Dijitalleşme, dolandırıcılık eyleminin görünümünü değiştirmiştir. Artık dolandırıcılık yalnızca yüz yüze kurulan hileli fiillerle değil; sosyal medya ilanları, sahte alışveriş bağlantıları, yatırım vaatleri, kripto para yönlendirmeleri, sahte iş başvuruları ve üçüncü kişi banka hesapları üzerinden yürütülen para transferleriyle de işlenmektedir. Bu yeni görünümde mağdur çoğu zaman faille doğrudan karşılaşmaz. Fail kendisini güvenilir bir satıcı, yatırım danışmanı, şirket temsilcisi, aracı kişi veya müşteri hizmetleri görevlisi gibi gösterir. Mağdur, aldatıcı davranışların etkisiyle parayı çoğu zaman failin kendi hesabına değil, üçüncü bir kişinin banka hesabına gönderir. İşte ceza hukuku bakımından en tartışmalı alan tam da burada ortaya çıkar: Paranın gönderildiği hesabın sahibi her durumda dolandırıcılık suçunun faili midir?
Uygulamada sık karşılaşılan olay tipi şudur: Bir kişi, “kolay para kazanma”, “hesabını birkaç saat kullandırma”, “IBAN’ına para gelsin, sen çekip bize ver, komisyonunu al” gibi vaatlerle banka hesabını başkasına kullandırır. Bazı olaylarda hesap sahibi gerçekten kandırılmış olabilir. Bazı olaylarda ise hesabının suçtan elde edilen paranın aktarılmasında kullanılacağını bilmekte veya en azından bu ihtimali kabullenmektedir. Bu nedenle banka hesabını kullandıran kişinin ceza sorumluluğu, soyut bir kabul veya mahkûmiyet mantığıyla değil, somut olayın delil yapısına göre belirlenmelidir.
Dolandırıcılık suçu bakımından temel düzenleme TCK m.157’de yer alan hileli davranışlarla bir kimsenin aldatılması, onun veya başkasının zararına yarar sağlanmasıdır. Dijital dolandırıcılık olaylarında ise çoğu zaman TCK m.158/1-f kapsamında bilişim sistemlerinin, banka veya kredi kurumlarının araç olarak kullanılması suretiyle nitelikli dolandırıcılık tartışılır. Bunun yanında hesap sahibinin rolüne göre TCK m.37 anlamında müşterek faillik, TCK m.39 anlamında yardım etme veya bazı dosyalarda yalnızca şüpheli para trafiğine konu olmuş hesap sahibi sıfatı gündeme gelebilir. Bu ayrım, ceza sorumluluğunun şahsiliği ilkesi gereği son derece önemlidir. Zira bir kişinin banka hesabının suçta kullanılmış olması ile o kişinin suçun işlenmesine bilerek ve isteyerek katılması birbirinden farklıdır.
Yargıtay uygulamasında da yalnızca banka hesabı sahibi olmak veya hesabı bir başkasına kullandırmış bulunmak tek başına mahkûmiyet için yeterli görülmemektedir. Ceza sorumluluğunun doğabilmesi için sanığın suç işleme kastının ve iştirak iradesinin her türlü şüpheden uzak, kesin ve inandırıcı delillerle ortaya konulması gerekir. Nitekim Yargıtay 11. Ceza Dairesi, sanığın suça iştirak ettiğine dair mahkûmiyete yeterli, kesin ve inandırıcı delil bulunmadığı durumlarda beraat kararı verilmesi gerektiğini vurgulamıştır.[1] Benzer şekilde Yargıtay 15. Ceza Dairesi de hesap sahibinin suçtan haberdar olduğuna veya suça iştirak ettiğine dair yeterli delil bulunmayan hâllerde, yalnızca hesap sahibi olmanın cezalandırma için yeterli sayılamayacağını kabul etmiştir.[2]
Bu yaklaşım isabetlidir. Çünkü ceza yargılamasında esas olan, sonucun kimin hesabı üzerinden gerçekleştiği değil, sanığın bu sonuca hangi iradeyle katıldığıdır. Dolandırıcılık suçunda hesap sahibi; hileli davranışları bizzat gerçekleştirmiş, faille fikir ve eylem birliği içinde hareket etmiş, suçtan elde edilen paranın aktarılması için hesabını bilerek tahsis etmiş, paranın suçtan geldiğini bilerek çekmiş veya üçüncü kişiye teslim etmiş olabilir. Bu ihtimallerde ceza sorumluluğu gündeme gelir. Ancak hesap gerçekten rıza dışı kullanılmışsa, hesap sahibi kandırılmışsa, suçtan haberdar olduğuna dair delil yoksa veya paraya fiilen temas etmemişse, yalnızca hesap hareketinden hareketle mahkûmiyet kurulması ceza hukukunun temel ilkeleriyle bağdaşmaz.
Bununla birlikte “ben sadece hesabımı verdim” savunması da her durumda koruyucu değildir. Yargıtay, hesap sahibinin kastını değerlendirirken hayatın olağan akışı kriterine önem vermektedir. Özellikle sanığın kimlik ve adres bilgilerini dahi bilmediği bir kişiye, yüklü miktarda para girişi olacak şekilde hesabını kullandırması hayatın olağan akışına aykırı kabul edilebilmektedir. Yargıtay 11. Ceza Dairesi’nin değerlendirmesinde bu tür davranışlar, dolandırıcılık suçunun işlenmesini kolaylaştıran bir katılım biçimi olarak ele alınmıştır.[3] Bu noktada mesele, sıradan bir banka hesabı kullanımından çıkar; sanığın hesabının suç organizasyonunda bir aktarım kanalı olarak kullanılması ihtimali doğar. Bu ihtimalde ise TCK m.37 gereği banka hesabını kullandıranın eylemi “olmazsa olmaz” ölçüde fiilin gerçekleşmesine katkı sağlıyor ise, müşterek faillik gündeme gelebilir.
Uygulamada “IBAN kiralama” olarak adlandırılan eylemin tehlikesi de buradadır. Hesap sahibi, çoğu zaman kendisini asıl fail olarak görmez. “Ben kimseyi dolandırmadım, sadece hesabıma para geldi”, “Parayı çekip verdim”, “Komisyon aldım ama paranın suçtan geldiğini bilmiyordum” şeklinde savunma yapar. Fakat ceza hukuku bakımından suçun işlenmesini kolaylaştırmak, suçtan elde edilen paranın izini kaybettirmek veya failin yakalanmasını zorlaştıracak para transferine aracılık etmek, somut olayın özelliklerine göre yardım etme veya iştirak sorumluluğu doğurabilir. Hele ki sanık bu işlem karşılığında komisyon veya menfaat elde etmişse, bu durum kastın varlığı bakımından güçlü bir karine sayılabilir.
“Hesabımı başkası kullandı” veya “kartımı kaybettim” savunmaları da tek başına yeterli değildir. Bu savunmaların mutlaka somut olgularla desteklenmesi gerekir. Örneğin banka kartını veya kimlik belgesini kaybettiğini ileri süren bir kişinin, suç tarihinden sonra bankaya, kolluğa veya ilgili mercilere herhangi bir başvuruda bulunup bulunmadığı araştırılır. Yargıtay 11. Ceza Dairesi, nüfus cüzdanını veya banka kartını kaybettiğini iddia eden sanığın suç tarihinden sonra ilgili mercilere başvuruda bulunmamasını savunmanın güvenilirliğini zayıflatan bir olgu olarak değerlendirmiştir.[4] Bu değerlendirme, uygulamada son derece önemlidir. Çünkü gerçekten kartını kaybeden veya hesabının izinsiz kullanıldığını fark eden kişinin olağan davranışı bankaya başvurmak, hesabı bloke ettirmek, kart iptali istemek veya kolluğa bildirimde bulunmaktır.
Benzer şekilde, hesabını kullandığını iddia ettiği kişilerin açık kimlik ve adres bilgilerini veremeyen, aradaki alacak-borç ilişkisini belgeleyemeyen veya para transferinin nedenini açıklayamayan sanıkların savunmaları daha zayıf kabul edilmektedir. Yargıtay 11. Ceza Dairesi, hesabını kullandığını ileri sürdüğü kişiler hakkında somut bilgi veremeyen ve bu ilişkiyi belgeleyemeyen sanık bakımından bu çelişkileri mahkûmiyet gerekçesi içinde değerlendirmiştir.[5] Burada ceza yargılamasının aradığı husus, sanığın her ihtimali mutlak biçimde ispatlaması değildir; ancak savunmanın hayatın olağan akışına, banka kayıtlarına, iletişim verilerine ve dosya kapsamına uygun olup olmadığıdır.
Sanığın daha önce benzer bir soruşturma nedeniyle hesaplarının dolandırıcılık olaylarında kullanıldığını öğrenmesine rağmen hesap kullanımına engel olmaması da kastın değerlendirilmesinde aleyhe bir unsur olarak ortaya çıkabilir. Yargıtay 11. Ceza Dairesi, sanığın daha önce başka bir soruşturma kapsamında hesaplarının dolandırıcılıkta kullanıldığını öğrenmiş olmasına rağmen buna rağmen gerekli tedbirleri almamasını kastın varlığı bakımından önemseyen bir yaklaşım benimsemiştir.[6] Zira ilgili Yargıtay kararında ilk derece mahkemesinin sanıkla ilgili “UYAP kayıtlarında soruşturma ve kovuşturma aşamasında aynı neviden suça ilişkin dosyalarının bulunması” ile ilgili belirlemesinin hükme esas alınması Yargıtay tarafından isabetli bulunmuştur.
Hesap hareketlerinden haberdar olmama savunması da her olayda inandırıcı bulunmayabilir. Özellikle yoğun para giriş-çıkışı bulunan, kısa süre içinde farklı kişilerden havale alan, paranın hemen çekildiği veya başka hesaba aktarıldığı dosyalarda, hesap sahibinin hiçbir şeyden haberi olmadığını söylemesi hayatın olağan akışı kriteriyle denetlenir. Nitekim Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 11. Ceza Dairesi, kişinin adına kayıtlı hesaplardaki para hareketlerinden haberdar olmamasını hayatın olağan akışına aykırı kabul eden savcılık mütalaası lehine bir değerlendirme yapmıştır.[7]
Bu noktada delil değerlendirmesi belirleyici hâle gelir. Hesap sahibi hakkında mahkûmiyet hükmü kurulabilmesi için dosyada yalnızca banka dekontunun bulunması yeterli değildir. Paranın hangi tarihte geldiği, ne kadar süre hesapta kaldığı, kim tarafından çekildiği, ATM görüntülerinde kimin görüldüğü, mobil bankacılık girişlerinin hangi cihazdan ve IP adresinden yapıldığı, sanığın faille telefon veya mesaj bağlantısının bulunup bulunmadığı, hesap açılış tarihi, hesap kullanım alışkanlığı ve para transfer zinciri birlikte incelenmelidir. Özellikle ATM görüntüleri gibi delillerin bir süre sonra kaybolması ihtimaline binaen, bu delillerin soruşturma aşamasında ivedi olarak toplanması önem arz etmektedir. Yargıtay 15. Ceza Dairesi, sanığın inkar içeren savunmasına karşın; dijital ve teknik veriler kapsamında HTS kayıtları, banka hareketleri, ATM güvenlik kamera görüntüleri ve CD izleme tutanaklarını değerlendirerek sanığın üzerine atılı suçu işlediğine karar vermiştir. [8]
Hesap kullanım alışkanlığı da göz ardı edilmemelidir. Bir kişinin hesabı uzun süredir düzenli maaş, kira, alışveriş veya günlük banka işlemleri için kullanılıyorsa ve suç tarihinde olağan dışı tek bir işlem gerçekleşmişse, bu durum ayrı değerlendirilir. Buna karşılık hesap olaydan hemen önce açılmışsa, daha önce neredeyse hiç kullanılmamışken kısa sürede yüksek miktarlı giriş-çıkışlar olmuşsa veya çok sayıda farklı kişiden para toplanmışsa, bu durum sanık aleyhine yorumlanabilir. Yargıtay 13. Ceza Dairesi, sanığın olay öncesi ve sonrasındaki banka hesap kullanım alışkanlıklarının ve suça konu havalelerin yapıldığı dönemdeki hesap ekstrelerinin incelenmemesi bozma sebebidir. [9] Bu yaklaşım, hesap sahibinin kastını doğrudan anlamaya yarayan en pratik yoldur.
Dolandırıcılık dosyalarında iştirak ilişkisi de teknik biçimde kurulmalıdır. Sanıklar arasında fikir ve eylem birliği var mı? Hesap sahibi mağdurla hiç iletişim kurmuş mu? Faille telefon görüşmesi veya mesajlaşması bulunuyor mu? Mağdura gönderilen IBAN kime ait? Paranın gönderilmesinden hemen sonra hesap sahibi ne yapmış? Bu sorulara yanıt verilmeden sağlıklı bir iştirak değerlendirmesi yapılması mümkün değildir. Yargıtay 11. Ceza Dairesi, sanıklar arasındaki fikir ve eylem birliğinin, mağdurla kurulan iletişimlerin ve hileli davranışların dosya kapsamıyla sabit olması gerektiğini kabul etmiştir.[10] Böylece hesap sahibinin yalnızca pasif bir hesap sahibi mi, yoksa suç planının bilerek parçası mı olduğu ayrıştırılabilir.
Diğer taraftan, ceza yargılamasının temel ilkesi olan şüpheden sanık yararlanır ilkesi bu dosyalarda ihmal edilmemelidir. Özellikle hesabın eş, yakın akraba veya üçüncü kişi tarafından kullanıldığı savunması dosya kapsamıyla çürütülemiyorsa, sanığın suçtan haberdar olduğuna dair kesin delil yoksa, para hareketinden menfaat elde ettiği ispatlanamıyorsa ya da dijital materyallerde suçla bağlantı kurulamıyorsa mahkûmiyet kararı verilmesi sorunlu olur. Yargıtay 15. Ceza Dairesi, eşinin veya bir yakınının hesabı kullandığı ve sanığın bu işlemlerden haberdar olmadığına dair savunmanın aksinin ispatlanamaması hâlinde beraat sonucuna gidilebileceğini kabul etmiştir.[11]
Aynı şekilde, sanığın hesabını borçları nedeniyle bir tanıdığına verdiğine ilişkin savunması, diğer sanık veya tanık beyanlarıyla doğrulanıyorsa, artık bu savunma soyut bir inkar beyanı olarak görülemez. Yargıtay 11. Ceza Dairesi, bu tür savunmanın başka beyanlarla desteklenmesini beraat değerlendirmesi bakımından önemli görmüştür.[12] Bu karar çizgisi, sanık müdafiliği bakımından açık bir strateji ortaya koymaktadır: Savunma yalnızca “haberim yoktu” cümlesine bırakılmamalı; hesabın kim tarafından, hangi nedenle, hangi tarihte ve hangi ilişki kapsamında kullanıldığı somutlaştırılmalıdır.
Sanığın telefon numarasının veya dijital materyallerinin suçla ilişkilendirilememesi de savunmayı güçlendiren bir unsur olabilir. Dijital dolandırıcılık dosyalarında faille hesap sahibi arasındaki bağlantı çoğu zaman telefon, mesaj, sosyal medya yazışması, cihaz kaydı, IP verisi veya para transferi üzerinden kurulur. Bu bağlantı kurulamıyorsa, hesap sahibinin kastı konusunda ciddi şüphe doğabilir. Yargıtay 11. Ceza Dairesi, sanığın telefon numarası veya dijital materyallerinin suçla ilişkilendirilememesini beraat değerlendirmesi bakımından önemli gören bir yaklaşım sergilemiştir.[13]
Bu nedenle banka hesabını kullandırma ile ilgili açılan dosyalarda hem mağdur vekili hem de sanık müdafi açısından stratejik bakış farklıdır. Mağdur vekili açısından amaç, hesap sahibinin yalnızca teknik bir hesap sahibi olmadığını; para transfer zincirinde bilinçli rol aldığını, parayı çektiğini, aktardığını, faille bağlantılı olduğunu veya menfaat elde ettiğini göstermektir. Bunun için banka kayıtları, ATM görüntüleri, HTS kayıtları, iletişim içerikleri, hesap açılış bilgileri ve para transfer zamanlaması birlikte değerlendirilmelidir. Sanık müdafi açısından ise savunmanın merkezinde; kastın bulunmadığı, hesabın rıza dışı veya kandırılma sonucu kullanıldığı, diğer şeriklerle birlikte hareket edilmediği, sanığın menfaat elde etmediği, faille bağlantısının kurulamadığı, parayı çekmediği veya savunmasının tanık/banka kaydı/dijital veriyle desteklendiği hususları yer almalıdır.
Sonuç olarak, dijital dolandırıcılıkta banka hesabını kullandırma meselesi basit bir “IBAN verdim, sorumlu değilim” veya “hesabına para geldi, kesin suçlu” ikiliğine indirgenemez. Ceza hukuku bakımından belirleyici olan, hesabın suçta kullanılması değil, hesap sahibinin bu kullanıma ilişkin bilgisinin, iradesinin ve menfaat ilişkisinin somut delillerle ortaya konulmasıdır. Bununla birlikte günümüz para trafiğinde banka hesabı artık yalnızca kişisel bir finans aracı değildir; ceza yargılamasında kişinin suçla bağlantısını, kastını, menfaat ilişkisini veya savunmasının gerçekliğini gösteren bir delil alanıdır. Bu nedenle vatandaş açısından en temel uyarı açıktır: Banka hesabı, IBAN, banka kartı veya mobil bankacılık bilgileri hiçbir surette üçüncü kişilere kullandırılmamalıdır. Birkaç bin liralık kolay para vaadi, kişiyi çok daha ağır bir ceza soruşturmasının merkezine taşıyabilir.
YARGI KARARLARININ KÜNYELERİ:
[1] Yargıtay 11. Ceza Dairesi, E. 2021/27007, K. 2025/7124, T. 12.06.2025.
[2] Yargıtay 15. Ceza Dairesi, E. 2017/10243, K. 2019/9664, T. 09.10.2019.
[3] Yargıtay 11. Ceza Dairesi, E. 2023/185, K. 2023/367, T. 06.02.2023.
[4] Yargıtay 11. Ceza Dairesi, E. 2021/16909, K. 2024/3732, T. 19.03.2024.
[5] Yargıtay 11. Ceza Dairesi, E. 2021/15557, K. 2023/650, T. 14.02.2023.
[6] Yargıtay 11. Ceza Dairesi, E. 2024/2576, K. 2024/7696, T. 05.06.2024.
[7] Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 11. Ceza Dairesi, E. 2017/1598, K. 2018/755, T. 12.06.2018.
[8] Yargıtay 15. Ceza Dairesi, E. 2017/29381, K. 2018/2634, T. 16.04.2018.
[9] Yargıtay 13. Ceza Dairesi, E. 2014/26518, K. 2015/15561, T. 14.10.2015.
[10] Yargıtay 11. Ceza Dairesi, E. 2021/26715, K. 2024/6709, T. 15.05.2024.
[11] Yargıtay 15. Ceza Dairesi, E. 2017/27853, K. 2019/9667, T. 09.10.2019.
[12] Yargıtay 11. Ceza Dairesi, E. 2021/27858, K. 2024/8214, T. 13.06.2024.
[13] Yargıtay 11. Ceza Dairesi, E. 2025/2693, K. 2025/13366, T. 21.10.2025.