Kişisel veriler korunsun evet, fakat kişisel verilerin güvenliğinin sağlanamadığı bir yerde, iddianın ve savunmanın ortaya koyulmasında ve ispatlanmasında kullanılan bilgi, belge ve deliller yoluyla kişisel verilerin korunması hakkının ihlal edildiğini söylemek ne kadar doğrudur ve haklar dengesinde ne kadar yeri vardır?

Anayasa m.20/3’ün güvencesi altında bulunan ve özel hayatın gizliliği kapsamında kabul edilen kişisel veriler; temel hak ve hürriyetler kapsamında özellikle kişilik hakları dikkate alınarak korunması iyi ve önemli, fakat bu konuda ifrada gidilmesi halinde iddia ve savunma hakkının kullanılması bakımından da bir anlamda kabusa dönüşmüş durumdadır. Kişisel verilerin geniş kapsamda ele alınması, ihtilafların çözümünde ve adli mercilere sunulan kişisel verilerin hukuka uygunluğu ve aykırılığı konusunda net ayırımların olmaması birçok tereddütlü durumun ortaya çıkmasına yol açmakta, bu nedenle ihtilafların tarafları ve avukatları hakkında kişisel veri ihlalinden soruşturmalar ve kovuşturmalar açılabilmektedir. Bunun önüne geçilebilmesi için, ya yasal düzenlemeye gidilmeli ya da uygulama iddia ve savunma hakkının dokunulmazlığı yönünde gelişmelidir.

Aksi halde, bir taraftan Kişisel Verileri Koruma Kurulu ve diğer taraftan yapılan şikayetler iddia ve savunma haklarını kullanan avukatlar bakımından can sıkıcı olmaya devam edecektir. Kişisel verileri koruyalım derken, iddianın ve savunmanın bu derece baskı altına alınması doğru değildir. Ayrıca, vatandaşların birçok kişisel verisi maalesef elden ele dolaşmakta ve internette paylaşılmaktadır. Kişisel verilerin güvenliği açısından böyle büyük ve ciddi bir sorun çözüm beklerken, sırf amacı iddiasını ve savunmayı ortaya koymak olan bir taraf ve avukatı üzerinde oluşan baskı endişe vericidir.

Bu yazımızda; kişisel veri barındıran bilgi ve belgelerin adli mercilere ibraz edilmesinde, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu m.136’da düzenlenen kişisel verileri hukuka aykırı olarak verme veya ele geçirme suçu bakımından ceza sorumluluğu “Verileri Hukuka Aykırı Olarak Yayma Suçu”, “Kişisel Veri İçeren Belgelerin Adli Mercilere Sunulması ve Hukuka Aykırı Delillerin Kullanılması Sorunu” ve “Avukatın Kişisel Veri İçeren Delili Adli Mercie İbrazı” başlıkları altında değerlendirilecek olup, avukat tarafından adli mercilere sunulan kişisel veri içeren delillerin iddia ve savunma dokunulmazlığı kapsamında değerlendirilmesine ve emsal kararlara yer verilecektir.

1- Verileri Hukuka Aykırı Olarak Yayma Suçu

Kişisel veri, kimliği belirli veya belirlenebilir bir kişiye ait olan her türlü veriyi ifade etmektedir. Bu veriler kişi ile ilgili kimlik numarası, doğum tarihi gibi her türlü bilgi olabilir. Kişisel veriler, kanunlarla korunan bilgiler olarak da tanımlanmaktadır. Bir verinin kişisel veri olup olmadığı, her somut olayın özelliğine göre “kişiyi tanımlayabilme” unsuru dikkate alınarak değerlendirilmelidir. Kişisel veri; sınırlı sayıda olmayıp, bir insanı tanımlayan ve özelliklerini gösteren her türlü bilgi olarak adlandırılabilir.

Kişisel veri; 6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunu m.3/1-d’de, “kimliği belirli veya belirlenebilir gerçek kişiye ilişkin her türlü bilgi” şeklinde tanımlanmıştır. Temel olarak verilerin korunmasında amaç; verilerin ilişkili, yani sahibi olduğu kişilerin korunmasıdır. Bu amaca aykırı hareketler, yani bireyin kişisel verisinin ihlali ile sonuçlanan fiiller, kanun koyucu tarafından yaptırıma bağlanmış olup, TCK m.135’de kişisel verilerin kaydedilmesi, m.136’da verileri hukuka aykırı olarak verme, yayma veya ele geçirme, m.138’de verileri yok etmeme fiilleri, kanun koyucu tarafından suç olarak düzenlenmiştir.

5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nda; kişisel veri tanımına yer verilmemiş olup, Yargıtay kararlarında[1] bir tanım oluşturma gayretiyle hareket edilmişse de, bu tanımlamanın “belirlilik” ve “öngörülebilirlik” ilkelerine uygun olarak kanunla çizilmesinin gerekli olduğunu belirtmek isteriz.

5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun “Verileri hukuka aykırı olarak verme veya ele geçirme” başlıklı 136. maddesinin 1. fıkrasına göre; “Kişisel verileri, hukuka aykırı olarak bir başkasına veren, yayan veya ele geçiren kişi, iki yıldan dört yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır”. Maddenin 2. fıkrasında; suçun konusunun 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 236. maddesinin 5. ve 6. fıkraları uyarınca kayda alınan beyan ve görüntüler olması durumunda faile verilecek cezanın bir kat artırılması öngörülmüştür.

Maddede; kişisel verileri hukuka aykırı olarak bir başkasına veren, yayan veya ele geçiren kişinin cezalandırılacağı ifade edilmiştir.

TCK m.136’da düzenlenen suçun konusu kişisel veridir. Kişisel veri; 6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunu’nun “Tanımlar” başlıklı m.3/1-d’de, “kimliği belirli veya belirlenebilir gerçek kişiye ilişkin her türlü bilgi” olarak tanımlanmıştır[2].

Verileri hukuka aykırı olarak verme, ele geçirme veya yayma suçu, seçimlik hareketli olarak düzenlenmiştir. Bu hareketlerden herhangi birisini veya daha fazlasını birlikte icra eden fail hakkında TCK m.136’da gösterilen bir ceza uygulanacak, fakat birden fazla seçimlik hareketi birlikte gerçekleştiren fail hakkında cezada bireyselleştirmeye gidilirken, cezanın alt haddi yerine üst haddine doğru veya üst haddinin tatbiki yoluna gidilecektir. Fail tarafından seçimlik hareketlerden herhangi birisinin icra edilmesi, verileri hukuka aykırı olarak verme veya ele geçirme suçunun tamamlanması için yeterli görülecektir[3].

Türk Dil Kurumu’na göre; birçok kimseye duyurmak anlamına gelen yayma fiilinde[4], kişisel verinin birden fazla kişiye sunulması ve ulaştırılması gündeme gelir[5]. Doktrinde yayma fiili, kişisel verilerin içeriğini kişilerin öğrenebileceği şekilde bir araç vasıtasıyla üçüncü kişilerin bilgisine sunulması şeklinde tanımlanmaktadır[6]. Bu tanımdaki “araç vasıtası” şartına katılmamaktayız, çünkü yayma suçunun oluşmasında vasıta şartı aranmaz.

Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 09.05.2019 tarihli, 2015/12-708 E. ve 2019/414 K. sayılı kararında; “Kişisel verileri ‘yayma’ seçimlik hareketi de çeşitli şekillerde gerçekleştirilebilecektir. İnternet üzerindeki bir web sitesinde kişisel verileri yayınlamak, birçok kişiye elektronik posta ile veya telefondan kısa mesajla göndermek, yazılı veya görsel medyada yayınlamak gibi...” ifadeleriyle, yayma fiilinin serbest hareketli olduğunu belirtmiştir.

Yargıtay 12. Ceza Dairesi’nin 19.01.2015 tarihli, 2014/11391 E. ve 2015/582 K. sayılı kararında; “Sanığın, internette Facebook sosyal paylaşım sitesinde, katılan adına profil hesabı oluşturup, katılanın resmini ve telefonunu koyarak başka şahıslar tarafından rahatsız edilmesine neden olduğunun ileri sürülmesine göre; eylemin kişilerin huzur ve sükununu bozma suçu yanında TCK’nın 136/1. maddesine uyan suçu oluşturacağı…” kabul edilerek, başka bir kişinin adı, soyadı, resmi ve telefon numarası kullanılmak suretiyle sosyal paylaşım sitesinde hesap açılması TCK m.136 kapsamında değerlendirilmiştir. Bu fiil, birden çok kişiye yönelik olduğundan yayma seçimlik hareketi kapsamında olduğu şüphesizdir.

Bu çalışmamızda; TCK m.136’da düzenleme altına alınan kişisel verilerin hukuka aykırı olarak ele geçirilmesi veya yayılması suçuna ilişkin verilen bu genel bilgiler ışığında, kişisel veri barındıran bilgi ve belgelerin yargılama aşamasında adli makamlara dilekçe veya dilekçe eki olarak sunulması, delil olarak gösterilmesi veya savunmada bu belgelerin kullanılmasının ceza sorumluluğuna yol açıp açmayacağı hususu tartışılacaktır.

2- Kişisel Veri İçeren Belgelerin Adli Mercilere Sunulması ve Hukuka Aykırı Delillerin Kullanılması Sorunu

İddia ve savunma dokunulmazlığı kapsamında elde edilen bir üçüncü kişiye ait kişisel verinin; ilgili taraf veya avukatı tarafından yargı makamına sunulması hususunda bir değerlendirme yapılabilmesi için öncelikle, kişisel veri içeren delilin hukuka uygun olarak elde edilip edilmediğinin tespiti gerekmektedir. Kişisel veri içeren delilin hukuka aykırı olarak elde edilmesi halinde, delilin bu niteliği bilinerek adli makamlara ibraz ediliyorsa, bu fiilin savunma dokunulmazlığı kapsamında kalmadığı ve kişilerin ceza sorumluluğunun doğacağı konusunda tereddüt bulunmamaktadır.

Hukuka aykırı şekilde elde edilmiş kişisel veri içeren delilin, maddi vakayı ispat gücü de bulunmamaktadır; zira CMK m.217/2 uyarınca, yüklenen suç, ancak hukuka uygun şekilde elde edilmiş delillerle ispatlanabilecektir. Anayasa m.38/6 ile CMK m.206/2-a uyarınca kanuna aykırı elde edilen delil, hukuka aykırı delil niteliğini taşıyacak ve reddedilecektir. Delillerin hukukiliği, hukuka aykırı delillerin ve yasak delillerin hukuki nitelendirilmesi ile ilgili prensip bu hükümlerde gösterilmiştir.

Hukuka aykırılığın büyük veya küçük, önemli veya önemsiz, temel hak ve hürriyetlerin özünü ihlal eder veya etmez mahiyette olması yönünden bir ayırıma gidilmeksizin, hukuka aykırı yol ve yöntemle elde edilen deliller yargılamada kullanılamaz. Prensip budur, ancak hukuka aykırı delilin sanık lehine olduğu ve bu delilin sanık veya avukatı tarafından elde edilip elde edilmediğine dair ayırım yapılarak veya yapılmayarak, acaba hukuka aykırı yol ve yöntemle elde edilen ve sanık lehine olduğu anlaşılan, bu yönden maddi hakikati ortaya koyan delil gözardı edilerek, yine de sanığın mahkumiyetine karar verilebilir mi? Çünkü suçlayan kamu otoritesi güçlü olandır, buna karşılık suçlanan şüpheli veya sanık ile ona hukuki yardımda bulunan avukatı daha güçsüz durumdadır. Ayrıca; maddi hakikate ve adalete, ancak hukuka uygun yol ve yöntemlerle elde edilmiş delillerle ulaşılabileceğine dair prensipte, sanığın suçsuzluğunu ortaya koyan hukuka aykırı delile rağmen mahkumiyet kararı verilmeli midir, burada hukuka aykırılığı icra edenin sanık tarafının olup olmamasının bir önemi var mıdır?

Hukuka uygun olarak elde edilen başkasına ait kişisel verinin; ilgilinin (kişisel veri sahibinin) rızası olmaksızın savunmada kullanılması, kişisel veriyi “verme” ve “yayma” suçlarını oluşturabileceği kabul edilse de, bu fiilin TCK m.26 uyarınca “hakkın icrası” kapsamında değerlendirilmesi gerekmektedir. Kişisel verinin hukuka aykırı yol ve yöntemlerle elde edilmesi durumunda, fiilin TCK m.136’da öngörülen kapsamda veriyi hukuka aykırı “ele geçirme” suçunu oluşturacağı tartışmasız olup, hukuka aykırı olan bu kişisel verinin adli makama sunulmasının iddia ve savunma dokunulmazlığı kapsamında değerlendirilemeyeceğini belirtmek isteriz.

Esasen; savunma hakkının özünde, ifade hürriyeti ve eleştiri hakkı bulunmakla birlikte, bireyin kendisini ifade etme ve eleştiri hakkının da üstünde yer almakta olup, bir suçlama ile karşı karşıya kalan bireyin suçsuzluğunu kanıtlama zorunluluğu olmasa da, suçlamaya karşı savunma yaparak, lekelenmeme ve aklanma haklarının korunması kapsamında maddi hakikate ve adalete ulaşma hakkına sahip olduğu gözardı edilmemelidir.

3- Avukatın Kişisel Veri İçeren Delili Adli Mercie İbrazı

İddia veya savunma tarafında görev yapan avukatın; adli makama ibraz edeceği hukuka uygun elde edilen delillerin, kişiyi belirli veya belirlenebilir kılan bilgi veya belge, yani kişisel veri içermesi sebebiyle, TCK m.136 kapsamında ceza sorumluluğunun doğmaması gerekmektedir. Belirtmeliyiz ki; avukatın yapacağı savunmalarda, sunacağı deliller sebebiyle ceza soruşturması altına alınacağı endişesine kapılması, avukatın savunma görevini tam olarak yerine getirememesine sebep olacak, bu şekilde bir hukuka uygunluk sebebi olan savunma hakkı ve savunma dokunulmazlığı ihlal edilecektir.

Avukatın adli makamlar önünde yaptığı yazılı veya sözlü savunmaları kapsamında; temsil ettiği kişinin haklarını korumak ve savunma hakkını kullanmak adına ibraz ettiği belgelerde, hukuka aykırılık bilinci ile hareket etmediği tartışmasızdır. Avukat tarafından hukuka uygun şekilde elde edilen ve yargı mercilerine sunulan belgenin kişisel veri niteliğinde olmasında, failin kastının kişisel veriyi elde etmek veya yaymak olmadığı, dolayısıyla kasten işlenmesi gereken bir suçta kastın bulunmadığının kabul edilmesi gerekmektedir.

Yargıtay 12. Ceza Dairesi’nin, 31.03.2014 tarihli, 2013/12495 E. ve 2014/7889 K. sayılı kararında; “TCK’nın 136’ncı maddesinde tanımlanan suçun maddi unsurunun, başkasına ait kişisel verileri, ‘hukuka aykırı olarak’ bir başkasına vermek veya yaymak veya ele geçirmek biçimindeki seçimlik hareketlerden birinin işlenmesiyle oluştuğu, genel cerrahi uzmanı olup özel bir güzellik merkezinde doktor olarak çalışan sanığın, güzellik merkezinde iki yıl süreyle müştekiye lazerle yüz epilasyonu tedavisi uygulaması sonrası müştekinin yüzünde kıllanmanın artması ve yanık oluşması nedeniyle şikayetçi olarak aleyhine tazminat davası açması üzerine, tazminat davasına ilişkin olarak vekili aracılığıyla verdiği cevap dilekçesinde, müştekinin davadan 1 yıl önce kullandığı kişisel veri niteliğindeki ilaçların listesini yazarak, müştekideki şikayetlerin kullandığı ilaçların yan etkisi olabileceğini savunması şeklinde gelişen eyleminde; kişisel veri niteliğindeki ilaç listesini, bir başkasına verdiği veya yaydığına ilişkin hakkında bir iddia bulunmayan sanığın, aleyhine açılan tazminat davasında, davaya konu şikayetlerin müştekinin son 1 yılda kullandığı ilaçların yan etkilerinden de kaynaklanabileceği yönündeki savunmasını kanıtlama amacını taşıyan eyleminde, hukuka aykırı hareket etmek bilinciyle hareket etmediği, eylemin savunma sınırı kapsamında kaldığı anlaşıldığından, Yapılan yargılama sonunda yüklenen suç açısından sanığın kastının bulunmadığı gerekçeleri gösterilerek mahkemece kabul ve takdir kılınmış olduğundan, katılan vekilinin eksik incelemeye, sübuta, eylemin savunma sınırı dışında kaldığına ilişkin temyiz itirazlarının reddiyle, beraate ilişkin hükmün isteme uygun olarak onanmasına (…)” denilmiştir.

Yine Yargıtay 12. Ceza Dairesi’nin 07.05.2024 tarihli, 2020/1485 E. ve 2024/2148 K. sayılı kararında; “(…) avukat olan sanığın, vekilliğini üstlendiği cinsel taciz dosyasında müvekkilinin oğlu tarafından temin edilen, katılanın hastane kayıtlarına ilişkin belgeleri dosyaya delil olarak sunduğu olayda sanık hakkında 5237 sayılı TCK’nın 136. maddesindeki verileri hukuka aykırı olarak verme veya ele geçirme suçundan mahkumiyet kararı verilmiştir. Bölge adliye mahkemesince dosyaya sunulan evrakların delil niteliğinde olduğunu düşünen ve avukat olan sanığın, suç işleme kastıyla hareket etmediği anlaşıldığından yerel mahkemenin sanığın mahkumiyetine yönelik kararı kaldırılarak, sanığın beraatine karar verilmiştir. Yargılama sürecindeki işlemlerin usul ve kanuna uygun olarak yapıldığı, aşamalarda ileri sürülen iddia ve savunmaların toplanan tüm delillerle birlikte gerekçeli kararda gösterilip tartışıldığı, vicdani kanının dosya içindeki belge ve bilgilerle uyumlu olarak kesin verilere dayandırıldığı anlaşılmakla, katılanların yukarıda ilgili bölümde ileri sürdüğü bu kapsamdaki temyiz sebeplerinin reddine,” karar verilerek, beraat kararı onanmıştır. Bizce, delili dosyaya sunan avukatta hukuka aykırılık bilinci bulunmamaktadır.

Delil; verilerin hukuka aykırı şekilde ele geçirilmesi suretiyle elde edilmişse, bunu yapan avukatsa zaten TCK m.136/1’den sorumlu olur ve bu delil yargılamada kullanılamaz, ancak delil hukuka aykırı yol ve yöntemle elde edilmiş olsa bile, sanığın suçsuzluğunu ortaya koymakta ve savunmasını desteklemekte ise, her ne kadar hukuka aykırı yol ve yöntemle elde edilen deliller yargılamada kullanılamayacak olsa da, sanığın savunmasında haklılığını ve lehine maddi gerçeği ortaya koyan hukuka aykırı delilin istisnai olarak sanık lehine kullanılması gerektiği söylenebilir. Burada ikileme düşüldüğü, Anayasa m.38/6’da ve CMK m.206/2-a ile m.217/2’de herhangi bir ayırım yapılmaksızın hukuka aykırı yol ve yöntemlerle elde edilen delillerin yargılamada kullanılamayacağını söylediğine göre, bundan sadece hukuka aykırı delillerle sanığın mahkum edilemeyeceği, fakat beraat ettirilebileceği sonucuna varılabilir mi? Bizce varılabilmeli, hatta sanık lehine olan delili sanığın ve avukatının hukuka aykırı yol ve yöntemle elde edip etmediğine bakılmaksızın, fakat bu sırada bir suç işlenmişse ondan ceza sorumluluğu işletilerek, hukuka aykırı delilin sanık lehine kullanılabileceği söylenebilir.

Bundan başka; sanığın ve avukatının hukuka aykırı yol ve yöntemle elde etmediği, bir başkası veya kolluk tarafından elde edildiği anlaşılan hukuka aykırı delilin sanık lehine kullanılabileceği, fakat sanığın ve avukatının suçtan elde ettiği delilin kullanılamayacağı, suç olmamakla birlikte sadece hukuka aykırı şekilde elde edilen delilin ise sanık lehine olması halinde yargılamada kullanılabileceği söylenebilir. Elbette sanığın ve müdafiin suç işleyerek veya suç işleterek elde ettiği delilin sanığın suçsuzluğunu ortaya koyması halinde kullanılabileceğini söylemek, suç işlemenin önünü açabileceği gibi, yasak yöntemlerle tanık şikayetçinin veya bir tanığın konuşturulması ve ondan elde edilen beyanın sanık lehine kullanılmasının da yolunu açar.

Bu bakımdan; sanığın veya sanığın kontrolünde olan birisinin veya müdafiin suç işleyerek veya işleterek elde ettiği delilin yargılamada sanık lehine kullanılamayacağı, bunun dışında kalanların kullanılabileceği, sanık veya bir yakını tarafından kişisel veri içeren delilin hukuka aykırı yol ve yöntemle elde edilmesi halinde, bu delili soruşturma ve dava dosyasına sunan avukatın TCK m.136’ya göre bir ceza sorumluluğu olmayacak, TCK m.30/1’de düzenlenen esasta hata, yani kastı kaldıran hata hali dikkate alınacak, hukuka aykırı yol ve yöntemle elde edilen delilin sanık lehine olması durumunda, bu delilin yargılamada sanık lehine kullanılıp kullanılamayacağı ise, yukarıda yer verdiğimiz açıklamalar çerçevesinde değerlendirilmelidir.

Belirtmeliyiz ki; yukarıda yer verdiğimiz Yargıtay kararları incelendiğinde, bir ceza yargılamasında avukatın, temsil ettiği kişinin temin ettiği belgeleri savunma kapsamında dosyaya sunmasının, kast yokluğu sebebiyle TCK m.136’yı gündeme getirmeyeceği belirtilmişse de, CMK m.223/2-a kapsamında değil, CMK m.223/2-c,d dahilinde incelenmesi gerekmektedir.

Buna ek olarak; Yargıtay 5. Ceza Dairesi’nin 25.01.2024 tarihli, 2023/12472 E. ve 2024/814 K. sayılı kararında özetle, sanık avukat tarafından iş mahkemesine sunulan dava dilekçesinde katılana ait telefon numarasına yer verilmiş olup, katılanın Bolvadin Cumhuriyet Başsavcılığı’na yaptığı şikayetinde, telefon numarasının dava dilekçesinde yer verildiğini, taraflar arasında gerçekleştirilen arabuluculuk sürecinde elde edilen bilgilerin Arabuluculuk Kanunu m.4/1 uyarınca gizli tutulması gerektiği ve yine aynı Kanun m.33/1 uyarınca da bu yükümlülüğe aykırı hareket edildiğinden bahisle şikayetçi olmuştur.

Bu şikayet sonrasında; Adalet Bakanlığı’nın 29.07.2022 tarihli yazısında avukat hakkında kovuşturma izni verilmesine dair olur yazısı verilmiş, Bolvadin Cumhuriyet Başsavcılığı son soruşturma izninin verilmesi için dosyayı Bolvadin Ağır Ceza Mahkemesine göndermiş ve mahkeme tarafından da, kişisel veri sayılan cep telefonu numarasına dava dilekçesinde yer verilmesinin ifşa niteliği taşımadığı, suç işleme kastı ile hareket ettiğinden söz edilemeyeceği ve manevi unsur olan kastın bulunmadığından bahisle son soruşturmanın açılmasına yer olmadığına hükmedilmiştir.

Karara karşı yapılan itiraz sonucunda Akşehir Ağır Ceza Mahkemesi, kararın usul ve yasaya uygun olduğu gerekçesiyle kesin olarak itirazın reddine karar verilmiştir.

Bu karara karşı yapılan kanun yararına bozma başvurusu sonucunda, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın kanun yararına bozma isteminde; arabuluculuk aşamasında elde edilen telefon numarasının dava dilekçesinde yer verilmesinin Arabuluculuk Kanununa aykırı olduğu, telefon numarasının dava dilekçesinde hiç gerekmemesine rağmen açıkça yazıldığı, mevcut delillerin son soruşturmanın açılması için yeterli olduğu ve delillerin takdir ve değerlendirilmesinin de son soruşturma aşamasında davayı görecek olan mahkemesine ait bulunduğu belirtilmiştir.

Yargıtay 5. Ceza Dairesi’nin kararında ise; Adalet Bakanlığı tarafından izin verilen isnat yönünden mevcut delillerin son soruşturmanın yeterli olduğu, delillerin takdir ve değerlendirilmesinin de son soruşturma aşamasında davayı görecek olan mahkemesine ait bulunduğu kabul edilerek Bolvadin Ağır Ceza Mahkemesin verdiği karar kanun yararına bozulmuştur.

Kanaatimizce; Yargıtay 5. Ceza Dairesi’nin 25.01.2024 tarihli kararında belirtildiği üzere, sanık avukat tarafından katılana ait telefon numarasını ve davaya konu arabuluculuk görüşmelerine ilişkin teklifin dava dilekçesinde yer vermek suretiyle TCK m.136 uyarınca kişisel verilerin hukuka aykırı olarak ele geçirilmesi veya yayılması suçunun oluşmadığını belirtmek isteriz.

Karara konu olayda; sanık avukatın temsil ettiği müvekkili adına 7036 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu m.3 uyarınca dava şartı olarak arabuluculuk görüşmelerinde bulunulmuş, şikayetçi ile anlaşmaya varılamamış, 7036 sayılı Kanun m.3/2 uyarınca anlaşmaya varılamadığına ilişkin son tutanak sanık avukat tarafından dava dilekçesine eklenmiştir.

Şikayetçi tarafından yapılan suç duyurusunda ise; telefon numarasının dava dilekçesinde yer verildiğini, 6325 sayılı Hukuk Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Kanunu m.4 uyarınca arabuluculuk faaliyeti çerçevesinde elde edilen bilgi ve belgelerin gizli tutulması gerektiği, yine aynı Kanun m.33 uyarınca m.4’de belirtilen yükümlülüğe aykırı hareket edilmesinin cezai müeyyide altına alındığını ifade etmiş ve sanık avukat hakkında şikayetçi olmuştur.

Esasında; müvekkilinin haklarını korumakla yükümlü avukatı tarafından karşı tarafın telefon numarasının elde edilmesi bir kişisel veri ihlali olarak da kabul edilemez. 6698 sayılı Kanun m.5/2-e’de yer alan “Bir hakkın tesisi, kullanılması veya korunması için veri işlemenin zorunlu olması” hükmü gereğince, avukat tarafından müştekiye ait telefon numarasını öğrenip mahkeme ile paylaşmak veya adli mercilere sunma hak ve yetkisine sahiptir.

Görüldüğü üzere; sanık avukat tarafından şikayetçiye ait telefon numarasının TCK m.136’da belirtildiği üzere hukuka aykırı olarak ele geçirilmediği, avukatın dava dilekçesinde müştekiye ait telefon numarasına yer vermek suretiyle adli makamlara ibraz edildiği tartışmasız olup, sanık avukat tarafından icra edilen karara konu fiillerin 6325 sayılı Hukuk Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Kanunu m.33’e aykırılık teşkil etmediğini düşünmekteyiz.

Bu doğrultuda; avukatın dava dilekçesinde müştekiye ait telefon numarasına yer vermek suretiyle adli makamlara ibraz edilmesinde, failin hukuka aykırılık bilinci ile hareket etmediği, failin kastının kişisel veriyi elde etmek veya yaymak olmadığı, dolayısıyla kasten işlenmesi gereken bir suçta kastın bulunmadığı, kişisel veri sayılan cep telefonu numarasına dava dilekçesinde yer verilmesinin kişisel verinin hukuka aykırı verme olarak kabul edilemeyeceğini, bu sebeple de ceza sorumluluğunun bulunmadığını ifade etmek isteriz.

Sonuç olarak; iddia veya savunma tarafında görev yapan avukatın adli makama ibraz edeceği hukuka uygun elde edilen delillerin, kişiyi belirli veya belirlenebilir kılan bilgi veya belge, yani kişisel veri içermesi sebebiyle, TCK m.136 kapsamında ceza sorumluluğunun doğmayacak olup, aksi kanaatin avukatın yapacağı savunmalarda, sunacağı deliller sebebiyle ceza soruşturması altına alınacağı endişesine kapılması, avukatın savunma görevini tam olarak yerine getirememesine sebep olacak, bu şekilde savunma hakkı ve savunma dokunulmazlığı ihlal edilecektir. Avukatlar tarafından hukuka uygun elde edilen ve kişisel veri içeren bilgi ve belgelerin yargılama makamına sunulmasında; savunma hakkının tesisi şeklindeki hukuka uygunluk sebebinin bulunduğu veya TCK m.136/1’de unsurları tanımlanan suçun maddi unsuru içinde hukuka aykırılık unsuru sayıldığından, yüklenen fiilin kanunda suç olarak tanımlanmadığından bahisle ceza sorumluluğunun bulunmadığını düşünmekteyiz.

Prof. Dr. Ersan Şen

Av. Muhammed Enes Efe

-------------

[1] Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 10.06.2014 tarihli, 2014/11-312 E. ve 2021/1514 K. sayılı ve 17.06.2014 tarihli, 2012/12-1510 E. ve 2014/331 K. sayılı kararları

[2] Murat Volkan Dülger, Kişisel Verilerin Korunması Hukuku, Hukuk Akademisi, İstanbul, 2019, 2. Baskı, s.543

[3] Kayıhan İçel, Ceza Hukuku Açısından Kişisel Verilerin Korunmasında “Kişisel Veri” ve “Hukuka Aykırılık” Kavramları, İstanbul Barosu Dergisi, Cilt:94, Sayı:2, 2020, s.17-18

[4] https://sozluk.gov.tr/ (Son Erişim Tarihi: 23.06.2022)

[5] Buminhan Duman, Sibel Can, Verileri Hukuka Aykırı Olarak Verme veya Ele Geçirme Suçu (TCK m.136), International Social Mentality and Researcher Thinkers Journal, Issn:2630-631X, Cilt:31, Sayı:6, s.602

[6] Handan Yokuş Sevük, Türk Ceza Hukuku Özel Hükümler, Adalet Yayınevi, Ankara, 2019, 2. Baskı, s.279; Veli Özer Özbek vd., Türk Ceza Hukuku Özel Hükümler, Seçkin, İzmir, 2019, 14. Baskı s.597