Bu çalışma, evlilik öncesinde HIV pozitif olduğunu bilmesine rağmen bu durumu eş adayından saklayan kişinin Türk ceza hukuku bakımından sorumluluğunu incelemektedir. Türk hukukunda “HIV statüsünü saklama” eylemini doğrudan ve bağımsız bir suç tipi olarak düzenleyen özel bir norm bulunmadığından, ceza sorumluluğu çoğunlukla vücut dokunulmazlığına karşı suçlar bağlamında; özellikle cinsel ilişki yoluyla bulaşma gerçekleşip gerçekleşmediği, failin kast/taksir düzeyi, mağdurun rızasının geçerliliği ve nedensellik bağının ispatı üzerinden şekillenmektedir. Çalışmada, Umumi Hıfzıssıhha Kanunu’nun evlilik öncesi muayene rejimi ve kamu sağlığını koruma yaklaşımı, TCK m.21/2’de düzenlenen olası kast kurumu ve içtihatlarda görülen “ahlaka aykırı fiil–kişilik hakkı ihlali–zarar” üçgeni birlikte değerlendirilmiştir. Sonuç olarak, salt saklama davranışının tek başına cezalandırılabilirliğinin sınırlı olduğu; ancak saklama ile birlikte cinsel temasın gerçekleşmesi, bulaşın meydana gelmesi veya somut tehlikenin ağırlaşması hâlinde, özellikle olası kast tartışmalarının merkezî hâle geldiği ortaya konulmuştur.

1. Giriş

Evlilik, yalnızca özel hayatın bir görünümü değil; aynı zamanda devletin, özellikle sağlık ve nüfus politikaları bakımından belirli koruyucu mekanizmalar kurduğu sosyal bir kurumdur. Evlilik öncesinde HIV pozitif olduğunu bilmesine rağmen bu durumu eş adayından saklayan kişinin hukuki sorumluluğu, bu nedenle hem bireyin mahremiyeti ve kişisel verilerin korunması hem de eşin vücut bütünlüğü, yaşam ve sağlık hakkı ile kamu sağlığı perspektifi arasında bir gerilim alanı yaratır. Bu gerilim alanı, ceza hukuku bakımından “hangi davranış ne zaman cezalandırılabilir?” sorusunu özellikle keskinleştirir. Zira Türk Ceza Kanunu’nda HIV statüsünü saklamayı tek başına suç olarak tanımlayan özel bir hüküm bulunmamaktadır. Buna karşılık, saklama davranışının cinsel ilişki ile birleştiği, bulaşmanın gerçekleştiği ya da mağdurun sağlık bakımından ağır bir risk altına sokulduğu durumlarda, fiilin vücut dokunulmazlığına karşı suçlar çerçevesinde değerlendirilmesi gündeme gelir.

Bu çalışmanın amacı, “saklama” olgusunu ceza hukuku içinde tek başına ahlaki bir kusur olarak değil; kast, rıza ve nedensellik unsurlarının somut olayda nasıl kurulduğuna bağlı olarak değişen bir sorumluluk rejiminin parçası olarak açıklamaktır. Bu bağlamda özellikle TCK m.21/2’de düzenlenen olası kast kavramı, HIV’in bilinen bulaşma riskleri nedeniyle, uygulamada en sık tartışma doğuran kurumdur. Ayrıca, evlilik öncesi muayeneye ilişkin Umumi Hıfzıssıhha Kanunu hükümleri, her ne kadar HIV’i doğrudan saymasa da, “evlenme öncesi sağlık kontrolü” ve “bulaşıcı hastalıklarda koruyucu yaklaşım” yönüyle değerlendirmeye normatif bir arka plan sağlar.

2. Normatif Çerçeve: Evlilik Öncesi Muayene Rejimi ve Ceza Hukukuna Etkisi

Evlilik öncesi tıbbi muayene, Umumi Hıfzıssıhha Kanunu’nda emredici bir düzenleme olarak yer almaktadır. Bu rejim, tarihsel olarak belirli bulaşıcı hastalıklar bakımından evlenmenin ertelenmesi veya engellenmesi gibi sonuçlar doğurabilen bir sağlık hukuku mekanizması kurar. Mevzuatta HIV, ilgili maddelerde tek tek sayılan hastalıklar arasında açıkça yer almasa da, kanunun evlenme öncesi muayeneyi zorunlu kılan yaklaşımı, bulaşıcı hastalıkların evlilik kurumu ve kamu sağlığı üzerindeki etkisini dikkate alan bir devlet politikasını yansıtır. Bu yansıma, ceza hukuku yorumunda doğrudan “suç yaratıcı” bir işlev görmez; ancak saklama davranışının sırf “özel alan” içinde kalan ve hukuk düzenini ilgilendirmeyen bir olgu olmadığına işaret ederek, özellikle cinsel temasla birleştiğinde ortaya çıkan tehlikenin önemini artırır.

3. Kastın Merkezî Rolü: Olası Kast (TCK m.21/2) ve HIV Saklama Olgusu

HIV pozitifliğini bilerek saklama vakalarında ceza sorumluluğu tartışmasının merkezinde çoğunlukla “failin zihinsel unsuru” yer alır. Failin, HIV pozitif olduğunu bilmesi; HIV’in belirli temaslarla bulaşma ihtimali bulunduğunu genel hayat bilgisi veya kişisel tedavi süreçleri nedeniyle öngörebilmesi; buna rağmen eşini bilgilendirmeden cinsel ilişkiye girmesi veya korunma/tedavi tedbirlerine aykırı davranması, kast tartışmasını doğurur. Uygulamada doğrudan kastı (bulaştırma amacı) ispat etmek her zaman kolay değildir. Buna karşılık, failin bulaş ihtimalini öngörmesine rağmen fiile devam etmesi hâlinde olası kast gündeme gelebilir.

Bu hükmün HIV bağlamındaki önemi şuradadır: Fail “bulaştırmayı istemedim” savunmasını ileri sürse bile, “bulaşma ihtimalini öngördüğü hâlde cinsel ilişkiye devam etmiş olması” olası kast tartışmasını canlı tutar. Elbette her HIV pozitif kişinin her cinsel ilişkisinde otomatik olarak olası kastla hareket ettiği söylenemez. Bulaş riskini azaltan/ortadan kaldıran tedavi uyumu, viral yükün baskılanması, korunma yöntemleri ve temasın türü gibi tıbbi olgular; “öngörülen netice”nin somut olayda ne kadar mümkün olduğu değerlendirmesinde belirleyicidir. Ancak hukuki açıdan kritik eşik, failin kendi durumunu bilmesi ve buna rağmen eşini bilgilendirmeden, eşin karar özgürlüğünü sınırlayacak biçimde davranmasıdır.

4. “Salt Saklama” mı, “Saklama + Temas/Zarar/Tehlike” mi? Cezalandırılabilirliğin Sınırı

Ceza hukukunun temel mantığı, ahlaken kınanabilir her davranışı cezalandırmak değil; kanunilik ilkesi ve kusur sorumluluğu çerçevesinde toplumsal olarak tehlikeli ve belirli ağırlıkta hukuki değer ihlallerini yaptırıma bağlamaktır. Bu nedenle, evlilik öncesi HIV pozitifliğini saklama davranışı tek başına ele alındığında, cezai sorumluluğun kurulması çoğu olayda güçleşir. Çünkü saklama, tek başına bir “zarar neticesi” doğurmayabilir ve ceza hukukunda sırf “bilgi vermemek” her zaman suç tipinin maddi unsuru olarak düzenlenmiş değildir.

Bununla birlikte, saklama davranışı cinsel temasla birleştiğinde durum değişir. Cinsel ilişki, eşin vücut bütünlüğünü ve sağlığını doğrudan etkileyebilecek bir temas alanıdır. Eşin HIV statüsünü bilmesi, risk değerlendirmesi yapabilmesi ve buna göre rıza oluşturabilmesi açısından belirleyicidir. Bu noktada ceza sorumluluğu bakımından üç temel senaryo ortaya çıkar: (i) bulaşın gerçekleştiği olaylar, (ii) bulaş gerçekleşmese de somut tehlikenin doğduğu olaylar ve (iii) cinsel temasın hiç olmadığı veya riskin somutlaşmadığı olaylar. Birinci ve ikinci grupta cezai nitelendirme ihtimali artarken, üçüncü grupta daha sınırlı kalır; ancak bu, olayın hiçbir hukuki sonuç doğurmayacağı anlamına gelmez. Boşanma, tazminat ve kişilik haklarına saldırı iddiaları bu aşamada daha çok gündeme gelir.

5. Rıza Sorunu: HIV Statüsünün Gizlenmesi Rızayı “Sakatlar” mı?

Ceza hukuku bakımından rıza, bazı fiillerin hukuka uygunluk zeminini etkileyen bir kurumdur. Eşin, HIV pozitifliğini bilmeden cinsel ilişkiye rıza göstermesi hâlinde, rızanın kapsamı tartışmalı hâle gelir. Burada mesele, eşin “cinsel ilişkiye rıza gösterip göstermediği”nden ziyade, “hangi koşullar altında rıza gösterdiği”dir. HIV statüsünün saklanması, eşin risk değerlendirmesi yapma imkânını ortadan kaldırdığı için, rızanın bilgilendirilmiş bir irade ürünü olup olmadığı sorgulanır. Bu sorgulama, ceza sorumluluğunun kurulmasında dolaylı fakat güçlü bir rol oynar; zira mağdurun rızasına dayanarak sorumluluktan kaçınma argümanı, rızanın geçerli olup olmadığı tartışmasına takılabilir.

Bu bağlamda, saklama davranışının her somut olayda rızayı otomatik olarak geçersiz kıldığı sonucuna kategorik biçimde varmak da isabetli olmayabilir. Tıbbi gerçeklik (bulaş ihtimalinin düzeyi), tarafların bilgilenme düzeyi, kullanılan korunma yöntemleri, failin tedaviye uyumu ve özellikle mağdurun “bilsaydı ne yapardı?” yönündeki olası irade açıklaması, değerlendirmeyi somutlaştırır. Ceza hukukunda soyut varsayımlar yerine somut olguların ağırlığı, rıza tartışmasında da belirleyicidir.

6. Nedensellik ve İspat: Bulaşın Kaynağı, Zamanlama ve Tıbbi Deliller

Eğer iddia “bulaş gerçekleşti” noktasına taşınıyorsa, ceza sorumluluğunun kurulabilmesi için yalnızca failin HIV pozitif olduğunu bilmesi yetmez; aynı zamanda bulaşın failin eylemi ile meydana geldiğinin ispatı (nedensellik bağı) önem kazanır. Uygulamada bu tür dosyalarda tanı tarihleri, tıbbi kayıtlar, mağdurun önceki test sonuçları, başka risk faktörleri, tarafların cinsel birliktelik takvimi, korunma durumu ve tedavi uyumu gibi olgular birlikte değerlendirilir. Nedensellik bağının kurulamadığı veya ciddi şüphe altında kaldığı durumlarda ceza sorumluluğunun ispat standardı bakımından sorun ortaya çıkabilir. Buna karşılık, mağdurun daha önce negatif testlerinin bulunması ve yalnızca evlilik ilişkisi içinde riskli temasın varlığının saptanması gibi olgular, nedensellik tartışmasını güçlendirebilir.

Bu noktada kast değerlendirmesi de nedensellikle iç içe geçer. Failin HIV pozitifliği bilmesine rağmen korunmasız cinsel ilişkiye girmesi ve eşini bilgilendirmemesi hâlinde, bulaşın gerçekleşmesi halinde olası kast tartışması daha kolay kurulabilir. Buna karşılık failin tedavi altında olduğu, viral yükün baskılandığı, korunmanın düzenli kullanıldığı ve bulaşın tıbben son derece düşük/ihmal edilebilir düzeyde olduğu iddia edilen olaylarda, olası kastın “öngörülebilir netice” unsuru daha çok tartışma doğurur. Dolayısıyla HIV dosyalarında ceza hukuku değerlendirmesi, tıbbi verilerle yoğun biçimde temas eder.

7. Değerlendirme ve Sonuç

Evlilik öncesi HIV pozitifliğini saklama eylemi, Türk hukukunda doğrudan bir suç tipine bağlanmış değildir. Bu nedenle ceza sorumluluğu, salt saklamanın varlığıyla değil; saklamanın cinsel temasla birleşip birleşmediği, bulaşın gerçekleşip gerçekleşmediği, somut tehlikenin ağırlığı, mağdurun rızasının bilgilendirilmiş olup olmadığı ve nedensellik bağının ispatı gibi unsurlarla belirlenir. Bu çerçevede TCK m.21/2’deki olası kast düzenlemesi, failin bulaşma ihtimalini öngörmesine rağmen fiili işlemeye devam ettiği iddiası bakımından kritik önem taşır. Bununla birlikte her somut olayda tıbbi koşulların (tedavi, korunma, viral yük) değerlendirmeye dahil edilmesi gerekir; aksi hâlde ceza hukukunun kusur sorumluluğu ve adalet ilkeleri zedelenebilir.

Sonuç itibarıyla, “saklama” davranışının ceza hukuku bakımından otomatik bir yaptırım doğurduğu söylenemese de saklamanın eşin vücut bütünlüğünü doğrudan riske sokan bir temas alanında gerçekleşmesi hâlinde cezai nitelendirme ihtimali güçlenmektedir. Bu nedenle uygulamada soruşturma makamlarının ve yargı mercilerinin, bir yandan mağdurun sağlık hakkı ile failin kusurunu etkin biçimde değerlendirmesi; diğer yandan bilimsel veriler ışığında kast, rıza ve nedensellik analizini somutlaştırması gerekmektedir.

AV.SELENAY FEYZA BIKMAZ TÜREN & AV. ZEYNEP YILDIZ