5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun “Tefecilik” başlıklı 241. maddesinin 1. fıkrasında tefecilik suçu tanımlanmış olup, 2. fıkrasında ise suçun bir örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenmesi halinde verilecek cezanın bir kat artırılacağına yer verilmiştir.
TCK m.241/1’e göre; “Kazanç elde etmek amacıyla başkasına ödünç para veren kişi, iki yıldan altı yıla kadar hapis ve beşyüz günden beşbin güne kadar adli para cezası ile cezalandırılır”.
I- Tefecilik Suçu Hakkında Genel Bilgiler
Tefecilik suçu, TCK’nın “Ekonomi, Sanayi ve Ticarete İlişkin Suçlar” başlıklı Dokuzuncu Bölümünde düzenlenmiştir. Suçun malvarlığına karşı suçlar kapsamında düzenlenmemesi sebebiyle; suç ile bireysel değil, toplumsal değerlerin, iktisadi kuralların, serbest rekabet işleyişinin ve kamu güvenliğinin korunmasının amaçlandığı anlaşılmaktadır[1].
Doktrinde, suçun mağdurunun kim olduğu hususunda tartışma bulunmakla birlikte; Yargıtay Ceza Genel Kurulu 21.05.2019 tarihli, 2017/9-1155 E. ve 2019/454 E. sayılı kararında, Genel Kurulun 26.04.2016 tarihli, 2014/5-118 E. ve 2016/208 K. sayılı kararına da atıfla, toplumu oluşturan tüm bireylerin suçun mağduru ve fiilden zarar gören kişinin ise suçtan zarar gören olduğunu kabul etmiştir[2]. Faizle borç para verme izni bulunmayandan para alan kişi suçun mağduru değildir, çünkü faiz karşılığında borç para almayı bilerek ve isteyerek yapmaktadır. Tefecilik suçunun oluşabilmesi için, izinsiz şekilde kazanç elde etmek amacıyla borç vermenin birden fazla olmasına ve bu faaliyetin meslek haline getirilmesine gerek bulunmamaktadır.
Kanun koyucu, TCK m.241’de net bir şekilde kazanç elde etmek amacıyla başkasına ödünç para vermeyi iki yıldan altı yıla kadar hapis ve beş yüz günden beş bin güne kadar adli para cezası ile failin cezalandırılmasını, tefecilik suçunun bir örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenmesi halinde verilecek cezanın bir kat artırılmasını öngörürken, “kötülüklerin anası” olarak nitelendirilen “faiz” yönteminin, sırf lisans ve izin hak ve yetkileri olanlar tarafından ekonomide sayısız şekilde kullanılması da trajikomik ciddi bir çelişkidir.
“Tefecilik” suçu adı altında; faiz veya başka bir namla da olsa, kazanç elde etmek amacıyla başkasına ödünç para verilmesini, “senet kırdırma” olarak bilinen yöntemlerle, henüz vadesi gelmemiş bir bononun vadesinden önce paraya dönüştürülmesini, bu yolla kazanç elde etmek amacıyla başkasına ödünç para vermenin cezalandırılmasının bir suç politikası olduğu, ancak ödünç para alan kişinin cezalandırılmadığı, fakat yasal zeminde insanları zor durumda bırakan faizciliğin devam ettiği, bunun da ciddi bir çelişki oluşturduğu görülmektedir.
Hükümde; kimlerin bu suçun faili olabileceği açık olarak belirtilmediğinden, herkesin bu suçun faili olabileceği görülmektedir. Ancak kazanç elde etme amacıyla ödünç para verme işleminde bulunmaya kanunen yetkili kişiler yönünden, TCK m.26/1’de düzenlenen hakkın kullanılması hukuka uygunluk sebebi gözardı edilmemelidir. Bu hususa aşağıda tekrar değinilecektir.
TCK m.241/1’de açıkça “para” ifadesine yer verilerek, suçun konusunun sadece para olabileceği belirtilmiştir. Buna göre; “suçta ve cezada kanunilik” ilkesi gereğince, ödünç verilen şeyin para olması zorunludur. Ancak paranın ödünç verilmesi için karşı tarafa verilenin de para olması şartı yoktur. Bu durum, hükmün gerekçesinde de örneklendirilmiştir:
“Madde metninde tefecilik fiili suç olarak tanımlanmıştır. Faiz veya başka bir namla da olsa kazanç elde etmek amacıyla başkasına ödünç para verilmesi, tefecilik suçunu oluşturur. Tefecilik suçu, iktisadi hayatımızda, “senet kırdırma” denen usulle de işlenebilir. Örneğin henüz vadesi gelmemiş bir bononun vadesinden önce başkasına verilerek karşılığında bono üzerinde yazılı meblağdan daha az bir paranın alınması durumunda tefecilik suçu oluşur. Çünkü, bu durumda bononun el değiştirmesi, kişiler arasında doğmuş olan bir alacak borç ilişkisine dayanmamaktadır. İfade yerinde ise, bu durumlarda, birer ödeme aracı olan bononun veya çekin kendisi satılmakta ve satın alınmaktadır.
İzlenen suç politikası gereğince, kazanç elde etmek amacıyla başkasına ödünç para veren kişi cezalandırılmaktadır. Buna karşılık, ödünç para alan kişi cezalandırılmamaktadır”.
Ayrıca hükümde “kazanç elde etmek amacıyla” denilerek, suçun ancak özel kastla işlenebileceği kabul edilmiştir. Dolayısıyla, sırf birisine yardım etmek için para verilmesi ve bunu daha sonra piyasa şartlarına uygun değerlerle geri alınması tefecilik suçunu oluşturmayacaktır[3]. Çünkü verilen borcun, piyasa şartlarına uygun şekilde geri alınması, kişinin kazanç elde etme amacıyla hareket ettiğini değil, sadece parasını aynı değerde geri almak istediğini ortaya koyacaktır. Bir başka ifadeyle; kişinin kazanç elde etme amacıyla hareket edip etmediğinin tespiti açısından, istenen faizin oranı önemlidir. Ödünç verilen paranın karşılığı da para olmak zorunda olmadığından, para dışında bir karşılık olduğu durumda kazanç elde etme amacının nasıl tespit edileceği belirsiz olabilecektir. Ödünç paranın karşılığı para değil de, başka bir kazanç ise, bununla ödünç verilen para arasındaki orantının değerlendirilmesi gerekecektir.
TCK m.241/1 uyarınca tefecilik suçunun oluşması için failin kazanç elde etmesi şart olmayıp, bu amaçla hareket ederek ödünç para vermesi yeterlidir. Ayrıca; fiillerin sistematik şekilde işlenmesi şartı da aranmamaktadır. Kanunda sadece “başkasına ödünç para veren” ifadesine yer verilmesinden hareketle, tek bir kişiye dahi kazanç sağlama amacıyla ödünç para verildiğinde suçun oluştuğu ve aynı kişiye karşı birden fazla kez veya farklı kişilere karşı fiilin işlenmesi halinde zincirleme suç hükümlerinin uygulanacağı kabul edilmektedir.
Nitekim Yargıtay 5. Ceza Dairesi’nin 28.02.2019 tarihli, 2017/6854 E. ve 2019/2562 K. sayılı kararında; “TCK’nın 241. maddesinde düzenlenen tefecilik suçunun kazanç elde etmek amacıyla borç para verilmesiyle oluşacağı, bunun meslek haline getirilmesinin veya sistematik bir şekilde yapılmasının suçun unsurları içerisinde yer almadığı, aynı kişiye farklı zamanlarda veya birden fazla kişiye faiz karşılığında para verilmesi halinde zincirleme suç hükümlerinin uygulanacağı, iddianame ve dosya kapsamına göre de sanığın suç tarihlerinde birden fazla kişiye kazanç karşılığı ödünç para verdiği kabul edildiği halde hakkında TCK’nın 43/1. maddesinin uygulanmaması suretiyle eksik ceza tayini,” bozma sebebi yapılmıştır[4].
II- POS Tefeciliği
Günümüzde; nakit para temini için sık başvurulan yöntemlerden birisi, halk arasında “POS tefeciliği” olarak bilinen yöntemdir. Buna göre[5];
- Nakit para ihtiyacı olan kişinin kredi kartından, alışveriş yapılmış gibi işlem yapılıp para çekilir (Örnek: 15.000 TL).
- Çekilen paranın bir kısmı, kartı kullanan kişiye verilir (Örnek: 10.000 TL).
- Verilmeyen tutar, faiz ve vergi karşılığı olarak tefecide kalır.
- Satış yapılmış gibi fiş kesilir ve sahte satış, KDV beyannamesinde gösterilir.
Böylece; POS tefeciliği yapan kişi, kredi kartından çekilenin altında bir tutarı nakit şekilde teslim ederek, kendisine kazanç sağlamış olur.
Geçmiş Yargıtay kararlarında bu fiillerin TCK m.241/1 kapsamında tefecilik değil, 5464 sayılı Banka Kartları ve Kredi Kartları Kanunu m.36’da düzenlenen “Sahte belge düzenlenmesi” suçu[6] kapsamında değerlendirildiği görülmektedir.
Örneğin, Yargıtay 11. Ceza Dairesi’nin 21.10.2020 tarihli, 2020/3874 E. ve 2020/6092 K. sayılı kararında; “Sanığın, POS cihazlarını kullanım amaçları ve sözleşme koşulları dışında, kredi kartı sahiplerinin nakit ihtiyaçlarının karşılanması amacıyla kullanmaktan ibaret fiillerinin, hem TCK’nin 241. maddesinde düzenlenen ‘tefecilik’ suçunu hem de 5464 sayılı Banka Kartları ve Kredi Kartları Kanunu’nun 36. maddesinde düzenlenen ‘gerçeğe aykırı olarak harcama belgesi düzenleme’ suçunu oluşturması; TCK’nin 241. maddesinin genel ve 5464 sayılı Kanun'un 36. maddesinin özel norm niteliğinde olması karşısında; ‘özel normun önceliği’ kuralı gereğince, sanık hakkında zincirleme olarak 5464 sayılı Banka Kartları ve Kredi Kartları Kanunu’nun 36. maddesinde düzenlenen ‘gerçeğe aykırı olarak harcama belgesi düzenleme" suçundan hüküm kurulması gerektiğinin gözetilmemesi,” bozma sebebi yapılmıştır[7].
Kararın karşıoylarında; TCK m.241 ile 5464 sayılı Kanun m.36 incelendiğinde, özel kanun genel kanun ayırımına gidilmesine gerek olmadığına, failin amacının bu fiilden kazanç sağlamak olduğuna ve bunun için POS cihazını ve harcama belgesini suçta araç olarak kullandığına, suçun konusunun faizle ödünç verilen para olduğuna, dolayısıyla suç tiplerinin farklı olup, yargılamaya konu fiilin TCK m.241’de düzenlenen tefecilik suçunun unsurlarını taşıdığına yer verilmiştir.
Yargıtay Ceza Genel Kurulu ise konu ile ilgili verdiği 22.01.2025 tarihli, 2020/461 E. ve 2025/35 K. sayılı kararında; her iki suçun da tipikliğinin farklı olduğu, bu nedenle bu iki suç arasında görünüşte içtima kurallarının değerlendirilmesine gerek olmadığı, yani özel norma genel norm tartışmasının yapılmayacağı, bunun yerine, tek fiil ile birden fazla ceza normunun ihlal edildiği kabulü ile TCK m.44 uyarınca fikri içtima hükmünün uygulanacağı, buna göre cezası daha ağır olan suçun TCK m.241’de düzenlenen tefecilik suçu olduğu dikkate alınarak, failin bu hüküm uyarınca cezalandırılacağı belirtilmiştir[8].
III- Bankalar Tefecilik Suçunun Faili Olabilir mi?
TCK m.241’in lafzından, herkesin bu suçun faili olabileceği anlaşılmakla birlikte;
Mülga 2279 sayılı Ödünç Para Verme İşlemleri Kanunu m.14’de; “Birinci madde mucibince izin usulüne tabi olupta izinsiz faizle ödünç para vermeği itiyat eden ve beyan namelerinde yazılı faiz haddelerinden fazla faiz alan ve beyannamelerindeki şartları veya faiz hadlerini muvazaa ile gizliyen hakiki ve hükmi şahıslara tefeci denir.” düzenlemesine yer verildiği,
Benzer şekilde, 2279 sayılı Kanun m.14’ü yürürlükten kaldıran 90 sayılı Kanun Hükmünde Kararname m.9’da; “Bu Kanun Hükmünde Kararname uyarınca ikrazatçılık yapmak üzere izin alınmadan, faiz veya her ne ad altında olursa olsun, bir ivaz karşılığı veya ipotek almak suretiyle, ödünç para verme işlemlerinin yapılması veya bu işlerin meslek ittihaz edilmesi ve Kanun Hükmünde Kararname uyarınca alınan ikrazatçılık izni iptal edildiği halde ödünç para verme işlerine devam edilmesi, tefecilik sayılır.” denildiği,
Dolayısıyla, yürürlükten kaldırılan düzenlemelerde; ikrazatçılığın, yani ödünç para verme işleminin, sadece ikrazatçılık izni bulunmayan veya izni iptal edildikten sonra da yapmaya devam eden kişiler tarafından işlenmesi halinde “tefecilik” olarak kabul edileceğinin anlaşıldığı,
Görülmektedir.
Belirtmeliyiz ki; sırf TCK m.241’de “kazanç elde etmek amacıyla başkasına ödünç para veren kişi” ifadesi ile herkesin bu suçun faili olabileceğine işaret edilmesi, izin ile işlemde bulunanların da tefecilik suçunun faili olabilecekleri anlamına gelmemektedir.
5411 sayılı Bankacılık Kanunu’nun “Faaliyet konuları” başlıklı 4. maddesinin 1. fıkrasının (c) bendi ile bankalara nakdi ve gayrinakdi her cins ve surette kredi verme işlemlerinde bulunma yetkisi verildiği dikkate alındığında, bankaların kendilerine tanınan bu yetkiyi kullanmaları ile tefecilik suçunun faili olamayacakları açıktır.
Esasen; izin veya yetki hususuna TCK m.241’de yer verilmediğinden, bunun suçun maddi unsurları yerine, hukuka uygunluk sebepleri kapsamında değerlendirilmesi gerektiği anlaşılmaktadır. Buna göre; 5411 sayılı Kanun m.4’de yer verilen haktan yararlanılması, TCK m.26/1 kapsamında hakkın kullanılması olarak değerlendirilmelidir.
Uygulamada da bankaların, yani ikrazatçılık yetkisine sahip kişilerin tefecilik suçunun faili olamayacakları kabul edilmiştir.
Nitekim Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 12.05.2015 tarihli, 2014/4-655 E. ve 2015/152 K. sayılı kararında; “Tefecilik suçunun hareket unsuru, kazanç elde etmek amacıyla başkasına ödünç para verme işlemidir. Bu suçun oluşması için öncelikle ikrazatçılık yapmak üzere yetkili organlardan izin alınmamış olmalı ya da verilen iznin iptal edilmiş olması gerekir. İzin alınarak faiz karşılığında ödünç para verilmesi eylemi suç olmayacaktır.” ifadesine yer verilerek, ancak izni olmayan veya izni iptal olan kişilerin kazanç elde etme amacıyla ödünç para verme işlemlerinin tefecilik kapsamında kabul edileceği ifade edilmiştir.
Benzer şekilde, Yargıtay 5. Ceza Dairesi’nin 04.05.2015 tarihli, 2014/9797 E. ve 2015/11160 K. sayılı kararında; “Sanığın suç tarihinde ikrazatçılık yapmak için vergi kaydı ve vergi levhasının bulunup bulunmadığı, bu konu ile ilgili kesilen vergi cezasını ödeyip ödemediği, ikrazatçılık belgesinin olup olmadığı ve Hazine Müsteşarlığından izin alınmadan ikrazatçılık yapması için kendisine vergi kaydı ve levhasının verilmesinin mümkün olup olmadığı hususlarının vergi dairesinden sorulup saptandıktan sonra toplanan tüm kanıtlar irdelenerek hasıl olacak sonuca göre sanığın hukuki durumunun tayin ve takdir edilmesi gerektiği halde eksik inceleme ile yazılı şekilde hüküm kurulması,” bozma sebebi yapılmıştır.
Kazanç elde etme amacıyla ödünç para verme işlemini yapmaya kanunen yetkili kişilerin, tefecilik suçundan sorumluluğunun doğmayacağına katılmakla birlikte, TCK m.241/1’in lafzının, kimlerin suçun faili olabileceği hususunda sınırlamaya gitmediğini, bu nedenle verilen iznin TCK m.26/1 kapsamında hakkın kullanılması, yani hukuka uygunluk sebebi olarak kabulünün daha isabetli olacağını düşündüğümüzü belirtmek isteriz.
Bu halde akla şu soru gelmektedir: Banka, Merkez Bankasının belirlediği azami oranın üzerinde faiz oranı uyguladığında, tefecilik suçunu işlemiş olur mu?
Bankacılık Kanununun “Faiz oranları ile diğer menfaatler” başlıklı m.144’e göre; “Merkez Bankası, bankaların ödünç para verme işlemleri ve mevduat kabulünde uygulanacak azami faiz oranlarını, katılma hesaplarında kar ve zarara katılma oranlarını, özel cari hesaplar dahil her türlü işlemlerinden elde edecekleri ücret, masraf, komisyon ve diğer menfaatlerin nitelikleri ile azami miktar ya da oranlarını tespit etmeye, bunları kısmen veya tamamen serbest bırakmaya yetkilidir”.
Bu durumda; Merkez Bankasının belirlediği oranların üzerinde oran uygulayarak kredi veren bankanın, verilen iznin kapsamı dışına çıktığı ve bu nedenle işlemin hukuka uygun kabul edilemeyeceği, TCK m.241 uyarınca tefecilik suçunun oluşabileceği düşünülebilecektir. Ancak bu durumda, 5411 sayılı Bankacılık Kanunu’nun özel düzenlemeleri dikkate alınmalıdır.
“Kuruluşlara ilişkin idari para cezaları” başlıklı Bankacılık Kanunu m.146/1-r’de; “144 üncü maddesi uyarınca alınan kararlara ve yapılan düzenlemelere uyulmaması halinde, beş yüz bin Türk lirası, ayrıca Merkez Bankası tarafından miktar ya da oranların tespit edildiği durumlarda, söz konusu miktar ve oranlara aykırılık oluşturan tutarın on katına kadar” idari para cezası uygulanacağı öngörülmüştür.
Dolayısıyla; bankaların, Merkez Bankasının belirlediği oranların üzerinde işlem yapmasının sonucu, Bankacılık Kanununda özel olarak düzenlenmiştir. Bu nedenle; “suçta ve cezada kanunilik” ile “ne bis in idem”, yani “aynı fiilden dolayı iki kez yargılama ve cezalandırma olmaz” ilkeleri gereğince, Merkez Bankasının belirlediği orandan yüksek faiz oranı uygulayan bankalar, TCK m.241/1 değil, Bankacılık Kanunu m.146/1-r uyarınca sorumlu olacaktır.
Netice itibariyle; Bankacılık Kanununda yer verilen özel hüküm ile TCK m.241’de düzenlenen tefecilik suçundan sorumluluğun sınırlarının belirlendiği, bankaların kazanç elde etme amacıyla başkasına ödünç para verme işlemini yapmaya kanunen yetkili oldukları, bu işlemde bulunmalarının hakkın kullanılması kapsamında değerlendirileceği, Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın belirlediği oranların üzerinde işlem yapmaları halinin sonuçlarının ise Bankacılık Kanunda ayrıca ve özel olarak düzenlendiği, kişilerin aynı fiil sebebiyle iki defa cezalandırılmasının mümkün olmadığı, bu nedenle Merkez Bankasının belirlediği azami oranın üzerinde faiz uygulayan veya bu anlama gelecek şekilde işlemde bulunan bankanın, özel kanun niteliğindeki Bankacılık Kanunu m.146/1-r uyarınca sorumluluğunun doğacağı, bunun dışında özel hukuk uyuşmazlıklarının[9] gündeme gelebileceği anlaşılmaktadır.
Prof. Dr. Ersan Şen
Av. Doğa Ceylan
(Bu makale, sayın Prof. Dr. Ersan ŞEN tarafından www.hukukihaber.net sitesinde yayınlanması için kaleme alınmıştır. Kaynak gösterilse dahi makalenin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan makalenin bir bölümü, aktif link verilerek kullanılabilir. Yazarı ve kaynağı gösterilmeden kısmen ya da tamamen yayınlanması şahsi haklara ve fikri haklara aykırılık teşkil eder.)
--------------
[1] Hasan Tahsin Gökcan, Mustafa Artuç, Türk Ceza Kanunu Şerhi 5. Cilt, Adalet Yayınevi, Ankara 2021, s.8033.
[2] Yargıtay Ceza Genel Kurulu 21.05.2019 tarihli, 2017/9-1155 E. ve 2019/454 E. sayılı kararına göre; “Ancak, Ceza Genel Kurulunun 26.04.2016 tarihli ve 118-208 sayılı kararında; tefecilik suçu ile korunan hukuki yarar ve bu bağlamda suçun topluma karşı suçlar bölümünde düzenlenmesi karşısında bu suçun mağdurunun toplumu oluşturan bireylerin tamamının, diğer bir ifadeyle kamunun olduğu, eylemin belirli bir kişinin zararına olarak işlenmesi halinde bu kişinin mağdur değil, suçtan zarar gören olacağı kabul edilmiştir”.
[3] Gökcan, Artuç, a.g.e., s.8049.
[4] Benzer yönde karar için bkz. Yargıtay 5. Ceza Dairesi’nin 12.11.2015 tarihli, 2013/12881 E. ve 2015/16226 K. sayılı kararında; “TCK’nın 241. maddesinde tanımlanan tefecilik suçunun oluşabilmesi için kazanç elde etmek amacıyla başkasına ödünç para verilmesinin yeterli oluşu, ayrıca birden fazla kişiye sistemli olarak faiz karşılığı ödünç para verilmesinin suçun unsuru olarak aranmaması karşısında; sanığın amcasının oğlu olan mağdur K1’e verdiği ödünç para karşılığında senet alarak icraya koyması, mağdurların soruşturma aşamasındaki beyanları, bunu teyit eden tanık Ş.. A..’ın ifadesi, düzenlenen senet örneği, icra takip dosyası ve vergi inceleme raporu birlikte değerlendirildiğinde, sanığın mağdura kazanç elde etmek için ödünç para verdiğinin sübuta erdiği ve yüklenen tefecilik suçunun tüm unsurlarıyla oluştuğu gözetilmeden dosya kapsamı, oluşa uygun düşmeyen gerekçeler ve yanılgılı değerlendirme sonucu yazılı şekilde beraat kararı verilmesi,” bozma sebebi yapılmıştır.
[5] Gökcan, Artuç, a.g.e., s.8059.
[6] 5464 sayılı Banka Kartları ve Kredi Kartları Kanunu m.36: “Gerçeğe aykırı olarak harcama belgesi, nakit ödeme belgesi ya da alacak belgesi düzenlemek veya bu belgelerde ne surette olursa olsun tahrifat yapmak suretiyle kendisine veya başkasına yarar sağlayanlar, iki yıldan beş yıla kadar hapis ve beşbin güne kadar adli para cezası ile cezalandırılırlar”.
[7] Benzer yönde karar için bkz. Yargıtay 11. CD, 03.06.2020, 2018/1004 E. ve 2020/2711 K.
[8] Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 22.01.2025 tarihli, 2020/461 E. ve 2025/35 K. sayılı kararına göre; Bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde; Sanığın 2008 yılı içinde ödünç para almak için kendisine başvuran kişilerle faiz karşılığı ödünç para anlaşması yaparak, kendi iş yerinde kurulu POS cihazından bu kişilerin getirdiği -kendilerine veya başkalarına ait- kredi kartlarından istenen borç miktarından daha fazla bir tutarı çekerek, POS cihazından çektiği tutardan daha az bir tutarı ödünç isteyene vermek suretiyle faiz, komisyon vb. adlar altında kazanç elde ettiğinin kabul edildiği olayda; İcra ettiği hukuki anlamda tek bir fiil ile hem tefecilik suçunu düzenleyen TCK'nın 241. maddesini hem de sahte belge düzenlenmesi suçunu düzenleyen 5464 sayılı Kanun'un 36. maddesini ihlal eden sanığın, TCK’nın 44. maddesi delaletiyle daha ağır ceza öngören TCK'nın 241. maddesi gereğince tefecilik suçundan cezalandırılması gerekir”.
[9] İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 13. Hukuk Dairesi’nin 10.04.2025 tarihli, 2022/1721 E. ve 2025/552 K. sayılı kararına göre; “Mahkemece alınan bilirkişi raporunda da tespit edildiği üzere, davalı tarafından davacıya bildirilen ve uygulanan faiz oranlarına göre yapılan hesaplamaya göre davalının davacıdan fazla miktarda faiz tahsil ettiği, davanın konusunun fazla tahsil edilen faiz miktarı olup, kredi limiti yenilemesi ve tahsisine ilişkin komisyon ücreti olmadığı dikkate alındığında davalı vekilinin istinaf sebepleri yerinde görülmemiştir. Sonuç olarak, dava dosyası içerisindeki bilgi ve belgelere göre, mahkeme kararının gerekçesinde usul ve yasaya aykırı bir yön bulunmadığı gibi kamu düzenine aykırılık da görülmediğinden, davalının istinaf başvurusunun HMK 353/1-b-1 maddesi gereğince esastan reddine, davacının istinaf başvurusunun 6100 sayılı HMK'nın 341. ve 352/1. maddeleri gereğince usulden reddine karar verilmesi gerektiğine dair aşağıdaki şekilde hüküm kurulmuştur”.