Ceza muhakemesinin temel gayesi olan maddi gerçeğe ulaşma ilkesi, sınırsız bir araştırma yetkisi bahşetmeyip, ancak hukuk devleti ilkeleri çerçevesinde ve insan onuruna saygılı bir düzlemde icra edilebilir. Bu bağlamda, temel hak ve özgürlüklere müdahale teşkil eden koruma tedbirleri, müdahalenin istisnailiği ve ölçülülük ilkeleri gereği ancak kanunda sınırlı olarak sayılan şartların varlığı halinde ikame edilebilir.
Özellikle nitelikli ve örgütlü suçlarla mücadelede gündeme gelen "gizli soruşturmacı" kurumu (CMK m. 139), kişi hürriyeti ve özel hayatın gizliliği üzerinde ağır bir tasarruf niteliği taşıması sebebiyle, doktrinde ve uygulamada ancak “son çare” olarak başvurulabilecek bir yöntem olarak kabul edilmektedir. Bu tedbirin uygulama sınırlarının aşılması, sadece usule aykırılık teşkil etmekle kalmayıp; gizli soruşturmacıyı adeta “kışkırtıcı ajan”a dönüştürmekte ve elde edilen verilerin "hukuka aykırı delil" mahiyetine bürünerek hükme esas alınamaması ve dolayısıyla adil yargılanma hakkının ihlali sonucunu doğurmaktadır.
1. Gizli Soruşturmacı Nedir?
Gizli soruşturmacı kurumu, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 139. maddesinde "istisnailik" ve "oranlılık" ilkeleri ışığında titizlikle düzenlenmiş bir koruma tedbiridir. Bu kurum, mahiyeti itibarıyla suç işlemek amacıyla teşkil edilmiş yapıların deşifre edilmesi, bu yapıların faaliyetleri kapsamında işlenen suçlara dair somut delillere erişilmesi ve faillerin tespiti amacıyla görevlendirilen kamu görevlilerini ifade eder.
Kısaca “gizli soruştırmacı” ceza muhakemesi sisteminde, soruşturma makamları tarafından belirli koşullar altında görevlendirilen ve suç faaliyetlerini ortaya çıkarmak amacıyla istisnai yetkilere sahip kamu görevlisidir.
Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 139. maddesine göre, soruşturma konusu suçun işlendiğine dair somut delillere dayanan kuvvetli şüphelerin bulunması ve başka surette delil elde edilememesi hâlinde, kamu görevlileri gizli soruşturmacı olarak görevlendirilebilir; bu görevlendirme ise yalnızca hâkim kararı ile yapılabilir.
Gizli soruşturmacının görev ve yetkileri açıkça sınırlıdır. Maddeye göre, soruşturmacı yalnızca faaliyetlerini izlemekle görevlendirildiği örgüte ilişkin araştırma yapabilir ve bu örgütün faaliyetleri çerçevesinde işlenen suçlarla ilgili delilleri toplamakla yükümlüdür. Görevini yerine getirirken suç işleyemez ve örgütün işlediği suçlardan sorumlu tutulamaz. Ayrıca elde edilen kişisel bilgiler, görev konusu ceza soruşturması ve kovuşturması dışında kullanılamaz; suçla ilgisi olmayan bilgiler derhâl yok edilir.
CMK m.139/7 uyarınca gizli soruşturmacı tedbiri, yalnızca belirli suçlarla sınırlıdır. Bu suçlar arasında; Türk Ceza Kanunu’nda öngörülen uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticareti, suç işlemek amacıyla örgüt kurma (bazı fıkralar hariç), silahlı örgüt veya bu örgütlere silah sağlama suçları; 6136 sayılı Ateşli Silahlar ve Bıçaklar ile Diğer Aletler Hakkında Kanun’daki silah kaçakçılığı; ve 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu’nda tanımlanan suçlar yer almaktadır.
Bu düzenleme, gizli soruşturmacının ceza muhakemesinde istisnai bir tedbir olarak uygulanacağını ve yalnızca kanunda öngörülen ağır ve kamu düzenini yakından ilgilendiren suçlarda yetkilendirilebileceğini ortaya koymaktadır.
2. CMK m.139 Kapsamında Uygulama Şartları
5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 139. maddesi uyarınca gizli soruşturmacı görevlendirilebilmesi için birtakım şartların birlikte gerçekleşmesi zorunludur. Bu şartlar seçimlik değil, kümülatif niteliktedir; dolayısıyla bunlardan herhangi birinin eksikliği halinde tedbir hukuka aykırı hale gelir.
Buna göre, öncelikle soruşturma konusu fiilin kanunda sınırlı olarak sayılan suçlardan biri olması gerekir. Özellikle kanunda açıkça belirtilen bu sınırlı suçlar bakımından gizli soruşturmacı tedbirine başvurulabileceği öngörülmüştür. Dolayısıyla gizli soruşturmacı uygulaması, genel ve sınırsız bir soruşturma yöntemi değildir; aksine, kanunda sayılan suçlarla sınırlı olarak uygulanır.
İkinci olarak, soruşturma konusu suçun işlendiğine dair somut delillere dayanan kuvvetli şüphe sebeplerinin bulunması şarttır. Soyut ihbar, varsayım veya genel kanaat gizli soruşturmacı görevlendirilmesi için yeterli kabul edilemez.
Üçüncü olarak, başka surette delil elde edilmesinin mümkün olmaması gerekir. Bu şart, gizli soruşturmacı tedbirinin “son çare” niteliğinde olduğunu göstermektedir. Daha hafif ve olağan soruşturma yöntemleriyle delil elde edilebilecekse bu tedbire başvurulamaz.
Dördüncü ve son olarak, gizli soruşturmacı görevlendirilmesi mutlaka hâkim kararıyla yapılmalıdır. Yargısal denetim olmaksızın bu tedbirin uygulanması mümkün değildir.
Sonuç olarak, CMK m.139 kapsamında düzenlenen gizli soruşturmacı tedbiri, her suç bakımından başvurulabilecek genel bir yöntem olmayıp; istisnai, sıkı şartlara bağlı ve esas itibarıyla örgütlü suçlarla sınırlı bir koruma tedbiridir. Kanuni şartların herhangi birinin bulunmaması halinde, bu yöntemle elde edilen deliller hukuka aykırı hale gelir ve hükme esas alınamaz.
3. Gizli Soruşturmacının Görev Sınırları: Pasif İzleme İlkesi
5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 139/4. maddesi açık biçimde düzenlemektedir ki, gizli soruşturmacı yalnızca görevli olduğu suça ilişkin faaliyetleri izlemekle ve bu faaliyetler çerçevesinde işlenen suçlara dair delilleri toplamakla yükümlüdür. Kanun koyucu burada bilinçli olarak dar ve sınırlı bir görev tanımı yapmış; gizli soruşturmacıya genel, sınırsız veya yönlendirici bir yetki tanımamıştır.
Bu çerçevede gizli soruşturmacının ceza muhakemesi sistemindeki konumu pasif gözlemci olarak tanımlanabilir. Gizli soruşturmacı, var olduğu iddia edilen suç faillerinin içlerine sızarak hâlihazırda devam eden faaliyetleri gözlemler, suç teşkil eden unsurları tespit eder ve bunları delillendirir. Bu rol, müdahale etmeyen, süreci başlatmayan ve kişileri suç işlemeye yönlendirmeyen bir fonksiyonu ifade eder.
Pasif izleme ilkesinin ihlali, yani gizli soruşturmacının suç işleme teklifinde bulunması, kişiyi suça teşvik etmesi, henüz oluşmamış bir suç iradesini şekillendirmesi veya ısrarla telkin yoluyla suçun gerçekleşmesini sağlaması hâlinde, kişi hukuki statüsünü kaybeder ve fiilen “kışkırtıcı ajan” niteliğine bürünür. Kışkırtıcı ajan, devletin koruyucu ve soruşturmacı rolünün ötesine geçerek suçun meydana gelmesine doğrudan müdahale eden aktörü ifade eder. Bu durum, hukuki açıdan ciddi sonuçlar doğurur; elde edilen deliller hukuka aykırı sayılır ve yargılamada hükme esas alınamaz.
Ceza muhakemesinin temel amacı, işlenmiş veya işlenmekte olan suçu ortaya çıkarmak ve maddi gerçeğe hukuka uygun yöntemlerle ulaşmaktır. Bu süreç, suç üretmeye, senaryo oluşturmaya veya kişileri belirli bir fiile yönlendirmeye hizmet edemez. Gizli soruşturmacının aktif yönlendirmesi veya telkini olmaksızın gerçekleşmeyecek bir suç hâlinde, elde edilen deliller hukuka uygunluk niteliğini kaybeder.
Sonuç olarak, CMK m.139/4 uyarınca gizli soruşturmacının görevi yalnızca doğal akışı içinde süregelen suç faaliyetlerini izlemek ve delillendirmekle sınırlıdır. Bu sınır aşıldığında, gizli soruşturmacı “kışkırtıcı ajan” konumuna dönüşür ve bu durum hukuka aykırı delillerin ortaya çıkmasına yol açar. Hukuka aykırı delillerin hükme esas alınması, adil yargılanma hakkını ihlal eder, devletin tarafsızlığı ilkesini zedeler ve ceza muhakemesi sisteminin meşruiyetini tartışmalı hâle getirir.
4. Gizli Soruşturmacı Tedbiri Kapsamında Hukuka Aykırı Delil Sorunu
Gizli soruşturmacı tedbirinin kanuni şartlara aykırı şekilde uygulanması veya görev sınırlarının aşılması durumunda, elde edilen tüm deliller hukuka aykırı delil niteliği kazanır ve yargılamada hükme esas alınamaz. Ceza muhakemesinin temel amacı maddi gerçeğe ulaşmak olsa da, bu amaca ancak hukuka uygun yöntemler ve araçlarla ulaşılabilir. Hukuka aykırı şekilde elde edilen bulguların yargılamada kullanılması, yalnızca kanuna aykırılık teşkil etmekle kalmaz; aynı zamanda hukuk devleti ilkesini, adil yargılanma hakkını ve yargılamanın meşruiyetini doğrudan zedeler.
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 38/6. maddesi bu konuda açık ve mutlak bir hüküm içermektedir: “Kanuna aykırı olarak elde edilmiş bulgular, delil olarak kabul edilemez.” Benzer şekilde, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 206/2-a maddesi hukuka aykırı elde edilen delillerin reddedileceğini; 217. maddesi ise hâkimin hükmünü yalnızca hukuka uygun şekilde elde edilmiş ve duruşmada tartışılmış delillere dayandırabileceğini açıkça düzenlemektedir.
Bu bağlamda, gizli soruşturmacının kanunda sınırlı sayıda belirtilen suçlar dışında görevlendirilmesi, somut delillere dayalı kuvvetli şüphe ve “son çare” ilkesinin gerçekleşmemesi, teknik araçlarla izleme veya ses-görüntü kaydı için hâkim kararının alınmamış olması ya da gizli soruşturmacının pasif izleme sınırını aşarak kişiyi suça yönlendirmesi, teşvik etmesi veya suç iradesini şekillendirmesi hâllerinde, elde edilen veriler hukuka aykırı kabul edilir.
Hukuka aykırı delillerin yargılamada kullanılması, yalnızca usul eksikliği değil, delilin meşruiyetini ortadan kaldıran temel bir sakatlıktır. Böyle bir delile dayanılarak hüküm kurulması, soruşturma evresinin esaslı ilkelerini zedeler, yargılamanın meşruiyetini tartışmalı hâle getirir ve devletin tarafsızlığı ilkesine aykırıdır. Çünkü kamu gücünün bireyi suç işlemeye yönlendirmesi hâlinde, suç kastı failden değil devletten kaynaklanmış olur, silahların eşitliği ihlâl edilir, savunma hakkı zarar görür ve ortaya çıkan delil doğal bir suç sürecinin ürünü olmaktan çıkar; tamamen devlet müdahalesinin sonucu hâline gelir.
Sonuç olarak, gizli soruşturmacı tedbirinin kanuna uygun uygulanmaması veya görev sınırlarının aşılması durumunda elde edilen deliller yargılamada kesinlikle değerlendirilemez. Bu, anayasal ve yasal bir zorunluluktur; aksi bir yaklaşım, ceza muhakemesinin temel ilkeleri ve hukuk devleti anlayışı ile bağdaşmaz.
Av. Ceren KURT






