitmemesi, hukuka aykırı olduğu kadar ahlaki bir çöküştür.

Unutulmamalıdır ki; hukuk, ihmal edilen her saniyenin hesabını sorar. Belediye başkanları ve ilgili bürokratlar, bugün yapmadıkları her tespitin, yarın bir enkazın altında kalacak canların vebali olduğunu bilmek zorundadır. Kanun açık, sorumluluk net, vakit ise dardır.