A) Temel İlke: Çocuğun Üstün Yararı Ve Çocuğun Üstün Yararı İlkesinin Hukuki Dayanakları

Çocuğun Üstün Yararı İlkesi, çocukla ilgili alınan her türlü karar ve uygulamada, önceliğin çocuğun fiziksel, zihinsel, duygusal, sosyal ve ahlaki gelişimine en fazla katkı sağlayacak seçeneğe verilmesini ifade eder. Bu ilke, çocuk hukukunun temel taşıdır ve hem ulusal hem de uluslararası hukukta güçlü bir yere sahiptir.

Türk hukuku kapsamında özellikle de velayet, kişisel ilişki, vesayet ve evlat edinme kararlarında çocuğun menfaati esas alınarak karar verilir.

Birleşmiş Milletler Çocuk Haklarına Dair Sözleşme, çocuğun üstün yararı ilkesinin en temel ve açık düzenlemesini içermektedir. Türkiye’nin 1995 yılında taraf olduğu bu sözleşmenin 3. maddesi uyarınca, çocuklarla ilgili kamusal ya da özel sosyal yardım kuruluşları, mahkemeler, idari makamlar ve yasama organları tarafından gerçekleştirilen tüm faaliyetlerde çocuğun üstün yararı temel düşünce olarak kabul edilmelidir. Bu hüküm, yalnızca bir tavsiye niteliğinde olmayıp taraf devletler bakımından bağlayıcıdır. Sözleşmenin 12. maddesi çocuğun kendisini ilgilendiren konularda görüşünün alınmasını zorunlu kılarak üstün yarar değerlendirmesinin çocuğun katılımı ile yapılması gerektiğini ortaya koyar. 19. madde çocuğun her türlü ihmal ve istismara karşı korunmasını düzenlerken, 20. ve 21. maddeler ailesinden yoksun kalan çocuklar ve evlat edinme işlemleri bakımından üstün yarar ilkesini açıkça esas alır. Bu yönüyle Çocuk Haklarına Dair Sözleşme, ilkenin hem genel çerçevesini hem de uygulama alanlarını ayrıntılı biçimde belirleyen temel uluslararası metindir.

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, çocuğun üstün yararı ilkesini açık bir kavram olarak düzenlememekle birlikte, özellikle aile hayatına saygı hakkını düzenleyen 8. madde kapsamında bu ilkeyi dolaylı olarak güvence altına almaktadır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihatlarında velayet, kişisel ilişki kurulması, çocuk kaçırma ve sınır dışı gibi konularda çocuğun üstün yararının belirleyici kriter olduğu kabul edilmektedir. Mahkeme, ebeveynlerin hakları ile çocuğun hakları arasında denge kurarken çocuğun menfaatini öncelikli değerlendirme ölçütü olarak ele almakta ve devletlerin bu konuda pozitif yükümlülükleri bulunduğunu vurgulamaktadır. Bu nedenle Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Mahkeme kararları, üstün yarar ilkesinin Avrupa insan hakları hukukundaki dayanağını oluşturmaktadır.

Çocukların Korunmasına ve Ülkelerarası Evlat Edinmeye İlişkin Lahey Sözleşmesi de çocuğun üstün yararını temel prensip olarak kabul etmektedir. Bu sözleşme, özellikle ülkelerarası evlat edinme işlemlerinde çocuğun kaçırılması, satılması veya ticaret konusu yapılmasının önlenmesini amaçlamakta ve her evlat edinme işleminde çocuğun üstün yararının gözetilmesini zorunlu kılmaktadır. Sözleşme, evlat edinmenin ancak çocuğun menfaatine uygun olması ve gerekli güvencelerin sağlanması halinde mümkün olacağını düzenleyerek üstün yarar ilkesini somut bir koruma mekanizmasına bağlamıştır.

Çocuk Kaçırmanın Hukuki Yönlerine Dair Lahey Sözleşmesi de çocuğun üstün yararıyla bağlantılıdır. Bu sözleşme, hukuka aykırı şekilde yer değiştiren veya alıkonulan çocuğun mutat meskenine iadesini esas alır. İade kararlarında temel amaç çocuğun hukuki güvenliğinin sağlanması ve uzun vadede üstün yararının korunmasıdır. Bununla birlikte sözleşme, çocuğun fiziksel veya psikolojik tehlikeye maruz kalacağı hallerde iadenin reddedilebileceğini düzenleyerek üstün yarar ilkesine istisnai bir güvence de getirmiştir.

Sonuç olarak, çocuğun üstün yararı ilkesi başta Birleşmiş Milletler Çocuk Haklarına Dair Sözleşme olmak üzere Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve çeşitli Lahey Sözleşmeleri tarafından açık ya da dolaylı biçimde güvence altına alınmıştır. Bu sözleşmeler, ilkeyi yalnızca teorik bir prensip olmaktan çıkararak bağlayıcı ve uygulanabilir bir hukuk normu haline getirmiştir.

A) VELAYET DAVALARI BAKIMINDAN ÇOCUĞUN ÜSTÜN YARARI İLKESİNİN UYGULANMASI

Velayet kurumu, Türk Medeni Kanunu sistematiğinde ana ve babaya tanınmış bir hak olmaktan ziyade, çocuğun korunmasına ve gelişiminin sağlanmasına yönelik bir yükümlülük ve kamu düzenine ilişkin bir sorumluluk alanıdır. Bu nedenle velayet uyuşmazlıklarında esas alınan temel ölçüt, ebeveynlerin kişisel menfaatleri değil, çocuğun üstün yararıdır. Çocuğun üstün yararı ilkesi, anayasal güvenceye sahip olup Birleşmiş Milletler Çocuk Haklarına Dair Sözleşme’nin 3. maddesi uyarınca çocukla ilgili tüm yargısal ve idari işlemlerde temel düşünce olarak dikkate alınmak zorundadır. Anayasa’nın 41. maddesi de çocuğun korunmasını ve yüksek yararının gözetilmesini devlete yükümlülük olarak yüklemiştir. Anayasa’nın 90. maddesi gereğince temel haklara ilişkin milletlerarası sözleşmeler kanun hükmünde olduğundan, üstün yarar ilkesi iç hukuk bakımından doğrudan uygulanabilir niteliktedir.

Velayet davalarında hâkimin takdir yetkisi geniş olmakla birlikte bu yetki sınırsız değildir; çocuğun üstün yararı ile bağlıdır. Üstün yarar değerlendirmesi yapılırken çocuğun yaşı, fiziksel ve ruhsal gelişimi, eğitim durumu, alıştığı sosyal çevre, kardeşleriyle olan ilişkisi, ebeveynlerin yaşam koşulları, psikolojik yeterlilikleri, ahlaki tutumları, çocuğa ayırabilecekleri zaman ve ebeveynler arasındaki çatışmanın çocuğa yansıma düzeyi birlikte ele alınır. Özellikle erken çocukluk döneminde bakım ve süreklilik ilkesi ön plana çıkarken, ilerleyen yaşlarda çocuğun görüşü daha belirleyici hale gelir. Çocuk Haklarına Dair Sözleşme’nin 12. maddesi uyarınca ayırt etme gücüne sahip çocuğun görüşü alınmalı ve bu görüş üstün yarar değerlendirmesinin bir parçası olmalıdır.

Velayet kamu düzenine ilişkin olduğundan hâkim re’sen araştırma ilkesi çerçevesinde sosyal inceleme raporu alabilir, pedagog veya psikolog görüşüne başvurabilir. Amaç, ebeveynler arasında bir denge kurmak değil; çocuğun bedensel, zihinsel ve duygusal gelişimini en sağlıklı biçimde sürdürebileceği ortamı tespit etmektir. Bu bağlamda velayet, bir ödül ya da yaptırım aracı değildir. Ebeveynin kusurlu olması tek başına velayetin verilmemesi sonucunu doğurmaz; önemli olan kusurun çocuğun gelişimine etkisidir.

Üstün yarar ilkesi dinamik bir yapıya sahiptir. Çocuğun ihtiyaçları zamanla değişebileceğinden velayet kararları kesin hüküm niteliğinde olmayıp şartların esaslı şekilde değişmesi halinde yeniden değerlendirilebilir. Ebeveynin yaşam tarzında ciddi olumsuz değişiklikler, çocuğa yönelik ihmal veya psikolojik baskı, eğitim hayatını aksatıcı davranışlar ya da çocuğun ruhsal bütünlüğünü zedeleyen uygulamalar velayetin değiştirilmesi için hukuki zemin oluşturabilir. Dolayısıyla velayet, ebeveyn lehine kazanılmış bir statü değil; çocuğun üstün yararı sürdüğü sürece devam eden bir sorumluluk ilişkisidir.

Sonuç olarak velayet bakımından çocuğun üstün yararı, soyut bir etik ilke değil; anayasal, uluslararası ve yasal düzenlemelerle güvence altına alınmış, hâkimin kararını yönlendiren bağlayıcı bir normdur. Velayet uyuşmazlıklarında temel soru “çocuğun hangi koşullarda daha sağlıklı gelişeceği” olmalıdır.

B) Sosyal Medyada Çocuğa İlişkin Paylaşımlarda Bulunan Ebeveynin Davranışlarının Velayet Hakkına Etkisine İlişkin Hukuki Görüş

Dijital çağın gelişmesiyle birlikte ebeveynlerin çocuklarına ilişkin sosyal medya paylaşımları, velayet sorumluluğunun sınırları bakımından yeni hukuki tartışmalar doğurmuştur. Velayet hakkı, çocuğun bakımını, eğitimini ve temsilini kapsadığı gibi, çocuğun kişilik haklarını ve özel hayatının gizliliğini koruma yükümlülüğünü de içerir. Türk Medeni Kanunu’nda düzenlenen kişilik haklarının korunmasına ilişkin hükümler ile Türk Borçlar Kanunu ve Türk Ceza Kanunu’ndaki özel hayatın gizliliğine dair düzenlemeler, çocuk bakımından daha hassas uygulanmalıdır. Ayrıca Anayasa’nın 20. maddesi özel hayatın gizliliğini güvence altına almaktadır.

Çocuğun fotoğraf, video, sağlık bilgisi, okul bilgisi, adresi ya da aile içi yaşantısına ilişkin içeriklerin sosyal medyada paylaşılması, çocuğun açık rızası bulunmaksızın yapılmakta ve çoğu durumda çocuğun gelecekteki menfaatleri gözetilmemektedir. Özellikle küçük yaştaki çocukların dijital ayak izinin ebeveynler tarafından oluşturulması, çocuğun ilerideki sosyal ve psikolojik gelişimini etkileyebilir. Bu durum, çocuğun üstün yararı ilkesinin dijital boyutunu gündeme getirmektedir. Üstün yarar ilkesi yalnızca fiziksel güvenliği değil, dijital mahremiyetin korunmasını da kapsar.

Boşanma ve velayet uyuşmazlıklarında ebeveynlerden birinin çocuğu sosyal medya üzerinden teşhir etmesi, diğer ebeveyne yönelik çatışmanın parçası haline getirmesi veya çocuğu içerik üretim aracı olarak kullanması hâkim tarafından olumsuz değerlendirme konusu yapılabilir. Çocuğun küçük düşürücü görüntülerinin paylaşılması, disiplin amacıyla ifşa edilmesi ya da maddi kazanç amacıyla kullanılması velayet hakkının kötüye kullanılması olarak nitelendirilebilir. Bu tür davranışlar çocuğun psikolojik bütünlüğüne zarar verme riski taşıdığından, üstün yarar ilkesine aykırılık teşkil eder.

Yargısal uygulamada, ebeveynin sosyal medya davranışlarının çocuğun ruhsal gelişimini olumsuz etkilediği tespit edilirse velayetin değiştirilmesi gündeme gelebilir. Hâkim, paylaşım yasağı koyabilir, kişisel ilişki düzenlemesini buna göre şekillendirebilir veya velayeti diğer ebeveyne verebilir. Özellikle çocuğun kişisel verilerinin korunmaması, yoğun şekilde teşhir edilmesi ve ebeveynler arası husumetin dijital ortamda sürdürülmesi çocuğun üstün yararına aykırı kabul edilmektedir.

Sonuç itibarıyla sosyal medya kullanımı, velayet hakkının sınırlarını ortadan kaldırmaz. Aksine dijital ortam, ebeveynin sorumluluğunu daha hassas hale getirir. Çocuğun üstün yararı ilkesi, günümüzde yalnızca fiziksel bakım ve eğitimle sınırlı olmayıp çocuğun dijital kimliğinin, onurunun ve mahremiyetinin korunmasını da kapsayan geniş bir hukuki koruma alanı oluşturmuştur. Ebeveyn, velayet hakkını kullanırken çocuğun bugünkü ve gelecekteki menfaatlerini birlikte gözetmekle yükümlüdür; aksi halde bu durum velayet ilişkisinin yeniden değerlendirilmesine yol açabilecek hukuki sonuçlar doğurur.

C) Velayet Hakkına Sahip Ebeveynin Müşterek Çocuğu Sosyal Medyada Paylaşması Konusunda Emsal Yargı Kararlarının Sınırlılığı ve Güncel Hukuki Sorunlar

Çocuğun sosyal medya ortamında paylaşılması, modern aile hukuku açısından hem kişisel verilerin korunması hem de çocuğun üstün yararı ilkesi kapsamında yeni bir tartışma alanı oluşturmuştur. Bu alanda Türkiye’de ve diğer hukuk sistemlerinde yeterli ve netleşmiş emsal karar sayısı sınırlı olmakla birlikte, mevcut hukuki çerçeve ve doktrinal yaklaşım olayın somut ve hukuki boyutlarını belirginleştirmektedir.

Öncelikle çocuğun sosyal medyada paylaşılmasının hukuki çerçevesi kişilik hakkı ve özel hayatın gizliliği ekseninde değerlendirilmelidir. Çocuğun sosyal medya paylaşımına konu olması, bir kişi olarak hak sahibi olduğu mahremiyet alanının ihlali anlamına gelebilir. Türkiye’de Anayasa’nın 20. maddesi özel hayatın gizliliğini güvence altına alırken, Türk Medeni Kanunu’nun kişiliğin korunmasına ilişkin hükümleri çocuğun kişisel verilerinin ve imajının izinsiz paylaşılmasını hukuka aykırı davranış kapsamında değerlendirme imkânı sunar. Bu kapsamda, çocuğun sosyal medyada paylaşılması hukuken kişilik hakkına saldırı olarak nitelendirilebilir ve saldırının önlenmesi, içeriğin kaldırılması gibi hukuki taleplerle yargı mercilerine başvurulabilir. Bu değerlendirme, TMK m.25 ve ilgili yasal düzenlemelere göre çocuğun korunmasının mümkün olduğunu göstermektedir.

Çocuğun sosyal medya paylaşımlarına konu edilmesinin velayet hukukuna etkisi bakımından mevcut içtihat sayısı sınırlı olmakla birlikte, doktrinde ve uygulamada bu tür davranışların çocuğun üstün yararı ilkesine aykırılık oluşturduğu yönünde bir kanaat güç kazanmaktadır. Çocuğun resminin, videolarının veya kişisel bilgilerinin keyfi olarak paylaşılması, özellikle çocuğun psikolojik bütünlüğünü, kişilik gelişimini ve mahremiyetini olumsuz etkileyebilecek nitelikteyse, bu durum velayet hakkının kötüye kullanılması niteliğinde değerlendirilebilir.

Ayrıca hukuki değerlendirmeler, çocuğun sosyal medya ortamında teşhir edilmesinin sadece mahremiyet ihlali olmayıp potansiyel kişisel veri ihlali sonucunu doğurabileceğini de ortaya koymaktadır. Kişisel Verilerin Korunması Kanunu (KVKK) kapsamında çocuğun kişisel verilerinin işlenmesi ve paylaşılması hukuka uygunluk nedenine dayanmalıdır; ancak velayet sahibi ebeveynin kendi çocuğuna ait verileri “haklılık” iddiasıyla paylaşması, çocuğun üstün yararı ve kişisel veri sahibinin rızası bağlamında tartışma yaratır. Özellikle 18 yaşını doldurmamış çocukların veri paylaşımlarında geçerli rızaları hukuken kabul edilmediğinden, velayet sahibi ebeveynin bu rızayı hukuken temsil etmesi sorun teşkil edebilir. Çocuğun kişisel verilerinin çevrimiçi paylaşılması, rıza dışı gerçekleştiğinde KVKK bağlamında hukuka aykırı sayılabilir ve hukuki yaptırımlar gündeme gelebilir.

Türkiye’de sosyal medya ve çocuk paylaşımı konusunda doğrudan emsal teşkil eden Yargıtay kararlarının azlığı, uygulamada hâkimlerin mevcut hukuki normlar üzerinden değerlendirme yapmak zorunda kalmasına yol açmaktadır. TMK’nın kişilik haklarını koruyan hükümleri, AİHS ve BM Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin çocuğun özel hayatının korunmasına ilişkin hükümleri, hâkimlere sosyal medya paylaşımlarının çocuğun üstün yararı açısından ne derece uygun olduğunu sınama imkânı verir. Doktrinde savunulan görüşe göre, çocuğun küçük düşürücü, aşırı teşhir edici veya potansiyel olarak istismar riskini artırıcı nitelikteki paylaşımları, çocuğun üstün yararına aykırılık teşkil eden davranışlar olarak nitelendirilmeli ve bu durum velayet kararlarının gözden geçirilmesi için neden teşkil etmelidir.

Güncel hukuki sorunlardan biri, mevcut mevzuatta çocukların çevrimiçi ortamdaki dijital kimliklerinin korunmasına yönelik özel bir düzenleme olmamasıdır. Mevcut KVKK ve kişilik hakkı hükümleri genellikle yetişkinler üzerine odaklandığından, çocuğun benzersiz hassasiyeti ve dijital ortamdaki tehlikeler tam olarak kapsanmamaktadır. Bu boşluk, çocuğun sosyal medya ortamında paylaşılması gibi gelecekte nasıl değerlendirileceği konusunda uygulamada tereddütlere yol açmaktadır ve hukuki politikalar açısından düzenleme ihtiyacını doğurmaktadır.

Sonuç olarak, bu alandaki emsal kararların sınırlılığına rağmen hâkimler mevcut kişilerarası hukuk normları, kişisel verilerin korunması hükümleri ve çocuğun üstün yararı ilkesi çerçevesinde sosyal medya paylaşımlarını değerlendirmektedir. Çocuğun dijital ortamda korunması ve mahremiyetinin güvence altına alınması, yalnızca bireysel hukuki davaların konusu olmaktan çıkıp aile hukukunun önemli bir parçası haline gelmiştir. Emsal kararların yetersizliği, gelecekte bu alanda yeni içtihatların oluşması ve mevzuatın özel düzenlemelerle tamamlanması gerekliliğini ortaya koymaktadır.

Av. Ceren KURT