I. Genel Olarak

Öncelikle ifade edelim ki, burada ele alınan tespit ve değerlendirmeler, herhangi bir hâkimi, mahkemeyi ya da somut bir uyuşmazlığı hedef alan ithamlar olarak anlaşılmamalıdır. Aksine, farklı yargı çevrelerinde görev yapan çok sayıda avukatın mesleki deneyimlerinden, ortak gözlemlerinden ve uzun süredir dile getirilen yapısal nitelikteki sorunlardan hareketle genel bir yargı pratiği analizi yapılmaktadır. Çalışmanın amacı bireysel hataları görünür kılmak veya kişisel sorumluluk tartışması yürütmek değil; yargıya duyulan güveni zedeleme potansiyeli taşıyan uygulamalara dikkat çekmek ve bu bağlamda kurumsal işleyişe ilişkin düşünsel bir katkı sunmaktır.

Yargıya duyulan güven, yalnızca verilen kararların isabetiyle değil; yargılama sürecinin hukuka uygunluğu, taraflara yaklaşım biçimi ve savunmanın süreç içindeki etkinliğiyle birlikte değerlendirilir. Hukuk devleti ilkesinin özü, adaletin yalnızca tecelli etmesi değil, aynı zamanda adil bir yöntemle tecelli etmesidir.

Bu noktada önemle vurgulanmalıdır ki, yargı pratiğine ilişkin dile getirilen eleştiriler, tüm hâkimlere yöneltilmiş genelleyici ithamlar değildir. Aksine, büyük bir özveriyle görev yapan, hukuka bağlılığı ve mesleki vakarlarıyla yargıya güveni ayakta tutan çok sayıda hâkimin varlığı tartışmasızdır. Ne var ki, sütteki küçük bir lekenin dahi sütün beyazlığına gölge düşürmesi gibi; sınırlı sayıda olumsuz uygulama dahi, yargıya duyulan toplumsal güven üzerinde orantısız derecede yıpratıcı bir etki yaratabilmektedir.

Bu makale, işte bu yapısal hassasiyet noktasına dikkat çekmeyi amaçlamaktadır. Adil yargılanma hakkı, yalnızca mahkemeye erişim imkânını değil; tarafların usulî bakımdan eşit konumda bulunduğu bir yargılama ortamını da gerektirir. Anayasa’nın 36. maddesi ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 6. maddesi uyarınca güvence altına alınan bu ilke, hâkimin taraflar karşısındaki konumunu belirleyen temel anayasal çerçeveyi oluşturur.

II. Yargısal Paternalizm

Paternalizm, bir otoritenin, muhatabının iyiliğini gerekçe göstererek onun yerine karar vermesi ve iradesini sınırlandırmasıdır. Yargısal paternalizm ise, hâkimin kendisini yargılamanın mutlak merkezinde konumlandırarak, tarafların ve savunmanın yerine “ne yapılması gerektiğine” karar vermesi şeklinde tezahür eder.

Bu yaklaşımda yargılama, eşit aktörlerin katıldığı bir muhakeme faaliyeti olmaktan çıkar; yöneten ve yönlendirilenler arasında fiili bir hiyerarşinin oluştuğu bir sürece dönüşür. “Bu uygulamaya alışacaksınız” veya “bunu böyle yapıyoruz” gibi ifadeler, hukuki gerekçeden ziyade güç dilinin yargısal söylemde yer bulmaya başladığının göstergesidir.

Hâkimin aşırı yönlendirici rol üstlenmesi, çelişmeli yargılama ilkesinin zayıflamasına ve usulî eşitliğin fiilen ortadan kalkmasına yol açabilir.

III. Hâkim Enaniyeti ve Yargı Kültürü Sorunu

Bu çalışmada ‘hâkim enaniyeti’ kavramı, literatürde ‘judicial arrogance’ veya ‘authority-centered judging’ olarak tartışılan olguyu ifade etmek üzere kullanılmaktadır. Hâkim enaniyeti, bireysel bir karakter özelliğinden ziyade, zamanla kurumsal bir kültür sorunu hâline gelebilmektedir. Kendini eleştirinin ve denetimin dışında konumlandıran, yargılamayı ortak bir süreç olarak değil, tek merkezli bir yönetim alanı olarak gören yaklaşım; savunmanın ve taraf iradesinin giderek daralmasına yol açmaktadır.

Bu durumun en görünür yansımalarından biri, avukatın yargılamanın kurucu unsuru olmaktan fiilen uzaklaştırılmasıdır. Vekille temsil edilen tarafın tamamen susturulması, savunma taleplerinin gerekçesiz biçimde reddedilmesi veya avukatın yargılamayı “zorlaştıran” bir unsur gibi algılanması, adil yargılanma hakkını zedeleyen uygulamalardır.

Hâkim merkezli yargılama anlayışı, kararın gerekçesinden ziyade karar vericinin iradesini öne çıkaran bir kültürel kaymaya işaret eder.

IV. Bilirkişilik Kurumunun Sınırlarının Bulanıklaşması

Bilirkişilik, teknik bilgi gerektiren alanlarda hâkime yardımcı olmak üzere düzenlenmiş istisnai bir kurumdur. Ancak uygulamada, dosyanın defalarca bilirkişiye gönderilmesi, hâkimin değerlendirmesi gereken hususların dahi bilirkişiden beklenmesi ve rapor süreçlerinin fiilen yönlendirilmesi gibi pratikler, yargısal sorumluluğun yer değiştirmesine neden olmaktadır.

Eksik evrakın tespiti gibi usule ilişkin meselelerin bilirkişiye havale edilmesi, yalnızca maliyetleri artırmakla kalmamakta; karar verme yükümlülüğünün ötelenmesi sonucunu da doğurmaktadır. Bu tablo, yargılamanın makul sürede sonuçlandırılması ilkesini doğrudan zedelemektedir. Nitekim HMK m.266 uyarınca bilirkişilik, çözümü özel veya teknik bilgiyi gerektiren hâllerde başvurulabilecek istisnai bir yoldur. Bilirkişinin hâkimin yerine geçmesi, yargısal fonksiyonun fiilî devri riskini doğurur.

V. Denetim Dengesizliği ve Algısal Sorun

Usul hukukunda, savsaklayan veya yükümlülüklerini yerine getirmeyen avukat bakımından açık ve etkili yaptırımlar öngörülmüştür. Buna karşılık, yargılamayı gereksiz yere uzatan veya karar vermekten kaçınan uygulamalar karşısında hâkimler yönünden aynı hız ve etkililikte işleyen bir denetim mekanizmasının varlığı, uygulamada sınırlı görünmektedir.

Bu durum, istisnai nitelikteki hataların dahi tüm sisteme mal edilmesine yol açan bir algı üretmektedir. Oysa sorun, hâkimlik kurumunun kendisi değil; denetimsiz kalan uygulamaların yarattığı güven erozyonudur. Etkili bir denetim mekanizmasının yokluğu değil; öngörülebilir ve görünür olmaması, yargıya duyulan güveni zedeleyen asıl faktördür.

Usul ekonomisi ve makul sürede yargılanma ilkesi, yalnızca taraflara yüklenen yükümlülüklerle değil; yargı makamının da aktif sorumluluğuyla anlam kazanır.

Sonuç

Yargıya güven, tekil örneklerle değil; bütüncül bir adalet duygusuyla ayakta kalır. Ancak sütteki küçük bir lekenin dahi beyazlığa gölge düşürmesi gibi, sınırlı sayıdaki hatalı uygulama bile yargının tamamı hakkında olumsuz bir kanaatin oluşmasına neden olabilmektedir.

Bu nedenle çözüm, eleştiriyi bastırmakta değil; eleştiriden beslenen bir yargı kültürü inşa etmektedir. Hâkimin hukukun üstünde değil, hukukla birlikte konumlandığı; savunmanın gerçek anlamda sürecin parçası olduğu bir yargı düzeni, güvenin tek kalıcı teminatıdır.

Güven, yargının talep edebileceği bir duygu değil; ancak öngörülebilirlik, şeffaflık ve usulî adalet yoluyla kazanılabilecek kurumsal bir meşruiyet biçimidir. Yargı, otoritesini suskunluktan değil; hukuka sadakatten alır.