MAKALE

Her Görünen Kamusal mıdır? Özel Hayatın Gizliliği ve Kamusal Alan Tartışması

Abone Ol

Dijitalleşmenin hız kazanması, sosyal medya platformlarının gündelik yaşamın merkezî bir parçası hâline gelmesi ve görsel içerik üretiminin olağanlaşması, özel hayat ile kamusal alan arasındaki sınırları her zamankinden daha geçirgen ve tartışmalı hâle getirmiştir. Günümüzde bireyler yalnızca kendi iradeleriyle yaptıkları paylaşımlar üzerinden değil; üçüncü kişiler tarafından çekilen fotoğraf ve videoların yanı sıra ekran görüntüleri, haber arşivleri ve sosyal medya dolaşımı aracılığıyla da görünürlük kazanmaktadır. Özel hayatın kapsamı ve kamusal alanla kesişim noktaları da bu görünürlük rejimi içinde yeniden düşünülmeyi gerektirmektedir. Bu tablo karşısında sorulması gereken temel soru şudur: Bir kişinin görünür olması, onun özel hayat korumasını zayıflatır; hatta ortadan kaldırır mı? Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihatları bu soruya açık bir yanıt vermektedir: Hayır. Kamusal alanda bulunmak, tek başına özel hayatın hukukî korumasını ortadan kaldırmaz (Niemietz v. Almanya, § 29; Peck v. Birleşik Krallık, §§ 57-58).[1][2]

Anayasa’nın 20. maddesi ile Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 8. maddesi, bireyin özel ve aile hayatına saygı gösterilmesini isteme hakkını güvence altına almaktadır. Ancak bu koruma alanı yalnızca konut, aile çevresi ya da kapalı mekânlarla sınırlı değildir. AİHM, Niemietz v. Almanya kararında özel hayat kavramının dar yorumlanamayacağını ve kişinin başkalarıyla ilişki kurma ve bu ilişkileri geliştirme alanının da özel hayat kapsamında değerlendirilmesi gerektiğini vurgulamıştır (§ 29).[1] Böylece Mahkeme, özel hayatı yalnızca “mahrem mekân” ile sınırlayan anlayışın ötesine geçmiş; onu kişinin kişiliğini geliştirdiği ve dış dünyayla ilişki kurduğu daha geniş bir alan olarak ele almıştır.

Bu yaklaşımın önemli sonuçlarından biri, kişinin görüntüsü üzerindeki hukukî korumadır. AİHM, Reklos ve Davourlis v. Yunanistan kararında, kişinin görüntüsünün kişiliğinin temel unsurlarından biri olduğunu; görüntü üzerindeki denetim hakkının ise özel hayatın ve kişisel gelişimin korunmasının bir parçasını oluşturduğunu belirtmiştir. Mahkemeye göre bu koruma, yalnızca görüntünün yayımlanmasına değil, fotoğrafın çekilmesine, saklanmasına ve çoğaltılmasına karşı itiraz edebilme imkânını da kapsar (§§ 40-42).[3] Benzer şekilde Von Hannover v. Almanya kararında da kişinin görüntüsünün, kişiliğinin temel unsurlarından biri olduğu; yalnızca kamusal merakı tatmine yönelen yayınların ise genel yarara ilişkin bir tartışmaya katkı sunmadığı belirtilmiştir (§§ 50, 63-65).[4] Bu bakımdan mesele sadece “fotoğraf çekildi mi?” sorusu değildir; asıl soru, kişinin görüntüsünün ne amaçla, hangi bağlamda ve ne tür bir etki doğuracak şekilde kullanıldığıdır.

Tam da bu nedenle, kamusal alanda bulunmak, kişinin özel hayatına ve görüntüsü üzerindeki denetimine ilişkin meşru beklentisini ortadan kaldırmaz. Bir kişinin sokakta yürümesi, bir kafede oturması, bir hastane önünde görüntülenmesi ya da gündelik yaşamına ait bir anda kameralara yansıması, otomatik olarak o kişinin görüntüsünün sınırsız şekilde kaydedilebileceği, çoğaltılabileceği ve yayımlanabileceği anlamına gelmez. AİHM’nin Peck v. Birleşik Krallık kararı bu ayrımı çok net biçimde ortaya koymuştur. Mahkeme, kamusal alanda kaydedilmiş güvenlik kamerası görüntülerinin daha sonra geniş kitlelere ulaştırılmasını, başvurucunun özel hayatına ciddi bir müdahale olarak değerlendirmiştir (§§ 62-63).[2] Çünkü kişinin kamusal alanda “görülmesi” ile görüntüsünün bağlamından koparılarak dolaşıma sokulması arasında niteliksel bir fark vardır. Başka bir ifadeyle, görünür olmak ile ifşa edilmek aynı şey değildir.

Bu ayrım, sosyal medya çağında daha da önem kazanmıştır. Zira günümüzde tek bir fotoğraf veya kısa bir video, saniyeler içinde binlerce kişiye ulaşabilmekte; kaydedilebilmekte, yeniden paylaşılabilmekte, kişinin şeref ve itibarını zedeleyici içeriklere dönüştürülebilmekte veya bambaşka bir bağlama yerleştirilebilmektedir. Böyle bir dolaşım, artık yalnızca “kamusal alanda elde edilmiş bir görüntü” meselesi olmaktan çıkar; kişinin itibarı, psikolojik bütünlüğü, toplumsal algısı ve kişisel verileri üzerinde doğrudan etkiler doğuran bir müdahaleye dönüşür. AİHM’nin yaklaşımı da tam bu noktada yoğunlaşmaktadır: Görüntünün elde edildiği yer kadar, elde edilme yöntemi, yayılma kapasitesi ve yarattığı sonuçlar da önemlidir (Peck v. Birleşik Krallık, §§ 58, 60, 62-63).[2]

Bununla birlikte özel hayata saygı hakkı mutlak nitelikte değildir. Demokratik toplum düzeninde ifade özgürlüğü, basın özgürlüğü ve kamuoyunun bilgi edinme hakkı da güçlü biçimde korunduğundan, temel mesele bu hak ve özgürlükler çatıştığında hangi ölçütler çerçevesinde adil bir dengenin kurulacağıdır. (Von Hannover (No. 2) v. Germany, §§ 106-107). AİHM’nin Von Hannover (No. 2) v. Almanya ve Axel Springer AG v. Almanya kararları, bu konunun ana çerçevesini ortaya koymuştur (Von Hannover (No. 2) v. Germany, §§ 108-113; Axel Springer AG v. Germany, §§ 89-95). AİHM; özel hayata saygı hakkı ile ifade özgürlüğünün çatıştığı durumlarda, hangi hakkın somut olay bakımından daha ağır bastığını belirlerken, basında yayımlanan haber, yazı veya fotoğrafın kamu yararına katkı sağlayıp sağlamadığını, ilgili kişinin tanınmışlık derecesini, bilginin veya görüntünün elde edilme şeklini, yayının içeriğini, biçimini ve sonuçlarını, ayrıca basın organına uygulanan yaptırımın ağırlığını dikkate almıştır. Bu ölçütler, bugün özel hayat ile ifade özgürlüğü arasındaki uyuşmazlıklarda temel referans niteliğindedir (Von Hannover (No. 2) v. Germany, §§ 108-113; Axel Springer AG v. Germany, §§ 89-95).[5]

Burada özellikle “kamu yararı” ile “kamu merakı” arasındaki ayrım üzerinde durmak gerekir. AİHM, sırf ilgi çekici olduğu, sansasyon yarattığı veya magazinel değer taşıdığı için her bilginin kamu yararı kapsamında değerlendirilemeyeceğini kabul etmektedir. Nitekim Von Hannover içtihadını önemli kılan husus da tam olarak budur: Tanınmış kişiler bakımından dahi, salt merak uyandıran ayrıntıların yayımı otomatik olarak meşru kabul edilmemektedir. Buna karşılık kamusal tartışmaya gerçek anlamda katkı sunan, toplumun bilgi edinme hakkıyla bağlantılı ve demokratik denetim işlevi gören yayınlar daha güçlü bir korumadan yararlanabilmektedir. Bu nedenle mesele, görüntünün kime ait olduğundan çok, yayımlanmasının hangi toplumsal işleve hizmet ettiğidir (Von Hannover v. Germany, § 65; Von Hannover (No. 2) v. Germany, §§ 108-113; ayrıca bkz. Axel Springer AG v. Germany [BD], 07.02.2012.).[4][5]

Aynı yaklaşım, kamu görevlileri ve kamusal figürler bakımından da geçerlidir. Elbette kamusal görev üstlenen kişiler, sıradan bireylere kıyasla kamuoyunun daha yoğun ilgisine mazhar olabilir. Ancak bu durum, onların özel hayatlarının bütünüyle korumasız olduğu anlamına gelmez. AİHM, Couderc and Hachette Filipacchi Associés v. Fransa kararında da, tanınmış kişiler hakkında yapılan yayınların değerlendirilmesinde bağlamın, yayının kamusal tartışmaya katkısının ve özel hayat üzerindeki etkisinin birlikte incelenmesi gerektiğini göstermiştir (§§ 90-93, 100-102).[6] Dolayısıyla tanınmış olmak ya da kamusal bir işlev yürütmek, özel hayat hakkından feragat anlamına gelmez; bu durum, özel hayat hakkı ile ifade özgürlüğü, basın özgürlüğü ve kamuoyunun bilgi edinme hakkı arasında yapılacak değerlendirmede göz önünde bulundurulacak unsurlardan biri olarak kabul edilmelidir.

Özel hayatın dijital çağdaki görünümü bakımından, bilginin yayımlandığı an kadar, dijital ortamda kalıcılığı da önem taşımaktadır. Bu noktada Hurbain v. Belçika kararı, çevrim içi haber arşivleri ve “unutulma hakkı” tartışması açısından oldukça öğreticidir. Mahkeme, belirli koşullar altında, geçmişte kamusal olarak yayımlanmış bir bilginin yıllar sonra dijital arşivde isimle erişilebilir kalmasının özel hayat üzerinde ağır sonuçlar doğurabileceğini kabul etmiştir (§§ 188, 191).[7] Bu karar, “bir kez kamusallaşan bilgi sonsuza kadar sınırsızca erişilebilir olmalıdır” düşüncesinin insan hakları hukuku bakımından mutlak olmadığını ortaya koymaktadır. Başka bir ifadeyle, kamusal nitelik taşıyan bir bilginin bile zaman, bağlam ve etki bakımından yeniden değerlendirilmesi gerekebilir.

Dupate v. Letonya kararı da görüntünün çekildiği fiziksel alanın tek başına belirleyici olmadığını ortaya koymaktadır. Mahkeme, doğum yaptıktan sonra hastaneden çıkmakta olan başvurucunun gizlice fotoğraflanmasını, makul olarak öngörebileceği kamusal görünürlüğün aşılması olarak değerlendirmiş ve bu görüntülerin rıza dışı yayımlanmasının özel hayata müdahale oluşturduğunu kabul etmiştir (§§ 41-44).[8] Bu karar, özellikle hassas kişisel durumların, tamamen kapalı ve mahrem bir alanda gerçekleşmese dahi, kişinin rızası ve insan onuru gözetilmeksizin dolaşıma sokulmasının özel hayatı ihlal edebileceğini ortaya koymaktadır. Buradan çıkan sonuç şudur: Mahremiyet yalnızca mekânla ilgili değildir; aynı zamanda kırılganlık, bağlam, rıza ve yayının etkisiyle ilgilidir.

Sonuç olarak, özel hayat ile kamusal alan arasındaki sınır çizgisi bugün eskisine göre daha belirsiz hâle gelmiş olsa da bu durum, özel hayatına saygı hakkının koruma alanını ortadan kaldırmaz. Aksine, görünürlüğün arttığı çağımızda özel hayatın korunması daha hassas bir mesele hâline gelmiştir. Hukuken belirleyici olan; kişinin nerede bulunduğu tek başına değil, görüntü veya bilginin ne şekilde elde edildiği, hangi bağlamda yayımlandığı, kamu yararına gerçek bir katkı sağlayıp sağlamadığı ve birey üzerinde ne tür sonuçlar doğurduğudur. Bu nedenle bugün de aynı cümle geçerliliğini korumaktadır: Her görünen kamusal değildir.

Av. Dr. Nurçin KÜÇÜKYAZICI

Referanslar:

[1] AİHM, Niemietz v. Almanya, B. No: 13710/88, 16.12.1992.

[2] AİHM, Peck v. Birleşik Krallık, B. No: 44647/98, 28.01.2003.

[3] AİHM, Reklos and Davourlis v. Yunanistan, B. No: 1234/05, 15.01.2009.

[4] AİHM, Von Hannover v. Almanya, B. No: 59320/00, 24.06.2004.

[5] AİHM, Von Hannover v. Almanya (No. 2) [BD], B. No: 40660/08 ve 60641/08, 07.02.2012; AİHM, Axel Springer AG v. Almanya [BD], B. No: 39954/08, 07.02.2012.

[6] AİHM, Couderc and Hachette Filipacchi Associés v. Fransa [BD], B. No: 40454/07, 10.11.2015.

[7] AİHM, Hurbain v. Belçika [BD], B. No: 57292/16, 04.07.2023.

[8] AİHM, Dupate v. Letonya, B. No: 18068/11, 19.11.2020.