GİRİŞ

Ceza muhakemesinin temel amacı, isnat edilen fiile ilişkin maddi gerçeğe hukuka uygun usullerle ulaşmak ve bu suretle adil bir yargılama sonucunda doğru bir hüküm tesis etmektir. Bu amaç doğrultusunda muhakeme makamlarının başvurduğu en önemli araç delildir. Delil, muhakeme konusu olayın aydınlatılmasını ve isnadın ispat edilip edilemeyeceğinin ortaya konulmasını sağlayan temel ispat vasıtasıdır. Türk ceza muhakemesi hukukunda, Anayasa’nın 138. maddesi ile 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 217. maddesinde ifadesini bulan vicdani delil sistemi benimsenmiş; hâkimin hukuka uygun olarak elde edilmiş ve duruşmada tartışılmış delilleri vicdanî kanaatiyle serbestçe değerlendirmesi kabul edilmiştir. Bununla birlikte, delil serbestisi ilkesi sınırsız değildir. Delilin hukuka uygun elde edilmiş olması, duruşmada ortaya konulup tartışılması ve akla, mantığa, hayatın olağan akışına uygun bir biçimde değerlendirilmesi zorunludur. Bu çerçevede ceza muhakemesinde ispat faaliyeti, yalnızca şekli bir doğrulamadan ibaret olmayıp, sanığın suçluluğu hakkında kuşkudan arınmış bir vicdanî kanaatin oluşmasını sağlayan usulî ve maddi bir süreç olarak karşımıza çıkmaktadır.

Bu genel yapı içerisinde tanık beyanı, ceza muhakemesinin en eski, en yaygın ve en tartışmalı delil türlerinden birini oluşturmaktadır. Çünkü tanık beyanının kaynağı insandır; insan hafızası, algısı, dikkat seviyesi, psikolojik durumu, taraflarla ilişkisi ve olayın gerçekleştiği koşullar, beyanın doğruluğu ve güvenilirliği üzerinde doğrudan etki gösterebilmektedir. Bu sebeple tanık beyanı, bir yandan maddi gerçeğe ulaşmada vazgeçilmez bir işlev görmekte; diğer yandan yanlış değerlendirilmesi hâlinde adil yargılanma hakkını zedeleyebilecek riskler de taşımaktadır. Nitekim özellikle olayın tek veya belirleyici delilinin bir tanık anlatımından ibaret olduğu hâllerde, bu beyanın hangi koşullarda alındığı, savunma tarafından sorgulanıp sorgulanamadığı, mahkemenin tanığın tavır ve tepkilerini doğrudan gözlemleyip gözlemlemediği ve beyanın diğer delillerle desteklenip desteklenmediği hayati önem taşımaktadır. Bu nedenle, tanık beyanının yalnızca içerik bakımından değil; elde edilme, ikame edilme ve değerlendirilme usulü bakımından da incelenmesi gerekir.

Bu çalışmanın konusu, ceza muhakemesinde tanık beyanının özellikle mahkeme hükmünün kurulmasında belirleyici delil niteliği kazandığı durumlarda sahip olduğu ispat gücünün ve mahkeme tarafından hangi ölçütler çerçevesinde değerlendirilmesi gerektiğinin ortaya konulmasıdır. Bu kapsamda öncelikle ceza muhakemesinde delil ve ispat kavramları ile vicdani ispat sisteminin niteliği incelenmiş; ardından tanık kavramı, tanığın muhakemedeki işlevi ve doğrudan doğruyalık ilkesi çerçevesinde tanığın duruşmada dinlenmesinin önemi ele alınmıştır. Devamında tanık beyanının güvenilirliğini etkileyen hukuki ve fiili unsurlar değerlendirilmiş; son olarak ise CMK m. 210 ve m. 211 hükümleri, Anayasa Mahkemesi ve Yargıtay içtihatları ile öğretideki görüşler ışığında, tek veya belirleyici delil niteliğindeki tanık beyanının hükme esas alınmasının şartları tartışılmıştır. Çalışmanın temel problemi, ceza muhakemesinde tanık beyanının ne zaman ve hangi koşullarda mahkûmiyete elverişli bir ispat vasıtası olarak kabul edilebileceği; buna karşılık hangi hâllerde savunma hakkı, çelişmeli yargılama ilkesi ve doğrudan doğruyalık gereği ek usulî güvencelerin zorunlu hâle geldiğinin belirlenmesidir. Bu yönüyle çalışma, yalnızca teorik bir tartışmayı değil, uygulamada sıkça karşılaşılan ve hükmün adilliğini doğrudan etkileyen bir sorunu incelemeyi amaçlamaktadır.

1. CEZA MUHAKEMESİNDE DELİL VE İSPAT KAVRAMLARI

1.1. Ceza Muhakemesinde Delil Kavramı Ve Delil Serbestisi

“Delil” sözcüğü Arapça kökenli olup, insanı aradığı gerçeğe ulaştırabilecek nitelikteki iz, kanıt ya da emareyi ifade etmektedir.[1] Ceza muhakemesine ilişkin kanunlarda delillerin elde edilmesi, değerlendirilmesi ve benzeri hususlara ilişkin düzenlemelere yer verilmiş olmasına rağmen, Ceza muhakemesinin nihai amacı olan maddi gerçeğe ulaşma aracı olan delillerin 1983 tarihli Polisin Adli Görevlerinin Yerine Getirilmesinde Delillerin Toplatılması, Muhafazası Ve İlgili Yerlere Gönderilmesi Hakkında Yönetmelik [2]haricinde açık bir tanımı yapılmamıştır. Delil öğretide kabul edilen tanıma göre; muhakeme konusu olayın veya durumun gerçekleşip gerçekleşmediğini ispata yarayan araçtır.[3]

Ceza muhakemesinde bir şeyin delil olarak kabul edilebilmesi için; hukuka uygunluk, gerçeklik, akılcılık, erişilebilirlik, güvenilirlik, olayı temsil etme ve müştereklik özellikleri taşıması gerekir.[4]Delillerin özellikleri ve delillerin çeşitleri çalışmanın kapsamına alınmadığından detaylı olarak incelenmeyecektir. Ceza muhakemesinde vicdani ispat sistemi geçerli olduğundan, ceza muhakemesinin sonunda vicdani kanaatin oluşmasını sağlayacak hukuka, ahlaka uygun olan her şey delil olarak kullanılabilir. Bu duruma delil serbestisi adı verilir.[5] Çalışmanın konusu bağlamında belirtmek gerekir ki; Ceza muhakememizde her ne kadar delil serbestisi geçerli olsa ve hakimin takdir yetkisi bulunsa da[6], kaynağı insan olan beyan delillerine ihtiyatla yaklaşılması gerekir.[7]

1.2. Ceza Muhakemesinde İspat Ve İspatın Nispiliği

Ceza muhakemesinde ispat edilmesi gereken iki tür uyuşmazlık bulunmaktadır. Bunlardan ilki maddi ceza hukukuna ilişkin konular, ikincisi ise ceza muhakemesi hukukuna ilişkin konulardır. Suçun işlenip işlenmediği ve işlenmişse kim tarafından işlendiği hususu birinci gruba örnek teşkil ederken; tanıklıktan çekinme hakkını sanığın eşi olduğu gerekçesiyle kullanan kişinin gerçekten sanığın eşi olup olmadığının tespiti ise ikinci gruba örnek olarak gösterilebilir.[8]

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası m. 138 birinci fıkrasında yer alan “Hâkimler… vicdanî kanaatlerine göre hüküm verirler” düzenlemesi ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu m. 217 birinci fıkrasında yer alan “…deliller hâkimin vicdanı kanaatiyle serbestçe takdir edilir” şeklindeki düzenleme, Türk ceza muhakemesinde ispat konusunda kabul edilen sistemin, “vicdani delil/ispat sistemi” olduğunu göstermektedir. [9] Ancak hemen belirtelim ki, bu durum hâkimin keyfi hareket edebileceği anlamına gelmemekte delil olabilecek ispat vasıtalarının delil olarak değerlendirilebilmesi için ilk bölümde bahsettiğimiz bazı özellikleri taşıması da gerekmektedir. Aksi takdirde bu ispat vasıtalarına dayanılarak hüküm tesis edilemeyecektir.[10]

İspat ölçüleri ceza muhakemesinin evrelerine göre farklılık göstermektedir. Soruşturma evresini yürüten Cumhuriyet savcısının, bir fiil nedeniyle kamu davasının açılıp açılmayacağı hususunda karar verebilmesi için belirli bir ispat seviyesine ulaşması yeterli görülürken; kovuşturma evresinin sonunda mahkemenin mahkûmiyet kararı verebilmesi için suçun sanık tarafından işlendiğinin tam bir şekilde ispat edilmesi gerekmektedir.[11] Şüphe derecelerinin detaylı incelenmesi çalışmamız kapsamına alınmamıştır.

İspatın tam olarak gerçekleşmiş olması, uyuşmazlığa konu olgular bakımından herhangi bir kuşkunun kalmamasını ifade etmektedir. Bununla birlikte, ispat faaliyetini gerçekleştiren kişilerin farklılaşması ulaşılan sonuçların da değişmesine yol açabilmektedir. Bu durum, özellikle ceza muhakemesi hukukunda ispatın nispiliği kavramının gündeme gelmesine neden olmaktadır. Bu bağlamda önem arz eden husus, hâkimin vicdani kanaat sistemini uygularken sübjektif kanaatinde herhangi bir boşluk veya çelişkinin bulunmaması, boşlukların akıl ve mantık kuralları ile doldurulup gerekçelendirilmesidir.[12] İspatın nispiliği dikkate alındığında, beyanına itibar edilmeyen her tanığın yalan tanıklık suçundan sorumlu tutulması mümkün değildir. Aynı şekilde, hâkimin tanık anlatımını reddetmeye yönelik takdiri, temyiz merciinin denetim alanı dışında kalmaktadır. Yargılamanın yenilenmesi kurumunun sınırlı bir çerçevede düzenlenmiş olması da bu yaklaşımın bir yansımasıdır. Bu bağlamda, ispat faaliyetinin hedefi maddi gerçeğin birebir tespiti değil, gerçeğe ilişkin yargısal bir kanaatin oluşturulmasıdır.[13]

2. TANIK BEYANI VE CEZA MUHAKEMESİNDEKİ YERİ

2.1. Tanık Kavramı Ve Tanığın Ceza Muhakemesindeki İşlevi

Ceza muhakemesine ilişkin kanunlarda tanık kavramından ne anlaşılması gerektiğine ilişkin bir düzenleme bulunmamaktadır. Doktrinde Tanık, kendisine karşı yürütülmeyen bir ceza soruşturmasında, ispat konusu olay hakkında beş duyu organı ile algılamalarını beyanı ile ifade eden kimse olarak tanımlanmaktadır. Ceza muhakemesinde tanıklık yalnızca muhakeme konusu fiile ilişkin değil aynı zamanda da fiili ve cezai sonuçlarına ilişkin etkili olabilecek her olaya ilişkin olabilir.[14]Bu noktada ceza muhakemesinde delil olan tanık beyanının, daha önce bahsettiğimiz delillerin sahip olması gereken genel özellikleri taşıması gerektiğini de belirtmek gerekir. Tanık beyanı olayın bir parçasını veya bütününü temsil edebilir.[15]

Ceza muhakemesinde hâkim, hukuka uygun yollardan elde edilmiş ve duruşmada ortaya konularak tartışılmış olan delili vicdani kanaatine göre değerlendirmeye alacak ve o delilin olayı yansıtıp yansıtmadığına karar verecektir. Hâkim gerekçesini mantık kurallarına göre iyi hazırlamak ve hükümde gösterdiği sürece vicdani kanaatini bahsettiğimiz ölçüde kullanmakta serbesttir.[16] Ceza muhakemesinde maddi olayın tanığı olan kimselerin beyanlarına itibar edip etmemek de hâkimin vicdani kanaatinin büyük ölçüde etkili olduğunu belirtmek gerekir. Bu kapsamda hakimin tanığın beyanlarının çelişkili olduğu ve çelişkilerinin giderilmediği, tanığın taraflı şekilde beyan verdiği ve yorum kattığı, görgü tanığı olmadığı ve duyum üzerine beyan verdiği, diğer deliller ile ilişkisi değerlendirildiğinde olağan hayat akışı ile örtüşmediği gibi gerekçelerle tanıklık yaptığı olgunun ispatlanamadığına karar verebileceği gibi dosyadaki tüm deliller aksini işaret ederken veya dosyada başkaca bir delil bulunmamasına karşın hakimin vicdani kanaat sistemi ile tanık beyanına itibar etmesi de mümkündür. Bu nedenle, tanık beyanları, ceza muhakemesinde maddi gerçeğin ortaya çıkarılmasında ve ispat faaliyetinde önemli bir fonksiyon icra etmektedir.

2.2. Doğrudan Doğruyalık İlkesi Ve Tanığın Duruşmada Dinlenmesinin Önemi

Ceza Muhakemesi Kanunu m. 43 kapsamında tanık dinlemeye yetkili olan makam, soruşturma evresinde Cumhuriyet Savcısı, kovuşturma evresinde mahkeme, naip hâkim veya istinabe olunan hakimdir. Ceza Muhakemesi Kanunun m.217’nun birinci fıkrasında yer alan, “Hakim, kararını ancak duruşmaya getirilmiş ve huzurunda tartışılmış delillere dayandırabilir.” hükmü genel itibariyle delillerin ortaya konulması ve değerlendirilmesinde doğrudan doğruyalık veya diğer bir ifade ile vasıtasızlık ilkesinin bensimsendiğini göstermektedir.

Yargıtay Ceza Genel Kurulu 24.09.2020 tarihli, 2017/10-523 E. ve 2020/373 K. sayılı kararında; “Bir kimse hakkında mahkumiyet kararı verilmeden önce tüm deliller duruşmada ortaya konulmalı, sanığa ve müdafisine bu delillere karşı etkin şekilde itiraz edebilme olanağı tanınmalıdır. Bu kapsamda sanığa ve müdafisine, aleyhine beyanda bulunan tanığın beyanına karşı itiraz etmek ve soru sormak için yeterli ve tam bir imkân tanınmalıdır. Tanığın taraflarca duruşmada sorgulanmasını sağlamak, devletin de görevidir. Sanık ve müdafisi tarafından sorgulanmasına imkan tanınmayan bir tanığın beyanına dayandırılan mahkûmiyet hükmü, tanık beyanının ispat gücünü, sorgulanabilirliği ve inandırıcılığı yönünden tartışmalı hale getireceğinden savunma hakkının kısıtlanması niteliğinde görülecek ve AİHS'in 6. maddesi uyarınca adil yargılanma hakkına aykırılık oluşturacaktır.” gerekçesine yer vererek, tanığın mahkeme huzurunda dinlenmesinin önemine dikkat çekmiştir.

Anayasa Mahkemesi'nin 15.02.2024 tarihli Erdal Sonduk (Başvuru No: 2020/23093) kararında mahkûmiyet hükmüne esas teşkil eden tanıkların dinlendiği celselere katılmayan heyet başkanı ve bir üyenin, tanıkların güvenilirliği konusunda bizzat fikir sahibi olamaması doğrudan doğruyalık ilkesinin ihlali sayılmıştır. Anayasa Mahkemesi kararında, AİHM'in Cutean/Romanya kararına[17] atıf yaparak, hâkim değişikliği durumunda telafi edici tedbirlerin (yedek hâkim bulundurma, video kayıt izletme veya tanığı yeniden dinleme) alınmamasını hakkaniyete uygun yargılanma hakkının ihlali olarak değerlendirmiştir. İşbu karar her ne kadar hâkim değişikliğinin doğrudan doğruyalık üzerindeki etkisine ilişkin olsa da doğrudan doğruyalık ilkesinin geçerli olduğu ceza muhakememizin her aşaması için önem arz eden bir karardır. Bu karar nazara alındığında görevsizlik kararı verdiği hallerde dosyanın görevli mahkemeye gönderilmesi durumunda, görevsizlik kararı verilene değin yapılan işlemlerin, ikame edilen ve tartışılan delillerin yine tutanak halinde görevli mahkemeye gönderileceği nazara alındığında bu noktada da doğrudan doğruyalık ilkesi nazara alınarak görevli ve kararı verecek mahkemenin delilleri yeniden ikame etmesi ve deliller ile temas etmesi gerektiği düşüncesindeyiz.

Çalışmamızın konusu olan tanık beyanı hakkında Ceza Muhakemesi Kanununun m.210’un birinci fıkrasında; “Olayın delili, bir tanığın açıklamalarından ibaret ise, bu tanık duruşmada mutlaka dinlenir. Daha önce yapılan dinleme sırasında düzenlenmiş tutanağın veya yazılı bir açıklamanın okunması dinleme yerine geçemez.” hükmüne yer verilmiştir. Bu kapsamda, kural olarak maddi olayın delilinin bir tanığın beyanlarına dayanması hâlinde, tanığın ceza muhakemesinin soruşturma evresinde dinlenmiş olsa dahi ikamesi mümkün olduğu müddetçe kovuşturma aşamasında, yani duruşmada bizzat dinlenmesi zorunlu olup aksi hukuka aykırılık teşkil edeceği kanun koyucu tarafından açıkça düzenlenmiş durumdadır.

Kanun koyucunun bu düzenleme ile, özellikle mahkemenin hükmünü yüzyüzelik, sözlülük ve doğrudanlık (vasıtasızlık) ilkelerine uygun bir biçimde oluşturmasını amaçladığı madde gerekçesinde de vurgulanmıştır.[18]

3. TANIK BEYANININ GÜVENİLİRLİĞİNİ ETKİLEYEN HUSUSLAR

Ceza muhakememizde temel yaklaşım bir kimsenin tanık olduğu olayın tamamı veya bir kısmını tam ve doğru olarak hatırlayamaması mümkün iken, istemeden gerçeğe aykırı bir beyanda bulunmasının mümkün olmadığıdır.[19] Muhakemede tanıkların kasten yanlış beyanda bulunmasını önleyen yalan tanıklığın suç sayılması(TCK m.272), tanıklıktan çekinme hakkı (CMK m. 45,46,48), hiç kimse kendisi ve kanunda gösterilen yakınlarını suçlayıcı beyanda bulunmaya zorlanamayacağı güvencesi (Anayasa m. 38), yemin (CMK m.54-55) gibi bir takım kanuni tedbirlere yer vermek suretiyle her zaman doğru bir tanık beyanına ulaşılabileceği düşünülmektedir. [20]Öte yandan insan hafızası ile kayıtlı olan bilgilerin zaman içinde değişime uğradığı, insan olması sebebiyle tanıkların da olayları algılamalarının değişebileceği ve maddi olaya ilişkin verilerin bilinç dışı olarak tasnif edilip insan beynine kaydedildiği de yadsınamaz bir gerçektir.[21] Bu noktada vicdani kanaati ile karar verecek hakimin kaynağı insan olan beyan delilleri ile doğrudan doğruya temas etmesi, tanıkların hem kendi anlatımlarındaki hem de birden fazla tanık var ise birbirlerinin anlatımlarındaki çelişki ve tutarlılıkları ortaya koyması hangi tanığın beyanının ne ölçüde ve hangi yönden etkilenmiş olabileceği konusunda değerlendirme yapması önem arz etmektedir.

Ceza Muhakemesi Kanunu m. 208 uyarınca kovuşturma aşamasında tanıklar dinlenmek üzere, tek tek duruşma salonuna alınır, dinlenir ve dinlenen tanık duruşma salonunda kalır. Dinlenen tanık ancak ve ancak mahkeme başkanı veya hakimin izni ile duruşma salonundan ayrılır. Kanun koyucunun bu düzenlemesinin nedeni de; tanıkların birbirleri ile yüzleştirmelerine ihtiyaç duyulması ihtimalidir.[22]BağlantıBağlantı Ceza Muhakemesi m.208’de yer alan düzenlemenin hakimin vicdani kanaatinin oluşturulması ve adil yargılanma hakkı kapsamında yerinde olduğu kanaatindeyiz.

4. CEZA MUHAKEMESİNDE BELİRLEYİCİ DELİL OLARAK TANIK BEYANININ İSPAT GÜCÜ VE DEĞERLENDİRİLMESİ

Öğretide bir görüş, Ceza Muhakemesi Kanunu m.210’un birinci fıkrasının yalnızca olayın tek delilinin tek bir tanık beyanından ibaret bulunduğu hâllerle sınırlı olarak anlaşılmaması gerektiğini, tanık beyanı dışında sanık ikrarı, bilirkişi raporu veya sair deliller mevcut olsa dahi, maddi gerçeğin ortaya çıkarılması ve şüphenin yenilmesi bakımından tanığın mahkeme huzurunda dinlenmesinin zorunlu olduğunu ileri sürmekte olup bu görüşe göre, anılan hüküm tüm tanık delilleri bakımından genel bir doğrudan dinleme kuralı getirmekte; Ceza Muhakemesi Kanunu m. 211’de düzenlenen istisnalar ise olayın tek tanığı veya birden fazla tanığı bulunup bulunmadığına bakılmaksızın bütün tanık beyanları yönünden uygulanabilmektedir.[23] Bu çerçevede, örneğin olayın tek tanığının ölmesi, akıl hastalığına tutulması veya bulunduğu yerin tespit edilememesi hâlinde, Ceza Muhakemesi Kanunu m. 211’in birinci fıkrası kapsamında önceki ifadelerinin okunarak delil olarak değerlendirilmesi mümkün kabul edilmektedir.[24]Buna karşılık diğer görüşte, Ceza Muhakemesi Kanunu m.210’un birinci fıkrasının lafzı ve amacı gereği, yalnızca olayın tek delilinin bir tanık açıklamasından ibaret olduğu hâllere özgü istisnai ve sıkı bir koruma sağladığı, bu nedenle maddedeki “mutlaka dinlenir” ibaresinin genel değil, sınırlı bir zorunluluğa işaret ettiği savunulmakta olup bu görüş uyarınca, kural olarak tanıkların duruşmada dinlenmesi esas olmakla birlikte, Ceza Muhakemesi Kanunu m. 211’de belirtilen istisnai durumların varlığı hâlinde önceki beyanların okunması mümkündür; ancak olayın tek veya belirleyici delili bir tanık beyanı ise, doğrudanlık ilkesinin zedelenmemesi için bu tanığın mahkeme huzurunda dinlenmesi zorunlu sayılmalıdır.[25]

Yargıtay 10. Ceza Dairesi’nin 30.06.2016 tarihli, 2012/21799 E. ve 2016/2085 K. sayılı kararında; “olayın tek tanığı olan ve beyanı hükme esas alınan N. Ç.’ın sanık ve müdafiine soru sorma olanağı da tanınmak suretiyle CMK’nın 210. maddesinin 1. fıkrası uyarınca tanık olarak dinlenmesi, daha sonra tüm deliller birlikte tartışılarak sanığın hukuki durumunun belirlenmesi gerekirken, eksik araştırma ile hüküm kurulması,” ifadelerine yer verilerek, olayın ispatının bir görgü tanığının beyanlarına dayandırıldığı hallerde, söz konusu tanığın duruşmada bizzat dinlenmesinin zorunlu olduğu[26]; bu kapsamda İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi’nin 6/3-d maddesi ile güvence altına alınan ve Ceza Muhakemesi Kanunu m. 210 birinci fıkrasında düzenlenen, sanık ve müdafiine tanığa soru yöneltme hakkının tanınmasının adil yargılanma hakkının bir gereği olduğu ifade edilmektedir.[27] Kararda aksi yönde bir uygulamanın ise eksik araştırma ile hüküm kurulması sonucunu doğuracağı ve bu durumun hükmün hukuka aykırılığına yol açacağı kabul edilmektedir. Bu itibarla, öğretideki tartışma devam etmekle birlikte, uygulamada baskın eğilimin Ceza Muhakemesi Kanununun m. 210 birinci fıkrası hükmünü olayın tek veya belirleyici delilinin tanık beyanı olduğu durumlarla sınırlı yorumlamak, buna karşılık diğer hâllerde Ceza Muhakemesi Kanunu m. 211’deki istisna rejimini devreye sokmak yönünde olduğu söylenebilir.

Yargıtay 18. Ceza Dairesi 11.06.2020 tarihli, 2019/14889 E. ve 2020/7116 K. sayılı kararında; “Ceza Muhakemeleri Kanununun temel ilkelerinden birisi olan doğrudan doğruyalık ilkesinin bir gereği olarak hakim, kararını ancak duruşmaya getirilmiş ve huzurda tartışılmış delillere dayandırılabilir. Mahkeme huzurunda temel ilke olmakla birlikte bazı durumlarda talimatla dinleme veya eski ifadelerin bulunduğu tutanakların okunması ile yetinilmesinin yeterli olduğu istisnai haller de kabul edilmiştir. CMK’nın 211. maddesi uyarınca, tanığın bulunduğu yer öğrenilemezse dinlenmesi yerine daha önce yapılan dinleme sırasında düzenlenmiş tutanaklar ile kendilerinin yazmış olduğu belgeler okunabilir. Ancak, CMK’nın 210/1. maddesi uyarınca olayın delili bir tanığın açıklanmasından ibaret ise bu tanık mutlaka duruşmada dinlenir daha önce yapılan dinleme sonucu düzenlenen tutanağın okunması dinleme yerine geçmez denilerek doğrudan doğruyalık ilkesine bu durumda istisna tanınmamıştır.” ifadelerine yer vermiştir.

Anayasa Mahkemesi’nin yerleşik yaklaşımına göre, sanığın aleyhine olan tanıkları sorgulama veya sorgulatma imkânına sahip olması adil yargılanma hakkının asli unsurlarındandır. Mahkeme, bu konuda özellikle Ali Rıza Telek kararında[28], kovuşturma sırasında delillerin kural olarak aleni duruşmada ve sanığın huzurunda tartışılması gerektiğini; mahkûmiyetin yalnızca veya belirleyici ölçüde sanığın sorgulama imkânı bulamadığı kişilerin ifadelerine dayandırılması hâlinde savunma hakkının ağır biçimde zedeleneceğini vurgulamıştır.

Anayasa Mahkemesinin Onur Urbay kararında, sanığa olayın kendi anlatımını sunma ve bazı delillerini ileri sürme imkânı tanınmış olmasının her zaman yeterli bir telafi mekanizması oluşturmayacağını; mahkûmiyette belirleyici ağırlığı bulunan tanığın duruşmada dinlenmemesinin, başka sınırlı güvencelerle giderilemeyebileceğini belirtmiştir.[29] Benzer şekilde Metin Akdemir kararında da, tanıkların neden bizzat ya da en azından SEGBİS aracılığıyla, sanık ve müdafiinin soru sorabileceği bir usulle dinlenmediğinin ortaya konulamaması; yalnızca yazılı beyanların dosyaya alınmasıyla yetinilmesi; mahkemenin tanığın tavır ve tepkilerini doğrudan gözlemleyememesi ve savunmanın beyanın güvenilirliğini sınayamaması, yargılamanın hakkaniyetini zedeleyen unsurlar olarak değerlendirilmiştir. [30]

Dolayısıyla konuya ilişkin Anayasa mahkemesinin yerleşik içtihatlarından mahkûmiyetin dayandığı tek veya belirleyici beyan söz konusuysa, ulaşılabilir durumdaki tanığın mümkünse duruşmada, bu mümkün değilse en azından savunmanın etkin katılımını sağlayacak şekilde dinlenmesi gerekir; aksi hâlde önceki beyanın okunması veya kaydın izletilmesi, tek başına adil yargılanma güvencelerini karşılamayacağı anlaşılmaktadır.

Anayasa Mahkemesi, esasen tanığın duruşmada dinlenmemesinin adil yargılanma hakkını ihlal edip etmediğini değerlendirirken üç aşamalı bir test uygulamakta olup; buna göre önce tanığın mahkemede hazır edilmemesinin geçerli bir nedene dayanıp dayanmadığı, ardından sorgulanamayan tanık beyanının mahkûmiyet bakımından tek veya belirleyici delil niteliğinde olup olmadığı, son olarak da savunmanın maruz kaldığı dezavantajı giderecek yeterli dengeleyici güvencelerin bulunup bulunmadığı araştırılmalıdır. Bu çerçevede, yalnızca soruşturma aşamasında alınmış beyanların veya yazılı tutanakların duruşmada okunmasıyla yetinilmesi, özellikle beyan hükme götüren temel delil niteliğindeyse, kural olarak yeterli kabul edilmemektedir.[31]

Bizim görüşümüze göre de; Ceza Muhakemesi Kanunu m.211, m.210 birici fıkrasının istisnası olmayıp özel hüküm niteliği taşıyan Ceza Muhakemesi Kanunu m.210 birinci fıkrası, Ceza Muhakemesi Kanunu m.211’in istisnası niteliğindedir. Ceza Muhakemesi Kanunu m. 211; birden fazla tanığın varlığı veya olayın diğer delillerle ispatının mümkün olduğu hallerde tanık veya tanıklardan birisinin beyanının duruşmada alınamaması halinde, bu tanığın önceki beyanının okunmasına ilişkin bir istisna getirmektedir. Ceza Muhakemesi Kanunu m.210 birinci fıkrası; olayın delilinin tek bir tanığın beyanından ibaret görülmesi halinde, bu tanığın önceki beyanının m.211’de yer alan istisnalara dayanılarak okunmasına izin vermemektedir. Bu kapsamda belirleyici delilin tek tanık olduğu dosyalarda soruşturma evresinde beyanı alınmış olup da duruşmada dinlenilemeyen tanığın yalnızca beyanına dayanarak mahkumiyet hükmü tesis edemeyeceği düşüncesindeyiz.

Bu noktada, maddi olayın sübutu ile mahkûmiyet hükmünün esas itibarıyla mağdur çocuğun beyanına dayandığı ve bu beyanın Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 236. maddesinin beşinci fıkrası uyarınca sesli ve görüntülü şekilde kayıt altına alındığı durumlarda, anılan kaydın duruşmada yalnızca dinletilmesi veya izletilmesinin tek başına yeterli kabul edilip edilemeyeceği özel bir önem arz etmektedir. Her ne kadar Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 210. maddesinin birinci fıkrasının lafzında, olayın delilinin bir tanığın açıklamalarından ibaret olması hâlinde, daha önce alınmış yazılı beyan veya tutanağın okunmasının dinleme yerine geçemeyeceği düzenlenmiş ise de; öğretide, bu hükmün salt lafzî bir yaklaşımla yorumlanmaması, bilakis sanığın yüz yüzelik, doğrudan doğruyalık ve çelişmeli yargılama ilkeleri çerçevesinde sahip olduğu usulî güvencelerin bir görünümü olarak değerlendirilmesi gerektiği ifade edilmektedir. Bu nedenle, hükme esas alınan tek mağdur veya tanığın ulaşılabilir durumda bulunduğu hâllerde, soruşturma evresinde alınmış ses ve görüntü kaydının duruşmada izletilmesiyle yetinilmesi isabetli görülmemeli; maddi gerçeğin ortaya çıkarılması ve savunma hakkının etkin kullanılabilmesi bakımından, ilgili kişinin duruşmada bizzat dinlenmesi ve sanık ile müdafiine soru yöneltme imkânının tanınması gerektiği kabul edilmelidir.[32]

SONUÇ

Ceza muhakemesinde delil serbestisi ve vicdani ispat sistemi kabul edilmiş olmakla birlikte, bu sistem hâkime sınırsız ve keyfî bir takdir yetkisi tanımamaktadır. Aksine, hâkimin vicdanî kanaati ancak hukuka uygun şekilde elde edilmiş, duruşmada ortaya konulmuş, savunmanın tartışmasına açılmış ve akıl-mantık süzgecinden geçirilmiş deliller üzerinden oluşturulabilir. Bu bağlamda tanık beyanı, ceza muhakemesinde önemli ve çoğu zaman belirleyici bir delil türü olmakla birlikte, insan kaynaklı yapısı nedeniyle özel bir dikkat ve titizlikle değerlendirilmesi gereken bir ispat vasıtasıdır. Tanığın olayı algılama biçimi, hafızasının sınırlılıkları, taraflarla ilişkisi, olay sonrası etkilenme ihtimali, anlatımındaki çelişkiler ve beyanın diğer delillerle uyumu, bu delilin güvenilirliğini doğrudan etkileyen unsurlardır. Dolayısıyla tanık beyanı, tek başına şekli varlığı nedeniyle değil; iç tutarlılığı, dış destek unsurları ve hukuka uygun ikame edilme biçimi birlikte değerlendirilerek hükme esas alınmalıdır.

Çalışmada ulaşılan temel sonuçlardan biri, CMK m. 210/1 hükmünün, olayın tek veya belirleyici delilinin bir tanık açıklaması olduğu durumlarda, doğrudan doğruyalık ve çelişmeli yargılama ilkeleri bakımından özel bir güvence işlevi gördüğüdür. Olayın delili bir tanığın açıklamalarından ibaretse, bu tanığın duruşmada mutlaka dinlenmesi ve sanık ile müdafiine soru sorma olanağının tanınması gerekir. Tanığın önceki beyan tutanağının okunması ya da yalnızca yazılı anlatımla yetinilmesi, bu zorunluluğun yerine geçtiği şeklinde değerlendirilemez. CMK m. 211’de düzenlenen istisnalar ise, kuralın ortadan kaldırılması sonucunu değil, ancak bazı istisnai hâllerde önceki beyanların delil olarak kullanılabilmesini ifade eder. Ne var ki bu istisnaların, olayın tek veya belirleyici delili olan tanık bakımından geniş yorumlanması; savunma hakkını, sorgulama hakkını ve adil yargılanma güvencelerini zedeleme tehlikesi taşır. Bu nedenle m. 211’in uygulanmasında, m. 210’un koruyucu işlevi mutlaka gözetilmeli; özellikle mahkûmiyetin esasen tek tanık anlatımına dayandığı dosyalarda, önceki beyanın okunmasıyla yetinilerek mahkûmiyet kurulması kabul edilmemelidir.

Anayasa Mahkemesi ve Yargıtay içtihatları birlikte değerlendirildiğinde de, mahkûmiyetin yalnızca veya belirleyici ölçüde sorgulanamayan bir tanık beyanına dayandırılması hâlinde adil yargılanma hakkının ihlal edilme riski bulunduğu açıkça görülmektedir. Tanığın duruşmada hazır edilmemesinin geçerli bir nedene dayanıp dayanmadığı, beyanın hüküm bakımından tek veya belirleyici nitelikte olup olmadığı ve savunmanın maruz kaldığı dezavantajı giderecek dengeleyici güvencelerin mevcut bulunup bulunmadığı; bu konuda yapılacak anayasal ve usulî değerlendirmede belirleyici ölçütlerdir.

Özellikle ulaşılabilir durumdaki tanığın duruşmada veya en azından savunmanın etkin katılımını sağlayacak bir yöntemle dinlenmemesi, yalnızca önceki ses-görüntü kaydının izletilmesiyle yetinilmesi ya da beyanın dosyaya okunmak suretiyle alınması, tek başına yeterli bir telafi mekanizması olarak kabul edilmemelidir. Sonuç olarak ceza muhakemesinde tanık beyanı, maddi gerçeğe ulaşmada vazgeçilmez bir araç olmakla birlikte; tek veya belirleyici delil niteliği kazandığı anda, yalnızca bir ispat vasıtası değil aynı zamanda savunma hakkı, doğrudan doğruyalık ilkesi ve hakkaniyete uygun yargılanma bakımından sıkı usulî güvencelere tabi bir delil hâline gelmektedir. Bu sebeple, mahkemelerin tanık beyanını değerlendirirken sadece “ne söylendiğine” değil, aynı zamanda “nasıl, hangi koşullarda ve hangi güvenceler altında söylendiğine” odaklanmaları, ceza muhakemesinin adalet işlevinin bir gereğidir.

AV. NUR NİHAL TAVLAN ŞAROĞLU

-----------

[1] Türk Dil Kurumu, Türkçe Sözlük, www.tdk.gov.tr, E.T. 11.03.2026.

[2] 1983 tarihli Polisin Adli Görevlerinin Yerine Getirilmesinde Delillerin Toplatılması, Muhafazası Ve İlgili Yerlere Gönderilmesi Hakkında Yönetmelik Madde 3’te delil; “Meydana gelen bir suçun aydınlatılması ve suç sanıklarının tespitine yarayan her türlü ispat vasıtası” olarak tanımlanmıştır.

[3] Nurullah Kunter/ Feridun Yenisey/ Ayşe Nuhoğlu, Muhakeme Hukuku Dalı Olarak Ceza Muhakemesi Hukuku, B.16, Beta Yayınevi, İstanbul, 2008, s.617.

[4] Centel, Nur/Zafer, Hamide: Ceza Muhakemesi Hukuku 14.Baskı, İstanbul 2017, s.235-236.

[5] Kunter/Yenisey/Nuhoğlu,s.620.

[6] Cansu Akgül Çürük, Ceza Muhakemesinde Tanık Beyanı Ve Delil Değeri(Yüksek Lisans Tezi, İnönü Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2021), s.12-13.

[7] Harika Canpolat, Taraf Beyanı Vasıtasıyla Delil İkamesi(Doktora Tezi, Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü,2024),s.263-271.

[8] Ali Şafak-Vahit Bıçak, Ceza Muhakemesi Hukuku ve Polis, Roma Yayınevi, Ağustos 2005, s. 277.

[9] Centel, Nur/Zafer, Hamide: Ceza Muhakemesi Hukuku 14.Baskı, İstanbul 2017, s. 761.

[10] Bahri Öztürk, “Ses veya Görüntü Kaydeden Araçlarla Yapılan Tespitlerin Ceza Muhakemesi Hukukunda Değeri”, Prof. Dr. Seyiullalı Edis’e Armağan, 2000, s. 9.

[11] Yusuf Başlar, Hacettepe HFD, 12(2), 2022, s. 1396.

[12] DOĞAN, Koray, Ceza Muhakemesinde Belirsizlik Kuşkudan Sanık Yararlanır İlkesi “in dubio pro reo”, 2. Basım, Seçkin Yayıncılık, Ankara, 2018, s. 34.

[13] Yusuf Başlar, Hacettepe HFD, 12(2), 2022, s.1393.

[14] Centel/Zafer, s. 256.

[15] Bahri Öztürk/ Durmuş Tezcan/Mustafa Ruhan Erdem, vd., Nazari ve Uygulamalı Ceza Muhakemesi Hukuku, B.10, Seçkin Yayınevi, Ankara,2016, s.312.

[16] Centel/Zafer, s. 759.

[17] AİHM Cutean/Romanya, B. No:53150/12, 02/12/2014, s.61 vd.

[18] CMK Tasarısı’nda m. 210’u karşılayan düzenlemenin gerekçesinde, söz konusu hükmün delillerin doğrudan doğruyalığı ilkesini vurgulamak amacıyla kaleme alındığı ve m. 211’deki istisnalar dışında olayın delili olan tanığın duruşmada dinlenmesinin zorunlu olduğu belirtilmiştir.

[19] Yargıtay içtihatlarında da olduğu gibi yalan olduğu netleşmemiş tanık beyanına itibar edilmesi gerektiğine ilişkin bkz. Yargıtay 4. C.D., E.2013/2720, K. 2015/61, T. 05.01.2015.

[20] Devrim Güngör, Ceza Muhakemesinde Tanık Beyanının Delil Değeri Üzerine Bazı Tespit Ve Değerlendirmeler, İnönü Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi Cilt:6, Sayı 2, Yıl 2015, s.309.

[21] Devrim Güngör, Ceza Muhakemesinde Tanık Beyanının Delil Değeri Üzerine Bazı Tespit Ve Değerlendirmeler, s.310.

[22] Centel/Zafer, s. 742-743.

[23] H. Karakehya, “Ceza Muhakemesinde Suçluluğun İspatının Tek Delile Dayanması”, Haluk Konuralp Anısına Armağan, C. II, Ankara, Yetkin Yayınları, 2009, s. 1010.

[24] D. Soyaslan, Ceza Muhakemesi Hukuku, Ankara, Yetkin Yayınları, 2010, s. 399.

[25] Karakehya, 2009, s. 1011.

[26] Bkz. AYM, İsmet Özkorul Başvurusu, B. No: 2013/7582, 11/12/2014, S.47. (CMK 210/1'in doğrudan doğruyalık ilkesini somutlaştırdığı hakkında)., Yargıtay 17. CD, 13.05.2019, 2019/5671 E., 2019/7194 K. (Tek tanık beyanının okunmasıyla yetinilemeyeceği hakkında).

[27] Zehra Yılmaz, 5271 Sayılı CMK Kapsamında Doğrudan Soru Yöneltme, (Yüksek Lisans Tezi, İstanbul Medipol Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2020), S.105 vd. , Cangül Altundiş, Ceza Muhakemesi Hukukunda Tanıklık, (Yüksek Lisans Tezi, Çankaya Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2020 ) ,S.69 vd.

[28] Türkiye Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesi, B.N. 2013/2630, T. 30.12.2024., R.G. Tarih-Sayı: 28/3/2015-29309.

[29] Türkiye Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesi, B.N. 2014/6222, T. 06.03.2019., R.G. Tarih ve Sayı: 28/3/2019x-30728.

[30] Türkiye Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesi, B.N. 2020/3964, T. 21.09.2022., R.G. Tarih ve Sayı: 21/10/2022-31990.

[31] https://www.hukukihaber.net/belirleyici-delilin-tanik-beyani-olmasi-ve-tanigi-sorgulama-hakki (E.T.23.03.2026)

[32] https://www.hukukihaber.net/olayin-delilinin-bir-tanigin-aciklamalarindan-ibaret-olmasi (E.T.:23.03.2026)