T.C.

Yargıtay

1. Ceza Dairesi

2024/3612 E., 2025/9717 K.

"İçtihat Metni"

MAHKEMESİ :Ceza Dairesi
SAYISI : 2021/1314 E., 2024/265 K.
SUÇ : Kasten yaralama
HÜKÜM : İstinaf başvurularının esastan reddi kararı
TEBLİĞNAME GÖRÜŞÜ : Bozma

İlk Derece Mahkemesince verilen hükümlere yönelik istinaf incelemesi üzerine Bölge Adliye Mahkemesi tarafından verilen kesin nitelikteki kararın; suç vasfına yönelik aleyhe temyiz edilmesi nedeniyle Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 10.03.2009 tarihli ve 2009/2-43 Esas, 2009/56 Karar sayılı kararı uyarınca temyiz edilebilir olduğu, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun (5271 sayılı Kanun) 260/1. maddesi gereği temyiz edenlerin hükümleri temyize hak ve yetkilerinin bulunduğu, aynı Kanun'un 291/1. maddesi gereği temyiz istemlerinin süresinde olduğu, 294/1. maddesi gereği temyiz dilekçelerinde temyiz sebeplerine yer verildiği, 298/1. maddesi gereği temyiz istemlerinin reddini gerektirir bir durumun bulunmadığı yapılan ön inceleme neticesinde tespit edilmekle, gereği düşünüldü:

I. HUKUKÎ SÜREÇ

1.Silifke 1. Ağır Ceza Mahkemesinin, 20.04.2021 tarihli ve 2019/401 Esas, 2021/266 Karar sayılı kararı ile sanıklar hakkında katılana yönelik kasten yaralama suçundan 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun (5237 sayılı Kanun) 86/1, 86/3-e, 87/1-d-son, 29/1, 62/1, 53/1. maddeleri uyarınca 3 yıl 1 ay 15 gün hapis cezası ile cezalandırılmalarına ve hak yoksunluklarına, sanık ... (... oğlu) hakkında 5237 sayılı Kanun'un 58. maddesi gereği cezanın mükerirlere özgü infaz rejimine göre çektirilmesine karar verilmiştir.

2.Adana Bölge Adliye Mahkemesi 1. Ceza Dairesinin, 26.02.2024 tarihli ve 2021/1314 Esas, 2024/265 Karar sayılı kararı ile sanıklar hakkında İlk Derece Mahkemesince verilen hükümlere yönelik katılan vekili ile sanıklar müdafiinin istinaf başvurularının 5271 sayılı Kanun’un 280/1-a maddesi uyarınca esastan reddine karar verilmiştir.

II. TEMYİZ SEBEPLERİ

Katılan vekili ile Bölge Adliye Mahkemesi Cumhuriyet savcısının temyiz sebepleri özetle; sanıkların eyleminin kasten öldürmeye teşebbüs suçunu oluşturduğundan bahisle suç vasfına ilişkindir.

III. GEREKÇE

1.Baba oğul olan sanıkların olay tarihinde katılan ile yolda karşılaştıkları, (... oğlu) sanık ... ile katılan arasında ... isimli bir kızla arkadaşlık edilmesi konusunda anlaşmazlık bulunduğu, çarşıda karşılaştıklarında baba oğul olan sanıklarla katılan arasında tartışma çıktığı, tartışmanın arbedeye dönüştüğü, katılanın yere düştüğü, (... oğlu) sanık ...'nın katılanı bıçakladığı, (... oğlu) sanık ...'nın da katılana tekme tokat vurduğu, sanıkların eylemi sonucu katılanın akciğerde hemotoraks, karaciğer, sağ böbrek ve diyafragmada oluşan laserasyonlar nedeniyle hayati tehlike meydana gelecek şekilde yaralandığı anlaşılmıştır.

2.Sanıkların eylemi sonucu katılanın akciğerde hemotraks, karaciğer, sağ böbrek ve diyafragmada oluşan laserasyonlar nedeniyle hayati tehlike meydana gelecek şekilde yaralandığı olayda; hedef alınan vücut bölgesi, yaralanmaların yeri ve niteliği, kullanılan aletin öldürmeye elverişliliği, eylemin sona erme şekli dikkate alındığında; sanıkların katılana karşı eylemlerinin kasten öldürmeye teşebbüs suçunu oluşturduğu gözetilmeden, suç vasfında yanılgıya düşülerek kasten yaralama suçundan hüküm tesisi hukuka aykırı bulunmuştur.

IV. KARAR

Gerekçe bölümünde yer alan (2) numaralı paragrafta açıklanan "suç vasfının hatalı tayini" nedeniyle katılan vekili ile Bölge Adliye Mahkemesi Cumhuriyet savcısının temyiz istemleri yerinde görüldüğünden Adana Bölge Adliye Mahkemesi 1. Ceza Dairesinin, 26.02.2024 tarihli ve 2021/1314 Esas, 2024/265 Karar sayılı kararının 5271 sayılı Kanun’un 302/2. maddesi gereği, Tebliğname’ye uygun olarak, üye ...'ün "vasfa yönelik temyiz istemlerinin reddine karar verilmesi" gerektiği yönündeki karşı oyları ve oy çokluğuyla BOZULMASINA,

Dava dosyasının, 5271 sayılı Kanun’un 304/2-a maddesi uyarınca Silifke 1. Ağır Ceza Mahkemesine, Yargıtay ilâmının bir örneğinin ise Adana Bölge Adliye Mahkemesi 1. Ceza Dairesine gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 30.12.2025 tarihinde karar verildi.

KARŞI OY

CMK m. 286 uyarınca temyiz edilmesi mümkün olmayan kararlar yönünden, suçun vasfının hatalı belirlendiği iddiasıyla yapılan temyiz başvurularının incelenmeksizin reddedilmesi gerektiği kanaatiyle bu karşı oy yazısı yazılmıştır.

07.10.2004 tarihli Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 5235 sayılı Adlî Yargı İlk Derece Mahkemeleri ile Bölge Adliye Mahkemelerinin Kuruluş, Görev ve Yetkileri Hakkında Kanun'un 25 ve geçici 2. maddeleri uyarınca kurulan bölge adliye mahkemeleri, 07.11.2015 tarihli ve 29525 sayılı Resmî Gazete'de ilan edilerek 20.07.2016 tarihinde göreve başlamıştır. Bölge adliye mahkemelerinin faaliyete geçmesiyle ülkemizin de taraf olduğu İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetleri Korumaya Dair Sözleşmeye Ek 7 No.lu Protokol'de yer verilen güvenceler güçlendirilmiştir.

Bölge adliye mahkemelerinin Türk yargı sistemine ikinci kez dâhil olmasıyla kanun yolu yargılamasında yeni bir durum ve anlayış ortaya çıkmıştır. İlk derece mahkemelerinden verilen hükümlere karşı başvurulabilen, hatta başvuru olmasa da bir kısmı için re'sen öngörülen bir kanun yolu (CMK madde 272/1) olarak istinafta, hem maddi vakıa denetimi hem de hukuki denetim yapılabilmekte, sebep gösterilmese de ilk derece mahkemesi hükmü, bir bütün olarak incelenmekte, varsa hukuka aykırılıklar re'sen belirlenerek, kural olarak yeniden yapılacak yargılama ile ıslah edilmekte iken, Bölge adliye mahkemesi ceza dairelerinin bozma dışında kalan hükümlerini konu edinen temyiz kanun yolu, bir hukuki denetim mekanizması olarak öngörülmüş, temyiz merciinin yetkisi de kural olarak Bölge Adliye Mahkemesi Ceza Dairelerince verilen kararların, maddi ceza hukuku ve muhakeme hukuku normlarının kullanılması bakımından hukuka aykırılık taşıyıp taşımadıklarının incelenmesi ile sınırlanmış (CMK. madde 288/1, 294/2), hukuka aykırılık, aynı Kanun maddesinin ikinci fıkrasında; "Bir hukuk kuralının uygulanmaması veya yanlış uygulanması" olarak tanımlanmıştır.

CMK'nın 286. maddesinin ikinci fıkrasının (a) ve (b) bentlerine; ilk derece mahkemelerinden verilen beş yıl veya daha az hapis cezaları ile miktarı ne olursa olsun adlî para cezalarına karşı istinaf başvurusunun esastan reddine dair bölge adliye mahkemesi kararları ile ilk derece mahkemelerinden verilen beş yıl veya daha az hapis cezalarını artırmayan bölge adliye mahkemesi kararları temyiz edilemez. Norm kapsamına göre; bölge adliye mahkemesi ceza dairelerince verilen kararların, CMK'nın 286. maddesinin ikinci fıkrasının (a) ve (b) bendi kapsamında değerlendirilebilmesi için; a. İlk derece mahkemelerince verilen beş yıl veya daha az hapis cezası ile miktarı ne olursa olsun adlî para cezalarına karşı bölge adliye mahkemesince esastan ret kararı verilmiş olması b. İlk derece mahkemesinden verilen "beş yıl veya daha az hapis cezalarına" ilişkin bir "mahkûmiyet" hükmünün bulunması ve bölge adliye mahkemesi ceza dairesince verilen kararın, ilk derece mahkemelerince hükmolunan beş yıl veya daha az hapis cezalarını artırmaması gerekir.

Dairenin uygulamasına göre CMK'nın 286. maddesinin ikinci fıkrasının (a) ve (b) bendi kapsamında olsa dahi, “kesinlik sınırını aşar nitelikle yaptırım içermek koşuluyla suç vasfına yönelik temyiz üzerine bu hususla sınırlı biçimde temyiz incelemesine konu olabilecekleri” kabul edilmektedir. Zira suçun doğru nitelendirilmesi halinde, verilecek ceza değişeceğinden, kesinlik sınırının altında bir ceza verilmeyecek ve bu karar temyiz kanun yoluna tabi olacaktır. Daire uygulaması dışında Yargıtay’ın bazı dairelerinin de bu yönde kararlar verdiği görülmektedir. Üstelik Ceza Genel Kurulunun 21.12.2010 tarihli ve 230-264; 12.03.2013 tarihli ve 1515-2 02... .03.2014 tarihli ve 532-126 sayılı kararları başta olmak üzere bir çok kararında, kesin nitelikteki hükümler ancak kesinlik sınırını aşar nitelikte yaptırım içermek şartıyla suç vasfına yönelik ya da suç niteliği doğru belirlenmesine rağmen yanılgılı bir uygulama ile kesinlik sınırı içinde kalan cezaların verildiği hükümlere karşı yapılan aleyhe başvuru üzerine temyiz denetimine konu olabileceğine karar verilmiştir.

CMK m. 298 uyarınca, Yargıtay, süresi içinde temyiz başvurusunda bulunulmadığını, hükmün temyiz edilemez olduğunu, temyiz edenin buna hakkı olmadığını ya da temyiz dilekçesinin temyiz sebeplerini içermediğini saptarsa, temyiz istemini reddeder. Dikkat edilmelidir ki, kanun söz konusu dört neden bakımından bir ayrıma gitmemiştir. Bu nedenle, bir gün süreyle temyiz başvurusu süresini kaçıran kişi ağırlaştırılmış müebbet cezası almış olsa bile temyiz talebi reddedilecektir. Bu kişinin de suçunun vasfı yanlış belirlenmiş veya dosyadaki delillere göre beraat etmesi gereken bir kişi olması mümkündür. Ancak Yargıtay uygulamasında hiçbir tartışma olmadan söz konusu temyiz talebi süre nedeniyle reddedilmektedir. Temyiz edenin buna hakkı olmadığını veya temyiz dilekçesinin temyiz sebeplerini içermediği durumda da hüküm açıkça hukuka aykırı olsa bile, Yargıtay daireleri ön inceleme sırasında temyiz başvurusunu reddetmektedir. Ayrıca temyiz yasakları sayma suretiyle istisnai olarak düzenlendiğinden, bu nedenlerin yorum vasıtasıyla daraltılması veya genişletilmesi hukuken mümkün olmadığı gibi, kanun koyucunun açık iradesinin de ihlali niteliğindedir. Zira beş yıldan fazla hapis cezası verilebilen suçlarda, suç vasfına ilişkin temyiz başvurularının kabul edilmesi, bu suçlar bakımından sonuç ceza dikkate alınarak yapılan temyiz sınırlamasını anlamsız hale getirmektedir.

Aynı kapsamda ve nitelikte düzenlenmiş olmasına rağmen, “hükmün temyiz edilemez” olması nedeniyle ön inceleme sırasında reddedilmesi gereken bir karar, vasıf hatası olduğu iddiası olduğu durumlarda, açık yasal düzenlemeye aykırı şekilde yorum yoluyla hükmün esasının incelenebilmesine yol açmaktadır. Oysa CMK m. 286/2’nin (a) ve (b) bendi kapsamında kalan bir karara karşı temyiz kanun yolu kapatılmış olduğundan, dosya üzerinde yapılan ön inceleme sonunda, CMK m. 298 uyarınca, dosyanın esasına girmeden temyiz başvurusunun reddine karar verilmesi gerekmektedir. Bölge adliye mahkemesinin suçun nitelendirilmesinde hata yapıp yapmadığının incelenmesi, dosyanın esasının incelenmesini gerektirir. Zira dosyadaki deliller değerlendirilmeden suçun vasfında hata yapılıp yapılmadığının değerlendirilmesi mümkün değildir. Oysa temyiz edilemeyecek nitelikteki kararlar bakımından, Yargıtay dosyanın esasını inceleme yetkisine sahip olmadığından, diğer ret sebeplerinde olduğu gibi bölge adliye mahkemesinde kesinleşen kararlar bakımından temyiz talebini reddetmek zorundadır.

Kanun koyucunun açık iradesi, bölge adliye mahkemesi ceza dairesince verilen, ilk derece mahkemelerinin beş yıl veya daha az hapis cezalarını hukuka uygun bulan veya artırmayan kararlarının kesin olması yönündedir. Kanun koyucu bu kararlar bakımından bölge adliye mahkemelerince yapılan denetimin uyuşmazlığı kesin hükümle çözme konusunda yeterli olduğuna karar vermiş ve bu kararların kesin hüküm niteliğini kazanarak infaz edilmesini istemiştir. Bu nedenle kararın hukuka uygun olması ve adaletin sağlanması gerekçesiyle olsa bile, yorum yoluyla vasıf hatalarının temyiz denetimine açılması kanun koyucunun bölge adliye mahkemelerinin kurulması ile amaçladığı sistemi bozacak niteliktedir. Buna göre, suçun niteliğinin yanlış belirlendiği gerekçesiyle bölge adliye mahkemelerinin pek çok kararının Yargıtay’a taşınacak olması bölge adliye mahkemeleriyle kurulan sistemi işlevsiz hale gelecektir. Zira vasıf hatası nedeniyle birbirine dönüşme ihtimali olan binlerce dosyanın temyize taşınması mümkündür. Bu suçların sayısının mülga CMUK döneminde verildiği anda kesin olan suç sayısıyla kıyası mümkün değildir. Dolayısıyla söz konusu uygulama kanun koyucunun istinafta kesinleşmesini istediği binlerce dosyanın temyiz denetiminden geçmesine neden olacaktır. Ayrıca, vasıf hataları iddiasıyla temyiz başvurularının kabul edilmesi, “kesin hükmün otoritesini” ihlal edecek sonuçlara yol açmaktadır. Zira söz konusu uygulama ancak olağanüstü kanun yolunda giderilebilecek bir hukuka aykırılığın olağan kanun yolunda giderilmesine izin vermektedir. Bu ise, verildiği anda kanuna göre kesin olmasına rağmen, Yargıtay’ın vasıf yönünden inceleme yapmasına ve ret kararı vermesine kadar kararın gerçekte kesinleşmemiş olduğu anlamına gelmektedir.
Yine bölge adliye mahkemelerinin faaliyete geçmesinden sonra mülga CMUK döneminde Yargıtay’ın tür ve miktarı itibarıyla kesin olan kararların, suç vasfına yönelik temyizlerini kabul etmesine ilişkin kararlara atıf yapılması hatalıdır. Diğer bir ifadeyle bölge adliye mahkemelerinin faaliyete geçmesinden sonra, suç vasfının hatalı olması nedeniyle Ceza Genel Kurulunun 04.10.1993 gün ve 187-227 sayılı kesin nitelikteki hükümlerin, suç vasfına yönelik temyiz halinde, bu hususla sınırlı biçimde Yargıtay denetimine tabi olduğunu kabul edildiği içtihadının dikkate alınmaması gerekir. Zira söz konusu karar yargılamanın iki dereceli olduğu döneme ilişkindir. Öğrenme muhakemesiyle kararın maddi ve hukuki yönden denetiminin yapıldığı istinaf incelemesinden geçen kararlar için artık suç vasfının hatalı olduğuna dair iddiada bulunulamamalıdır. Üstelik vasıf hataları gerekçesiyle temyiz başvurularının incelenmemesinin adil yargılanma hakkını ihlal eden bir yönü de bulunmamaktadır. İstinaf kanun yolunda denetlenen ve kesinleşen hükümler bakımından AİHS Ek Protokolde düzenlenen denetim güvencesi sağlanmış bulunmaktadır. İstinaf kanun yolunda denetlenen hükümler bakımından AİHS Ek Protokolde düzenlenen denetim güvencesi sağlanmış bulunmaktadır. 7. Ek Protokolün “Cezai konularda iki dereceli yargılanma hakkı” başlıklı 2. maddesine göre, bir mahkeme tarafından cezai bir suçtan mahkum edilen her kişi, mahkumiyet ya da ceza hükmünü daha yüksek bir mahkemeye yeniden inceletme hakkına sahiptir. Bölge adliye mahkemeleri derece olarak ilk derece mahkemelerinin üstünde bulunduğundan, ilk derece mahkemelerince verilen kararların bölge adliye mahkemelerinde denetlenmeleri adil yargılanma hakkı bakımından yeterli olduğundan, kararların ayrıca Yargıtay da incelenmesi adil yargılanma hakkı bakımından zorunluluk değildir.

Ayrıca vasıf hataları nedeniyle sadece sanık aleyhine yapılan temyiz başvurularının denetleniyor olması da bu uygulamanın sorunlu olduğunu göstermektedir. Zira Yargıtay’ın görevi sanığın yüksek ceza alması değildir. Temyiz denetiminin amacı hükümlerdeki hukuka aykırılıkları giderilmek olduğundan, Yargıtay sanığın lehine veya aleyhine olduğuna bakmaksızın hükümdeki hukuka aykırılıkları gidermekle yükümlüdür. Üstelik kazanılmış hak suçun vasfı yönünden değil, ceza miktarı bakımındandır. Dolayısıyla vasıf hatalarının temyiz denetimine açık olduğu kabul ediliyorsa, vasıf hataları maddi ceza hukukuna ilişkin olduğundan, maddi ceza hukukuna ilişkin lehe veya aleyhe tüm temyiz başvurularında, Yargıtay’ın ön inceleme sırasında ret kararı vermeden önce sanık lehine veya aleyhine olduğuna bakmaksızın resen dosyada vasıf hatası olup olmadığını incelemesi gerekir.

Aynı şekilde hukuk devletinin temel unsurlarından biri olarak hukuk güvenliği, toplum düzeni ve barışı için zorunlu olsa da son çare olarak başvurulması gereken yargılama/cezalandırma tehdidi altında sürekli olarak kalmamayı zorunlu kılar. Bu nedenle hukuk düzenleri, kesin hükmün otoritesini koruya gelmektedir. Kesin hüküm, mahkemeler tarafından verilmiş hükümlerin belli şartlar altında kazanmış oldukları kanuni gerçeklik olarak tanımlanmaktadır. Genel ve temel bir ilke hâlini almış bu kanuni gerçeklik ile, bir yönden kişiler arasındaki uyuşmazlıkları bir noktada çözüme kavuşturarak toplumsal düzen ve barışı tesis etmek/korumak, davaların usulen sona ermesini sağlamak (şeklî anlamda kesin hüküm), diğer taraftan hukuksal uyuşmazlıkların kesin bir şekilde son bulmasını temin etmek (maddi anlamda kesin hüküm) istenmektedir. Şeklî anlamda kesin hüküm, hüküm hakkında öngörülmüş bir kanun yolunun bulunmadığı, bulunuyorsa kanun yollarının tüketilmesi sonucunda ortaya çıkan izafi bir gerçekliği ifade ettiğinden, kesin hükümden maksadın maddi anlamda kesin hüküm olduğu açıktır. Maddi anlamda kesin hüküm, yapılan yargılama sonunda hukuki ihtilafın esasını -kural olarak- bir daha yargılama konusu yapılamayacak biçimde çözmesi itibarıyla kanuni bir gerçeklik olmayı hak eder. Bu özelliği iledir ki, hem ilgililerini mutlak surette bağlar (olumlu etkisi) hem de ne bis in idem ilkesi koruması altında, aynı şahsın, aynı fiili nedeniyle ikinci kez yargılanmasına engel olur (olumsuz etkisi). Şu hâle göre, maddi anlamda kesin hüküm niteliği kazanmış bir hükmün mevcut olduğu durumlarda kural olarak ikinci kez yargılama yapılamaz ve aleyhe sonuç doğuracak biçimde yeni bir hüküm tesis edilemez. Bu nedenle de olağanüstü kanun yollarını düzenleyen normların, istisnai norm olmaları itibarıyla dar yorumlanmaları kesin hükmün otoritesinin korunması gereğinin zorunlu sonucudur.

Bu bağlamda önemle belirtmeliyiz ki, söz konusu yorum ve içtihat vasıtasıyla ortaya çıkan uygulama adil yargılanma hakkının ihlaline neden olmaktadır. Zira daha önce kovuşturmaya tabi tutulmuş olan bireyin, aynı fiilden dolayı tekrar kovuşturmaya tabi tutulması ve hatta buna tâbi tutulabileceği endişesi taşıması adil yargılanma hakkı ilkesine aykırılık oluşturmaktadır. Nitekim CMK m. 223/7 uyarınca, aynı fiil nedeniyle, aynı sanık için önceden verilmiş bir hüküm veya açılmış bir dava varsa davanın reddine karar verilecektir. Söz konusu madde dayanağını, hükmün konusunu daha önce aynı nitelikteki başka bir hükme konu olmamış fiil olarak belirleyen “ne (non) bis in idem” ilkesinden almaktadır. “Aynı olaydan ötürü iki defa yargılama olmaz” ilkesi, adalet ilkesinin bir sonucu olarak ceza ile fiilin haksızlık içeriği tüketildikten sonra ikinci kez cezalandırmayı yasaklamaktadır. Diğer bir ifadeyle, aynı sanık hakkında, aynı fiil nedeniyle kesinleşmiş bir hüküm mevcut ise, bu fiil nedeni ile ikinci bir dava açılarak, yargılama yapılamayacak ve yeni bir hüküm verilemeyecektir. Buna göre, gerçekleşen bir muhakeme sonunda verilen kesin bir hüküm bulunmaması da dava şartıdır. Bu hükmün hukuka uygun olup olmadığının veya bu iddiayla olağanüstü kanun yoluna götürmesinin bir önemi yoktur. Failin fiili muhakeme edilmiş ve muhakemenin sonunda verilen hüküm de kesinleşmiş yargı (kesin hüküm) halini almışsa, aynı fiil ve aynı fail hakkında aynı türden bir dava yeniden daha açılamaz. Diğer bir ifadeyle, kesin hükümle sonuçlanmış bir davadan sonra, aynı fiil nedeniyle aynı kişi hakkında ikinci bir ceza davası açılamayacak ve hüküm verilemeyecektir. Buna göre, “aynı olaydan ötürü iki defa yargılama olmaz” ilkesi ile “kesin hükmün önleme” etkisi birbiriyle bağlantılıdır. Zira, aynı olayın iki kere yargılanması mümkün değilse, yapılan bir yargılama sonucu verilen hükümden sonra aynı olaya ilişkin ikinci bir hüküm verilmesi de mümkün değildir.

Ayrıca ceza muhakemesi hukukunun evrensel ilkelerinden birisi olan bu ilke, aynı zamanda adil yargılanma hakkına ilişkin uluslararası sözleşmelerde kendine yer bulmuştur. AİHS Ek 7 Numaralı Protokol m. 4/1’de “İşlediği bir suç yüzünden bir devletin ceza ve ceza yargılaması usulü kanununa uygun olarak yargılanıp kesin hükümle beraat eden yahut mahkum olan kişi, aynı suç sebebi ile aynı devlet mahkemeleri tekrar kovuşturulamaz ya da yargılanamaz.” şeklinde bir hükme yer verilmiştir. AİHM’e göre, birebir veya esasen aynı olgulardan kaynaklanması halinde ikinci “suç” için kovuşturma ya da yargılama yürütülmesini yasaklayan söz konusu hüküm, daha önce verilmiş bir beraat veya mahkûmiyet kararının kesin hüküm etkisi kazanmış olması halinde aynı fiilden yeniden cezalandırılma yanında yeni bir dava kapsamında yargılanmaya veya yargılanma ihtimaline karşı da bir güvence oluşturmaktadır. Buna göre söz konusu ilke, iki kez cezalandırılmama hakkıyla sınırlı olmayıp, iki kez kovuşturmaya veya yargılamaya konu edilmeme hakkını da kapsamaktadır. 7 No’lu Protokolün 4. maddesi, kişinin sadece bir mahkûmiyet kararıyla sonuçlanmış olmayan yargılamalar kapsamında kovuşturmaya konu edilmesi halinde dahi geçerlidir. AİHM’e göre, 7 No’lu Protokolün 4. maddesi bir kişinin aynı suçtan ötürü (i) yargılamaya konu edilmeyeceğini, (ii) yargılanmayacağını veya (iii) cezalandırılmayacağını öngörmek şeklinde üç farklı teminat içermektedir.

Aynı derecede önemli bir husus da kesinleşen hükümlere karşı olağanüstü kanun yoluna başvurulması halinde verilen kararın sanık aleyhine uygulanma imkanının oldukça sınırlı olduğudur. Nitekim yargılamanın yenilenmesinde sanık aleyhine yargılama yapılması sadece “hükme etkili olan bir belgenin sahteliği anlaşılması”, “hakimin sanık veya hükümlü lehine suç işlemiş olması” ve “beraat eden sanığın suçunu ikrar etmesi” şeklinde üç nedenle sınırlandırılmıştır. Bu sayılanlar dışında bir nedenle kesinleşen kararının sanık aleyhine değiştirilmesi mümkün değildir. Yine bölge adliye başsavcılığının ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının İtirazında sanık aleyhine başvuru bir aylık süre ile sınırlandırılmıştır. Ayrıca kanun yarına bozmada mahkumiyet kararının bozulması halinde önceki hükümle belirlenmiş olan cezadan daha ağır verilmesi yasaklanmıştır. Olağanüstü kanun yolunda sanık aleyhine başvuru ve karar verilmesi bu şekilde sınırlandırılmış olmasına rağmen, vasıf değişikliği nedeniyle temyizin kabul edilmesi, açık bir yasal düzenleme olmaması nedeniyle yorum yoluyla kesinleşen hükmün sanık aleyhine bozulmasına ve sanık hakkında eski hükümden daha ağır bir ceza verilmesine imkan sağlamaktadır. Kanımızca yasal dayanağı olmayan söz konusu uygulama “aynı olaydan ötürü iki defa yargılama olmaz” (ne (non) bis in idem) ilkesini ve sanığın adil yargılanma hakkını açıkça ihlal etmektedir.

Yukarıda yapılan açıklamalar çerçevesinde, ceza miktarı nedeniyle kesin nitelikte olan hükümlerdeki hukuka aykırılıkların ancak olağanüstü kanun yoluna başvurulması suretiyle giderilmesi mümkün olması karşısında, kesin nitelikte olan kararda suçun nitelendirilmesinde hata yapıldığı gerekçesiyle temyiz incelenmesi yapılması mümkün olmadığından, dosyanın esasına girilmeden reddedilmesi gerekmektedir. Bununla birlikte suç vasfına ilişkin temyiz başvurularının incelenmesi gerektiğine ilişkin görüşler, kanımızca beş yıllık temyiz sınırının yüksekliğinden kaynaklanmaktadır. Ancak bu sorun açık yasal düzenlemeyi aşacak şekilde temyiz başvurularının kapsamının genişletilmesi suretiyle değil, kanun koyucu tarafından beş yıllık sınırın değiştirilmesi suretiyle çözülmelidir.