Bu makale, ticari davalarda temerrüt faizini aşan munzam zarar kavramını, Türk Borçlar Kanunu m. 122 çerçevesinde; özellikle güncel Yargıtay içtihatları, Anayasa Mahkemesi (AYM) bireysel başvuru kararları ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) yaklaşımı ışığında incelemek amacıyla kaleme alınmıştır. Ticari hayatın yapısı gereği para alacaklarının zamanında tahsil edilmesi, tacirlerin ekonomik faaliyetlerini sürdürebilmeleri açısından kritik öneme sahiptir. Yüksek enflasyon dönemlerinde temerrüt faizinin alacağın reel değer kaybını telafi edememesi, munzam zarar kavramını ticari davalar bakımından yeniden ve daha güçlü biçimde gündeme getirmiştir.
Ticari ilişkilerde borcun süresinde ifa edilmemesi, alacaklı açısından yalnızca geç tahsil sonucunu doğurmaz. Alacaklı tacir çoğu zaman bu alacağa güvenerek kendi borçlarını üstlenmekte, yatırım ve ticari kararlarını bu beklentiye göre şekillendirmektedir. Borçlunun temerrüde düşmesi hâlinde ise alacaklı, temerrüt faizi ile karşılanamayan ek zararlara maruz kalabilmektedir. Türk Borçlar Kanunu’nun 122. maddesinde düzenlenen munzam zarar kurumu, işte bu noktada alacaklının korunmasına yönelik tamamlayıcı bir mekanizma olarak ortaya çıkmaktadır.
Munzam zarar, temerrüt faizinin kanuni karine olarak kabul edilen zarar miktarını aşan ve alacaklının ayrıca talep edebileceği ek zarar olarak tanımlanabilir. Kanun koyucu, temerrüt faizini asgari bir tazmin aracı olarak öngörmüş; ancak bu faizin alacaklının gerçek zararını karşılamaya yetmediği hâllerde, aşkın zararın tazminini mümkün kılmıştır. Ticari davalarda bu sorun, özellikle yüksek enflasyon, dalgalı döviz kurları ve finansman maliyetlerinin arttığı dönemlerde belirgin hâle gelmektedir.
Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin munzam zarara yaklaşımı, Yargıtay içtihatlarına kıyasla daha istikrarlı ve alacaklı lehine gelişmiştir. Anayasa Mahkemesi, erken tarihli kararlarından itibaren para alacaklarının enflasyon karşısında ciddi biçimde değer kaybetmesini mülkiyet hakkı bağlamında ele almıştır. Nitekim AYM’nin 15.12.1998 tarihli ve E.1997/34, K.1998/79 sayılı kararında; enflasyon, döviz kuru artışları, mevduat faizi, hazine bonosu ve devlet tahvili faiz oranlarının sabit kanuni ve temerrüt faizi oranlarının çok üzerinde gerçekleşmesi hâlinde, borçlunun bu durumdan fiilen yararlandığı, alacaklının ise zarara uğradığı açıkça ifade edilmiştir¹. Mahkeme, bu durumun yargıya olan güveni zedelediğini ve bireyleri kendi adaletlerini sağlama eğilimine sevk ettiğini vurgulamıştır.
Anayasa Mahkemesi, sonraki kararlarında da bu yaklaşımı sürdürmüş ve alacakların değer kaybına uğratılmasını doğrudan mülkiyet hakkı kapsamında incelemiştir. Özellikle E.2001/303, K.2001/333 ile E.2000/42, K.2001/361 sayılı kararlarında, borcun geç ifası nedeniyle alacaklıya aşırı ve orantısız bir külfet yüklenmesinin Anayasa’nın 35. maddesinde güvence altına alınan mülkiyet hakkını ihlal edebileceği kabul edilmiştir².
Bu yaklaşım, AYM’nin 19.12.2013 tarihli Mehmet Akdoğan kararında daha da somutlaşmıştır. Mahkeme, kamulaştırma bedelinin tespiti ile fiilen ödenmesi arasında geçen sürede alacağın, enflasyon karşısında hissedilir derecede değer kaybetmemiş olması gerektiğini vurgulamış; aksi hâlde alacaklıya meşru kamu yararı ile açıklanamayacak ölçüde aşırı bir külfet yüklendiği sonucuna ulaşmıştır³.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de benzer bir yaklaşımı benimsemektedir. AİHM’in Dökmeci/Türkiye kararında, alacağın geç ödenmesi sonucu ortaya çıkan yaklaşık %10 ve altındaki değer kayıpları makul kabul edilmiş; bunun üzerindeki kayıpların ise artık alacaklıya aşırı bir külfet yüklediği belirtilmiştir⁴. Bu yaklaşım, Anayasa Mahkemesi tarafından da benimsenmiş; AYM Ali Şimşek kararında %19,31 oranındaki değer kaybının munzam zarar oluşturduğu kabul edilmiştir⁵.
Anayasa Mahkemesi’nin Caner Şafak başvurusuna ilişkin kararında ise, özel hukuk ilişkisinden kaynaklanan para alacağının uzun süre sonra tahsil edilmesi nedeniyle uğradığı değer kaybı ayrıntılı biçimde incelenmiştir. Mahkeme, temerrüt faizi uygulanmış olmasının alacağın reel değer kaybını tek başına telafi etmeye yetmediğini vurgulamış; gecikmeli ödeme ve yüksek enflasyonun birlikte etkisi sonucu başvurucuya şahsi olarak aşırı ve olağandışı bir külfet yüklendiği sonucuna ulaşmıştır⁶. Bu karar, munzam zarar olgusunun ticari ve özel hukuk alacakları bakımından da mülkiyet hakkı eksenli koruma sağladığını göstermesi açısından önemlidir.
Yargıtay içtihatları incelendiğinde ise munzam zarar konusunda yeknesak bir yaklaşımın bulunmadığı görülmektedir. Bununla birlikte Yargıtay 6. Hukuk Dairesi’nin 13.01.2025 tarihli, E.2024/3534, K.2025/15 sayılı kararı, güncel ve dikkat çekici bir içtihat olarak öne çıkmaktadır. Anılan kararda Daire, uzun süren yargılama ve ödeme gecikmesi nedeniyle temerrüt faizinin alacaklının uğradığı reel zararı karşılamada yetersiz kalabileceğini kabul etmiş; enflasyonist ekonomik koşulların değerlendirme dışında bırakılamayacağını vurgulamıştır⁷. Kararda, munzam zarar iddiasının soyut gerekçelerle reddedilmesinin hakkaniyet ve adil denge ilkeleriyle bağdaşmayacağı ifade edilmiştir.
Bu gelişmeler ışığında, ticari davalarda temerrüt faizini aşan munzam zarar taleplerinin değerlendirilmesinde yalnızca klasik ispat kalıplarına bağlı kalınmaması gerektiği görülmektedir. Alacaklının parayı zamanında tahsil edememesi nedeniyle uğradığı değer kaybı, özellikle enflasyonist dönemlerde hayatın olağan akışı içinde kabul edilebilir bir olgu olarak ortaya çıkmaktadır. Bu noktada anayasal yargı ile uluslararası yargının benimsediği mülkiyet hakkı merkezli yaklaşımın, adli yargı içtihatlarını da giderek etkilemeye başladığı söylenebilir.
SONUÇ
Güncel içtihatlar birlikte değerlendirildiğinde, ticari davalarda temerrüt faizinin alacaklının uğradığı reel zararı her zaman telafi edemediği açıkça görülmektedir. Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, enflasyonist ortamlarda para alacaklarının ciddi biçimde değer kaybetmesini mülkiyet hakkı kapsamında ele almakta ve alacaklıya aşırı külfet yüklenmesini hak ihlali olarak değerlendirmektedir. Yargıtay içtihatlarında ise her ne kadar tam bir birlik sağlanamamış olsa da, özellikle Yargıtay 6. Hukuk Dairesi’nin 13.01.2025 tarihli kararı, temerrüt faizini aşan munzam zararın değerlendirilmesinde daha esnek ve hakkaniyet odaklı bir yaklaşımın benimsendiğini göstermektedir.
Bu çerçevede, ticari davalarda munzam zarar taleplerinin değerlendirilmesinde; somut olayın ekonomik koşullarının, ödeme süresinin uzunluğunun ve alacağın satın alma gücündeki azalmanın birlikte ele alınması gerekmektedir. Anayasal ve uluslararası yargı içtihatlarıyla uyumlu bir uygulama, hem alacaklının etkin korunmasını sağlayacak hem de ticari hayatın güven ve istikrar içinde işlemesine katkıda bulunacaktır.
Av. Yunus Emre ÇELİK
DİPNOTLAR
1. Anayasa Mahkemesi, 15.12.1998, E.1997/34, K.1998/79, RG: 03.03.1999, Sayı: 23628.
2. Anayasa Mahkemesi, 25.12.2001, E.2001/303, K.2001/333; Anayasa Mahkemesi, 18.10.2001, E.2000/42, K.2001/361.
3. Anayasa Mahkemesi, Mehmet Akdoğan, B. No: 2012/783, 19.12.2013.
4. AİHM, Dökmeci/Türkiye, Başvuru No: 74155/01, 12.11.2013.
5. Anayasa Mahkemesi, Ali Şimşek, B. No: 2014/2073, 22.01.2015.
6. Anayasa Mahkemesi, Caner Şafak, B. No: 2019/38942, 06.02.2024.
7. Yargıtay 6. Hukuk Dairesi, 13.01.2025, E.2024/3534, K.2025/15.





