Resmi Gazete’nin 2 Nisan 2026 tarihli nüshasında yayımlanan Anayasa Mahkemesi (AYM) Genel Kurulu kararları, OHAL KHK’larıyla gerçekleştirilen kamu görevinden çıkarma işlemlerine karşı yapılan başvurularda mahkemenin tavrını göstermesi açısından önemlidir. Söz konusu üç karara ilişkin inceleme, AYM’nin özellikle ihlal bulmadığı dosyalarda başvurucular tarafından dile getirilmeyen hususları resen dikkate aldığını ve doğruluğu teyit edilmemiş bu unsurları mutlak gerçeklik kabul ederek başvurucular aleyhine kullandığını göstermektedir.

Özellikle ceza yargılamasında beraat etmiş kişiler hakkında dahi ihlal kararı vermekten kaçınmak amacıyla izlenen bu yöntem, yargı mercilerince tesis edilen beraat hükümlerini fiilen etkisiz hale getirmiştir. Bu yaklaşım neticesinde, kişilerin yasal ve rutin faaliyetleri haksız bir şekilde "örgütsel faaliyet" kabul edilmektedir; bu durum ise bireysel başvuru yolunun temel mantığı ve varlık amacıyla açıkça çelişmektedir. Aşağıda, bahsi geçen her bir karara ilişkin ayrıntılı değerlendirmelere yer verilmiştir.

A. AYM’nin Durmuş Ali Özdemir Kararına İlişkin Değerlendirme[1]

1. Başvurucunun Meslekten Çıkarılmasına Gerekçe Yapılan Hususlar

Başvurucu Durmuş Ali Özdemir, Denizli Servergazi Devlet Hastanesi’nde doktor olarak görev yaparken 675 sayılı OHAL KHK’sıyla kamu görevinden çıkarılmıştır. OHAL Komisyonu ve sonrasındaki idari yargı mercilerinin tamamı bu işlemi hukuka uygun bulmuştur.

Meslekten çıkarma kararı 3 hususa dayandırılmıştır.

a. Bank Asya hesap hareketleri: Başvurucunun Bank Asya’da 15/1/2014 tarihinde 500 TL, 31/1/2014 tarihinde 34.500 TL ve 5/2/2015 tarihinde 1.000 TL tutarında katılım hesabı açması; 2013 Aralık ayında sıfır olan bakiyenin 2014 Ocak ayında 35.000 TL’ye yükselmesi. İdari yargı mercileri bu hesap hareketlerini, talimatı doğrultusunda rutin bankacılık işlemlerini aşan finansal destek olarak değerlendirmiştir.

b. Dernek yöneticiliği: Başvurucunun Denizli Küresel Doktorlar Derneği’nde 1/10/2013 – 26/3/2016 tarihleri arasında yönetim kurulu asil üyeliği yapması. İdari yargı mercileri bunu ‘’örgütsel aidiyet’’ ve hiyerarşik yapıya dahil olmanın işareti olarak kabul etmiştir.

c. Sohbet toplantılarına katılım: Tanık O.A. ve gizli tanıklar Hierapolis ile Pamukkale’nin beyanlarına göre başvurucunun sohbet toplantılarına katılması. Bu üç delil “bir bütün olarak” değerlendirilmiş ve başvurucunun iltisak ve irtibatlı olduğu ile sadakat yükümlülüğünü ihlal ettiği sonucuna varılmıştır.

2. Başvurucuyla İlgili Ceza Yargılaması Süreci

Başvurucu hakkında Denizli 5. Ağır Ceza Mahkemesi’nde “terör örgütüne bilerek ve isteyerek yardım etme” suçundan dava açılmış ve 05/3/2019 tarihinde 1 yıl 13 ay hapis cezasına çarptırılmıştır. Kararda Bank Asya hesap hareketleri, dernek yöneticiliği ve tanık beyanları delil gösterilmiş ve karar istinaf ve Yargıtay tarafından onanarak kesnileşmiştir. Başvurucu bu mahkumiyet üzerine AYM’ye bireysel başvuruda bulunmuş ve AYM, 19/11/2024 tarihinde bu başvuruyu 52 başvuruyla birlikte birleştirerek gerekçeli karar hakkı (Anayasa md. 36) ihlaline hükmetmiştir (Cemile Doğan ve diğerleri kararı, B.No: 2022/20577).[2] AYM, yerel mahkemelerin dernek üyeliği ve Bank Asya hareketlerini “örgüte yardım kastını” ispatlamaya yetecek şekilde tartışmadığını, iddiaların gerekçede yeterince karşılanmadığını belirtmiştir. İhlal kararı üzerine yeniden yargılama yapılmış ve Ağır Ceza Mahkemesi 2/10/2025 tarihinde beraat kararı vermiştir.

3. AYM’nin Başvuruya Konu Olmayan Hususları İncelemesi

Başvurucu, AYM’ye özel hayata saygı hakkının (Anayasa md. 20), masumiyet karinesinin (Anayasa md. 38) ve idari yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle makul sürede yargılanma hakkının ihlali iddialarıyla başvurmuştur. AYM; makul süre iddiasını başvuru yollarının tüketilmemesi nedeniyle, masumiyet karinesi iddiasını ise “açıkça dayanaktan yoksun” diyerek kabul edilemez bulmuş; yalnızca özel hayata saygı hakkı şikayetini kabul edilebilir görmüştür. Başvurucu, bireysel başvuru formunda sadece Bank Asya hesap hareketlerinin meslekten çıkarmaya gerekçe yapılmasını bir ihlal nedeni olarak ileri sürmüş, ancak dernek üyeliği ve tanık beyanlarına dair bir ihlal iddiasına yer vermemiştir. Buna rağmen AYM Genel Kurulu, idari yargı mercilerinin (özellikle istinaf ve Danıştay) kararlarında bu iki hususu da delil olarak kullandığını tespit ederek “kararların bütünlüğü” içinde bir inceleme yaptığını belirtmiştir. AYM, başvuruya konu olmayan dernek yöneticiliği ve sohbet toplantılarına katılım iddialarını re'sen ele almış ve “delillerin bir bütün olarak değerlendirilmesi” gerektiği gerekçesiyle bunları ihlal incelemesinin kapsamına dâhil etmiştir.

AYM’nin izlediği yöntem, "taleple bağlılık" ilkesinin başvurucu aleyhine sonuç doğurduğu gibi bireysel başvuru sisteminin mantığına da ters bir tablo ortaya çıkarmıştır. Mahkeme, başvuru formunda açıkça itiraz edilmeyen iddiaları kendiliğinden lehe olacak şekilde incelemek yerine; alt derece mahkemelerinin karar gerekçelerine dahil ettiği aleyhe delilleri başvurucunun hak ilali olarak ileri sürmemesi nedeniyle "kesinleşmiş maddi olgular" olarak kabul etmiştir. Bu yaklaşım, yargısal denetimin kapsamını başvurucunun dilekçesindeki "itiraz sınırıyla" daraltmış ve normalde kamu makamlarının üzerinde olan ispat yükünü başvurucuya yüklemiştir. Özellikle başvurucunun sohbet toplantılarına katıldığına dair tespitlere yönelik "inceleme yapılmasının bir anlam ifade etmeyeceği" şeklindeki yaklaşım, ileri sürülmeyen ihlal iddiasının esasa ilişkin bir hak kaybına dönüşmesine yol açmıştır. Başvurucu, başvuru formunda dernek yöneticiliği veya tanık beyanlarına dair her bir tespite ayrı ayrı cevap vermediği için Mahkeme bu iddiaları peşinen "gerçek" kabul etmiştir. Bu durum, Cemile Doğan ve diğerleri kararında "araştırılması şart" denilen anayasal hakların, herhangi bir inceleme yapılmaksızın doğrudan irtibat ve iltisaka gerekçe yapılmasına neden olmuştur. Sonuç olarak Mahkeme, başvurucunun ileri sürmediği hususları birer "ikrar" gibi yorumlayarak; bireyin devlete karşı hak arama yolu olan bireysel başvuru sistemini, idarenin ispatlayamadığı iddiaları meşrulaştıran bir mekanizmaya dönüştürmüştür.

Üye Yusuf Şevki Hakyemez de karşıoy gerekçesinde, mahkeme çoğunluğunun bu yöntemini bireysel başvuru usulü açısından hatalı bularak sistemin mantığının tersyüz edildiğini belirtmiştir. Hakyemez, bireysel başvuruda mahkemenin sadece başvuru formunda açıkça dile getirilen şikâyetlerle sınırlı bir inceleme yapabileceğini, formda yer almayan hususların ise denetim dışı kalması gerektiğini vurgulamıştır. Başvurucunun formunda yalnızca Bank Asya iddialarına cevap verdiğini hatırlatan Hakyemez, çoğunluğun başvuru formunda hiç yer almayan dernek yöneticiliği ve tanık beyanlarını incelemeye dahil ederek "ihlal yoktur" demelerini usule aykırı bulmuştur. Hakyemez'e göre, başvurucu tarafından talep edilmeyen ve uyuşmazlık konusu yapılmayan hususların mahkemece kendiliğinden ele alınıp aleyhe birer ret gerekçesi yapılması bireysel başvurunun özüne terstir. Mahkemenin Bank Asya ile ilgili tespitleriyle yetinmesi gerektiğini ifade eden Hakyemez; başvurucunun şikâyet etmediği konuların, mahkemece lehe bir araştırma yapılmaksızın doğrudan aleyhe birer "kanıt" olarak kullanılmasının ispat yükünü yer değiştirerek başvurucuyu mahkeme önünde savunmasız bıraktığını ifade etmiştir.

4. AYM’nin İhlal Bulmama Gerekçesi

AYM Genel Kurulu oyçokluğuyla özel hayata saygı hakkının ihlal edilmediğine karar vermiştir. Bank Asya hesap hareketleri yönünden idari ve yargısal makamların “ilgili ve yeterli gerekçe” ortaya koyamadığını kabul etmiştir (§§ 125-127). AYM, talimat öncesi ve sonrası hesap hareketlerinin karşılaştırılmaması, başvurucunun “araç satış bedeli nedeniyle geçici para girişi yaptığı, iki gün içinde parayı çektiği” şeklindeki somut itirazlarının hiç tartışılmamasını ve gerektiğinde bilirkişi raporu alınmaması nedeniyle, Bank Asya daki hesap hareketliliğinin irtibat ve iltisaka gerekçe yapılmasını hukuka uygun bulmamamıştır.

Ancak dernek üyeliği ve tanık beyanları yönünden aynı titizliği göstermemiştir. Denizli Küresel Doktorlar Derneği’ndeki yönetim kurulu üyeliğini “örgütsel aidiyet” işareti olarak kabul etmiş ve derneğin cemaat ile bağlantısının idari yargı tarafından somut olarak araştırılmadığını görmezden gelmiştir. Tanık beyanlarını da (O.A., Hierapolis, Pamukkale) “sohbet toplantılarına katılım” delili saymıştır. Oysa bu beyanlar tamamen duyuma dayalıdır: O.A. “duyum aldım, detay bilmiyorum, asılsız ihbar olabiliyor” demiştir; Hierapolis “örgüt üyesi olup olmadığını bilmiyorum, sadece çay içip Kur’an okuduk, örgüt propagandası duymadım” demiştir; Pamukkale “toplantılara gittiklerini duydum, nerede olduğunu bilmiyorum, deşifre olurum diye açıklayamam” demiştir. AYM, bu beyanların Sinan Ulu kararındaki “görgüye ve bilgiye dayalı, tutarlı, ciddi ve somut objektif delil” ölçütünü karşılamadığını görmezden gelmiş ve “delillerin bütünlüğü” içinde yeterli bulmuştur (§§ 129-130).

6. Yalçınkaya Kararına Yapılan Atıf

AYM kararın 78 ve 79. paragraflarında Yalçınkaya/Türkiye kararına atıf yapmış ve bu paragraflarda nedense, sadece Bank Asya ile ilgili hususlara yer vermiş, ancak AİHS’in 11. maddesi kapsamında dernek ve sandika üyeliğinin cezalandırma gerekçesi yapılmasıyla ilgili bir hususa yer vermemiştir. Oysa AİHM, Yalçınkaya kararında başvurucunun sendika (Aktif Eğitim-Sen) ve dernek (Kayseri Eğitim Gönüllüleri Derneği) üyeliğinin mahkumiyete delil yapılmasını, bu kurumların o dönemde yasal olarak faaliyet gösterdiği ve başvurucunun bu hakları kullanımının şiddet içermeyen meşru eylemler olduğu gerekçesiyle toplantı ve dernek kurma özgürlüğüne (11. Madde) aykırı bulmuştur (§ 387, 390). Mahkeme, ulusal mahkemelerin bu üyeliğin bir terör örgütü üyeliği suçuna nasıl destek sağladığına dair "anlamlı bir tartışma" yürütmediğini, başvurucunun bu kurumlar içindeki faaliyetlerinin niteliğini açıklamadığını ve sadece kurumların sonradan KHK ile kapatılmış olmasına dayanılmasının yasallık karinesini çürütmeye yetmediğini belirtmiştir (§ 391, 392). Yerel mahkemelerin Türk Ceza Kanunu’nun 314. maddesini yorumlarken, şiddete teşvik veya demokratik toplum düzenini reddetme gibi somut unsurlar olmaksızın yasal bir dernek veya sendika üyeliğini suç göstergesi saymasının hukukun üstünlüğü ilkesini zedelediği ve suçun kapsamını öngörülemez şekilde genişlettiği sonucuna varılarak bu durumun Sözleşme'nin 11. maddesinin ihlali olduğu tespit edilmiştir (§ 394, 396, 400, 402). AYM, yine kararının 79. paragrafında Yalçınkaya kararının 269. paragrafını alıntılamış ancak aynı paragrafın devamında AİHM’nin 7. madde (suç ve cezanın kanuniliği) ihlali bulduğuna hiç değinmemiş ve kararın işine gelen kısımlarını ‘‘cımbızlayıp’’ diğer önemli kısımlarını görmezden gelmiştir. Yani, AİHM’in dernek/sendika üyeliğinin yasal faaliyet olduğu ve terör suçu delili olamayacağı yönündeki açık tespitini görmezden gelmiştir.

7. AYM’nin Kendisiyle Çelişmesi

AYM’nin Durmuş Ali Özdemir ortaya koyduğu yaklaşım, mahkemenin daha önce ihlal kararı verdiği Cemile Doğan ve Diğerleri dosyasındaki tutumuyla taban tabana zıttır. İşin en çarpıcı ve çelişkili yanı, Durmuş Ali Özdemir'in aslında Cemile Doğan dosyasındaki başvuruculardan biri olması ve o dosyada Bank Asya hesabı, sendika ve dernek üyeliği gerekçe gösterilerek verilen mahkumiyeti için "gerekçeli karar hakkı ihlali" kararı almış olmasıdır.

AYM, söz konusu kararda dernek veya sendika üyeliğinin cezalandırma gerekçesi yapılmasını şu tespitle ihlal nedeni kabul etmiştir: “Yargıtay kararlarına göre başvurucuların konumları ve kişisel özellikleri nazara alınarak FETÖ/PDY'le irtibatlı olduğu kabul edilen dernek ve sendikaya üye olma eylemlerinin anayasal örgütlenme özgürlüğü dışında ve örgütsel faaliyet veya örgüte yardım kastıyla hareket edilip edilmediğini ortaya koyan değerlendirmelerin yapılmadığı görülmüştür.” AYM’nin bu ihlal kararı sonrasında yeniden yapılan yargılama neticesinde, başvurucu hakkında beraat kararı verilmiştir. Bir başka deyişle, başvurucunun “örgütsel” amaçlarla dernek yönetim kurulu üyesi olmadığı Ağır Ceza Mahkemesi tarafından da kabul edilerek beraatine hükmedilmiştir.

Bu karardan sonra idare mahkemeleri ve Danıştay, aksi bir durumu ortaya koyan herhangi bir araştırma yapmamış; sadece ceza mahkemesindeki eski hususları gerekçe göstererek dernek yönetim kurulu üyeliğini irtibat ve iltisak için yeterli kabul etmişlerdir. Hiçbir araştırma yapılmadan sadece dernek yönetim kurulu üyeliğinin cezalandırma gerekçesi yapılmasını Cemile Doğan ve Diğerleri kararında ihlal sebebi sayan AYM, sanki bu kararı kendisi vermemiş gibi hareket etmiştir. Mahkeme, verdiği ihlal kararı sonrası başvurucunun aynı isnatlardan beraat ettiği gerçeğini görmezden gelmiş; başvurucunun dernek yönetim kurulu üyesi olmak suretiyle nasıl ve ne şekilde “örgütsel faaliyette” bulunduğunu ortaya koymadan, sadece bu üyeliği irtibat ve iltisak için yeterli sayarak kendisiyle açıkça çelişmiştir.

5. Karara Muhalif Kalan Üyelerin Muhalefet Gerekçeleri

Dört üye (Engin Yıldırım, Kenan Yaşar, Yusuf Şevki Hakyemez, Selahaddin Menteş) çoğunluğun kararına katılmamıştır. Muhalif üyeler, çoğunluğun hem usul hem de esas yönünden geliştirdiği argümanları eleştirmişlerdir.

Üye Yusuf Şevki Hakyemez, bireysel başvuruyu inceleme usulüne ilişkin yukarıda yer verilen muhalefet gerekçesi yanında tanık beyanları ve dernek yönetim kurulu üyeliği delilinin niteliksiz olduğunu, derneğin neden müzahir olduğunun idari yargıca araştırılmadığını ve tanık beyanlarının Sinan Ulu kararındaki "sıkı bağlantı" kriterini karşılamayan boş duyumlar olduğunu vurgulamıştır.

Üye Selahaddin Menteş, muhalefet şerhinde çoğunluğun "başvurucu itiraz etmedi" diyerek meşrulaştırdığı tanık beyanlarının ve dernek yöneticiliğinin delil değerini analiz etmiştir. Menteş, başvurucu hakkında ifade veren üç tanığın (O.A., Hierapolis ve Pamukkale) beyanlarının görgüye değil, tamamen "söylenti" ve "duyuma" dayalı olduğunu, bu beyanların Halit İnciroğlu kararında belirlenen "objektif ve ciddi veri" niteliğini taşımadığını ifade etmiştir. Dernek yöneticiliği konusunda ise, anılan derneğin Cemaat ile neden ve nasıl müzahir olduğuna dair derece mahkemelerince hiçbir teknik araştırma yapılmadığını, başvurucunun bu dernekteki rolünün ve faaliyetlerinin ‘’örgütsel bir talimatla’’ olup olmadığının tartışılmadığını belirterek; bu eksikliklerin Cemile Doğan ve C.A. (3) kararlarındaki "bireyselleştirme" yükümlülüğüne aykırı olduğunu savunmuştur.

Üye Engin Yıldırım ve Kenan Yaşar, ortak karşıoylarında kamu görevinden çıkarma işleminin ağır bir müdahale olduğunu ve son çare ilkesinin gözetilmediğini vurgulamışlardır. Üyeler, dernek yöneticiliğinin hiyerarşideki fonksiyonuna dair hiçbir somut veri sunulmadığını, tanık beyanlarının ise zaman, yer ve kişi bakımından büyük belirsizlikler içerdiğini belirtmişlerdir. AİHM'in Pişkin/Türkiye ve Köseoğlu/Türkiye kararlarına atıf yaparak, bireyselleştirilmemiş tanık beyanları ve bağlamsız aidiyet değerlendirmeleri üzerinden kurulan bir irtibat kanaatinin, Anayasa'nın 20. maddesinde güvence altına alınan özel hayata saygı hakkını ihlal ettiğini savunmuşlardır. Üyelere göre, derece mahkemelerinin sunduğu gerekçeler, OHAL döneminde dahi korunması gereken "ölçülülük" güvencelerini karşılamaktan uzaktır.

B. AYM’nin Resul Darama Kararına İlişkin Değerlendirme[3]

1. Başvurucunun Meslekten Çıkarılmasına Gerekçe Yapılan Hususlar

Tekirdağ Aile ve Sosyal Politikalar İl Müdürü olarak görev yapan Resul Darama, 672 sayılı KHK ile kamu görevinden çıkarılmıştır. İdari makamlar ve derece mahkemeleri, bu ihraç kararına gerekçe olarak başvurucunun milli güvenliğe karşı faaliyette bulunduğu kabul edilen bir yapı ile bağlarını göstermiştir. Bu kapsamda; başvurucunun 2014 yılında Bank Asya hesabında gerçekleşen ve rutin bankacılık işlemlerini aşan mevduat artışları, çocuklarının kapatılan özel eğitim kurumlarında kaydının bulunması ve bu kurumlara yaptığı ödemeler temel dayanaklar olarak sunulmuştur. Ayrıca, kapatılan bir derneğin kurucu üyesi olması ve ilgili medya dağıtım şirketine yapılan abonelik ödemeleri de bu değerlendirmeyi destekleyen unsurlar olarak dosyada yer almıştır.

2. Başvurucuyla İlgili Ceza Yargılaması Süreci

Başvurucu hakkında yürütülen ceza yargılamasında ilk derece mahkemesi başlangıçta hapis cezasına hükmetmişse de , bu karar Yargıtay tarafından bozulmuştur. Bozma ilamı sonrasında yapılan yeniden yargılamada Ağır Ceza Mahkemesi, 15/4/2025 tarihinde başvurucunun beraatine karar vermiştir. Beraat gerekçesinde mahkeme, 2012 yılından sonra başvurucunun toplantılara katıldığına dair şüpheye yer bırakmayacak bir delil bulunmadığını ve banka hesap hareketlerinin rutin bankacılık faaliyeti kapsamında değerlendirilmesi gerektiğini ifade etmiştir. Ayrıca, söz konusu işlemlerin talimat doğrultusunda veya yardım kastıyla yapıldığına dair kesin ve inandırıcı delil elde edilemediği belirtilmiştir.

3. Başvurucunun Anayasa Mahkemesine Başvuru Gerekçeleri

Başvurucu, Anayasa Mahkemesine yaptığı başvuruda, doğrudan KHK listesiyle ihraç edilmesinin özel hayata saygı hakkını ve kesinleşmiş bir ceza kararı olmadan suçlu gösterilmesi nedeniyle masumiyet karinesini ihlal ettiğini savunmuştur. Savunma hakkı tanınmadan ve somut bir suçlama yöneltilmeden sadece listelerde ismine yer verilerek bir daha kamu hizmetine alınmamak üzere görevden çıkarılmasının hukuka aykırı olduğunu belirtmiştir. Banka hesabı, dernek üyeliği veya çocuklarının okulu gibi o dönemde yasal olan faaliyetlerin ihraç gerekçesi yapılmasının keyfî olduğunu ileri sürerek temel hak ve özgürlüklerinin ölçüsüzce kısıtlandığını iddia etmiştir.

4. AYM’nin İhlal Bulmama Gerekçesi

AYM çoğunluğu, ihraç kararına dayanak olan her bir delili ayrı ayrı irdelemiş ancak nihayetinde bir ihlal saptamamıştır. Bank Asya hesap hareketleri konusunda Mahkeme, idari yargı mercilerinin "rutin dışılık" tespitini yetersiz bulmuş; başvurucunun okul taksiti ve bireysel emeklilik gibi somut savunmalarının karşılanmamasını ve sadece para girişine bakılarak yapılan değerlendirmeyi eksik inceleme olarak nitelendirmiştir. Buna karşın, sohbet toplantılarına katılımı belirleyici görmüş ve başvurucunun 2012 yılında bu toplantıları organize ettiğine dair tanık beyanları ile kendi ikrarını, sadakat yükümlülüğünün ihlali için yeterli ve somut bir vakıa olarak kabul etmiştir. Özel okul kaydı ve medya ödemeleri gibi yasal görünümlü faaliyetlerin tek başına ihraç gerekçesi olamayacağını ancak toplantı organizatörlüğü gibi daha ağır delillerin yanında destekleyici unsur olarak görülebileceğini ima ederek bu delilleri ayrıca detaylandırmamıştır. Başvurucunun kapatılan bir derneğin kurucu üyesi olması dosyada sabit olsa da, Mahkeme diğer delillerin yeterli görülmesi gerekçesiyle bu hususta ayrıntılı bir inceleme yapmamıştır. Mahkemenin bu tavrı, dernek üyeliğinin Anayasa'nın 33. maddesi kapsamındaki örgütlenme özgürlüğü güvencesini göz ardı etmesi bakımından eleştiriye açıktır. AYM'nin bu yaklaşımı, AİHM'in Yüksel Yalçınkaya kararıyla da çelişmektedir; zira AİHM, bu tür faaliyetlerin gerçekleştirildiği dönemde yasal olduğunu vurgulayarak mahkemelerin bu eylemlerin suçla bağını açıklığa kavuşturmamasını eleştirmiştir. AYM, Yalçınkaya kararındaki Bank Asya'ya dair usuli atıfları kararına yansıtmışsa da, dernek üyeliği gibi örgütlenme özgürlüğünü ilgilendiren temel tespitleri bu somut olayda derinlemesine analiz etmekten kaçınarak kararın sadece "işine yarayan" kısımlarını kullanmıştır.

5. Muhalif Üyelerin Karşıoy Gerekçeleri

Karara muhalif kalan üyeler Engin Yıldırım, Yusuf Şevki Hakyemez, Selahaddin Menteş ve Kenan Yaşar, başvurucunun haklarının ihlal edildiği görüşünü oldukça geniş ve kapsamlı gerekçelerle savunmuşlardır.

Engin Yıldırım ve Kenan Yaşar, ortak karşıoy gerekçelerinde, derece mahkemelerinin banka işlemlerini analiz ederken "rutin" olanın ne olduğunu somutlaştırmadan doğrudan "rutin dışı" kabulüne gitmesini ağır bir usul hatası olarak nitelendirmişlerdir. Bu üyeler, başvurucunun hesap hareketlerinin örgütsel bir talimatla yapıldığına dair teknik bir inceleme yapılmamasını eleştirmiş ve tanık beyanlarının büyük oranda duyuma dayalı, yer ve zaman bakımından belirsiz olduğunu vurgulamışlardır. Başvurucunun 2012 yılından sonra yapıyla bağını kestiğine dair ceza mahkemesi tespitine atıf yaparak, on yıl önceki yasal görünümlü faaliyetlerin bugünkü bir ihraç kararına dayanak yapılmasının "bireyselleştirme" ilkesini ve özel hayata saygı hakkını ihlal ettiğini belirtmişlerdir.

Yusuf Şevki Hakyemez ise usul hukukuna ilişkin çok temel bir noktadan hareket ederek, çoğunluğun başvuruda açıkça dile getirilmemiş olan "sohbet" delilini kendiliğinden (resen) incelemeye dâhil etmesini yargısal aktivizm ve usul hatası olarak görmüştür. Hakyemez'e göre, banka hesabı ve diğer delillerin irtibatı kanıtlamada yetersiz kaldığının saptanması durumunda mahkeme doğrudan ihlal kararı vermesi gerekirken çoğunluk, beraatle sonuçlanan ceza dosyasındaki zayıf tanık beyanlarını "kurtarıcı delil" gibi kullanarak ihraç kararını meşrulaştırmaya çalışmıştır. Hakyemez ayrıca, söz konusu toplantıların dini içerikli olduğunu ve kamu görevinden çıkarmayı haklı kılacak yoğunlukta örgütsel bir nitelik taşımadığını, idarenin sadakat bağının koptuğunu ilgili ve yeterli gerekçelerle kanıtlayamadığını belirtmiştir.

Selahaddin Menteş karşıoyunda, hukuk devleti ilkesi ve masumiyet karinesi üzerindeki tahribata dikkat çekerek, ceza mahkemesinin başvurucunun 2012'den sonra bağını kestiği yönündeki kesin maddi tespitinin idari yargı tarafından yok sayılmasının kabul edilemez olduğunu ifade etmiştir. Menteş, disiplin ve ceza yargılamasına konu eylemler aynı olduğunda idari mahkemelerin ceza hakiminin ulaştığı maddi gerçekliğe saygı göstermesi gerektiğini, aksine bir tutumun hukuk sisteminde çatışan kararlar doğuracağını ve "mağdur sosyolojisi" yaratacağını vurgulamıştır. Üye, milat tarihlerinden önceki dönemlere ait yasal faaliyetlerin, beraat kararına rağmen irtibat göstergesi sayılmasının hukuk güvenliğini ortadan kaldırdığını ve müdahalenin Anayasa’nın 15. maddesi anlamında ölçüsüz bir nitelik kazandığını dile getirmiştir.

C. AYM’nin Abdulhamit Bilgin Kararına İlişkin Değerlendirme[4]

1. Başvurucunun Meslekten Çıkarılmasına Gerekçe Yapılan Hususlar

Artuklu Belediye Başkanlığında memur olarak görev yapan başvurucu, 677 sayılı KHK ile kamu görevinden çıkarılmıştır. İdari makamlar ve yargı mercileri, bu işleme dayanak olarak başvurucunun Bank Asya’daki hesap hareketlerini ana gerekçe yapmışlardır. Özellikle 2014 yılı başındaki mevduat artışları, katılım hesabı açma işlemleri ve belirli tarihlerdeki para transferleri "finansal destek" olarak yorumlanmıştır. Bunun yanı sıra, başvurucunun çocuklarını Cemaate ait kapatılan özel okullara göndermesi, bu kurumlara yapılan eğitim ödemeleri ve bir medya dağıtım şirketine gerçekleştirilen ödemeler de "irtibat ve iltisak" kanıtı olarak dosyaya girmiştir.

2. Başvurucuyla İlgili Ceza Yargılama Süreci

Başvurucu hakkında, kamu görevinden çıkarılmasına neden olan iddialarla ilgili olarak adli makamlarca yürütülmüş herhangi bir ceza soruşturması veya kovuşturması bulunmamaktadır. AYM, başvurucunun durumunu incelerken bu olguyu özellikle not etmiştir. Kararda belirtildiği üzere, idari yargı mercileri ceza yargılamasından bağımsız olarak "irtibat" değerlendirmesi yapabilse de, hakkında hiçbir adli süreç bulunmayan bir kişinin kamu görevinden çıkarılması gibi ağır bir sonucun, somut ve ikna edici verilerle desteklenmesi gerektiği vurgulanmıştır.

3. Başvurucunun Anayasa Mahkemesine Başvuru Gerekçeleri

Başvurucu, kamu görevinden çıkarılmasının herhangi bir somut delile dayanmadığını ve savunmalarının derecat mahkemelerince karşılanmadığını ileri sürerek hak ihlali iddiasında bulunmuştur. Başvurusunda, söz konusu finans kurumundaki hesabının 2008 yılından beri aktif olduğunu, yapılan işlemlerin tamamen rutin bankacılık ve tasarruf faaliyeti niteliği taşıdığını belirtmiştir. Çocuklarını sözü edilen okula gönderme sebebinin, okulun bölgedeki eğitim kalitesi ve çocuğunun sağlık durumuyla ilgili doktor tavsiyesi olduğunu, ödemelerin ise zorunlu eğitim giderlerinden ibaret olduğunu savunmuştur. Ayrıca, hesaplarındaki parayı 2015 yılı başında çekmiş olmasının "destek saikiyle" hareket etmediğini kanıtladığını, ancak yargılama makamlarının bu lehe durumları görmezden gelerek özel hayata saygı hakkını ihlal ettiğini savunmuştur.

4. AYM’nin İhlal Gerekçesi

AYM, özel hayata saygı hakkına yönelik müdahalenin anayasal bir hak ihlali oluşturduğu sonucuna varırken "gerekçelendirme yükümlülüğü" ve "durumun gerektirdiği ölçülülük" kriterleri üzerinde kapsamlı bir değerlendirme yapmıştır. Mahkeme, bir kamu görevlisinin anayasal düzene sadakat bağının koptuğuna dair ileri sürülen şüphelerin; ciddi, önemli, somut ve objektif vakıalarla desteklenmesi gerektiğini vurgulamıştır. Özellikle finansal işlemler bağlamında, yargı mercilerinin bir işlemi "rutin dışı" olarak nitelendirebilmesi için öncelikle o hesaba ait geçmişteki "rutin durumun" ne olduğunun net bir şekilde tespit edilmesi ve karşılaştırmalı bir analiz yapılması gerektiği belirtilmiştir. Somut olayda ise, başvurucunun geçmiş hesap hareketleri analiz edilmeden sadece belli dönemdeki bakiye artışlarına odaklanılması, ulaşılan sonucun ilgili ve yeterli gerekçelerle desteklenmediğini ortaya koymuştur.

Başvurucunun savunmalarının ve sunduğu lehe kanıtların yargılama sürecinde ele alınış biçimi de ihlal kararının temel gerekçelerinden birini oluşturmuştur. Başvurucunun, bir yapıya destek olma iddiasının aksine, 2015 yılı başında hesabındaki paranın neredeyse tamamını çekmiş olması gibi azaltıcı işlemlerin neden aleyhe yorumlandığına dair makul bir açıklama getirilmemiştir. Mahkemelerin sadece "para girişi" hareketlerini dikkate alıp, başvurucunun kişisel ihtiyaçları doğrultusunda gerçekleştirdiği "para çıkışı" iddialarını, okul ve otomatik ödeme savunmalarını tartışmaması, kararın nesnelliğini zedeleyen bir eksiklik olarak görülmüştür. Başvurucuya, iltisak ve irtibat karinesinin aksini ispat etme imkânı yeterli düzeyde tanınmamış ve savunmaları teknik veya olgusal bir incelemeye tabi tutulmadan reddedilmiştir.

Çocukların belirli okullara gönderilmesi ve bu kapsamda yapılan ödemeler konusundaki iddialar, Anayasa Mahkemesi tarafından hayatın olağan akışı ve toplumsal gerçeklikler çerçevesinde incelenmiştir. Mahkeme, çocukların 2009 yılından beri aynı okulda eğitim görmesi, bölgedeki eğitim olanakları ve sağlık gerekçesiyle sunulan doktor tavsiyesi gibi somut savunmaların dikkate alınması gerektiğini belirtmiştir. Sadece bir okulda çocuk okutmanın, eğitim ücreti ödemenin veya yasal olarak faaliyet yürüten bir medya şirketine yayın ücreti göndermenin; başka somut delillerle desteklenmediği sürece bir yapıyla irtibatı kanıtlamak için yeterli ve nitelikli birer veri sayılamayacağı vurgulanmıştır.

Sonuç olarak Anayasa Mahkemesi, idari ve yargısal makamların başvurucunun demokratik anayasal düzene sadakat bağının ortadan kalktığını ortaya koyma noktasında "ilgili ve yeterli" bir gerekçelendirme yapamadığını saptamıştır. Mahkeme, başvurucunun sunduğu itirazların tüm yönleriyle ele alınmamasını ve oluşan tereddütlerin giderilmemesini, hakka yönelik müdahalenin OHAL koşullarında bile "durumun gerektirdiği ölçüde" olmadığını gösteren temel unsurlar olarak kabul etmiştir. Bu çerçevede, başvurucunun savunma hakkının ve özel hayata saygı hakkının usuli güvencelerinin ihlal edildiği ve müdahalenin anayasal ölçütlerle bağdaşmadığı sonucuna varmıştır.

D. Üç Karara İlişkin Değerlendirme

AYM’nin OHAL KHK’leri ile gerçekleştirilen kamu görevinden çıkarma işlemlerine dair son dönemde verdiği kararlar, Mahkeme’nin hak eksenli bir denetimden ziyade, idarenin ispatlayamadığı iddiaları yargısal aktivizmle tamamlama gayretine girdiğini göstermektedir. Kararlara muhalif kalan üyelerin de isabetle vurguladığı üzere Mahkeme, bireysel başvuru formunda yer almayan ve başvurucular tarafından tartışmaya açılmayan hususları re'sen ele alarak bunları başvurucular aleyhine mutlak birer gerçeklik gibi kabul etmiştir. Bu yöntem, Mahkeme’nin "taleple bağlılık" ilkesini tersyüz ederek, başvurucunun itiraz etmediği her noktayı birer "ikrar" saymasına ve kamu makamlarının üzerinde olması gereken ispat yükünü tamamen bireyin üzerine yıkmasına neden olmuştur. Özellikle beraatle sonuçlanmış ceza yargılamalarındaki zayıf tanık beyanlarının veya o dönemde yasal olan dernek üyeliğinin, idari yargı mercilerince hiçbir ek araştırma yapılmaksızın irtibat ve iltisak için yeterli görülmesi, hukuk güvenliği ilkesini ve masumiyet karinesini zedelemiştir.

Mahkeme'nin Durmuş Ali Özdemir ve Resul Darama kararlarındaki tutumu, kendi içtihat geçmişiyle ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin (AİHM) yerleşik kararlarıyla ciddi çelişkiler barındırmaktadır. Durmuş Ali Özdemir kararında, daha önce Cemile Doğan ve diğerleri dosyasında aynı isnatlarla ilgili "gerekçeli karar hakkı ihlali" veren ve bu karar sonrası başvurucunun beraat etmesini sağlayan Mahkeme, bu kez aynı dernek yöneticiliğini hiçbir yeni bulguya dayanmadan irtibat için yeterli saymıştır. Muhalif üyelerin de belirttiği gibi, beraat kararıyla "örgütsel amaç taşımadığı" tescillenen bir faaliyetin, idari yargı tarafından mutlak bir bağlılık göstergesi kabul edilmesi, Anayasa'nın 15. maddesi kapsamında dahi dokunulması yasaklanan masumiyet karinesini fiilen etkisiz hale getirmektedir. AYM, Yalçınkaya kararındaki yasal faaliyetlerin (dernek/sendika üyeliği) cezalandırmaya dayanak yapılamayacağı yönündeki tespitleri görmezden gelerek, kararın sadece işine yarayan kısımlarını alıntılamış ve örgütlenme özgürlüğünü korumasız bırakmıştır.

Özellikle Resul Darama başvurusunda, Bank Asya iddialarının yetersizliği saptanmış olmasına rağmen, on yıl öncesine ait ve ceza mahkemesince bağın koptuğu tescillenen tanık beyanlarının "kurtarıcı delil" olarak kullanılması, Mahkeme’nin ihlal kararı vermemek için gösterdiği yoğun gayreti ifşa etmektedir. Mahkeme bir yandan dernek yönetim kurulu üyeliğini irtibat için kafi görürken, diğer yandan dernek kurucu üyeliğini inceleme gereği dahi duymayarak metodolojik bir tutarsızlık sergilemiştir. Bu üç kararın karşılaştırması göstermiştir ki AYM, delil seti zayıf ve idari yargı gerekçelendirmesi yetersiz olduğunda (Abdulhamit Bilgin örneği) ihlal vermekte; delil seti niceliksel olarak daha yoğun göründüğünde ise bireyselleştirme ve somut gerekçe hususlarını ikincil plana atarak ihlalden kaçınmaktadır.

Bu durum, AYM'nin meslekten çıkarma dosyalarında AİHM içtihadından sistematik olarak uzaklaştığını bir kez daha net biçimde ortaya koymuştur. Yasal ve rutin faaliyetler (yasal bir bankada hesap hareketi, yasal bir derneğe üyelik, dinî içerikli sohbet toplantıları) "iltisak ve irtibat" gibi muğlak kavramlar içine atılarak insanların hayatları kalıcı olarak karartılmaktadır. AYM’nin kendi üyeleri bu yaklaşımı sertçe eleştirmiş, delillerin yetersizliğini ve ölçülülük ilkesinin ihlalini açıkça kararlara derç etmişlerdir. Bu durum, AYM’nin iç tutarlılığının zedelendiğini ve ihraç dosyalarında etkili bir iç hukuk yolu olma niteliğini kaybettiğini göstermektedir.

Sonuç olarak her üç karar birlikte değerlendirildiğinde, AYM’nin irtibat ve iltisak kavramlarını öngörülebilir bir hukuk normu olmaktan çıkarıp, idarenin takdir yetkisini meşrulaştıran geniş bir alana hapsettiği görülmektedir. AYM kararları, AİHM’nin sunduğu güvencelerin çok uzağında kalmış ve mağduriyetleri derinleştirmiştir. AYM’nin benzer başvurularda ihlal vermeyeceği mevcut pratik dikkate alındığında aşikardır. Bu nedenle, AYM’ye başvuru yapacak kişilerin, her hangi bir hak kaybı yaşamamak adına AYM ile aynı anda AİHM’e de başvurmaları ve yine dosyası AYM’de bulunanların Mahkeme kararını beklemeden doğrudan AİHM’e gitmeleri, hem bireysel hem de toplumsal mağduriyetlerin giderilmesi açısından hayati bir önem taşımaktadır.

-------------

[1] https://www.hukukihaber.net/aymnin-202352018-basvuru-numarali-karari

[2] https://www.hukukihaber.net/aymnin-202220577-basvuru-numarali-karari

[3] https://www.hukukihaber.net/aymnin-202214226-basvuru-numarali-karari

[4] https://www.hukukihaber.net/aymnin-202524383-basvuru-numarali-karari