Tarım arazilerinde yaygınlaşan hobi bahçeleri meselesi, basit bir hukuka aykırılık tartışmasının ötesindedir. Bir tarafta Anayasa’nın devlete yüklediği koruma yükümlülüğü, diğer tarafta ise artık görmezden gelinemeyecek ölçüde yaygınlaşmış bir toplumsal ihtiyaç bulunmaktadır. Bu nedenle mesele, yalnızca “yasak–yaptırım” ekseninde değil; ortaya çıkış nedenleri, idarenin tutumu ve sahadaki fiilî durum birlikte değerlendirilerek ele alınmalıdır.

Bu tartışma 4 Nisan tarihli yönetmelikle görünür hâle gelmiş olsa da, ortada yeni bir yasak yoktur. 5403 sayılı Kanun’un 21. maddesinde 28.10.2020 tarihinde yapılan değişiklikle, idarî para cezasından yıkıma ve hapis cezasına kadar uzanan yaptırımlarla tarım arazilerinin izinsiz kullanımı zaten açıkça yasaklanmıştır.

Ancak burada belirleyici olan husus, bu düzenlemenin uygulama esaslarını belirleyen yönetmeliğin yaklaşık altı yıl sonra yürürlüğe girmiş olmasıdır. Bu gecikme, sahada denetimin zayıflamasına ve fiilî durumun yaygınlaşmasına doğrudan etki etmiştir. Bu kadar uzun süre sağlıklı şekilde denetlenmeyen ve uygulama yönetmeliği geciktirilen bir alanda, herhangi bir geçiş hükmüne yer verilmemiş olması makul değildir. Nitekim vatandaşlardan gelen yoğun tepkiler ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “orta yol bulunması” yönündeki yaklaşımı da, mevcut düzenlemenin yeniden değerlendirilmesi gerektiğini açıkça ortaya koymaktadır.

Bu noktada, sahadaki gerçeği yok saymadan, net, ölçülü ve uygulanabilir bir denge kurulması zorunludur. Bu çalışmada, bu dengeyi sağlayabilecek çözüm önerileri ortaya konulacaktır.

Gecikmeden Kaynaklı Haklı Beklenti, İdari Pratikten Kaynaklı Devletin Sorumluluğu

Devletin yükümlülüğü yalnızca yasak koymak değil, bu yasağı zamanında ve etkili şekilde uygulamaktır. İdarenin uzun süre hareketsiz kalması, oluşan fiilî durumun sorumluluğunu ortadan kaldırmaz; aksine bu durumu yönetme yükümlülüğünü doğurur.

2020 yılında kanuni yasak açıkça getirilmiş olmasına rağmen, uygulama yönetmeliğinin yaklaşık altı yıl gecikmesi ve bu süreçte denetimlerin yeknesak şekilde yapılmaması sahada fiilî bir düzen oluşturmuştur. Bu süreçte kooperatifler kurulmasına uzun süre müdahale edilmemesi de, açık bir yapılaşma hakkı vermese dahi, idari bir tolerans olarak algılanmış ve vatandaş nezdinde belirli bir beklenti yaratmıştır.

Bu durum klasik anlamda tam bir “haklı beklenti” oluşturmasa da, en azından idari pratikten kaynaklanan bir güven alanının varlığını ortaya koymaktadır. Bu nedenle devletin, kendi uygulamalarıyla oluşmasına zemin hazırladığı bir durumu, hiçbir geçiş süreci öngörmeden “yıkılsın” yaklaşımıyla ortadan kaldırması, hukuk devleti ilkesi bakımından sorunludur.

Kısacası, idari pratik ve oluşan beklenti, hukuka aykırılığı ortadan kaldırmaz; ancak devlete bu süreci yönetme ve çözümü daha ölçülü şekilde kurma yönünde bir sorumluluk yükler.

Bu Anayasa Mahkemesi’nin kararlarında da yer bulmuş bir yaklaşımdır:

AYM, Halim Alper ve Ömer Alper, B. No: 2015/7448, 10.10.2018, §50)

“Çağdaş şehircilik ilkeleri çerçevesinde planlama ve imar uygulamaları bakımından geniş takdir yetkileri bulunan kamu makamlarının bu takdir yetkilerini zamanında, makul ve tutarlı bir biçimde kullanmaları gerekmektedir. Kaçak olarak inşa edildiği anlaşılan yapının yıkımı için gerekli imkânlara sahip olan idarenin uzun bir süre girişimde bulunmaması, üstüne söz konusu yapının belediyecilik hizmetlerinden faydalandırılması bu binada yaşayanlar için sosyal ortam ve aile çevresinin kurulmasına müsaade edildiği anlamı taşımaktadır. Ancak yıkımı için hiçbir işlem tesis edilmeden makul görülebilenden uzun bir süre boyunca binada yaşayan başvurucu ve ailesi yönünden binanın kullanımının önemli bir ekonomik menfaat teşkil ettiği kuşkusuzdur. Kamu makamlarının belirsizliğe yol açan edilgen tutumu karşısında böyle bir durumun bir anda değişebileceğinin öngörülmesi de beklenemez (Benzer yöndeki karar bkz. Rifat Algan, B. No: 2014/19138, 22/2/2018, § 51).”

Ayrıca konu “iyi yönetişim ilkesi” çerçevesinde de değerlendirilmelidir. Nitekim Anayasa Mahkemesi kararlarında;

Devletin pozitif yükümlülükleri kapsamında alması gereken koruyucu önlemler arasında idarenin iyi yönetişim ilkesine uygun hareket etme yükümlülüğü de bulunmaktadır. İyi yönetişim ilkesi, kamu yararı kapsamında bir mesele söz konusu olduğunda kamu otoritelerinin uygun zamanda, uygun yöntemle ve her şeyden önce tutarlı olarak hareket etmelerini gerektirir (Anayasa Mahkemesi, Kenan Yıldırım ve Turan Yıldırım, B. No: 2013/711, 3/4/2014).

Bu bağlamda idarelerin kendi hatalarının sonuçlarını gidermeleri ve bireylere yüklememeleri gerekir (Anayasa Mahkemesi, Reis Otomotiv Ticaret ve Sanayi A.Ş. [GK], B. No: 2015/6728, 1/2/2018).

İyi yönetişim ilkesi gereği uygun zamanda, uygun yöntemle ve her şeyden önce tutarlı olarak hareket etmeleri gerekmekte olan kamu görevlilerinin bu ilkenin dikte ettiği bir gerçeklik olarak tarafların mağduriyetlerini önleyebilme noktasında kullanabilecekleri çeşitli enstrümanlar mevcut olduğu (…) unutulmamalıdır. (Anayasa Mahkemesi, Vedat Oğuz, B.No:2018/35120, 15/9/2021)

ÇÖZÜM ÖNERİLERİ

1-Ekolojik Turizm Üzerinden Sınırlı Meşruiyet Alanı Oluşturma/Çağdaş Bir Gereklilik Olarak Eko-Hobi Anlayışı

Mevcut yapılaşmalar içinde mevzuata en yakın duran model, ekolojik turizm projeleri kapsamında Bakanlık onayı almış uygulamalardır. Lüks çadır tesisleri de bu kapsamda değerlendirilebilir. Bu projeler, tarım arazisinin tamamen kaybına yol açmadan, kontrollü ve belirli standartlar çerçevesinde kullanımına imkân tanıyan istisnai bir alan oluşturmaktadır.

Ancak uygulamada bu yol, çoğu vatandaş için fiilen erişilebilir değildir. Ekolojik turizm projeleri; Tarım ve Orman Bakanlığı başta olmak üzere birden fazla idarenin değerlendirmesine tabi, teknik raporlar, proje bütünlüğü ve çeşitli izin süreçleri gerektiren karmaşık bir yapıya sahiptir. Bu nedenle bireysel ölçekte bu tür bir onayın alınması son derece güçtür.

Bu noktada yapılması gereken, bu modeli genişletmek değil; erişilebilir hâle getirmektir. Özellikle belirli kriterleri sağlayan alanlar bakımından:

• Başvuru süreçleri sadeleştirilmeli,

• Tek elden yürütülen (koordinasyonlu) izin mekanizması kurulmalı,

• Küçük ölçekli ve düşük etkili projeler için basitleştirilmiş ruhsatlandırma usulleri getirilmelidir.

Böylece hem kontrolsüz yapılaşmanın önüne geçilebilir hem de mevcut fiilî ihtiyaç, tamamen hukuk dışına itilmeden, sınırlı ve denetlenebilir bir çerçeveye alınabilir.

Çözümün ekoturizm perspektifi altında yeniden ele alınması, daha dengeli ve isabetli bir çerçeve sunmaktadır. Bu kapsamda hobi bahçelerinin, ekolojik turizm projelerinin temel ilkeleriyle uyumlu biçimde yeniden tanımlanması mümkündür. Tarımsal faaliyetlerin korunması ile turizm kullanımının birlikte gözetildiği bu bütüncül modelin söz konusu alanlara teşmil edilmesi, kamu yararı bakımından daha sağlıklı bir yapı ortaya koyacaktır. Böylece yalnızca hobi amaçlı kullanımın ötesine geçilerek, verimlilik odaklı tarımsal üretimi de içeren “eko-hobi” yaklaşımının geliştirilmesi mümkün hâle gelecektir.

2-Geçiş Süreci İle Kademeli Tasfiye ve Tarıma Dönüş

Ekolojik turizm kapsamında değerlendirilemeyecek nitelikteki parseller bakımından, doğrudan yıkım yerine kademeli tasfiye esaslı bir geçiş modeli uygulanmalıdır. Zira bu alanlarda kurulan yapıların büyük bölümü, kalıcı ve ağır inşai faaliyetlerden ziyade; sökülebilir, taşınabilir veya dayanıklılığı sınırlı malzemelerden oluşmaktadır. Bu durum, ani ve sert müdahaleler yerine zaman içinde tasfiye edilebilecek bir yapılaşma gerçeğine işaret etmektedir.

Bu çerçevede:

• Belirli bir süreyle (örneğin 5–10 yıl) sınırlı kullanım hakkı tanınmalı,

• Bu süre içinde beton, altyapı ve kalıcı unsurların kaldırılması zorunlu kılınmalı,

• Süre sonunda arazinin tarımsal niteliğine uygun şekilde geri kazandırılması sağlanmalıdır.

Bu modelin temel avantajı, hukuka aykırılığı ortadan kaldırırken sahadaki fiilî durumu yönetebilmesidir. Ani yıkım, hem sosyal tepki üretir hem de uygulamada dirençle karşılaşır. Buna karşılık kademeli tasfiye, vatandaşın sürece uyum sağlamasını mümkün kılar ve gönüllü uyumu artırır.

Öte yandan, kullanılan yapıların niteliği dikkate alındığında, bu geçiş süreci vatandaş açısından ağır bir ekonomik kayıp yaratmayacaktır. Dayanıklılığı sınırlı, geçici karakterli imalatların zaman içinde kaldırılması, “birikmiş değer kaybı” yerine “kademeli kullanım” imkânı sunar. Bu da mağduriyet algısını önemli ölçüde azaltır.

Sonuç olarak bu yaklaşım, iki kritik hedefi aynı anda sağlar:

Tarım arazilerinin nihai olarak korunması,

Mevcut kullanıcıların sistem dışına itilmeden sürece entegre edilmesi.

Kısacası, kademeli tasfiye modeli bir geri adım değil; kontrollü bir geri dönüş mekanizmasıdır.

Bu kapsamda:

• Geçiş süresi içinde belirlenen yükümlülükleri (kalıcı unsurların kaldırılması, altyapının sökülmesi, arazinin eski hâline getirilmesi gibi) yerine getirmeyenler hakkında,

idari para cezaları,

faaliyetin durdurulması,

⁃ ve nihai olarak yıkım işlemleri uygulanmalıdır.

• Buna karşılık, yükümlülüklerini süresinde yerine getirenler bakımından, ceza indirimi veya cezanın uygulanmaması gibi teşvik edici mekanizmalar devreye alınabilir.

Bu çift yönlü sistem, hem gönüllü uyumu artırır hem de süreci suiistimal etmek isteyenler açısından caydırıcı bir çerçeve oluşturur.

Sonuç olarak geçiş süreci, yalnızca bir “bekleme süresi” değil; kurallı bir tasfiye programı olmalıdır. Kurala uyan korunmalı, uymayan ise açık ve kararlı yaptırımlarla karşılaşmalıdır.

Geçiş sürecinde tasfiye edilen kooperatifler bakımından, tasfiye edilen yerin satışından elde edilecek bedelin üyeler arasında ortaklık payları oranında dağıtılması öngörülebilir; bu paylaşımı düzenli kılacak ve süreci hızlandıracak düzenlemeler yapılabilir.

3-Parsel Üretimi ve “Kendi Yıkan” İçin Teşvik Mekanizması

Sorunun temelinde yalnızca hukuka aykırılık değil, aynı zamanda planlı ve erişilebilir alternatif alan eksikliği bulunmaktadır. Bu nedenle çözüm, yasak ve yaptırımın yanında ikame imkânı üretmeyi de içermelidir. Devlet, tarımsal değeri düşük, eğimli vb. alanlarda, köy yerleşimlerine yakın ve altyapısı oluşturulmuş küçük ölçekli, planlı parseller üretebilir ve bu alanları yasal kullanım için erişilebilir hâle getirebilir.

Bu çerçevede, kademeli tasfiye süreciyle bağlantılı olarak “kendi yıkan” esasına dayalı bir teşvik mekanizması kurulabilir. Buna göre:

• Hobi bahçesi kullanımını ve mevcut aykırılığı kendi iradesiyle ortadan kaldıran,

• Yapısını kaldırdığını ve araziyi tarıma uygun hâle getirdiğini idareye tespit ettiren kişiler,

• Devletin ürettiği bu planlı alanlardan doğrudan(ihalesiz) satın alma/üst hakkı/uzun süreli kiralama hakkı kazanır.

Bu edinim, ihalesiz ancak rayiç bedel üzerinden yapılmalı; böylece ne ayrıcalık yaratılmalı ne de vatandaş sebepsiz bir kayba uğratılmalıdır.

Bu model, üç yönlü bir denge kurar:

• Vatandaşı hukuka uygun davranmaya teşvik eder,

• Tarım arazilerinin fiilen boşaltılmasını hızlandırır,

• Devleti yalnızca yasak koyan değil, çözüm üreten bir aktör hâline getirir.

Sonuç olarak, bu sistem zorunlu bir model değil; isteyenin tercih edebileceği rasyonel bir çıkış yolu olarak kurgulanmalıdır. Bu tercih imkânı, sürecin kabulünü ve uygulanabilirliğini destekleyebilir.

Şartname veya kira sözleşmesi gibi hukuki metinlere açıkça "üçüncü kişilere ticari devir yasağı"

"betonlaşma yasağı" ve ‘’sözleşme konusuna uygun davranma’’ gibi katı yaptırımlara bağlanmış, kötüye kullanımı engelleyecek şerhler düşülebilir.

4- Planlı Parsel Üretimi ve Sürdürülebilir Kullanım

Devlet, şehirleşen alanlarda ihtiyaca göre imar planları yaparak arsa üretmektedir. Bu durum, barınma ve kullanım ihtiyacının planlama yoluyla arsa üreterek karşılanmasının zaten benimsendiğini göstermektedir. Aynı yaklaşımın, artık inkâr edilemez hâle gelen hobi amaçlı kullanım ihtiyacı bakımından da kontrollü ve sınırlı şekilde uygulanması mümkündür.

Bu kapsamda, tarımsal değeri düşük veya kullanım açısından elverişsiz alanlarda, planlı ve küçük ölçekli parseller üretilebilir. Ancak bu üretim, klasik yapılaşma anlayışıyla değil; çevresel sınırlar ve sürdürülebilirlik ilkeleri çerçevesinde kurgulanmalıdır.

Örneğin:

Kanalizasyon altyapısı yerine çevreye yük bindirmeyen arıtma sistemleri zorunlu kılınabilir,

Elektrik ihtiyacı için güneş enerjisi sistemleri şart koşulabilir,

• Yapılaşma yoğunluğu ve niteliği sıkı kurallara bağlanabilir.

Bu şekilde hem kontrolsüz ve hukuka aykırı kullanımın önüne geçilir hem de ortaya çıkan ihtiyacın planlı, denetlenebilir ve çevreyle uyumlu bir zemine taşınması sağlanır.

Sonuç olarak, mesele yalnızca yasaklamak değil; doğru yerde, doğru şartlarla üretmektir. Bu yaklaşım, tarım arazilerini korurken, toplumsal ihtiyacı da görmezden gelmeyen dengeli bir çözüm sunar.

5- Tarım Arazisi Kadar Tarımsal Üretim de Korunmalıdır

Günümüzde tarımsal üretim yalnızca geniş arazilere bağlı değildir. Topraksız tarım ve benzeri modern yöntemlerle, çok küçük alanlarda dahi yüksek verim elde edilebilmektedir. Bu durum, tarım arazilerini koruma gereğini ortadan kaldırmaz; ancak bu korumanın daha akılcı yöntemlerle desteklenmesi gerektiğini gösterir.

Tarım arazilerini korumak, kendine yeten bir ülke olmanın temel şartıdır. Ancak bu süreç, sadece yasak ve yaptırımlarla değil; üretimi artıran araçlarla birlikte yürütülmelidir.

Bu kapsamda:

• Uygulanan para cezaları, harçlar ve katkı payları,

• Modern tarım projelerine yönlendirilebilir.

Örneğin:

• Topraksız tarım,

• Seracılık,

• Kontrollü üretim sistemleri

bu kaynaklarla desteklenebilir.

Af yaklaşımının sakıncaları artık tecrübeyle sabittir. Bu tür düzenlemelerin en temel sorunu, “affedildi” denilen alanların dahi Anayasa Mahkemesi ve yargı kararlarıyla sonradan iptal edilebilmesi; dolayısıyla kalıcı bir hukuki güvence sağlamamasıdır. Bu durum, hem kamu yararı hem de hukuki öngörülebilirlik bakımından ciddi bir belirsizlik yaratmaktadır. Ayrıca, tarım arazilerinin korunmasına ilişkin anayasal yükümlülüklerle açık bir gerilim doğurmaktadır. Nihayetinde, af beklentisi kurallara uyma iradesini zayıflatmakta ve yeni ihlalleri teşvik etmektedir. Bu nedenle, yukarıdaki öneriler af dışında, daha sürdürülebilir ve adil çözümler geliştirme amacıyla ortaya konulmuştur.

SONUÇ

Sonuç olarak hobi bahçeleri meselesi, yalnızca hukuka aykırı yapılaşmanın ortadan kaldırılmasına indirgenebilecek basit bir idari sorun değildir; bu mesele, devletin anayasal koruma yükümlülüğü ile sahada oluşan fiilî gerçeklik arasındaki gerilimin somut bir yansımasıdır. Bu gerilim, ne yalnızca yaptırımlarla çözülebilir ne de af yaklaşımıyla sürdürülebilir bir dengeye kavuşturulabilir. Açık olan şudur: uzun süre denetlenmeyen, idari pratikle fiilen tolere edilen ve bu suretle yaygınlaşan bir kullanımın, herhangi bir geçiş mekanizması öngörülmeksizin tasfiye edilmesi hukuk devleti ilkesiyle bağdaşmaz. Buna karşılık, bu fiilî durumun kalıcı şekilde meşrulaştırılması da Anayasa’nın devlete yüklediği koruma ödeviyle açıkça çelişir. Bu nedenle çözüm, ne geri çekilmekte ne de sertleşmekte; doğru noktada, kurallı ve öngörülebilir bir geçiş rejimi kurabilmektedir. Kademeli tasfiye, sınırlı meşruiyet alanları ve planlı alternatif üretimi birlikte içeren bir model, hem kamu yararını koruyan hem de toplumsal gerçekliği yöneten tek rasyonel yoldur. Aksi hâlde ya kurallar anlamsızlaşacak ya da toplumla temasını kaybeden bir hukuk düzeni ortaya çıkacaktır.

Av. Gökhan BİLGİN & Av. İsmail KAPTAN