Türk Borçlar Kanunu’nun 122. maddesinde düzenlenen munzam (aşkın) zarar, temerrüt faizinin alacaklının uğradığı gerçek zararı karşılamaya yetmediği durumlarda talep edilebilen istisnai bir tazminat türüdür. Normatif düzeyde bakıldığında hüküm oldukça açık görünmektedir: Faiz, zararı karşılamıyorsa aradaki fark istenebilir. Ancak uygulamada bu hükmün son derece dar yorumlandığı ve özellikle Yargıtay 6. Hukuk Dairesi’nin 2024–2025 tarihli kararlarında yüksek bir ispat standardının benimsendiği görülmektedir.
Son dönem kararlar incelendiğinde Daire’nin öncelikle “genel ekonomik olgular” ile “kişisel ve somut zarar” arasında keskin bir ayrım yaptığı anlaşılmaktadır. Örneğin 6. Hukuk Dairesi’nin 2025/2595 E., 2025/3321 K. sayılı kararında, davacı taraf enflasyon, döviz kuru artışı ve yatırım araçlarındaki yükseliş nedeniyle zarar doğduğunu ileri sürmüş; ancak Daire, bu unsurların tüm ekonomik aktörleri etkileyen genel vakıalar olduğunu, bunların tek başına munzam zarar kabul edilemeyeceğini açıkça belirtmiştir. Benzer şekilde 6. Hukuk Dairesi’nin 2025/2198 E., 2025/3119 K. sayılı kararında, on dört yılı aşan gecikme ve yüksek enflasyon dönemine rağmen, paranın değer kaybının otomatik olarak munzam zarar oluşturmayacağı vurgulanmıştır. Bu yaklaşım, TBK 122’nin “enflasyon farkı” mekanizmasına dönüştürülmesini önlemeye yöneliktir.
Daire’nin bir diğer temel varsayımı, temerrüt faizinin kural olarak zararın telafi aracı olduğu yönündedir. 6. Hukuk Dairesi’nin 2025/544 E., 2025/3055 K. sayılı kararında, uzun süren yargılama sonrasında tahsil edilen faiz miktarına rağmen munzam zarar talebi reddedilmiş; faiz dışında kalan ve temerrütten doğrudan kaynaklanan özel bir zarar ispat edilemediği için talebin kabul edilemeyeceği belirtilmiştir. Aynı çizgi 6. Hukuk Dairesi’nin 2024/3553 E., 2025/3873 K. sayılı kararında da görülmektedir. Bu kararda, borçlunun yasal itiraz ve temyiz haklarını kullanmasının kusur oluşturmayacağı, dolayısıyla yalnızca yargılama süresinin uzunluğunun munzam zarar için yeterli sayılamayacağı ifade edilmiştir. Böylece Daire, temerrüt faizini temel tazmin aracı olarak görmekte; munzam zararı ise istisnai bir ek talep olarak konumlandırmaktadır.
Munzam zarar bakımından Daire’nin üzerinde durduğu bir diğer unsur kusur ve illiyet bağıdır. 6. Hukuk Dairesi’nin 2024/762 E., 2025/1271 K. sayılı kararında, davacı tarafın finansman sıkıntısı yaşadığı ve üçüncü kişilerden borçlandığı ileri sürülmüş; ancak zarar ile borçlunun temerrüdü arasındaki nedensellik bağının titizlikle incelenmesi gerektiği belirtilmiştir. Yine 6. Hukuk Dairesi’nin 2024/774 E., 2025/1715 K. sayılı kararında, temlik sözleşmesi kapsamında ödenen ek bedellerin doğrudan temerrütten kaynaklanıp kaynaklanmadığı araştırılmıştır. Bu kararlar, kredi kullanılmış olmasının tek başına yeterli olmadığını; kredinin temerrüt nedeniyle zorunlu hale geldiğinin ve doğrudan bu gecikmeden kaynaklandığının ortaya konulması gerektiğini göstermektedir.
İnşaat ve arsa payı karşılığı inşaat sözleşmelerine ilişkin uyuşmazlıklarda da aynı yaklaşım sürdürülmektedir. 6. Hukuk Dairesi’nin 2024/1512 E., 2025/1647 K. sayılı kararı ile 2024/1336 E., 2025/1034 K. sayılı kararı incelendiğinde, gecikme ve eksik ifa iddialarının munzam zarar talebinden ayrı ve somut delillerle desteklenmesi gerektiği anlaşılmaktadır. Daire, özellikle kira yoksunluğu ve finansman maliyeti iddialarında bilirkişi incelemesi ve hesaplamaya dayalı ispat aramakta; soyut beyanları yeterli görmemektedir.
Bu kararlar topluca değerlendirildiğinde, 6. Hukuk Dairesi’nin munzam zararı kategorik olarak reddetmediği; ancak yüksek ve teknik bir ispat standardına bağladığı söylenebilir. Genel ekonomik kayıp söylemi yeterli değildir. Zararın kişisel olması, ölçülebilir olması ve temerrütle doğrudan bağlantısının kurulması gerekir. Ayrıca borçlunun kusuru ve zararın temerrüt nedeniyle doğduğu açık biçimde ortaya konulmalıdır. Faiz ödenmiş olması çoğu durumda zararın telafi edildiği varsayımını güçlendirmekte; bu nedenle faiz dışında kalan özel zarar kaleminin ayrıştırılması zorunlu hale gelmektedir.
Sonuç olarak, 2024–2025 dönemine ait içtihatlar ışığında 6. Hukuk Dairesi’nin yaklaşımı, munzam zararı enflasyon farkı mekanizmasına dönüştürmeye izin vermeyen, sıkı delil ve nedensellik arayan, istisnai bir tazminat anlayışıdır. Bu çerçevede başarı, talebin genel ekonomik kayıp üzerinden değil; somut, kişisel ve temerrütle bağlantılı zarar üzerinden kurgulanmasına bağlıdır.
Özel Şirketler Arası Ticari Uyuşmazlıklarda Munzam Zararın Uygulama Alanı
6. Hukuk Dairesi’nin 2024–2025 tarihli kararları, munzam zararın yüksek bir ispat standardına tabi tutulduğunu açık biçimde ortaya koymaktadır. Bununla birlikte, kamu idarelerine karşı açılan davalarda gözlenen muhafazakâr yaklaşım ile özel hukuk kişilerinin taraf olduğu ticari uyuşmazlıklardaki değerlendirme arasında belirli ton farkları bulunmaktadır.
Kamu idarelerinin taraf olduğu dosyalarda Daire, borçlunun yasal itiraz ve temyiz haklarını kullanmasını kusur olarak değerlendirmemekte; yargılama sürecinin uzunluğunu tek başına munzam zarar sebebi saymamaktadır. Ancak özel şirketler arası ilişkilerde temerrüt, daha doğrudan sözleşmeye aykırılık çerçevesinde ele alınmakta ve kusur unsuru daha net bir biçimde tartışılabilmektedir. Bu durum, ticari hayatın dinamik yapısı ve tarafların profesyonel aktörler olması ile de ilişkilidir.
Ticari uyuşmazlıklarda munzam zarar genellikle üç temel başlık altında gündeme gelmektedir: finansman maliyeti, kira veya işletme geliri yoksunluğu ve alternatif yatırım kaybı. Ancak 6. Hukuk Dairesi’nin yaklaşımı çerçevesinde bu zarar kalemlerinin her biri ayrı ayrı somutlaştırılmak zorundadır.
Örneğin gecikmeli teslim edilen bir taşınmazda kira yoksunluğu iddiası ileri sürüldüğünde, öncelikle sözleşmesel teslim tarihi ile fiili teslim tarihi açık biçimde ortaya konulmalıdır. Ardından bu dönem içerisinde taşınmazın kiraya verilebileceği, emsal kira bedelleri üzerinden objektif biçimde hesaplanmalı ve bilirkişi incelemesi ile desteklenmelidir. Yargıtay’ın genel ekonomik kayıp yaklaşımı burada da geçerlidir; yalnızca “piyasa yükseldi” veya “enflasyon arttı” demek yeterli değildir. Ancak kira yoksunluğu, doğrudan kullanılamayan maldan kaynaklanan bir gelir kaybı olduğu için, doğru kurgu ile munzam zarar kapsamında değerlendirilebilir niteliktedir.
Finansman maliyeti bakımından ise daha hassas bir ayrım söz konusudur. Bir şirketin kredi kullanmış olması tek başına munzam zarar oluşturmaz. Daire’nin kararlarında görüldüğü üzere, kredi kullanımının temerrüt nedeniyle zorunlu hale geldiğinin ve gecikme ile kredi faizi arasında doğrudan nedensellik bağının bulunduğunun gösterilmesi gerekir. Ticari işletmeler zaten kredi kullanabilmektedir; dolayısıyla zarar ile temerrüt arasında spesifik bağlantı kurulmadan munzam zarar talebi kabul edilmemektedir.
Alternatif yatırım kaybı ise en zor ispatlanan zarar kalemlerinden biridir. Döviz, altın veya farklı yatırım araçlarındaki artışın kaçırıldığı iddiası, 6. Hukuk Dairesi’nin son dönem kararlarında genel ekonomik olgu olarak değerlendirilmekte ve kişisel zarar sayılmamaktadır. Bu nedenle yatırım fırsatının kaçırıldığı iddiası, ancak somut ve planlanmış bir yatırımın temerrüt nedeniyle gerçekleşemediğinin ortaya konulması halinde tartışılabilir.
Özel şirketler arası ticari uyuşmazlıklarda bir diğer önemli husus, cezai şart ile munzam zarar arasındaki ilişkidir. Uygulamada gecikmeli teslim veya ifa eksikliği halinde sözleşmede kararlaştırılmış cezai şart talep edilmekte, buna ek olarak munzam zarar istenmektedir. 6. Hukuk Dairesi’nin yaklaşımı, cezai şartın sözleşmesel yaptırım olduğu; ancak faiz veya cezai şartın gerçek zararı karşılamadığı somut olarak ortaya konulursa munzam zararın ayrıca talep edilebileceği yönündedir. Bu noktada kritik mesele, aynı zararın iki farklı hukuki kurum altında talep edilmediğinin gösterilmesidir. Cezai şart sözleşmesel yaptırım; kira yoksunluğu ise fiili gelir kaybı olarak ayrıştırılmalıdır.
Bu içtihat çizgisi ışığında, özel şirketler arası ticari uyuşmazlıklarda munzam zarar talebinin başarısı büyük ölçüde dava stratejisine bağlıdır. Genel ekonomik kayıp anlatısı yerine, temerrüt nedeniyle ortaya çıkan somut ticari zararın teknik ve hesaplanabilir biçimde ortaya konulması gerekir. Kira yoksunluğu, işletme faaliyetine başlanamaması, sözleşmeye bağlı gelir akışının kesilmesi gibi kalemler; doğru delil ve bilirkişi raporu ile desteklendiğinde daha güçlü görünmektedir.
Sonuç olarak, 6. Hukuk Dairesi’nin güncel kararları özel şirketler arası ticari uyuşmazlıklarda munzam zarara kapıyı tamamen kapatmamaktadır; ancak bu kapı dar ve teknik bir çerçeve içerisindedir. Munzam zarar, genel ekonomik koşulların değil; temerrütle doğrudan bağlantılı, kişisel ve ölçülebilir ticari kaybın ispatına bağlıdır. Bu nedenle uygulamada başarı, zararın ekonomik değil, sözleşmesel temerrüt kaynaklı bir kayıp olarak kurgulanmasına bağlı görünmektedir.
Gecikmeli Taşınmaz Teslimlerinde Kira Yoksunluğu ve Munzam Zararın Hesaplanması (Yargıtay 6. HD Kararları Işığında)
Gecikmeli taşınmaz teslimi, uygulamada munzam zarar tartışmasının en yoğun yaşandığı alanlardan biridir. Özellikle arsa payı karşılığı inşaat sözleşmeleri ve ticari bağımsız bölümlerin geç tesliminde, alacaklı tarafın kira yoksunluğu iddiası ön plana çıkmaktadır. Ancak 6. Hukuk Dairesi’nin 2024–2025 dönemine ait kararları incelendiğinde, kira kaybının otomatik olarak munzam zarar sayılmadığı; belirli ve teknik bir ispat standardına bağlandığı görülmektedir.
Daire’nin yaklaşımı, gecikmenin varlığı ile zarar arasında doğrudan nedensellik bağı kurulmasını zorunlu görmektedir. Örneğin 6. Hukuk Dairesi’nin 2024/1512 E., 2025/1647 K. sayılı kararında, arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesinden doğan uyuşmazlıkta munzam zarar talebinin, somut ve hesaplanabilir veri ile desteklenmesi gerektiği vurgulanmıştır. Benzer şekilde 2024/1336 E., 2025/1034 K. sayılı kararda, sözleşmesel yükümlülüğün ihlalinin tek başına munzam zarar için yeterli olmadığı; zarar kaleminin ayrıca ispatlanması gerektiği ifade edilmiştir. Bu kararlar çerçevesinde kira yoksunluğu talebinde ilk olarak sözleşmesel teslim tarihi ile fiili teslim tarihi net biçimde ortaya konulmalıdır. Gecikme süresi belirlenmeden zarar hesabına geçilmesi mümkün değildir. 6. Hukuk Dairesi’nin 2025/544 E., 2025/3055 K. sayılı kararında, temerrüt sonrası tahsil edilen faiz nedeniyle ayrıca munzam zarar talep edilebilmesi için faiz dışında kalan özel bir zarar gösterilmesi gerektiği açıkça belirtilmiştir. Bu yaklaşım, kira yoksunluğunun da faizden bağımsız ve somut bir zarar olarak ayrıştırılmasını zorunlu kılmaktadır.
Kira yoksunluğunun ispatında ikinci aşama, taşınmazın gecikme süresi içerisinde kiraya verilebilir durumda olup olmadığının ortaya konulmasıdır. Fiziki tamamlanma, kullanım elverişliliği ve hukuki durum (iskan, ruhsat vb.) bu noktada önem taşır. Yargıtay’ın genel ekonomik kayıp yaklaşımı burada da geçerlidir. 2025/2595 E., 2025/3321 K. sayılı kararda, döviz artışı ve enflasyon gibi genel ekonomik olguların kişisel zarar yerine geçmeyeceği vurgulanmıştır. Bu ilke, kira kaybında da soyut “piyasa yükseldi” iddiasının yeterli olmayacağı anlamına gelmektedir.
Ancak kira yoksunluğu, doğrudan kullanılamayan bir maldan kaynaklanan gelir kaybı olduğu için yatırım fırsatı kaybına göre daha güçlü bir hukuki zemine sahiptir. Nitekim 6. Hukuk Dairesi’nin 2024/762 E., 2025/1271 K. sayılı kararında, finansman ve işletme giderleri gibi somut zarar kalemlerinin illiyet bağı çerçevesinde incelenmesi gerektiği belirtilmiştir. Bu yaklaşım, kira gelirinin elde edilememesinin de somut ve ölçülebilir biçimde hesaplanabileceği anlamına gelmektedir.
Hesaplama yöntemi bakımından ise teknik ve objektif bir yaklaşım gereklidir. Öncelikle gecikme süresi tespit edilir. Ardından bağımsız bölümün niteliğine uygun emsal kira bedeli belirlenir. Bu noktada bilirkişi incelemesi ve bölgesel piyasa verileri önem taşır. Elde edilemeyen kira gelirinin toplamı bulunur ve varsa bu dönem içerisinde tahsil edilen faiz ile karşılaştırılır. 6. Hukuk Dairesi’nin 2024/3553 E., 2025/3873 K. sayılı kararında görüldüğü üzere, borçlunun yasal haklarını kullanması kusur sayılmamakta ve faiz genellikle temel telafi aracı olarak kabul edilmektedir. Bu nedenle kira yoksunluğu ile faiz arasında çifte tahsil yaratmayan bir hesap tekniği kurulmalıdır.
Bir diğer kritik mesele, cezai şart ile kira yoksunluğunun birlikte talebidir. Gecikme halinde sözleşmede belirli bir cezai şart öngörülmüşse, mahkeme bu cezai şartın gecikmeden doğan zararı karşılayıp karşılamadığını değerlendirecektir. Eğer cezai şart maktu bir sözleşmesel yaptırım niteliğindeyse ve fiili kira kaybı bu tutarı aşmaktaysa, aşan kısım munzam zarar olarak ileri sürülebilir. Ancak aynı zarar kaleminin hem cezai şart hem munzam zarar adı altında iki kez talep edilmemesi gerekir.
Sonuç olarak, 6. Hukuk Dairesi’nin güncel içtihadı ışığında gecikmeli taşınmaz teslimlerinde kira yoksunluğu, kabul edilebilir bir munzam zarar kalemi olmakla birlikte; bu kabul, genel ekonomik kayıp söylemine değil, somut, kişisel ve temerrütle doğrudan bağlantılı zarar anlatısına dayandırılmalıdır. Sözleşmesel teslim tarihi, fiili teslim tarihi, kiraya verilebilirlik, emsal kira tespiti ve faizle karşılaştırma aşamaları teknik biçimde ortaya konulmadığı sürece talebin reddedilme riski yüksektir.
Cezai Şart ile Munzam Zararın Birlikte Talebi ve Çifte Tazmin Yasağı Sorunu
Gecikmeli ifa ve özellikle gecikmeli taşınmaz teslimi uyuşmazlıklarında en çok tartışılan meselelerden biri, sözleşmede kararlaştırılmış cezai şart ile munzam zararın birlikte talep edilip edilemeyeceğidir. Bu sorunun çözümü, hem Türk Borçlar Kanunu’nun sistematiği hem de Yargıtay içtihadı çerçevesinde ele alınmalıdır.
Türk Borçlar Kanunu’nun 179 ve devamı maddelerinde düzenlenen cezai şart, borcun hiç veya gereği gibi ifa edilmemesi halinde kararlaştırılmış sözleşmesel bir yaptırımdır. TBK m. 180/2 hükmü uyarınca alacaklı, aksi kararlaştırılmadıkça cezai şart ile birlikte borcun ifasını veya gecikme tazminatını isteyebilir. Ancak burada kritik mesele, cezai şartın zararı karşılayıp karşılamadığıdır. TBK m. 182/son ise hâkime fahiş cezai şartı indirme yetkisi tanımaktadır.
Munzam zarar ise TBK m. 122’de düzenlenmiştir. Bu hükme göre, borçlu temerrüde düşmüşse ve temerrüt faizi alacaklının zararını karşılamaya yetmiyorsa, alacaklı fazlasını talep edebilir. Görüldüğü üzere TBK m. 122 ile TBK m. 179 vd. hükümleri farklı hukuki kurumları düzenlemektedir: Cezai şart sözleşmesel bir yaptırım; munzam zarar ise faizle karşılanamayan gerçek zarar farkıdır.
Yargıtay 6. Hukuk Dairesi’nin 2024–2025 tarihli kararları, bu iki kurumun birlikte talep edilmesini kategorik olarak yasaklamamakta; ancak çifte tazmin yasağına dikkat çekmektedir. Örneğin 6. Hukuk Dairesi’nin 2025/544 E., 2025/3055 K. sayılı kararında, temerrüt faizi tahsil edilmiş olmasına rağmen ayrıca munzam zarar talep edilmesi için faiz dışında kalan özel ve somut bir zarar gösterilmesi gerektiği vurgulanmıştır. Bu yaklaşım, aynı zararın iki kez talep edilmesine izin verilmediğini açıkça göstermektedir.
Benzer şekilde 6. Hukuk Dairesi’nin 2024/3553 E., 2025/3873 K. sayılı kararında, yasal süreçlerin kullanılması ve faiz ödenmiş olması karşısında, ayrıca munzam zarar talep edilebilmesi için borçlunun kusurunun ve faizle karşılanmayan zarar kaleminin somutlaştırılması gerektiği belirtilmiştir. Bu karar, cezai şart ve faiz gibi mevcut tazmin araçlarının zararı karşılayıp karşılamadığının ayrıca değerlendirilmesi gerektiğini ortaya koymaktadır.
Cezai şart ile munzam zararın birlikte talebinde temel sorun, aynı gecikmeden doğan zararın iki farklı hukuki kurum altında tahsil edilip edilmediğidir. Çifte tazmin yasağı, Türk borçlar hukukunun genel ilkelerindendir. Bir zarar kalemi hem cezai şart hem munzam zarar olarak talep edilemez. Ancak cezai şart sözleşmesel bir yaptırım olup, fiili zararı tam olarak karşılamıyorsa, aşan kısmın ayrıca talep edilmesi mümkündür.
Özellikle gecikmeli taşınmaz teslimi davalarında bu ayrım kritik hale gelmektedir. Sözleşmede her gecikme günü için belirli bir maktu cezai şart öngörülmüş olabilir. Ancak bağımsız bölümün kiraya verilememesi nedeniyle oluşan kira yoksunluğu, fiili ve hesaplanabilir bir zarar kalemidir. Eğer kira yoksunluğu tutarı cezai şart tutarını aşmakta ise, aşan kısım TBK m. 112 (sözleşmeye aykırılıktan doğan zarar) veya TBK m. 122 kapsamında ileri sürülebilir. Ancak burada zarar kalemlerinin açık biçimde ayrıştırılması zorunludur.
6.Hukuk Dairesi’nin 2024/1512 E., 2025/1647 K. sayılı kararı ile 2024/1336 E., 2025/1034 K. sayılı kararı incelendiğinde, sözleşmesel yükümlülüğün ihlali ile zarar kaleminin ayrı ayrı değerlendirilmesi gerektiği görülmektedir. Daire, zarar kalemlerinin teknik ve hesaplanabilir biçimde ortaya konulmasını aramakta; soyut zarar anlatılarını yeterli görmemektedir.
Ayrıca TBK m. 51 ve m. 52 hükümleri uyarınca hâkim, tazminatın kapsamını belirlerken hakkaniyet ve zarar görenin durumu gibi unsurları dikkate alabilir. Bu bağlamda cezai şartın makul ölçüde zarar telafisi sağladığı durumlarda, ayrıca munzam zarar talebi reddedilebilecektir. Ancak cezai şart maktu ve düşük kalmışsa, gerçek zarar ile cezai şart arasındaki farkın talep edilmesi hukuken mümkündür.
Sonuç olarak, cezai şart ile munzam zarar birlikte talep edilebilir; ancak bu talep aynı zarar kalemine dayanmamalı ve çifte tazmin sonucunu doğurmamalıdır. Uygulamada doğru strateji, cezai şartın sözleşmesel yaptırım olduğunu; munzam zararın ise faiz ve cezai şart ile karşılanamayan fiili zarar farkı olduğunu açık biçimde ortaya koymaktır. Zarar kalemleri teknik olarak ayrıştırılmadığı ve faiz-cezai şart-mahsup ilişkisi net biçimde kurulmadığı takdirde, talebin reddedilme riski yüksek olacaktır.
Genel Sonuç ve Değerlendirme
Türk Borçlar Kanunu’nun 122. maddesi, temerrüt faizi ile karşılanamayan zararların talep edilebilmesine imkân tanıyarak alacaklıyı koruyan tamamlayıcı bir hüküm niteliğindedir. Ancak uygulamada, özellikle Yargıtay 6. Hukuk Dairesi’nin 2024–2025 tarihli kararları incelendiğinde, bu hükmün genişletici değil dar yorumlandığı ve yüksek bir ispat standardına bağlandığı görülmektedir.
Daire’nin yaklaşımı üç temel eksen etrafında şekillenmektedir: genel ekonomik olguların yetersizliği, faiz ile zarar arasındaki ilişki ve illiyet bağının titiz değerlendirilmesi.
Öncelikle, enflasyon artışı, döviz kuru yükselişi, paranın alım gücündeki düşüş gibi makroekonomik veriler, munzam zarar bakımından tek başına yeterli kabul edilmemektedir. 6. Hukuk Dairesi’nin 2025/2595 E., 2025/3321 K. sayılı kararında ve 2025/2198 E., 2025/3119 K. sayılı kararında açıkça görüldüğü üzere, genel ekonomik kayıp kişisel ve somut zarar yerine geçmemektedir. Bu yaklaşım, TBK m. 122’nin bir “enflasyon farkı mekanizması” haline gelmesini engellemektedir.
İkinci olarak, Daire temerrüt faizini kural olarak zararın telafi aracı olarak görmekte ve munzam zararı istisnai bir talep olarak değerlendirmektedir. 6. Hukuk Dairesi’nin 2025/544 E., 2025/3055 K. sayılı kararında ve 2024/3553 E., 2025/3873 K. sayılı kararında, faiz tahsil edilmiş olmasına rağmen ayrıca munzam zarar talep edilebilmesi için faiz dışında kalan özel ve somut bir zarar gösterilmesi gerektiği vurgulanmıştır. Bu durum, TBK m. 122’nin ancak faizle karşılanamayan açık bir farkın bulunması halinde devreye girebileceğini göstermektedir.
Üçüncü olarak, illiyet bağı ve kusur unsuru, Daire’nin en hassas değerlendirme alanıdır. 2024/762 E., 2025/1271 K. sayılı kararda, finansman giderlerinin temerrütten kaynaklanıp kaynaklanmadığı detaylı biçimde incelenmiştir. Aynı şekilde arsa payı karşılığı inşaat sözleşmelerine ilişkin 2024/1512 E., 2025/1647 K. sayılı karar ve 2024/1336 E., 2025/1034 K. sayılı karar, zarar kalemlerinin teknik ve hesaplanabilir biçimde ortaya konulmasını zorunlu görmektedir. Bu kararlar, sözleşmesel ihlal ile zarar arasında doğrudan bağlantı kurulmadan munzam zarar talebinin kabul edilmeyeceğini açıkça göstermektedir.
Cezai şart ile munzam zararın birlikte talebi bakımından da Daire’nin yaklaşımı çifte tazmin yasağına dayanmakta; aynı zarar kaleminin iki farklı hukuki kurum altında tahsil edilmesine izin verilmemektedir. TBK m. 179–182 hükümleri uyarınca cezai şart sözleşmesel bir yaptırım niteliğindedir. Eğer fiili zarar bu yaptırımı aşmaktaysa ve aradaki fark somut biçimde ortaya konulabiliyorsa, bu farkın TBK m. 112 veya m. 122 kapsamında talep edilmesi mümkündür. Ancak zarar kalemlerinin açıkça ayrıştırılması zorunludur.
Gecikmeli taşınmaz teslimlerinde kira yoksunluğu, Daire’nin dar yorumlu yaklaşımı içerisinde kabul edilebilir nitelikte bir zarar kalemi olarak görünmektedir. Ancak bu kabul, soyut ekonomik kayıp anlatısı ile değil; sözleşmesel teslim tarihinin ihlali sonucu elde edilemeyen somut kira gelirinin teknik hesaplaması ile mümkündür. Gecikme süresi, kiraya verilebilirlik, emsal kira tespiti ve faizle karşılaştırma aşamaları eksiksiz ortaya konulmadığı sürece talebin reddedilme ihtimali yüksektir.
Sonuç itibarıyla 6. Hukuk Dairesi’nin güncel içtihat çizgisi, munzam zararı kategorik olarak reddetmemekte; ancak yüksek, teknik ve delile dayalı bir ispat standardına bağlamaktadır. Uygulamada başarı, zararın genel ekonomik dalgalanmalardan değil; temerrütle doğrudan bağlantılı, kişisel ve ölçülebilir bir kayıp olduğunun gösterilmesine bağlıdır. Munzam zarar, artık soyut ekonomik kayıp iddiası değil; teknik hesap ve illiyet bağı üzerine kurulu bir dava stratejisi gerektiren istisnai bir tazminat mekanizmasıdır.