1. Muris Muvazaasında "Görünürdeki İşlem" ve "Gizli İrade"nin Üçüncü Kişilere Etkisi
Muris muvazaası, halk arasındaki deyimiyle mirasçılardan mal kaçırma, miras bırakan kişinin mirasçılarını miras hakkından yoksun bırakmak amacıyla taşınmaz malını gerçekte bağışlamak istediği halde tapuda satış gibi göstererek devretmesidir. Bu işlem hukuken nispi muvazaa sayılır. Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kurulu’nun 1974 tarihli bir kararına göre, böyle bir görünürdeki satış sözleşmesi tarafların gerçek iradesine uymadığı için muvazaa nedeniyle hükümsüzdür; gizli bağış sözleşmesi ise kanunun öngördüğü resmi şekil şartlarına uyulmadığı için geçersizdir1. Nitekim Yargıtay 1. Hukuk Dairesi ve Yargıtay 3. Hukuk Dairesi’nin kararlarında da muris muvazaasıyla yapılan ilk temlik işlemi baştan itibaren butlanla batıl (kesin hükümsüz) kabul edilmektedir3. Bu durum, söz konusu muvazaalı satış işleminin tapu kütüğündeki tescilinin yolsuz tescil olarak değerlendirileceği anlamına gelir.
İlk satış işleminin muvazaalı ve geçersiz olması, ardından gelen zincirleme satışların akıbetini doğrudan etkiler. Kural olarak, mülkiyeti hiç kazanamamış (çünkü muvazaalı işlemle devralmış) bir kişinin yaptığı sonraki satış da hükümsüzdür. Ancak burada, tapu işlemlerine güveni sağlamak için getirilen önemli bir denge mekanizması devreye girer: Türk Medeni Kanunu (TMK) m. 1023’teki tapu siciline güven ilkesi. Yani bir yandan “muvazaalı ilk işlem geçersiz olduğundan sonraki devirler de geçersizdir” prensibi, diğer yandan “tapu kaydına güvenerek mal edinen iyi niyetli üçüncü kişilerin hakkı korunur” ilkesi karşı karşıya gelir. Devletin amacı, mirasçıları korunmayan muvazaalı işlemleri iptal ederken, tamamen habersiz şekilde malı edinen üçüncü kişilerin de mağdur olmasına engel olmaktır. Aşağıda bu dengenin nasıl kurulduğu, üçüncü kişilerin durumu ve Yargıtay uygulaması açıklanmaktadır.
2. TMK m. 1023 Kapsamında İyiniyetli Üçüncü Kişilerin Korunması ve Sınırları
İyiniyetli üçüncü kişi, tapu kütüğündeki kayıtların doğruluğuna güvenerek malı devralan ve önceki işlemin muvazaalı (danışıklı) olduğundan haberi olmayan kişidir. Kanun gereği, böyle bir kişi iyiniyet kuralı uyarınca korunur (TMK m. 1023). Bu durumda, miras bırakan ile ilk alıcı arasındaki gizli bağış anlaşması mirasçılara karşı ileri sürülemese bile, üçüncü kişinin tapudaki tescile dayanarak kazandığı mülkiyet hakkı geçerli kabul edilir. Yargıtay, üçüncü kişinin iyi niyetli olduğuna kanaat getirdiği hallerde mirasçıların tapu iptali ve tescil talebini reddetmektedir. Örneğin, Yargıtay 1. Hukuk Dairesi’nin 2024/1517 Esas sayılı kararında üçüncü kişilerin taşınmazı banka aracılığıyla bedel ödeyerek satın aldıkları ve satıcının (vekilin) kötüniyetini bilmedikleri tespit edilmiş; bu nedenle mirasçıların tapunun iptali talebi üçüncü kişiler yönünden reddedilmiştir4. Benzer şekilde, Yargıtay 1. HD’nin 2024/3342 Esas sayılı kararında alıcılar miras bırakanın komşusu olmalarına rağmen akrabalık bağları ispatlanamamış, üstelik ödeme banka kredisiyle yapıldığı için bu alıcıların iyiniyetli olduğu kabul edilmiştir5.
Kötüniyetli üçüncü kişi ise, murisin muvazaalı işlemini bilen veya kendi durumuna göre bilmesi gereken kişidir. Böyle bir kişi TMK m. 1024 uyarınca tapu kaydına güven ilkesinden yararlanamaz. Ancak bu noktada önemle belirtilmelidir ki, kişinin iyiniyetli olması asıl olup, kötüniyeti ispat yükü diğer tarafa düşer. Öte yandan, kişinin kötüniyetli olduğu iddiası bir itiraz olduğundan, iddia ve savunmanın değiştirilmesi ve genişletilmesi yasağına tabi olmadan yargılamanın her aşamasında ileri sürülebilir. Eğer üçüncü kişi muris ile ilk alıcı arasındaki danışıklı işlemi baştan beri biliyorsa ya da olayın koşullarına göre bilmesi bekleniyorsa, onun iyiniyet iddiası geçersizdir. Bu durumda, mirasçılar muvazaalı ilk satıştan sonra gelen devrin de iptalini sağlayabilirler. Yargıtay uygulamasında, üçüncü kişinin kötüniyetli olduğu kabul edilse bile, sonraki satış işlemlerindeki şahısların da iyiniyetinin araştırılması gerekmektedir. Örneğin, Yargıtay 1. Hukuk Dairesi 2024/5336 Esas sayılı kararında murisin taşınmazının önce bir “emanetçi”ye (aracı kişiye) devredilip hemen ardından gelinine geçirilmesi olayında, aradaki her iki satışın da muvazaalı olduğu tespit edilmiş ve tapu iptaliyle taşınmazın mirasçılara iadesine karar verilmesi gerektiği vurgulanmıştır6. Bu örnek, üçüncü kişinin aslında miras bırakanın amacı doğrultusunda hareket eden bir yakın olduğunu ve danışıklı işlemin parçası olduğunu göstermektedir. Özetle, eğer üçüncü kişi muvazaayı biliyorsa veya bilmesi gerekiyorsa onun mülkiyet kazanımı da korunmaz; tapu siciline güven ilkesi böyle hallerde uygulanmaz.
3. Zincirleme Satışlarda "Kötüniyet"in İspatı: Yargıtay Kriterleri
Üçüncü kişinin iyiniyetli olup olmadığı her somut olayda ayrı değerlendirilmektedir. Mahkemeler ve Yargıtay, muvazaanın varlığını veya üçüncü kişinin kötüniyetini kanıtlamada bazı belirleyici kriterler geliştirmiştir. Özellikle Yargıtay kararlarında öne çıkan şu ölçütler, üçüncü kişinin muvazaayı bilip bilmediğine dair ipuçları verir:
- Akrabalık veya Yakın İlişki: Üçüncü kişinin, muris (miras bırakan) veya ilk alıcı ile yakın aile bağı bulunması genellikle kötüniyet karinesini doğurur. Örneğin, Yargıtay 1. HD 2025/813 E. sayılı kararında üçüncü kişi, murisin diğer mirasçıları olan annesi ve kardeşine satın almış gibi göstermiş ancak aslında muvazaalı devrin parçası olmuştur; bu durum onun iyiniyet iddiasını çürütmüştür2. Benzer şekilde, zincirleme devirlerin aile içinde el değiştirmesi kuvvetli bir şüphe işaretidir. Yargıtay 1. HD’nin 2012/7207 E. sayılı kararında taşınmazın önce murisin eşine, oradan oğluna, oradan damadına ve en son kızına geçmesi, son alıcının bu danışıklı düzeni bildiğine dair karine oluşturmuştur7. Ancak sadece kan bağı değil, yakın arkadaşlık veya sıkı komşuluk ilişkisi de şüphe nedeni olabilir. Nitekim Yargıtay 1. HD, 2012/120 E. sayılı olayda alıcının murisin önceki bir davasında tanıklık yapmış yakın arkadaşı olmasını, üçüncü kişinin muvazaayı bildiğinin kanıtı saymıştır8. Yine 1. HD, 2016/12432 E. sayılı kararında alıcının murisin komşusu olup aralarında olağandışı bir para transferi bulunmamasını, iyi niyet iddiasını zayıflatan bir olgu olarak değerlendirmiştir9.
- Satış Bedeli ile Piyasa Değeri Arasındaki Fark: Tapuda gösterilen satış bedelinin taşınmazın gerçek piyasa değerine göre çok düşük olması, genellikle muvazaanın en önemli göstergelerinden biridir, ancak tek başına davayı kabule yetmez. Arsa veya ev, gerçek değerinin pek altında bir rakama satılmışsa, üçüncü kişinin “ben bir bağış olduğunu anlamadım” savunması inandırıcı bulunmayabilir. Örneğin, Yargıtay 1. HD’nin 2024/5336 E. sayılı kararında ve Antalya Bölge Adliye Mahkemesi 1. HD’nin 2017/557 E. sayılı kararında, taşınmazın değeri yanında çok cüzi kalan bedellerle devredilmesi, murisin mal kaçırma amacı güttüğünü ve üçüncü kişilerin de bu danışıklı işleme ortak olduğunu gösteren bir emare kabul edilmiştir610. Buna karşılık, bedelin gerçek değere yakın olması veya ödemenin banka havalesi gibi kayıt bırakacak şekilde yapılması iyiniyet iddiasını destekleyen bir unsurdur. Örneğin, yukarıda anılan Yargıtay 1. HD 2024/1517 E. kararında ödemelerin banka üzerinden yapılması ve bedelin makul seviyede olması, üçüncü kişileri şüpheden uzaklaştırmıştır4. Sonuç olarak, fahiş bedel farkı kötüniyet yönünde güçlü bir karine olsa da, Yargıtay tek başına bu kriterle hüküm kurmamakta; bedel unsurunu diğer delillerle birlikte değerlendirmektedir.
- Devirlerin Hızı (Zaman Aralığı): Murisin muvazaalı işlemi ile üçüncü kişiye sonraki satış arasında geçen sürenin çok kısa olması, aradaki kişinin sadece geçici bir emanetçi olarak kullanıldığı izlenimini verir. Normal koşullarda bir taşınmaz alan kişinin kısa süre içinde hemen bir başkasına devretmesi beklenmez; eğer böyle bir durum varsa ilk alıcının muvazaalı amaçla araya konduğu düşünülebilir. Nitekim Yargıtay 1. HD’nin 2016/12432 E. sayılı kararında, ilk satıştan hemen birkaç ay sonra taşınmazın aile içinden bir başkasına aktarılması “hayatın olağan akışına aykırı” bulunmuş ve muvazaanın kanıtı olarak değerlendirilmiştir9. Kısacası, devir işlemlerinin çok süratli ardışık şekilde yapılması da mirasçılardan mal kaçırma planının göstergelerinden biridir.
- Üçüncü Kişinin Alım Gücü ve Yaşam Deneyimi: Yargıtay, taşınmazı satın alan kişinin yaşı, mesleği, gelir düzeyi gibi faktörleri de inceler. Alıcının maddi gücü satın aldığı kıymetli malı almaya aslında yetmiyor ise, bu durum murisin gerçekte satış yapmadığı, parayı almadığı, sırf muvazaa için böyle bir işlem tesis edildiği şeklinde yorumlanabilir. Özellikle çok genç, tecrübesiz veya geliri düşük kişilerin büyük değerli mal satın alması kuşku doğurur. Eski bir Yargıtay kararında, davalı üçüncü kişinin gelir ve malvarlığı durumunun aldığı taşınmazı finanse etmeye yetip yetmediği araştırılmıştır11. Bu araştırma, “hayatın olağan akışı”na aykırı bir durum olup olmadığını ortaya koymaya yöneliktir. Eğer alıcının ekonomik koşulları söz konusu alımı açıklamıyorsa, onun aslında paravan olarak kullanıldığı düşünülebilir.
- Miras Bırakanın Satış İçin Haklı Nedeni Olup Olmadığı: Bir diğer ölçüt, bizzat murisin yaptığı ilk satış işlemini mantıklı kılacak makul bir sebebin bulunup bulunmadığıdır. Örneğin miras bırakanın ciddi borçları olması, ağır bir hastalığı veya acil nakit ihtiyacı bulunması, malını gerçekten satmasını hayatın olağan akışına uygun hale getirebilir. Buna karşılık, hiçbir paraya ihtiyacı olmayan, maddi durumu gayet iyi bir kimsenin durup dururken tek malını satması şüpheli görünecektir. Yargıtay 1. Hukuk Dairesi, 07.11.2018 tarihli bir kararında (E. 2015/18019, K. 2018/14135), zengin ve düzenli gelir sahibi bir murisin, mirasçılarından mal kaçırma kastı olmaksızın taşınmazını devretmeye pek bir gerekçesi olmayacağına dikkat çekmiştir12. Bu tür durumlarda, murisin rasyonel bir satış nedeni gösterememesi de dolaylı olarak muvazaa olasılığını artırır.
Yukarıdaki kriterler, mahkemelerin kötüniyeti ispata yarayan belli başlı ölçütleridir. Elbette her dava kendi özel şartlarına göre değerlendirilir; ancak bu faktörlerden birkaçı bir arada mevcutsa miras bırakan ile üçüncü kişi arasındaki işlemin muvazaalı olduğu yönünde güçlü bir kanaat oluşabilir.
İspat Yükü ve Deliller: Muris muvazaasına dayalı iptal davalarında ispat yükü kural olarak davacı mirasçılardadır. Yani taşınmaz satışının danışıklı (bağış görünümünde) olduğunu ve üçüncü kişinin bunu bildiğini ispat etmek öncelikle mirasçıların görevidir. Ancak uygulamada mirasçılar, her ne kadar murisin halefi (onun yerine geçen) konumunda iseler de, böyle bir muvazaa davasında üçüncü kişiye karşı dava açtıkları için her türlü delille ispat imkanına sahiptirler. Bu nedenle tanık beyanlarına geniş ölçüde başvurulabilir. Gerçekte satış bedeli ödenip ödenmediği, taşınmazı gerçekte kimin kullandığı, taraflar arasında nasıl bir ilişki olduğu gibi hususlar çoğu kez tanıkların anlatımlarıyla aydınlatılmaktadır. Örneğin, Yargıtay 1. HD’nin bir kararında, evde fiilen miras bırakanın oturmaya devam ettiğine dair tanık ifadeleri, satışın danışıklı olduğunun kanıtı sayılmıştır13. Aynı şekilde, bankadan para çekilmediğine dair kayıtlar veya ödemenin elden yapıldığına dair beyanlar da önemli ipuçlarıdır. Yazılı delil zorunluluğu bulunmaz: zira ortada resmi şekilde yapılmış bir tapu satışı vardır; bunu çürütebilmek için tanık dahil her türlü kanıt kullanılabilir. Burada avukatların dikkat etmesi gereken bir nokta da muris muvazaası davalarının, “inançlı işlem” davalarıyla karıştırılmamasıdır. İnançlı (güvene dayalı) işlemlerde yazılı delil arandığından, eğer dava yanlış bir şekilde muvazaa yerine inanç ilişkisine dayandırılırsa veya iddianın ileri sürülüş biçiminden somut olayda inançlı işlem söz konusu olduğu anlaşılırsa, ispat yükü gereği yazılı belge sunulamaması davanın reddine yol açabilir. Nitekim Yargıtay 4. Hukuk Dairesi 2024 tarihli bir kararında, muris muvazaası iddiası yerine haksız şekilde inançlı işlem iddiasına dayanıldığı için davanın ispatlanamadığını belirtmiştir14. Özetle, davacı mirasçılar iddialarını tanık, uzman incelemesi, banka kayıtları gibi tüm delillerle desteklemeli; hukuki tavsifi doğru yaparak hak kaybına uğramamalıdır. Her ne kadar hukuki tavsif hakime ait ise de, hukuki tavsif tarafların iddiayı ileri sürülüş biçiminden yola çıkılarak yapılmaktadır. Yargıtay da, yerel mahkemelerin bu tür davalarda yüzeysel veya eksik inceleme yapması halinde kararları sıklıkla bozmakta, muvazaa iddiasının titizlikle araştırılmasını istemektedir. Örneğin, temyiz incelemesinde, murisin satış tarihindeki maddi durumu, taşınmazın gerçek değeri, yöredeki teamüller gibi unsurlar yeterince incelenmeden verilen hükümler Yargıtay tarafından bozulmuştur15.
4. Pratik Bir Sorun: Tapu İptali Mümkün Olmayan Hallerde Bedel Tazmini ve Diğer Hususlar
Muris muvazaası davalarında en istenmeyen durum, taşınmazın iyi niyetli üçüncü kişinin elinde bulunması nedeniyle iptal davasının reddedilmesidir. Böyle bir durumda mirasçılar, muvazaalı işlemi yapan murisin (genellikle ilk alıcının) kötüniyetini kanıtlasalar bile, tapu iptalini gerçekleştiremezler; çünkü kanun iyiniyetli üçüncü şahsın mülkiyet hakkını korumuştur. Ancak bu, mirasçıların tamamen eli boş kalacağı anlamına gelmez. Uygulamada önemli bir pratik çözüm, davayı alternatif (kademeli) taleple açmaktır: Eğer tapu iptali mümkün olmazsa, taşınmazın bedelinin mirasçılara ödenmesi talebi. Yani mahkeme, üçüncü kişinin iyi niyetli olduğunu tespit ederse, hükmen tapu kayıtlarını değiştiremeyecektir; bunun yerine, mirasçıların uğradığı zararı dengelemek adına taşınmazın gerçek değerinin, muvazaalı işlemin tarafı olan ilk alıcı ya da murisin mirasçıları gibi sorumlu kişilerden tahsilini hükmedebilir. Ne var ki, bazı durumlarda avukatlar bu ikincil talebi dile getirmeyi unutmakta veya ihmal etmektedir. Böyle bir eksiklik, mirasçıların tamamen haksız çıkmasına ve hiç bir kazanım elde edememesine yol açabilir. Bu nedenle Yargıtay, mirasçılar bakımından bedel tazminine ilişkin istemlerin de dava dilekçesinde yer alması gerektiği konusunda uyarıcı kararlar vermektedir. Mirasçılar, ileride tapu iptali talebi reddedilirse diyerek, mutlaka “olmazsa bedelini isteyin” şeklinde alternatif talep koymalıdır. Aksi halde, iyiniyetli üçüncü kişinin mülkiyeti korunurken, mirasçılar murisin mal kaçırma girişimi karşısında hiçbir karşılık alamamış olurlar ki bu büyük bir hak kaybıdır.
Buna ek olarak, dava stratejisi açısından bazı sık yapılan hatalar da vardır. Bunlardan ilki, yanlış kişiye husumet yöneltme problemidir. Nitekim tapu iptal ve tescil talebi, kayıt malikine yöneltilmelidir. Muvazaalı işlem sonrasında taşınmaz başka birinin üzerine geçtiyse, davanın sadece ilk satıştaki taraflara (örneğin murisin vekiline veya gösterilen alıcıya) açılması yanlış olur. Çünkü tapuda kayıtlı malik artık üçüncü kişi gözüktüğü için, mahkeme kararı o kişiye sirayet etmeyecektir. Yargıtay 1. HD bir kararında, zincirleme satışlarda tüm sonraki alıcıların (özellikle tapuda adı geçen son malik dâhil) davada taraf olması gerektiğini, aksi halde verilen iptal kararının infaz kabiliyetinin olmayacağını belirtmiştir16. Bu nedenle mirasçılar dava açarken tapu iptal ve tescil talebi bakımından mutlaka kayıt malikine ve terditli talepler bakımından da ara maliklere husumet yöneltmeli, mümkünse ayrı açılan davaları birleştirerek çözüm aramalıdır. Bir diğer husus, tenkis davası ile muvazaa davasının karıştırılmasıdır. Tenkis, saklı payı zedelenen mirasçılar tarafından miras bırakanın sağlığında yaptığı bağışlamaların denkleştirilmesi için açılan farklı bir davadır. Muris muvazaası ise işlemin tamamen iptaline yöneliktir. Geçmişte bir tereddüt konusu olan bu iki dava türünün birlikte açılıp açılamayacağı meselesi, Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kurulu’nun 1987 tarihli kararıyla açıklığa kavuşturulmuştur: Mirasçılar, dilerlerse muvazaa nedeniyle iptal ve tapu tescil davasını, aynı zamanda veya alternatif olarak tenkis davasıyla birlikte yürütebilirler17. Bu İBK kararı, uygulamada “önce muvazaa iddiası dinlenir, olmazsa tenkis talebi değerlendirilir” şeklindeki yaklaşımı benimsemiştir. Özetle, avukatlar hem iptal hem tenkis seçeneklerini dikkate almalı; gerekli durumlarda ikisini kademeli taleple ileri sürmelidir.
5. Vatandaş Açısından Pratik Sonuçlar
Muris muvazaası ve sonrasında üçüncü kişilere satış durumlarıyla ilgili olarak hem mirasçılar hem de iyi niyetli alıcılar için çıkarılabilecek bazı dersler ve öneriler şunlardır:
- Mirasçılar için şüphe işaretleri: Miras bırakanın taşınmazını bir yakınına satıp o kişinin kısa süre içinde malı başkasına devretmesi durumunda mirasçılar kuşku duymalıdır. Bu tür hızlı el değiştirmeler, arada muvazaalı bir plan olabileceğine delalet eder.
- Yakın ilişki durumunda iyi niyet savunması zorlanır: Taşınmazı satın alan üçüncü kişi, miras bırakanın aile bireyi, akrabası veya çok yakın dostu ise sonradan “Ben bilmiyordum, iyi niyetliyim” diyerek sorumluluktan kaçması genellikle mümkün olmaz. Yargı uygulaması, böyle yakın ilişkileri olan alıcıların muvazaayı bilmeme ihtimalini düşük görmektedir.
- Gerçek dışı düşük bedeller risk taşır: Bir taşınmazın tapuda gösterilen satış değeri piyasa rayicinin çok altında ise ve özellikle ödeme elden veya gayriresmî yollardan yapılmışsa, ileride açılacak bir muris muvazaası davasında tapunun iptaliyle karşılaşma riski yüksektir. Buna karşılık, banka kanalıyla ödeme yapmak, resmi makbuz ve belgelerle hareket etmek alıcıyı koruyan en güçlü delildir. Taşınmaz satın alan kişiler, ileride problem yaşamamak için mutlaka gerçek bedel üzerinden ve ispatı kolay yöntemlerle ödeme yapmalıdır.
- Dava açarken tüm zincir dikkate alınmalıdır: Mirasçılar dava yoluna başvuracaksa, sadece muvazaalı ilk işlemi yapan tarafa değil, tapuda son görünen malike (ve gerekiyorsa aradaki diğer alıcılara) karşı da talepte bulunmalıdır. Aksi halde, davayı kazansalar bile karar uygulanamaz hale gelebilir. Ayrıca, davada alternatif talepleri unutmamak gerekir: Eğer tapu iptali sağlanamazsa taşınmazın bedelinin tahsili istenmelidir.
Sonuç: Muris muvazaası konusunda hem miras bırakanların hem de mirasçıların ve üçüncü kişilerin dikkatli olmaları gereken hususlar bulunmaktadır. Hukuk sistemimiz, hileli işlemlerle mirasçıların haklarının çiğnenmesini önlemeye çalışırken, dürüst üçüncü kişilerin ekonomik güvenliğini de gözetmektedir. Bu dengeyi koruyabilmek için yargı kararlarıyla şekillenen ilkeleri bilmek önemlidir. Yukarıda ele alınan Yargıtay içtihatları ışığında, vatandaşlar bir yandan miras paylarını korumak için uyanık olmalı, diğer yandan ticari işlemlerinde resmi kayıtlara uygun ve şeffaf davranmalıdır. Unutulmamalıdır ki hukukun temel amacı, hakkaniyete uygun bir çözümle ne mirasçının ne de iyi niyetli üçüncü kişinin mağdur olmasını engellemektir.
Kaynakça (Yargı Kararları):
1. Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kurulu, E. 1974/1, K. 1974/2, T. 01.04.1974.
2. Yargıtay 1. Hukuk Dairesi, E. 2025/813, K. 2025/1287, T. 11.03.2025.
3. Yargıtay 3. Hukuk Dairesi, E. 2014/12295, K. 2015/5329, T. 01.04.2015.
4. Yargıtay 1. Hukuk Dairesi, E. 2024/1517, K. 2025/2584, T. 15.05.2025.
5. Yargıtay 1. Hukuk Dairesi, E. 2024/3342, K. 2024/4653, T. 09.09.2024.
6. Yargıtay 1. Hukuk Dairesi, E. 2024/5336, K. 2025/4948, T. 05.11.2025.
7. Yargıtay 1. Hukuk Dairesi, E. 2012/7207, K. 2012/15364, T. 18.12.2012.
8. Yargıtay 1. Hukuk Dairesi, E. 2012/120, K. 2012/4681, T. 25.04.2012.
9. Yargıtay 1. Hukuk Dairesi, E. 2016/12432, K. 2020/537, T. 04.02.2020.
10. Antalya Bölge Adliye Mahkemesi 1. Hukuk Dairesi, E. 2017/557, K. 2017/709, T. 20.10.2017.
11. Yargıtay 1. Hukuk Dairesi, E. 1991/14238, K. 1991/4207, T. 29.03.1991.
12. Yargıtay 1. Hukuk Dairesi, E. 2015/18019, K. 2018/14135, T. 07.11.2018.
13. Yargıtay 1. Hukuk Dairesi, E. 2021/9530, K. 2022/4085, T. 24.05.2022.
14. Yargıtay 4. Hukuk Dairesi, E. 2023/5365, K. 2024/5056, T. 21.05.2024.
15. Yargıtay 8. Hukuk Dairesi, E. 2010/1962, K. 2010/4905, T. 19.10.2010.
16. Yargıtay 1. Hukuk Dairesi, E. 2022/29, K. 2022/3647, T. 28.04.2022.
17. Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kurulu, E. 1986/4, K. 1987/5, T. 22.05.1987.