I. Genel Olarak Mal Beyanı Kurumunun Amacı
9 Haziran 1932 tarihinde kabul edilip 19 Haziran 1932’de Resmî Gazete’de yayımlanan 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nun kabul edildiği dönemde borçlunun malvarlığını tespit etmek, devletin elindeki kayıt sistemlerinin sınırlılığı nedeniyle oldukça güçtü. Bu nedenle İcra ve İflas Kanunu’nun (İİK) 76. maddesi, borçlunun mal beyanında bulunma yükümlülüğünü getirmiş; bu yükümlülüğe uymamayı da cezai yaptırımla desteklemiştir.
Aradan geçen doksan yılı aşkın sürede Türkiye, dünyanın en kapsamlı dijital kamu altyapılarından birini kurmuş; e-Devlet, MERNİS, Tapu Kadastro Bilgi Sistemi (TAKBİS), Vergi Dairesi Bilgi Sistemi (VDK), Merkezi Kayıt Kuruluşu (MKK) ve bankacılık entegrasyonları sayesinde vatandaşların neredeyse tüm malvarlığı unsurları elektronik ortamda devletin erişimine açık hâle gelmiştir.
1932 tarihli İcra ve İflas Kanunu’nun öngördüğü dönemde, devletin tapu, vergi ve banka kayıtlarına anlık erişimi yoktu. Malvarlığını tespit etmenin tek yolu, borçlunun beyanı idi. Bu nedenle, beyan etmeyen borçlunun hapisle cezalandırılması, dönemin koşullarında icra etkinliğini sağlamak bakımından işlevseldi.
Ne var ki, bu mantık bugün büyük ölçüde geçerliliğini yitirmiştir. Devlet, günümüzde borçlunun malvarlığını artık beyanla değil, veri tabanları arasındaki entegrasyonla öğrenmektedir. Dolayısıyla mal beyanı kurumu, fiilen bilinenin yeniden bildirilmesi anlamına gelmektedir.
II. Dijital Devlet Gerçeği Sayesinde Bilgiye Erişim Artık Anlık
Günümüzde borçlunun malvarlığına ilişkin bilgiler;
- Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü’nün çevrim içi veri tabanında,
- Trafik tescil ve araç kayıt sistemlerinde,
- Gelir İdaresi Başkanlığı’nın vergi dairelerinde,
- Sosyal Güvenlik Kurumu’nun (SGK) hizmet dökümlerinde,
- Bankacılık sisteminde MASAK denetimiyle,
- MKK ve Takasbank kayıtlarında
devletin (icra iflas dairesinin) erişimine anlık olarak açıktır.
Dolayısıyla, borçlunun mal beyanında bulunmaması, artık devletin bilgiye ulaşamaması sonucunu doğurmamakta; yalnızca icra hukukunun tarihsel bağlamından kopmuş, biçimsel bir yükümlülüğün ihlali niteliği taşımaktadır.
Bu durum, ceza hukukunun gereklilik ve ölçülülük ilkeleri açısından ciddi bir sorgulamayı zorunlu kılar.
III. Ölçülülük ve Mükerrer Yükümlülük Yönünden Değerlendirme
Anayasa’nın 13. maddesi gereği, temel haklara getirilen sınırlamalar ancak ölçülü olmalıdır. Bir cezai yaptırım, kamu yararına ulaşmak için en hafif araçla da aynı sonuca varılabiliyorsa, artık meşru sayılmaz.
Burada amaç, alacaklının alacağını tahsil edebilmesi için borçlunun malvarlığının öğrenilmesidir. Ancak bu amaca, günümüz koşullarında beyana gerek kalmadan ulaşmak mümkündür. Devletin elinde zaten aynı bilgiler mevcutken, borçludan bunları tekrar istemek ve istemezse cezalandırmak, orantısız bir mükerrer yükümlülük yaratmaktadır.
Beyan yükümlülüğünün suçla desteklenmesi, hukuk devleti ilkesinin “ceza son çare (ultima ratio)” niteliğiyle de bağdaşmamaktadır.
IV. Uygulamada Etkinlik Sorunu Ve Öneri
Mal beyanında bulunmama nedeniyle yapılan ceza yargılamaları:
- Borcun tahsilini hızlandırmamakta,
- Ceza tehdidinin varlığına rağmen mal kaçırma eğilimini engellememekte,
- İcra mahkemelerinde yüzlerce gereksiz dosya yaratmaktadır.
Bu açıdan “mal beyanı suçu”, artık icra hukukunun işlevsel bir aracından ziyade ritüel niteliğinde, sembolik bir uygulamaya dönüşmüştür. Ceza tehdidi bulunmasına rağmen tahsil oranlarının artmadığı istatistiksel olarak da gözlemlenmektedir.
Mal beyanı yükümlülüğünün tamamen kaldırılması yerine, dijital devlet ilkelerine uygun entegrasyon temelli bir model benimsenebilir:
- e-Devlet üzerinden oluşturulacak otomatik “malvarlığı görüntüleme modülü” ile borçlunun kayıtlı tüm malvarlığı doğrudan icra dairesine yansıtılabilir.
- Beyan yükümlülüğü, sadece devlet kayıtlarında görünmeyen unsurların (örneğin fiilen eldeki nakit, alacak, değerli eşya vb.) bildirilmesiyle sınırlandırılabilir.
- Beyan etmemenin yaptırımı, hapis yerine usulî kısıtlama (örneğin itiraz veya yeniden yapılandırma talebinin ertelenmesi) şeklinde düzenlenebilir.
Böyle bir sistem, beyan yükümlülüğünü cezalandırıcı değil, doğrulayıcı ve işbirlikçi hale getirir.
Sonuç
Mal beyanı suçu, bilgiye erişimin sınırlı olduğu bir çağın ürünüdür.
Bugün ise devlet, vatandaşının malvarlığını çok daha güvenilir, hızlı ve kapsamlı biçimde görebilmektedir. Böyle bir ortamda, beyan etmeyen vatandaşı cezalandırmak, modern hukuk devletinin ölçülülük ve cezanın son çare olması ilkeleriyle bağdaşmaz.
Dolayısıyla, dijital çağda yeniden düzenlenmesi gereken, “mal beyanı suçu” değil; borçlunun malvarlığını muvazaalı biçimde gizlemesi veya üçüncü kişiler üzerinden kaçırması olmalıdır.
Aksi hâlde, devletin her şeyi gördüğü bir sistemde vatandaşı hâlâ “bildirmedi” diye cezalandırmak, sadece bürokratik bir tekrar değil, hukuken çağ dışı (hukuki anakronizm olmaya) devam edecektir. Bu nedenle halihazırda en azından tartışılması gereken, mal beyanı yükümlülüğünün varlığı değil; bu yükümlülüğün hâlâ ceza hukuku ile desteklenip desteklenmemesi gerektiğidir.
Son söz olarak, mal beyanında bulunmama suçu, bilgiye erişimin sınırlı olduğu bir dönemin zorunlu refleksi olarak anlamlı iken; dijital devlet altyapısının bu denli geliştiği günümüz koşullarında, cezai yaptırımla sürdürülmesi hukuk devleti ilkesinin ölçülülük ve cezanın son çare olması esaslarıyla bağdaşmamaktadır. Bu nedenle tartışılması gereken, borçlunun devletçe zaten bilinen malvarlığını yeniden bildirmeye zorlanması değil; bilerek ve muvazaalı biçimde malvarlığını gizleyen davranışların nasıl daha etkin şekilde yaptırıma bağlanacağıdır.