MAKALE

İklim Davalarında 'Gelecek Nesillerin Hakları' Kavramının Türk Hukukundaki Yeri: Çevre Mirası ve Hukuki Sorumluluk

Abone Ol

Giriş: Gelecek Nesillerin Mirası ve Hukukun Yeni Sınavı

İklim değişikliği, günümüzün en yakıcı ve küresel ölçekteki krizi olarak gezegenimizi tehdit etmeye devam ediyor. Bu kriz, sadece bugünkü yaşam koşullarımızı değil, aynı zamanda gelecek nesillerin sağlıklı bir çevrede yaşama hakkını da derinden etkiliyor. Bilimsel veriler, insan faaliyetlerinin neden olduğu iklim değişikliğinin etkilerinin uzun vadeli ve geri dönülemez olabileceğini gösterirken, hukuk sistemleri de bu yeni ve karmaşık sorun karşısında 'kuşaklararası adalet' perspektifiyle bir yanıt arayışına girmiş durumda. Artık iklim davaları, sadece çevresel zararların tazmini veya belirli projelerin durdurulmasıyla sınırlı kalmayıp, devletlerin ve büyük şirketlerin iklim politikalarının gelecek nesiller üzerindeki etkilerini de sorguluyor. Bu köşe yazımızda, 'gelecek nesillerin hakları' kavramının Türk hukukundaki yasal ve yargısal temellerini analiz ederek, bu hayati sorumluluğun hukuki boyutlarını ele alacağız. Gelecek nesillere bırakacağımız çevre mirası, sadece ahlaki bir ödev olmaktan çıkıp, hukuki bir zorunluluk haline gelmektedir.

Anayasal Temel: Sağlıklı Çevre Hakkı ve Kuşaklararası Sorumluluk

Türk hukuk sisteminde gelecek nesillerin çevre haklarına ilişkin temel dayanak, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın 56. maddesinde yer alan "sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkı"dır. Bu madde, "Herkes, sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir. Çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını korumak ve çevre kirlenmesini önlemek Devletin ve vatandaşların ödevidir" hükmünü amirdir. Anayasanın bu temel hükmü, sadece bugünkü nesillerin değil, aynı zamanda gelecek nesillerin de sağlıklı bir çevrede yaşama hakkını güvence altına alacak şekilde geniş yorumlanmaya elverişlidir.

Maddede geçen "herkes" ifadesi, zaman ve mekân sınırlaması olmaksızın tüm bireyleri kapsar. Çevreyi koruma ve geliştirme ödevinin hem Devlete hem de vatandaşlara yüklenmesi, bu sorumluluğun kuşaklararası bir nitelik taşıdığını gösterir. Zira çevrenin korunması ve geliştirilmesi, ancak uzun vadeli ve sürdürülebilir politikalarla mümkün olabilir. Bugün alınan veya alınmayan kararlar, yarının çevresel koşullarını doğrudan etkileyecektir. Bu nedenle, Anayasa'nın 56. maddesi, gelecek nesillerin sağlıklı bir çevrede yaşama hakkını güvence altına alan ve Devlete bu hakkı koruma yükümlülüğü getiren en üst düzeydeki hukuki metin olarak kabul edilmelidir. Anayasal güvence altına alınan bu hak, iklim davalarında gelecek nesiller adına ileri sürülebilecek en güçlü argümanlardan birini oluşturmaktadır.

Yasal Dayanaklar: Sürdürülebilir Kalkınma ve Çevre Kanunu

Anayasa'nın çizdiği çerçeve, Çevre Kanunu ile daha somut bir zemine oturtulmuştur. 2872 sayılı Çevre Kanunu'nun 1. maddesi, Kanunun amacını "bütün canlıların ortak varlığı olan çevrenin, sürdürülebilir çevre ve sürdürülebilir kalkınma ilkeleri doğrultusunda korunmasını sağlamak" olarak belirlemiştir. Bu amaç doğrultusunda, Kanun'un 2. maddesi "sürdürülebilir çevre" ve "sürdürülebilir kalkınma" kavramlarını açıkça tanımlayarak gelecek nesillerin haklarına vurgu yapmaktadır.

"Sürdürülebilir çevre" tanımında, "gelecek kuşakların ihtiyaç duyacağı kaynakların varlığını ve kalitesini tehlikeye atmadan, hem bugünün hem de gelecek kuşakların çevresini oluşturan tüm çevresel değerlerin her alanda (sosyal, ekonomik, fizikî vb.) ıslahı, korunması ve geliştirilmesi süreci" ifadesi yer almaktadır. Benzer şekilde, "sürdürülebilir kalkınma" tanımı da "bugünkü ve gelecek kuşakların, sağlıklı bir çevrede yaşamasını güvence altına alan çevresel, ekonomik ve sosyal hedefler arasında denge kurulması esasına dayalı kalkınma ve gelişmeyi" ifade etmektedir. Bu tanımlar, gelecek nesillerin çevresel haklarının Türk hukukunda yasal bir karşılığı olduğunu ve bu hakların korunmasının yasal bir ödev olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.

Ayrıca, Çevre Kanunu'nun 3. maddesinde yer alan ilkeler de bu sorumluluğu pekiştirmektedir. Özellikle 3/d bendi uyarınca, "yapılacak ekonomik faaliyetlerin faydası ile doğal kaynaklar üzerindeki etkisi sürdürülebilir kalkınma ilkesi çerçevesinde uzun dönemli olarak değerlendirilir". Bu hüküm, iklim değişikliği gibi uzun vadeli ve nesillerarası etkileri olan konularda, idarenin ve diğer ilgili aktörlerin karar alırken sadece bugünü değil, geleceği de göz önünde bulundurması gerektiğini yasal bir zorunluluk haline getirmektedir. Bu yasal dayanaklar, iklim davalarında gelecek nesillerin hakları argümanının sağlam bir zemine oturduğunu göstermektedir.

Uluslararası Boyut ve Küresel Emsaller: Paris Anlaşması ve İleri Etki Doktrini

Türk hukukundaki bu anayasal ve yasal temellerin yanı sıra, uluslararası hukuk da gelecek nesillerin çevre haklarını güçlendiren önemli bir boyut sunmaktadır. Türkiye, 6 Ekim 2021 tarihinde TBMM tarafından kabul edilen ve 7 Ekim 2021 tarihli Resmî Gazete'de yayımlanan 7335 sayılı Kanun ile Paris Anlaşması'nı onaylamıştır. Anayasa'nın 90. maddesi uyarınca usulüne göre yürürlüğe konulmuş uluslararası anlaşmaların kanun hükmünde olması nedeniyle, Paris Anlaşması'nın hükümleri de Türk hukukunda bağlayıcı niteliktedir. Bu anlaşma, küresel iklim değişikliğiyle mücadelede ülkelerin yükümlülüklerini belirleyerek, gelecek nesillerin sağlıklı bir çevrede yaşama hakkının uluslararası düzeyde tanınmasına ve korunmasına önemli bir katkı sağlamaktadır.

Uluslararası alanda, iklim davalarında "gelecek nesillerin hakları" kavramı, özellikle Almanya'da Federal Anayasa Mahkemesi'nin çığır açan kararıyla hukuki bir doktrin haline gelmiştir. Alman Federal Anayasa Mahkemesi, "ileri etki doktrini" (intertemporal guarantee of freedom) olarak adlandırılan ilke uyarınca, iklim hedeflerinin yetersizliğini gelecek nesillerin temel hak ve özgürlüklerinin ihlali olarak değerlendirmiştir. Bu karar, devletlerin iklim politikalarının, gelecek nesillerin yaşam hakkını ve özgürlüklerini kısıtlamayacak şekilde belirlenmesi gerektiği yönünde küresel bir emsal teşkil etmektedir. Bu ilke uyarınca, Türkiye'de de iklim politikalarının veya projelerin, gelecek nesillerin anayasal haklarını ihlal edip etmediği, benzer bir yaklaşımla değerlendirilebilecek bir hukuki argüman olarak öne çıkmaktadır. Bu uluslararası emsal, Türk hukukçuları için de iklim davalarında gelecek nesillerin haklarını savunma noktasında önemli bir ilham kaynağı olmalıdır.

Yargısal Yaklaşım: Danıştay Kararlarında Sürdürülebilirlik ve Çevre Hakkı

Türk idari yargısı, özellikle Danıştay içtihatları aracılığıyla, çevre hakkının korunması ve sürdürülebilir kalkınma ilkelerinin uygulanması konusunda önemli kararlar vermiştir. Bu kararlar, idarenin çevresel planlama yetkisini, Anayasa ve Çevre Kanunu'nun belirlediği sınırlar içinde kullanması gerektiğini vurgulamaktadır.

Danıştay 6. Daire'nin E. 2017/694, K. 2021/10224 sayılı kararı bu konuda dikkat çekici bir örnektir. Bu kararda, çevre düzeni planı değişikliklerinin Anayasa m. 56'daki sağlıklı çevrede yaşama hakkı ve Çevre Kanunu m. 3'teki sürdürülebilir kalkınma ilkelerine, tarım topraklarının korunmasına ve çevre kirliliğinin önlenmesi amacına aykırı olamayacağına hükmedilmiştir. Özellikle, planın ana stratejisiyle çelişen ve çevre kirliliği potansiyeli taşıyan enerji yatırımlarının (termik santral) hukuka aykırı olduğu vurgulanmıştır. Bu ilke uyarınca, idarenin, kısa vadeli ekonomik çıkarları önceleyerek gelecek nesillerin çevre mirasını tehlikeye atacak projelere onay vermesinin hukuka aykırı olduğu yargısal olarak tescil edilmektedir. Bu tür kararlar, gelecek nesillerin haklarının dolaylı olarak korunmasına hizmet etmekte ve idarenin çevresel sorumluluğunu pekiştirmektedir. Danıştay, bu kararlarıyla, sürdürülebilir kalkınma ilkesinin sadece bir temenni değil, hukuken bağlayıcı bir ilke olduğunu ve planlama süreçlerinde mutlak surette gözetilmesi gerektiğini ortaya koymaktadır.

Dava Ehliyeti ve Menfaat İlişkisi: Kimler Gelecek Nesilleri Temsil Edebilir?

İklim davalarında "gelecek nesillerin hakları" argümanını mahkemeler önüne taşıyacak en kritik konulardan biri, dava açma ehliyeti ve menfaat ilişkisidir. İdari Yargılama Usulü Kanunu'na göre, iptal davası açabilmek için "menfaatleri ihlal edilenler" tarafından dava açılması gerekmektedir. Ancak çevre davalarında bu menfaat ilişkisinin nasıl yorumlanacağı, özellikle gelecek nesiller adına kimlerin dava açabileceği sorusu, hukuki tartışmaların odağındadır.

Danıştay içtihatları, çevre davalarında dava açma ehliyetinin geniş yorumlanması gerektiği yönünde önemli bir eğilim sergilemektedir. Danıştay 6. Daire, E. 2019/20224, K. 2021/6204 sayılı kararında; çevre, tarih ve kültürel değerlerin korunması gibi kamu yararını ilgilendiren konularda dava açma ehliyetinin geniş yorumlanması gerektiğini vurgulamıştır. Kararda, Anayasa m. 56'daki "herkes" ifadesinin gerçek ve tüzel kişi ayrımı gözetmediği ve çevreyi korumanın vatandaşlar için de bir ödev olduğu belirtilmiştir. Bu ilke uyarınca, sivil toplum kuruluşları, meslek odaları ve hatta bireysel vatandaşlar, çevreye ilişkin kamu yararını ilgilendiren konularda, doğrudan kişisel bir zararları olmasa bile, gelecek nesillerin haklarını da göz önünde bulundurarak dava açma ehliyetine sahip olabilirler.

Ancak, bu genişletici yoruma karşın, dava ehliyeti konusunda sınırlayıcı yaklaşımlar da mevcuttur. Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu'nun 2024/1826 sayılı kararında, çevresel düzenlemelere karşı dava açabilmek için "menfaat ihlali" koşulunun meşru, kişisel ve güncel olması gerektiği, sadece vatandaşlık sıfatıyla her düzenlemeye dava açılamayacağı belirtilerek ehliyet konusunda daha sınırlayıcı bir yaklaşım sergilenmiştir. Bu durum, iklim davalarında davacıların, "gelecek nesillerin hakları" argümanını ileri sürerken, aynı zamanda kendilerinin de bu durumdan somut, kişisel ve güncel bir menfaatlerinin etkilendiğini ortaya koymaları gerektiğine işaret etmektedir. Bu denge, dava açma ehliyetinin hem hukuk devletinin işleyişini sağlamak hem de idari işlemlerin istikrarını korumak adına önemli bir tartışma alanıdır. Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu'nun 2022/2671 sayılı kararındaki muhalefet şerhi de, Anayasa m. 56 uyarınca çevresel değerlerin korunmasında subjektif dava ehliyeti koşulunun geniş yorumlanması gerektiğini, meslek kuruluşlarının kamu yararını koruma görevi nedeniyle ehliyetli kabul edilmesi gerektiğini savunarak bu tartışmayı canlı tutmaktadır.

Sonuç: Gelecek Nesillerin Hakları, Hukuki Bir Sorumluluktur

İklim değişikliğiyle mücadele, sadece bilim insanlarının veya çevre aktivistlerinin değil, tüm toplumun ve özellikle hukukun öncelikli gündem maddelerinden biri haline gelmiştir. "Gelecek nesillerin hakları" kavramı, artık sadece ahlaki bir söylem olmaktan çıkıp, Türk hukukunda Anayasa, Çevre Kanunu ve uluslararası anlaşmalarla desteklenen güçlü bir yasal dayanağa sahiptir. Danıştay içtihatları da idarenin çevresel kararlarında sürdürülebilirlik ilkesini gözetme yükümlülüğünü pekiştirerek bu sorumluluğu somutlaştırmaktadır.

Ancak, bu hakların etkin bir şekilde korunabilmesi için mevzuatın daha da detaylandırılması, yargısal yorumların genişletilmesi ve "menfaat" kavramının "kuşaklararası adalet" perspektifiyle yeniden ele alınması gerekmektedir. Gelecek nesillerin sağlıklı bir çevrede yaşama hakkı, bugünün siyasi, ekonomik ve hukuki kararlarının temelini oluşturmalıdır. Bu hak, sadece doğanın değil, insanlığın ortak geleceğinin güvencesidir. Unutulmamalıdır ki, bugün attığımız her adım, yarının dünyasını şekillendirecek ve gelecek nesillere bırakacağımız mirasın kalitesini belirleyecektir. Hukukun bu alandaki öncü rolü, sürdürülebilir bir gelecek inşa etme çabamızda hayati bir önem taşımaktadır.

Av. Selenay KURT