Tenkis Davalarına İlişkin Güncel Bir İnceleme
Yeni bir olay düşünelim. Bir kişi hayatını kaybediyor. Geride kalan yakınları, doğal olarak onun malvarlığını öğrenmek için araştırma yapıyor. Bankalara gidiyorlar, hesap soruyorlar ve kendilerine “herhangi bir para yok” cevabı veriliyor. Bu nedenle, ortada paylaşılacak kayda değer bir nakit varlık olmadığı düşünülüyor ve konu kapanıyor.
Aradan aylar geçiyor. Günlük hayat devam ederken, tesadüfi bir sohbet sırasında dikkat çekici bir bilgi ortaya çıkıyor: Vefat eden kişinin geçmişte bir taşınmaz satışı yaptığı ve buradan elde ettiği parayı bankaya yatırmış olabileceği söyleniyor. Bu bilgi ilk başta bir ihtimal gibi görünse de, şüphe uyandırmaya yetiyor. Bunun üzerine yeniden bankaya başvuruluyor ve detaylı hesap hareketleri talep ediliyor.
Yapılan inceleme ise bambaşka bir tabloyu ortaya çıkarıyor. Vefat eden kişinin, ölümünden kısa bir süre önce, yüksek miktarda bir parayı tek bir kişiye gönderdiği anlaşılıyor. Üstelik bu işlemle ilgili herhangi bir açıklama da bulunmuyor.
İşte tam bu noktada bazı kritik sorular gündeme geliyor:
Bu durum ne zaman “öğrenilmiş” sayılacaktır?
Dava açmak için öngörülen süre, ölüm tarihinden mi başlar, yoksa bu işlemin gerçekten fark edildiği andan mı?
Kâğıt üzerinde var olduğu kabul edilen süreler mi esas alınmalıdır, yoksa kişinin fiilen bildiği gerçek durum mu?
Ve en önemlisi, bu konular yeterince araştırılmadan verilen bir karar hukuka uygun kabul edilebilir mi?
Görüldüğü üzere mesele, basit bir süre tartışmasının çok ötesine geçmekte; kişilerin gerçekten neyi ne zaman öğrendiği, bunun nasıl ispat edileceği ve mahkemenin bu süreci ne kadar titizlikle incelediği gibi temel hukuki sorunları da beraberinde getirmektedir.
Öncelikle, hak düşürücü sürenin başlangıcına ilişkin değerlendirme yapılmalıdır. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 571. maddesi uyarınca tenkis davası açma hakkı, mirasçının saklı payının zedelendiğini öğrendiği tarihten itibaren işlemeye başlar. Burada esas olan “öğrenme” olgusu olup, bu olgunun somut olayın özelliklerine göre belirlenmesi gerekir.
Nitekim Yargıtay uygulaması da bu yöndedir. Yargıtay 1. Hukuk Dairesi 13.02.2019 tarihli ve 2016/4322 E., 2019/912 K. Sayılı kararında "Hâl böyle olunca; davacının tenkise konu işlemleri öğrenme tarihi olarak ileri sürdüğü tarihin hak düşürücü sürenin başlangıcı kabul edilmeyerek, davalının öğrenme tarihinin daha önce olduğunu savunması durumunda, davalının bu savunmasını ispat zorunluluğunda olduğunda kuşku bulunmamaktadır. Nitekim Hukuk Genel Kurulunun 20.04.1983 gün ve 1980/1-1846-397 sayılı ve HGK'nun 01.06.2011 gün ve 2011/14-281-373 sayılı kararlarında aynı hususa işaret edilmiştir." denilerek, hak düşürücü sürenin başlangıcında davacının ileri sürdüğü öğrenme tarihinin esas alınması gerektiği, aksini iddia eden davalının bu iddiasını ispatla yükümlü olduğu açıkça ifade edilmiştir. Aynı yaklaşım, 14.12.2015 ve 12.04.2018 tarihli kararlarında da tekrar edilerek, murisin ölüm tarihinin her durumda öğrenme tarihi olarak kabul edilemeyeceği; özellikle gizli işlemler bakımından “fiili öğrenme” esasının geçerli olduğu vurgulanmıştır.
Bu çerçevede, mirasbırakanın banka işlemleri gibi mirasçılardan gizli yürüttüğü tasarruflarda, öğrenme tarihinin murisin ölüm tarihi veya veraset ilamının alınması tarihi olarak kabulü mümkün değildir. Öğrenme, ancak ilgili işlemin somut verilerle ortaya çıktığı ve mirasçının saklı payının ihlal edildiğini idrak edebildiği anda gerçekleşir.
Yerel mahkemenin ise bu ilkelere aykırı şekilde, Veraset ve İntikal Vergisi Kanunu’ndaki dört aylık süreyi kesin bir öğrenme tarihi olarak kabul ettiği görülmektedir. Oysa bu düzenleme kesin nitelikte olmayıp, yalnızca adi bir karine teşkil eder ve aksinin her zaman ispatı mümkündür. Bu karinenin mutlak kabulü, hak düşürücü sürenin yanlış belirlenmesine ve davanın esası incelenmeksizin reddine yol açmaktadır.
Öte yandan, hak düşürücü sürenin geçtiğini iddia eden tarafın bu iddiasını ispatla yükümlü olduğu hususu da göz ardı edilmemelidir. Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 190. ve Türk Medeni Kanunu’nun 6. maddeleri uyarınca ispat yükü, iddiasını ileri süren tarafa aittir. Davalı taraf, mirasçının daha erken bir tarihte bilgi sahibi olduğunu somut delillerle ortaya koyamadığı sürece, davacının beyan ettiği öğrenme tarihinin esas alınması zorunludur.
Uyuşmazlığın bir diğer boyutu ise eksik inceleme ile hüküm kurulmuş olmasıdır. Mahkemece, öğrenme tarihinin belirlenmesinde belirleyici nitelikte olan tanık beyanları ve diğer deliller toplanmaksızın karar verilmektedir. Oysa öğrenme tarihi, somut olayda tartışmalı olup, tanık dahil tüm delillerin değerlendirilmesini gerektirmektedir.
Nitekim Bölge Adliye Mahkemesi ve Yargıtay kararlarında da vurgulandığı üzere, mahkemenin davayı aydınlatma yükümlülüğü kapsamında tarafların iddia ve savunmalarını netleştirmesi, delilleri toplaması ve özellikle öğrenme tarihini açıklığa kavuşturması gerekmektedir. Tanık listesi sunulmasına rağmen tanıkların dinlenmemesi ise açıkça hukuki dinlenilme hakkının ihlalidir. Nitekim Yargıtay 1. Hukuk Dairesi 01.07.2019 tarihli ve 2016/10294 E., 2019/4259 K. Sayılı kararı "Somut olayda, davalı yanın tanık deliline dayandığı, tanık isim ve adreslerini 01.07.2014 tarihinde bildirdiği, mahkemece davalının tanık listesinin süresinde verilmediği belirtilerek anılan tanıkların dinlenmediği, bunun sonucunda davalının eldeki davada savunma hakkının kısıtlandığı ortadadır.
Hâl böyle olunca; davalı tarafça bildirilen tanıkların dinlenmeleri yönünde HMK'nın 240. v.d. maddeleri uyarınca işlem yapılması ve davalının ibraz ettiği bağış sözleşmesi de değerlendirilerek, murisin amacının tereddüde yer vermeyecek şekilde belirlenmesi gerekirken, davalı tanıkları dinlenilmeksizin savunma hakkı kısıtlanmak suretiyle işin esası bakımından yazılı olduğu üzere hüküm kurulması doğru değildir..."
Esasa ilişkin olarak değerlendirildiğinde ise, dava konusu para transferinin niteliği önem kazanmaktadır. Murise ait taşınmazın satışından elde edilen bedelin kısa süre içerisinde davalıya aktarılması, işlemin karşılıksız bir kazandırma niteliğinde olduğunu göstermektedir.
Her ne kadar genel hukuk karinesine göre banka havaleleri bir borcun ifası olarak kabul edilse de, miras hukuku bakımından bu karine mutlak değildir. Taraflar arasında gerçek bir borç ilişkisinin bulunmaması, transferin yüksek tutarlı olması ve hayatın olağan akışına aykırılık teşkil etmesi, bu karinenin aksinin kabulünü mümkün kılar.
Nitekim Yargıtay kararlarında da, murisin banka hesabından yapılan yüksek tutarlı transferlerde, davalının borç iddiasını ispat edememesi halinde işlemin bağış olarak değerlendirilmesi gerektiği ve tenkise tabi tutulacağı açıkça ifade edilmektedir.
Bununla birlikte, murisin önceki davranışları da değerlendirilmelidir. Murisin geçmişte benzer şekilde malvarlığını devretmeye yönelik işlemler yaptığı ve bu işlemlerin yargı kararlarına konu olduğu anlaşılmaktadır. Yargıtay 1. Hukuk Dairesi 28.10.2004 tarihli ve 2004/1011 E., 2004/2177 K. Sayılı kararı “Somut olaya gelince: miras bırakanın tanık beyanlarına göre mal satmaya ihtiyacı bulunmadığı, mal varlığının kendisini geçindirmeye yetecek düzeyde olduğu, davacının işi sebebiyle miras bırakanın yakın çevresinden uzak kaldığı, miras bırakanın davalılardan Mehmet ile birlikte oturduğu ve 1982 yılından 2000 yılına kadar bağış ve satış sözleşmeleri ile birden ziyade taşınmazını terekeden çıkarma iradesini kararlılıkla sürdürdüğü, bedeller arasında açık fark olduğu, böylece miras bırakanın amacının mirasçılardan (terekeden) mal kaçırmak olduğu sonucuna varılmaktadır." Yargıtay’ın yerleşik içtihatlarında da vurgulandığı üzere, murisin gerçek iradesinin tespiti bakımından taraflar arasındaki ilişkiler, aile içi ihtilaflar ve işlemlerin sürekliliği büyük önem taşımaktadır.
Tüm bu açıklamalar birlikte değerlendirildiğinde; miras hukukunda saklı payın korunmasına yönelik davalarda, mirasbırakanın yaptığı tasarrufların niteliğinin doğru tespit edilmesi büyük önem taşımaktadır. Özellikle karşılıksız kazandırma niteliği taşıyan işlemlerin, saklı pay kurallarını etkisiz kılma amacına yönelik olup olmadığının somut olayın tüm özellikleri dikkate alınarak değerlendirilmesi gerekmektedir.
Sonuç olarak; saklı payın korunmasına yönelik davalarda, hem süre kurallarının hem de maddi hukuka ilişkin değerlendirmelerin titizlikle ele alınması gerekmektedir. Bu çerçevede, mahkemeler tarafından yapılacak incelemenin; fiili öğrenme olgusunu esas alan, tüm delilleri kapsayan ve mirasbırakanın gerçek iradesini ortaya koymaya yönelik bir bütünlük içinde yürütülmesi, hukuk devleti ilkesinin bir gereğidir. Aksi yöndeki uygulamalar, hem hukuki güvenliği zedeleyecek hem de benzer uyuşmazlıklarda öngörülebilirliği ortadan kaldıracaktır.