I. Genel Olarak
İhtiyati haciz, alacaklının ileride elde edeceği hakkın etkisiz kalmasını önlemek amacıyla sağlanan istisnai bir geçici hukuki korumadır. İcra ve İflas Kanunu’nun (İİK) 257. maddesinde, ihtiyati haczin yalnızca muaccel para alacakları için öngörüldüğü açıkça ifade edilmiştir. Bu düzenlemenin temel amacı, borçlunun henüz ifa zamanı gelmemiş bir borç nedeniyle ağır ve telafisi güç icra baskısına maruz kalmasını engellemektir. Ancak uygulamada, özellikle kambiyo senetlerine dayalı alacaklarda, vade henüz gelmemiş olmasına rağmen ihtiyati haciz kararları verildiği görülmektedir. Bu durum, ihtiyati haczin hangi ölçüde uygulanabileceği sorusunu gündeme getirirken, kararların icra takibi, itirazın kaldırılması, itirazın iptali ve menfi tespit davaları bakımından nasıl değerlendirileceği sorununu doğurmaktadır.
Bu çalışmada savunulan temel görüş şudur: Vadesi gelmemiş kambiyo senetlerine dayalı alacaklar bakımından ihtiyati haciz, son derece nadir ve sıkı şartlar altında verilmelidir. Ancak, tüm bu istisnai özelliği de dikkate alınarak bir ihtiyati haciz kararı verilmiş ve icra edilmişse, artık bu kararın itirazın itirazın iptali davaları bakımından da hukuki sonuç doğurması gerekir.
II. Vadesi Gelmemiş Kambiyo Senetlerinde İhtiyati Haczin "Son Derece Zor" Olması Gereği
Kambiyo senetleri, soyutluk ve sıkı şekil ilkeleri gereği, borcun varlığı ve miktarı bakımından alacaklıya güçlü bir ispat aracı sağlar. Ancak vade, bu senetlerde borcun ifaya zorlanabilirliğini belirleyen temel unsurdur. Vade gelmeden senedin takibe konu edilmesi, kural olarak mümkün değildir.
Bu nedenle, vadesi gelmemiş kambiyo senetlerine dayalı olarak ihtiyati haciz kararı verilmesi, istisnanın istisnası olarak değerlendirilmelidir. Böyle bir karar:
Borçluyu erken icra baskısına maruz bırakır, Ticari dengeyi bozabilir,
Sonradan telafisi güç zararlar doğurabilir.
Bu sebeple mahkemeler, vadesi gelmemiş kambiyo senetlerine ilişkin ihtiyati haciz taleplerini değerlendirirken, İİK m. 257/2'deki istisnai hâlleri son derece dar yorumlamalı; adeta "verilmesi neredeyse imkânsız" bir tedbir anlayışıyla hareket etmelidir.
III. Ancak İhtiyati Haciz Verilmişse: Hukuki Sonuçlardan Geri Dönülememesi Sorunu
Bununla birlikte, tüm bu sıkı değerlendirmelere rağmen bir mahkeme tarafından ihtiyati haciz kararı verilmiş ve bu karar icra edilerek borçlunun malvarlığına fiilen müdahale edilmişse, artık farklı bir hukuki aşamaya geçilmiş olur. Bu noktada şu soru ortaya çıkar: Geçerli bir ihtiyati haciz kararıyla başlayan ve icra edilen bir süreç, sırf alacak vadesi gelmemiş olduğu gerekçesiyle itirazın iptali davalarında bütünüyle etkisiz mi sayılmalıdır?
Bu soruya olumlu cevap verilmesi, ihtiyati haciz kurumunu fiilen anlamsız hâle getirir. Mahkemelerce verilmiş bir ihtiyati haciz kararının icra edilmesiyle alacaklı, alacağını tahsil etmek adına haklı bir takip sürecine başlamış olur. Eğer bu aşamada alacaklının takip işlemi, yalnızca vade gelmediği için etkisiz sayılırsa, alacaklının hakkı ile ilgili her türlü hukuki çaba boşa çıkacaktır. Ayrıca, vadesi gelmemiş alacaklar açısından dahi hukuki sürecin başlatılması, alacaklının hukuki güvenliği için gereklidir. Eğer ihtiyati haciz ile alacaklı, borçluya karşı geçici bir hukuki koruma sağlamış ve borçlunun malvarlığına müdahale etmişse, bu sürecin yalnızca "vade eksikliği" gerekçesiyle geçersiz sayılması hukuken tutarsız olacaktır.
IV. İİK m. 257/3 ve İtirazın İptali Davasında Borçlu Bakımından Muacceliyetin Etkisi
İcra ve İflas Kanunu m. 257/3 hükmü, bu noktada belirleyici öneme sahiptir. Anılan hüküm uyarınca, müeccel bir alacak için ihtiyati haciz kararı alınmış ve bu karar icra edilmişse, borçlu artık borcun vadesinin gelmediğini ileri süremez. Bu düzenleme, maddi hukuk anlamında mutlak bir muacceliyet yaratmamakla birlikte, borçlu bakımından icra hukukuna özgü, nispi bir muacceliyet etkisi doğurur.
Başka bir ifadeyle:
Borcun ifa zamanı maddi hukukta değişmez,
Ancak borçlu, icra hukukunda vade def’ine dayanamaz hâle gelir.
Yargıtay 12. Hukuk Dairesinin 15.02.2011 tarihli (2010/20163/Esas, 2011/694 Karar sayılı) kararı da bu yöndedir. Kararda, geçerli bir ihtiyati haciz kararının icra edilmesiyle birlikte, vadesi gelmemiş kambiyo borcunun borçlu bakımından muaccel hâle geldiği kabul edilmiştir. Ancak, Yargıtay’ın bu kararının sadece ihtiyati haczin kaldırılması durumunda etkili olduğunu vurgulayan bir yaklaşımda olduğu görülmektedir. Bu noktada, yalnızca ihtiyati haczin kaldırılması sürecinde değil, itirazın iptali davaları bakımından da muacceliyet etkisinin devam etmesi gerekir.
İtirazın iptali davalarının temel amacı, icra takibine yapılan itirazın haklı olup olmadığını tespit etmektir. Bu davalarda mahkeme, takibin dayandığı alacağın hukuki niteliğini ve borçlunun ileri sürdüğü itirazların geçerliliğini inceler.
Geçerli ve icra edilmiş bir ihtiyati haciz kararı mevcutken, borçlunun yalnızca “alacak vadesi gelmemiştir” savunmasıyla bu davalarda başarıya ulaşmasına izin verilmesi şu sonuçları doğurur:
İhtiyati haciz kararını fiilen hükümsüz kılar,
İcra sürecinde çelişkili kararların ortaya çıkmasına yol açar, Hukuki güvenliği zedeler.
Bu nedenle, ihtiyati haciz verilmiş ve icra edilmişse, borçlunun vade itirazı itirazın iptali davasında dinlenmemelidir. Aksi yaklaşım, ihtiyati haczi yalnızca "görünürde var olan ama sonuç doğurmayan" bir tedbir hâline indirger. Bu da, icra hukukunun işlevselliğini ortadan kaldırır.
İhtiyati haczin, yalnızca "vade gelmemiştir" gerekçesiyle etkisiz sayılması, hukuki süreç açısından ciddi aksaklıklara yol açar. Takibin sonuca ulaşması için bir takım önemli unsurlar (senetlerin geçerliliği, imza, tutar, şekil şartları gibi) eksiksiz ve geçerli olmalıdır. Sadece vade eksikliği nedeniyle ihtiyati haczin ve takip işlemlerinin geçersiz sayılması, borçlunun hakkını savunurken alacaklının hakkını da zedeler.
Bu durumda, her ne kadar maddi hukuk açısından alacak vadesi gelmemiş olsa da, takip işlemleri ve ihtiyati haciz kararının geçerliliği, uygulamanın istikrarı ve hukuki güvenliği sağlamak açısından dikkate alınmalıdır. Zira, vade eksikliği dışında diğer tüm unsurların geçerliliği olduğu durumlarda yalnızca vade unsuru ile takibin sonuca bağlanmaması hukuken yanlış olacaktır. Bu, alacaklı bakımından da haksız bir durum yaratır ve uygulamada istikrarsızlığa yol açar.
V. Karşı Görüşler ve Eleştirilerin Değerlendirilmesi
Doktrinde bazı görüşler, muacceliyetin yalnızca maddi hukuka ait olduğu ve ihtiyati haczin bu niteliği değiştiremeyeceği gerekçesiyle, vadesi gelmemiş alacaklara dayalı tüm takiplerin geçersiz sayılması gerektiğini savunmaktadır. Ancak bu görüş, özellikle uygulama açısından ciddi sakıncalar doğurur:
Mahkemece verilmiş bir ihtiyati haciz kararının sonuçsuz bırakılması, Alacaklının tüm yargısal süreci boşa yaşaması,
Borçlunun çelişkili biçimde hem hacze katlanıp hem de vade savunmasıyla takibi bertaraf etmesi.
Bu nedenle, istisnai olarak verilmiş bir ihtiyati haczin, süreç ilerledikçe hukuki sonuç doğurmaya devam etmesi gerekir. İhtiyati haciz kararının yargısal süreçteki etkinliğinin korunması, hem alacaklının hakkını korumak hem de hukuki güvenliği sağlamak açısından kritik bir önem taşır.
Sonuç
Vadesi gelmemiş kambiyo senetlerine dayalı alacaklar bakımından ihtiyati haciz, kural olarak verilmemeli; ancak verilmişse, bu kararın hukuki sonuçları görmezden gelinmemelidir. Bu çerçevede:
İhtiyati haciz son derece nadir ve sıkı şartlarla verilmelidir,
Ancak verilmiş ve icra edilmişse, borçlu bakımından vade def’i ortadan kalkar,
•Bu etki, yalnızca ihtiyati haczin kaldırılması sürecinde değil, itirazın iptali davalarında da geçerli olmalıdır.
Bu yaklaşım, hem kanun sistematiğiyle hem de Yargıtay içtihadıyla uyumlu olup, icra hukukunun işlevselliğini ve hukuki güvenliği sağlayan dengeli bir çözüm sunmaktadır.