Anayasa Mahkemesi'nin 27.01.2026 tarihli 2020/39936 başvuru numaralı kararında; kamuoyunda KPSS Sınav Soruları Sızıntısı Davası olarak da bilinen 2010 KPSS sınav sorularını önceden elde ettiği iddiasıyla kamu zararına dolandırıcılık ve FETÖ/PDY üyeliği suçlarından yapılan yargılamaya ilişkin Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altına alınan adil yargılanma hakkı kapsamındaki hakkaniyete uygun yargılanma hakkının ihlal edildiğine karar vermiştir. Bunun yanı sıra kararda ayrıca aynı maddi vakıa konusunda istinaf ve temyiz mercilerinin maddi vakıanın sübutuna dair farklı değerlendirmeler yapılması yani istinaf aşamasında kesinleşen suçun gerekçesinde kabul edilen maddi vakıa hakkında temyiz merciince farklı değerlendirme yapılması nedeniyle gerekçeli karar hakkının ihlali doğurabileceği kanaatine de varılmıştır. Karara konu olan somut olay şu şekildedir;

İlk derece mahkemesi yargılama sonucunda; sanık hakkında sınav sorularını önceden elde etme şeklindeki hareketiyle haksız şekilde kamu görevine atandığı ve birden fazla kez maaş aldığı için sanığın eyleminin zincirleme nitelikli dolandırıcılık suçunu işlediği sonucuna varmış, bunun yanında örgütün soruları sadece kendisine sıkı sıkıya bağlı mensupları dışında hiç kimseye vermeyeceğini kabul etmiş; başvurucunun örgüt üyesi olduğu gerekçesiyle başvurucuyu terör örgütüne üye olma suçundan da ayrıca mahkûm etmiştir. Resmi belgede sahtecilik suçu yönünden ise iddianamedeki anlatım itibariyle iddianın içerik sahteciliğine yönelik olduğu, içerikte sahteciliğin yukarıdaki anlatımlar karşısında ancak memur kişi tarafından işlenebileceği, sanığın sanığın sınav tarihinde memur olmaması nedeniyle içerik sahteciliğinin faili olamayacağı gerekçesiyle beraatine karar vermiştir. Karar üzerine sanık istinaf kanun yoluna başvurmuş ancak İstinaf Mahkemesi, başvuruyu kamu kurum ve kuruluşlarının zararına dolandırıcılık yapma suçundan verilen hapis cezası yönünden kesin, silahlı örgüte üye olma suçu yönünden ise temyiz yolu açık olmak üzere reddetmiştir. Bu sebeple mahkeme kararı dolandırıcılık suçu yönünden kesinleşmiştir. Sanık, silahlı örgüte üye olma suçu yönünden temyize başvurmuş, yapılan inceleme sonucunda Yargıtay ceza dairesi hükmün bozulmasına karar vermiştir. Bozma kararının gerekçesinde başvurucunun örgüt hiyerarşisinde yer aldığını gösteren kesin ve yeterli delil bulunmadığı belirtilmiştir. Bozma üzerine Mahkeme tarafından bozma kararına uyularak tekrar yapılan yargılama sonucunda başvurucunun silahlı terör örgütüne üye olma suçundan beraatine karar verilmiştir.

Anayasa Mahkemesi'nin kabulüne göre terör örgütüne üye olma suçu ile dolandırıcılık suçu gerekçeye esas alınan maddi vakıalar yönünden birbiriyle bağlantılıdır. Bu nedenle birbirlerine etki etmeleri nedeniyle hükümlerin birlikte değerlendirme zorunluluğu vardır.

İlk derece mahkemesinin kararında sanığın işlediği iddia edilen suçun karşılığında 2 farklı ceza verilmiş, fikri içtima uygulanmamıştır. Kanaatimizce; sanığın eylemleri mahkemece, bir fiiller bütünü olarak değerlendirilmiş, o bütünü meydana getiren parçalarda da farklı suçların mevcut olduğundan bahisle fikri birleşmenin söz konusu olamayacağı, çünkü icra hareketlerinde tam çakışma, örtüşme değil, kesişmenin söz konusu olduğu nitelendirmesi yapılmıştır. Ancak Anayasa Mahkemesi'nin ihlal kararında bu ayrımın üzerinde fazla durulmadığını, daha ziyade farklı noktalara dikkat çekilmeye çalışıldığını görmekteyiz.

Hatta kararın ileri bölümlerinde bir seviye daha atlanarak somut olayın dışına da taşmak suretiyle aralarında bütünlük bulunan, yakın ilişki bulunan, bağlantılı davalar şeklinde 3 farklı tanımlama yapıldığını, kararın bu davalara da sirayet etmesi gerektiği düşüncesinin baskın geldiğini gözlemlemekteyiz. Eğer karar bu tanımlardaki suçlara genişletilecekse; 5271 sayılı CMK'nın 8. maddesinin 1. fıkrasını tekrar hatırlamak gerekecektir. Çünkü bu fıkraya göre bir kişi, birden fazla suçtan sanık olur veya bir suçta her ne sıfatla olursa olsun birden fazla sanık bulunursa hükümler arasında bağlantı olduğu kabul edilmektedir.

Zaten kanun koyucu da bu düzenlemeyi bir miktar düşünerek 17/10/2019 tarihinde, 7188 sayılı yasanın 32. maddesiyle 5275 Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun'daki m. 17/A yeniliğiyle ilk derece mahkemesine infaz erteleme ve durdurma yetkisi tanımıştır. Anılan düzenleme şu şekildedir: "Birlikte işlenmiş olup da 04/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun 280 inci maddesinin üçüncü fıkrası ve 306 ncı maddesinin uygulanma olanağının bulunduğu hâllerde, hükmü veren ilk derece mahkemesinden infazın ertelenmesine veya durdurulmasına ilişkin karar verilmesi istenebilir. Karar verilmeden önce Cumhuriyet savcısı ve hükümlünün görüşlerini yazılı olarak bildirmesi istenebilir. Karar, duruşma açılmaksızın verilir ve bu karara karşı itiraz yoluna gidilebilir. Erteleme veya durdurma talebinin kabulü, güvence gösterilmesine veya diğer bir şarta bağlanabilir." Bu düzenleme uyarınca CMK m. 380/3 ve 306 hükümleri kapsamında bozmanın (veya istinafın) sirayetinin (yayılmasının) söz konusu olduğu bağlantılı ceza davaları (objektif bağlantı halleri) bakımından, hükmü veren ilk derece mahkemesine infazın ertelenmesine veya durdurulmasına karar verebilme yetkisi bulunmaktadır.

Ancak bu düzenleme sadece farklı sanıkların aynı dosya kapsamında yargılandıkları durumlar için geçerlidir. Dolayısıyla sanıklardan bir kısmı hakkında verilen kararlardan bir kısmı istinafta kesinleştiğinde, diğer sanıkların henüz kesinleşmeyen ve temyiz incelemesi devam eden kararlarının bulunması halinde işletilmesi mümkün olan bir yoldur. Bu durumda diğer sanıkların temyiz incelemeleri tamamlanıncaya kadar infazın durdurulması ihtimali vardır. Yine de belirtmek gerekir ki; bunu değerlendirecek olan ilk derece mahkemesidir ve bu düzenleme, yargı sistemimizdeki bazı hususların yeterince oturmamasından dolayı infaz durdurma taleplerinin sıklıkla reddedildiği de aşikardır.

Diğer taraftan yazımıza konu kararda olduğu gibi aynı sanık hakkında verilen kararlardan birisinin kesinleşip diğerinin kesinleşmediği hallerde, uygulamanın nasıl gelişeceği mevzuatımızda açıklığa kavuşturulmamıştır. Nihayet kararın 56. ve 59. Paragraflarında da mevzuattaki düzenleme eksikliğinden yakınılmakta ve aralarında bu tür bir yakın ilişki veya bağlantı bulunan suçlardan birine karşı temyiz kanun yolunun açık olmasının diğer suça karşı da kendiliğinden temyiz imkânı getireceğine dair açık bir düzenleme bulunmadığı eleştirilmektedir. 5271 sayılı Kanun'un 286. maddesinin (2) numaralı fıkrasının (a) bendi bu kapsamda çok nettir. Madde uyarınca bölge adliye mahkemelerince verilen bazı kararlara karşı temyiz kanun yolunun kapalı olduğundan dolayı aynı sanık hakkında birden fazla suçtan görülen yargılamalarda, bu hükümlerden bazıları yönünden henüz temyiz aşaması tamamlanmadan bağlantılı diğer hükümlerin istinaf aşamasında kesinleşmesine ve infaz aşamasına geçilmesine neden olmakta, bu sebeple de bahse konu karardakine benzer hak ihlallerine neden olunmaktadır. Bu ihlallerin ortadan kaldırılabilmesi için doktrinde BİRTEK şu önerileri sunmaktadır;

Ya CMK m. 286/3-e bendinden sonra “d) Aynı sanık hakkında bağlantı nedeniyle birlikte karara bağlanan ve temyiz yolu açık olan suç ile doğrudan bağlantı içerisinde bulunan ve temyiz sonucundan doğrudan etkilenmesi mümkün olan suçlar” şeklinde bir hüküm eklenmesi, ya da CMK 280/3 hükmünün “Birinci ve ikinci fıkra uyarınca verilen kararların sanık lehine olması hâlinde, bu hususların istinaf isteminde bulunmamış olan diğer sanıklara ve aynı sanık hakkında bağlantı nedeniyle birlikte görülen davalara uygulanma olanağı varsa bozma kararı bunlar hakkında da uygulanır” biçiminde (madde başlığının da metinle uyumlu bir şekilde değiştirilerek); CMK 306/1 hükmünün de “Hüküm, sanık lehine bozulmuşsa ve bu hususların temyiz isteminde bulunmamış olan diğer sanıklara ve aynı sanık hakkında bağlantı nedeniyle birlikte görülen davalara uygulanma olanağı varsa, bozma kararı bunlar hakkında da uygulanır” biçiminde (madde başlığının da metinle uyumlu bir şekilde) düzenlenmesi/ değiştirilmesi gerekmektedir. Yazar, ayrıca CGTİHK m. 17/A hükmüne ekleme yaparak infazın ertelenmesi veya durdurulması konusunda, kanun yolu incelemesini yapan Bölge adliye mahkemesi ceza dairesine veya Yargıtay’ın ilgili ceza dairesine de yetki tanınmasının daha adil ve isabetli olacağını ileri sürmektedir. (BİRTEK, Bağlantılı Ceza Davalarında İstinafta Kısmi Kesinleşme ve Temyiz İncelemesinin Kesinleşen Hükme Etkisi, TAAD, S:56, Ekim 2023, sf. 331-332)

Burada hakimlere düşen en büyük zorluk gerçekte, hükümlerin arasında sübut ve maddi vakıa açısından bağlantı olup olmadığını saptamaktır. Aksi halde zaman, mekân, fiil, konu veya mağdur yönünden bütünlük gösteren birden fazla fiil ve bu fiiller nedeniyle birden fazla hüküm söz konusu olabileceği gibi birbiriyle ilgisiz ve bütünlük arz etmeyen (bağımsız) fiiller nedeniyle de birden fazla hüküm tesis edilebilmektedir. Bütünlük arz etmeyen fiiller mahiyetleri itibariyle bağımsız olduklarından, bu fiiller nedeniyle tesis olunan hükümler de bağımsız niteliktedir. Bu fiiller nedeniyle tek dosya kapsamında hüküm kurulmuş olsa dahi esasında bu fiiller bağımsız davaların konusunu oluşturmaktadır. Bu sebeple, birbirinden bağımsız oldukları halde, sübjektif bağlantı nedeniyle birlikte görülen bu fiiller nedeniyle kurulan hükümlerden birisinin istinaf kanun yoluna başvurulmaksızın kesinleşmesi halinde istinaf sonucunun kesinleşen hükme etkisi veya bir hükmün istinaf incelemesi sonucunda, temyiz kanun yolunun kapalı olması veya temyiz edilmemesi üzerine kesinleşmesi halinde temyiz sonucunun istinaf aşamasında kesinleşen diğer hükme etkisi konusunda herhangi bir tartışma yoktur.

Mehmet Koçkavak

Av. Mehmet KOÇKAVAK