GİRİŞ

Kasten öldürme suçu, ceza hukukunun yaptırım sistemine en ağır biçimde tesir eden suç tipidir; ancak bu ağırlığın kaynağı salt ölüm neticesinin geri döndürülemez oluşu değildir. Asıl belirleyici olan, yaşam hakkının hukuk düzeni içindeki konumudur. Yaşam hakkı, bireyin varlığını sürdürmesine yönelik sıradan bir güvence olmaktan öte, devletin cezalandırma yetkisinin meşruiyet sınırlarını tayin eden kurucu bir normatif referans niteliği taşır. Bu nedenle yaşam hakkına yönelen her ihlal, ceza hukukunun en sert yaptırım alanını harekete geçirirken, aynı zamanda bu müdahalenin ölçüsünü de belirler.

Anayasa’nın 17. maddesi yaşam hakkını güvence altına alırken, 38. maddesi ceza sorumluluğunun şahsiliği ve kusura dayanması ilkesini normatif temele bağlamaktadır. Bu iki düzenleme birlikte değerlendirildiğinde, ölüm neticesinin tek başına cezai sorumluluğun derecesini tayin etmeye yetmeyeceği açıkça görülmektedir. Zira ceza hukukunda yaptırımın ağırlığı, neticenin büyüklüğünden ziyade neticeye yönelen bilinçli tercihin yoğunluğuna bağlıdır. Ölüm sabittir; fakat o ölüme götüren iradenin oluşum biçimi, sürekliliği ve derinliği her olayda farklılık gösterebilir.

Uluslararası insan hakları hukukunda da yaşam hakkı, özellikle Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 2. maddesi çerçevesinde, devletin hem koruma hem de etkili soruşturma yükümlülüğünü doğuran bir hak olarak ele alınmakta; buna karşılık cezalandırma yetkisinin ölçüsüz biçimde genişletilmesine izin verilmemektedir. Bu yaklaşım, ağır bir netice karşısında dahi yaptırımın otomatik biçimde sertleşemeyeceğini, kusur derecesinin esas alınması gerektiğini ortaya koymaktadır. Böylece yaşam hakkının korunması ile kusur ilkesinin gerektirdiği bireyselleştirme arasında zorunlu bir denge kurulmaktadır.

Kasten öldürme suçunda ölüm neticesi her olayda aynıdır; ancak bu neticeye ulaşan zihinsel süreç aynı değildir. Ani gelişen bir çatışmanın ürünü olan fiil ile planlama, hazırlık ve bilinçli süreklilik içeren bir fiil arasında yalnızca zamansal bir ayrım değil, iradi bir yoğunluk farkı bulunmaktadır. Ceza hukukunun adalet anlayışı, bu iradi farklılığın yaptırıma doğrudan tesir etmesini gerektirir; aksi halde netice merkezli bir yaklaşım kusur derecelendirmesini gölgede bırakır.

Failin kastı, klasik anlamda tipikliğin maddi unsurlarına ilişkin bilme ve isteme birliğini ifade etmekle birlikte, kasten öldürme suçunda belirleyici olan husus bu birliğin varlığından ziyade iradenin yoğunluk derecesidir. Neticeye yönelme kararlılığı, vazgeçme imkanına rağmen eylemin sürdürülmesi, iradenin sürekliliği ve bilinç istikrarı, kusurun derinliğini ortaya koyan göstergelerdir. Aynı ölüm neticesi farklı irade yoğunluklarının ürünü olabileceğinden, cezai sorumluluğun belirlenmesi netice merkezli değil, irade merkezli bir değerlendirmeyi zorunlu kılar.

Bu nedenle kasten öldürme suçunun değerlendirilmesi, failin zihinsel sürecinin somut olayın maddi ve psikolojik verileri ışığında bütüncül biçimde çözümlemesini gerektirir. Karar alma aşamasından icra sürecine ve eylem sonrası davranışlara kadar uzanan bu iradi çizgi analiz edilmedikçe, kusur derecelendirmesi sağlıklı biçimde yapılamaz. Ölüm neticesi ceza hukukunun en ağır müdahalesini gerektirmekle birlikte, yaptırımın derecesi kusurun yoğunluğu ile orantılı biçimde belirlenmelidir.

I. KUSUR İLKESİ VE BİLİNÇ MERKEZLİ SORUMLULUK ANLAYIŞI

Kasten öldürme suçuna ilişkin yapılan tüm ayrımlar, nihai olarak kusur ilkesinin normatif zorunluluğuna dayanmaktadır. Anayasa’nın 38. maddesi uyarınca ceza sorumluluğu şahsidir ve kusura dayanır. Bu anayasal güvence, cezalandırmanın salt meydana gelen neticeye bağlanamayacağını; yaptırımın ancak failin bilinçli tercih alanı içinde kalan davranışları bakımından belirlenebileceğini ortaya koymaktadır.

Ölüm neticesi, Anayasa’nın 17. maddesinde güvence altına alınan yaşam hakkının ihlali niteliğindedir ve bu yönüyle en ağır hukuki tepkiyi gerektirir. Ancak yaşam hakkının korunması amacı, yaptırımın otomatik biçimde sertleşmesini meşrulaştırmaz. Zira ceza hukukunun meşruiyeti, neticenin ağırlığından ziyade sorumluluğun bilinç alanı ile sınırlandırılmasına dayanır. Kusur ilkesi, netice ile yaptırım arasında doğrudan ve mekanik bir ilişki kurulmasını engelleyen anayasal bir bariyer işlevi görmektedir.

Tasarlama, canavarca his, olası kast, bilinçli taksir yahut iştirak biçimleri arasındaki farklılaştırmalar, ölümün ontolojik ağırlığından değil; neticeye yönelen bilinçli tercihin yapılandırılış biçiminden kaynaklanmaktadır. Ceza hukukunun dereceli yaptırım sistemi, bu bilinç farklılıklarını görünür kılmak ve normatif sorumluluğu buna göre tayin etmek amacıyla kurulmuştur. Müebbet ile ağırlaştırılmış müebbet arasındaki ayrım, yardım eden bakımından öngörülen indirimler veya olası kast halinde yapılan ceza indirimi, irade yoğunluğunun yaptırıma sistematik biçimde yansıtılmasının somut görünümleridir.

Yaptırımın yalnızca neticeye bağlanması halinde her ölüm aynı cezai karşılığı doğurmak zorunda kalırdı. Bu yaklaşım ise kusur ilkesini işlevsiz kılarak objektif sorumluluğa yaklaşan bir model yaratırdı. Oysa ceza hukuku, nedensellik bağını tek başına yeterli görmemekte; hukuken yasaklanmış risk ile gerçekleşen netice arasındaki normatif isnadı araştırmaktadır. Sorumluluğun sınırı, neticenin varlığı değil; neticeye yönelen iradenin hukuken anlamlı yoğunluğudur.

Bu çerçevede bilinç merkezli yaptırım sistemi, yalnızca teknik bir derecelendirme aracı değil; ceza hukukunun anayasal meşruiyetinin temelidir. Ölümün trajik ağırlığı yaptırımın gerekliliğini doğurmakta; ancak yaptırımın derecesi, irade yoğunluğunun çözümlemesine bağlı olarak belirlenmektedir. Ceza hukukunun adalet iddiası, netice merkezli bir refleks yerine bilinç merkezli bir bireyselleştirme anlayışını koruyabildiği ölçüde sürdürülebilir.

Kanaatimizce kasten öldürme suçundaki dereceli yapı, yaşam hakkının korunması ile kusur ilkesinin sınırlandırıcı işlevi arasında kurulan hassas dengeyi somutlaştırmaktadır. Bu denge, ceza hukukunu objektif sorumluluğa kaymaktan alıkoyan ve sorumluluğu bilinç alanı ile sınırlayan temel güvencedir.

II. MÜEBBET VE AĞIRLAŞTIRILMIŞ MÜEBBET ARASINDA KUSUR DERECELENDİRMESİ

Kasten öldürme suçunda müebbet hapis cezası ile ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası arasında öngörülen yaptırım farklılığı, niceliksel bir ceza artışından ibaret olmayıp kusurun normatif düzeyde derecelendirilmesine dayanmaktadır. Maddi netice her iki yaptırım bakımından da sabit kalmakta; yaptırımın ağırlaşmasına yol açan unsur, neticeye yönelen sübjektif isnadın yoğunluk, süreklilik ve yapısal derinlik bakımından gösterdiği farklılaşmadır. Bu durum, ceza hukukunun temelini oluşturan kusur ilkesinin yaptırım sistemine yansıması niteliğindedir. Zira cezai sorumluluğun derecesi, fiilin ontolojik sonucundan ziyade failin norm ihlaline yönelen bilinçli tercihinin yoğunluğuna göre belirlenmektedir.

Türk Ceza Kanunu’nun 81. maddesinde temel kasten öldürme suçu müebbet hapis cezası ile yaptırıma bağlanmış; 82. maddede sayılan nitelikli haller bakımından ise yaptırım ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına yükseltilmiştir. Bu normatif yükselme, ölüm neticesinin daha ağır olmasından değil, sübjektif isnadın yoğunluk derecesindeki artıştan veya ihlalin yöneldiği hukuki değerin sistem içindeki özel konumundan kaynaklanmaktadır. Tasarlama, bilinçli süreklilik ve belirli saik türleri iradenin zamansal ve niteliksel yoğunlaşmasını ortaya koyarken; mağdurun konumuna dayalı bentler, korunan hukuki değerin normatif ağırlığını esas almaktadır. Böylece ağırlaştırılmış müebbet yaptırımı, ya bilinç yoğunluğundaki artışa ya da norm ihlalinin yöneldiği değerin hiyerarşik konumuna dayandırılmaktadır.

İnfaz hukuku bakımından müebbet hapis cezasında koşullu salıverilme değerlendirmesinin 24 yılın infazından sonra yapılabilmesi; ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasında ise bu sürenin 30 yıl olarak öngörülmesi, kusur derecelendirmesinin yaptırım sistemine fiili yansımasını oluşturmaktadır. Bununla birlikte söz konusu farklılık salt süre artışı olarak yorumlanamaz; burada belirleyici olan, kusur yoğunluğunun yaptırım rejimine sistematik biçimde aktarılmasıdır. Bu yönüyle dereceli yaptırım sistemi, orantılılık ilkesinin ceza normu içindeki somut görünümünü teşkil etmektedir.

Neticenin tek başına belirleyici ölçüt olarak kabul edilmesi halinde, tüm öldürme fiillerinin aynı yaptırıma tabi tutulması zorunlu hale gelirdi; bu ise dereceli yaptırım sisteminin dogmatik temelini ortadan kaldırırdı. Kanun koyucu ise öldürme fiilinin arkasındaki iradi yapı ve bilinç yoğunluğunu esas alarak yaptırımı farklılaştırmış; böylece netice merkezli bir eşitleme modelini değil, kusur merkezli bir derecelendirme anlayışını benimsemiştir. Bu yaklaşım, cezalandırmanın otomatik bir netice refleksi değil, normatif isnada dayalı bir sorumluluk değerlendirmesi olduğunu ortaya koymaktadır.

Bu sistematik çerçevede haksız tahrik hükümleri, kusur yoğunluğunun dışsal bir etki nedeniyle azalabileceğini kabul eden bir düzenleme olarak değerlendirilmelidir. Ağır bir haksız fiilin meydana getirdiği yoğun elem veya hiddet altında işlenen öldürme fiilinde kusur yeteneği ortadan kalkmamakta; ancak kusurun derecesi azalmaktadır. Bu yönüyle haksız tahrik, sorumluluğu ortadan kaldıran değil, kusurun normatif ağırlığını azaltan bir kurum niteliğindedir.

Buna karşılık meşru müdafaa halinde fiil tipik olmakla birlikte hukuka aykırılık unsuru ortadan kalkmakta ve cezai sorumluluk doğmamaktadır. Bu durum, yaptırım sisteminin maddi neticeyi esas alan otomatik bir sertleşme anlayışına dayanmadığını; neticeye yönelen iradenin hukuki niteliğini belirleyici ölçüt olarak kabul ettiğini göstermektedir.

Kusur derecelendirmesine dayalı bu sistematik, yalnızca kanun koyucunun teknik bir tercihi olarak görülemez; aynı zamanda ceza sorumluluğunun şahsiliği ve kusura dayanması ilkesinin zorunlu bir sonucudur. Anayasal düzlemde temellenen kusur ilkesi, yaptırımın failin norm ihlaline yönelen bilinçli tercihinin ağırlığıyla orantılı olarak belirlenmesini gerektirir. Bu bakımdan müebbet ile ağırlaştırılmış müebbet arasındaki ayrım, neticeye değil, normatif sorumluluk yoğunluğuna dayanan bir farklılaştırmadır.

Kanaatimizce, müebbet ile ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası arasındaki ayrım, salt yaptırım şiddetine ilişkin niceliksel bir farklılık olarak değil; kusurun normatif derecelendirilmesinin sistematik bir yansıması olarak anlaşılmalıdır. Ölüm neticesi değişmemekte; farklılaşan, neticeye yönelen bilinçli tercihin yoğunluk derecesidir. Bu yapı, kusur ilkesinin, orantılılık anlayışının ve bireyselleştirme gerekliliğinin yaptırım sistemine birlikte yansımasıdır. Bu kapsamda kasten öldürme suçundaki dereceli yaptırım modeli, modern ceza hukukunun netice merkezli değil, normatif isnada dayalı sorumluluk anlayışını somutlaştıran bir düzenleme niteliği taşımaktadır.

III. İRADE YOĞUNLUĞUNUN YAPISAL ÇERÇEVESİ, DERİNLEŞMESİ VE NETİCENİN NORMATİF İSNADI

Ceza hukukunda kast, tipikliğin maddi unsurlarının bilinmesi ve istenmesiyle tanımlanmakla birlikte, bu tanım kastın yaptırım sistemindeki işlevini açıklamak bakımından yeterli değildir. Zira kast, salt bilişsel bir farkındalık hali değil; norm ihlaline yönelen bilinçli tercihin derecesel bir yapı arz eden iradi konumlanışıdır. Bu nedenle kast türleri arasındaki ayrım, yalnızca teknik bir tasnif değil, sorumluluğun normatif ağırlığını belirleyen yapısal bir ölçüttür.

Neticenin irade tarafından doğrudan amaç olarak belirlenmesi halinde, iradi yönelim ile maddi sonuç arasında tam bir bilinçsel özdeşlik kurulmaktadır. Fail, neticeyi yalnızca öngörmemekte; onu norm ihlalinin bilinçli hedefi olarak yapılandırmaktadır. Birinci dereceden doğrudan kast, iradenin neticeyle kurduğu bu amaçsal bütünlükte somutlaşır.

Neticenin kaçınılmaz bir sonuç olarak bilindiği durumlarda ise irade ile netice arasındaki bağ, amaçsal yönelimden ziyade zorunluluk bilinci üzerinden kurulur. Fail neticeyi hedeflememekle birlikte, onun gerçekleşeceğini kesinlik derecesinde öngörerek hareket eder. Bu durumda irade, neticeyi dışlayan değil; bilerek içeren bir konumda yer almaktadır.

Olası kastta ise netice iradenin hedefi değildir; ancak fail, gerçekleşme ihtimalini kabullenerek eylemini sürdürmektedir. Burada belirleyici olan, öngörülen risk karşısında bilinçli razı oluş halidir. Bu nedenle olası kast ile bilinçli taksir arasındaki ayrım, salt öngörme düzeyinde değil, risk karşısındaki normatif konumlanışta ortaya çıkar. Bilinçli taksirde fail, neticenin gerçekleşebileceğini öngörmekle birlikte, gerçekleşmeyeceğine dair öznel bir güven taşımakta; iradi yönelim neticenin kabullenilmesi eşiğine ulaşmamaktadır. Dolayısıyla ayrım, iradenin riskle kurduğu değer ilişkisinde temellenmektedir.

Kasten öldürme suçunda cezai sorumluluğun ağırlığını belirleyen asli unsur, ölüm neticesinin gerçekleşmiş olması değil; o neticeye yönelen iradenin hangi bilinç ve yoğunluk düzeyinde yapılandırıldığıdır. Bu bakımdan kast türleri arasındaki fark, yalnızca tipiklik analizine ilişkin bir teknik ayrım değil; yaptırım derecelendirmesinin dogmatik temelidir. Türk Ceza Kanunu’nun 82. maddesinde düzenlenen nitelikli haller, neticenin ontolojik ağırlığını artırmamaktadır; ağırlaşan, iradenin yapısal derinliği ve bilinç yoğunluğudur. Bu sistematik, ceza hukukunun netice merkezli değil, kusur merkezli bir sorumluluk anlayışına dayandığını açık biçimde göstermektedir.

Tasarlayarak kasten öldürme ile canavarca hisle veya eziyet çektirerek kasten öldürme halleri, irade yoğunluğunun iki farklı derinleşme biçimini temsil eder. Tasarlama, iradenin zamansal pekişmesini ve kararın bilinçli süreklilik içinde korunmasını ifade ederken; canavarca his veya eziyet çektirme, norm ihlaline yönelen bilinçli tercihin niteliksel ağırlaşmasını ve değer boyutunda yoğunlaşmasını ortaya koyar. Her iki durumda da maddi netice değişmemekte; farklılaşan, o neticeye yönelen bilinçli tercihin katmanlı ve derinleşmiş yapısıdır.

Kanaatimizce irade yoğunluğu, kasten öldürme suçunda yalnızca psikolojik bir unsur değil; yaptırımın meşruiyetini belirleyen normatif bir ağırlık ölçütüdür. Dereceli yaptırım sisteminin teorik temeli, ölüm neticesinin varlığına değil, bu neticeye yönelen bilinçli tercihin yoğunluk derecesine dayanmaktadır. Bu yönüyle kasten öldürme suçu, kusur merkezli sorumluluk anlayışının en belirgin görünümlerinden birini teşkil etmektedir.

Ölüm neticesi, ceza hukukunun müdahalesini başlatan ontolojik eşiği oluşturur; ancak bu eşik, normatif isnat ve irade yoğunluğu analizleri tamamlanmadan yaptırıma dönüşmez.

Ne var ki irade yoğunluğunun sağlıklı biçimde derecelendirilebilmesi, neticenin hangi normatif zeminde faile yüklenebileceğinin açıklığa kavuşturulmasını zorunlu kılar. Zira bilinç yoğunluğu analizi, ancak hukuken yüklenebilir bir netice mevcut olduğu ölçüde anlam kazanır. Bu nedenle irade çözümlemesinden önce, ölüm neticesinin faile isnadının dogmatik çerçevesinin ortaya konulması gerekir.

Bununla birlikte ölüm neticesinin gerçekleşmiş olması, cezai sorumluluğun kendiliğinden ve otomatik biçimde doğduğu anlamına gelmez. Ölüm, kasten öldürme suçunun tipikliğini tamamlayan maddi unsur olmakla birlikte, bu neticenin belirli bir faile yüklenebilmesi salt fiziki illiyet bağının tespitiyle açıklanamaz. Ceza hukuku, nedensel katkıyı değil, hukuken anlamlı isnadı esas alır. Bu nedenle mesele, ölüm ile fail arasında yalnızca fiili bir bağlantının değil, normatif olarak yüklenebilir bir ilişkinin kurulup kurulamadığının belirlenmesidir.

Nedensellik analizi klasik olarak “şart teorisi” çerçevesinde başlatılır. Buna göre neticenin gerçekleşmesine katkı sağlayan her koşul nedensel kabul edilir. Ancak bu yaklaşım, sorumluluğun sınırlarını tayin etmek bakımından yeterli değildir. Zira yaşamın karmaşık nedensellik zinciri içinde birçok davranış, dolaylı veya uzak bağlantılar vasıtasıyla sonuca katkıda bulunabilir. Ceza hukuku ise her nedensel katkıyı cezai sorumluluğa dönüştürmez; yalnızca hukuken yasaklanmış bir rizikonun (tehlikenin) yaratılmış ve bu rizikonun tipik gerçekleşme biçimi içinde somutlaşmış olmasını arar. İşte bu aşamada objektif isnat teorisi devreye girer.

Objektif isnat bakımından öncelikle failin davranışının hukuk düzeni tarafından yasaklanmış bir risk alanı oluşturup oluşturmadığı belirlenir. Ardından gerçekleşen ölüm neticesinin, yaratılan bu riskin tipik ve öngörülebilir gerçekleşme biçimi olup olmadığı değerlendirilir. Netice, failin oluşturduğu risk alanının dışında kalan bağımsız, olağanüstü veya atipik bir gelişmenin sonucu ise, fiziki nedensellik mevcut bulunsa dahi normatif isnat kesilebilir. Böylece ceza hukuku bakımından belirleyici soru “ölüm meydana geldi mi?” değil; “ölüm, failin yarattığı hukuken yasaklanmış rizikonun gerçekleşmesi suretiyle mi meydana geldi?” sorusudur.

Bu bağlamda kullanılan aracın elverişliliği, davranışın ölüm neticesini meydana getirmeye objektif olarak uygunluğu ve yaratılan riskin yoğunluğu belirleyici önem taşır. Öldürmeye elverişli bir silahın hayati bölgeye yöneltilmesi ile ölüm sonucuna uzak ve tali bir etki doğurabilecek bir davranış aynı normatif değerlendirmeye tabi tutulamaz. Elverişlilik, salt teknik bir araç incelemesi değil; yaratılan rizikonun değer yönelimi ve yoğunluğunu ortaya koyan normatif bir ölçüttür.

Netice sonrası davranış kalıpları da isnat ve irade yoğunluğu bakımından önemlidir. Failin neticeyi önlemeye yönelik derhal müdahalede bulunması, ambulans çağırması, mağdura yardım etmesi veya olay yerinde kalması, başlangıçtaki bilinçli yönelimin değerlendirilmesinde dikkate alınabilecek olgulardır. Buna karşılık delillerin sistematik biçimde ortadan kaldırılması, olay yerinden bilinçli kaçış, müdahale imkanı mevcutken pasif kalınması yahut neticenin ağırlaşmasına kayıtsız kalınması, riskin kabullenildiğine dair normatif emareler olarak yorumlanabilir. Bu tür olgular yalnızca ahlaki değerlendirme konusu değil, hukuki isnat analizinin bir parçasıdır.

Yargısal uygulamada da ölüm neticesinin faile yüklenebilmesi için salt fiziki illiyet bağı yeterli görülmemekte; davranışın ölüm sonucunu doğurmaya elverişli olup olmadığı, neticenin yaratılan risk alanı içinde tipik biçimde gerçekleşip gerçekleşmediği ve araya giren bağımsız nedenlerin bulunup bulunmadığı ayrıntılı biçimde incelenmektedir. Üçüncü kişi davranışları, mağdurun kendi hareketleri veya olağanüstü dış etkenler, belirli koşullar altında normatif isnadı kesebilecek faktörler olarak değerlendirilir. Böylece nedensellik ile sorumluluk arasındaki dogmatik ayrım somutlaştırılmış olur.

İhmali davranışlarda ise analiz daha da hassaslaşır. Garantörlük statüsünün mevcut olduğu hallerde netice, icrai bir hareketten değil, önleme yükümlülüğünün ihlalinden kaynaklanır. Bu durumda ölümün faile yüklenebilmesi için müdahalenin hem objektif olarak mümkün hem de normatif olarak beklenebilir olması gerekir. Fiilen veya tıbben imkansız bir müdahalenin gerçekleştirilmemesi halinde ölümün garantöre yüklenmesi, kusur ilkesini aşındırarak objektif sorumluluk tehlikesi doğurur. Buna karşılık açık ve ciddi bir ölüm rizikosunun bilincinde olunmasına rağmen bilinçli biçimde pasif kalınması halinde, ihmali davranış icrai fiille normatif eşdeğerlik içinde değerlendirilir.

Kasten öldürme suçunda netice tipikliğin vazgeçilmez unsurudur; ancak ceza hukuku neticeyi değil, neticeye yönelen bilinçli tercihi yaptırıma bağlar. Bu nedenle ölüm ile fail arasındaki ilişki üç aşamalı bir çözümlemeyi zorunlu kılar: Önce nedensellik bağı tespit edilmeli, ardından objektif isnat ölçütleri çerçevesinde yaratılan rizikonun gerçekleşip gerçekleşmediği belirlenmeli, nihayetinde irade yoğunluğu değerlendirilmelidir. Bu çok katmanlı analiz yapılmaksızın kusur derecelendirmesine gidilmesi, sorumluluğu netice merkezli bir refleks anlayışına indirger.

Kanaatimiz odur ki, ölüm neticesi cezai müdahalenin ontolojik zeminini kurar; ancak yaptırımın ağırlığı, neticenin kendisinde değil, o neticenin hukuken yüklenebilirliğinde ve iradenin yoğunluk derecesinde temellenir. Kasten öldürme suçu bakımından yaptırımın dogmatik ekseni, netice ile kusur arasındaki bu normatif denge üzerinde yükselir.

IV. İRADE YOĞUNLUĞUNUN ÜST EŞİĞİ: ZAMANSAL PEKİŞME VE NİTELİKSEL AĞIRLAŞMA

1. TASARLAYARAK KASTEN ÖLDÜRME VE SOĞUKKANLILIK TEORİSİ

Tasarlama, öldürme kararının ani bir tepki olmaktan çıkarak bilinçli biçimde oluşturulması, korunması ve icra aşamasına taşınmasıdır. Bununla birlikte tasarlamayı belirleyen unsur salt zamanın geçmesi değildir. Kavramın merkezinde sürenin uzunluğu değil; kararın zihinsel sürekliliği yer almaktadır. Fail, öldürme yönündeki iradesini oluşturduktan sonra vazgeçme imkanına sahiptir. Bu imkanın varlığına rağmen icraya geçilmesi, bilinçli tercihin tesadüfi olmadığını, aksine yapılandırılmış ve korunmuş bir kararlılık taşıdığını göstermektedir.

Ceza hukuku öğretisinde tasarlama, “soğuma ve yeniden değerlendirme alanı” üzerinden açıklanmaktadır. Karar ile icra arasındaki zaman dilimi, fail bakımından eylemi yeniden düşünme, normatif sınırları yeniden tartma ve geri dönme olanağı yaratmaktadır. Bu zihinsel boşluğun varlığına rağmen icra hareketine geçilmesi, iradenin zamansal olarak pekiştiğini ve kusurun derinleştiğini ortaya koymaktadır. Bu nedenle tasarlama, basit bir zaman unsuru değil; bilinçli kararlılığın hukuki kategorileştirilmiş görünümüdür.

Soğukkanlılık teorisi, tasarlamanın psikolojik yansımasını açıklamak bakımından başvurulan bir yaklaşımdır. Failin icra anında panik yaşamaması, kontrolünü kaybetmemesi ve davranış bütünlüğünü sürdürmesi, iradenin çözülmemiş ve dağılmamış bir yapı arz ettiğine işaret edebilir. Bununla birlikte soğukkanlılık bağımsız bir nitelikli hal değildir. Bu kavram, tasarlamanın bilinçsel berraklığını ve iradi istikrarını açıklamaya hizmet eden yardımcı bir teorik çerçeve niteliğindedir. Belirleyici olan, duygusal soğukluk değil; iradenin süreklilik içinde korunmuş olmasıdır.

Yargısal uygulamada tasarlama çoğu zaman maddi olgular üzerinden tespit edilmektedir. Mağdurun önceden izlenmesi, güven ilişkisi tesis edilerek belirli bir mekana yönlendirilmesi, olay yerinin önceden seçilmesi, araç veya silah temin edilmesi, kaçış planı yapılması ve eylem sonrasında delillerin sistematik biçimde ortadan kaldırılmaya çalışılması gibi davranış kalıpları, planlı irade yapısının dışa vurumları olarak değerlendirilmektedir. Bu tür olgular, ölüm neticesinin spontane bir tepkinin sonucu değil; bilinçli biçimde kurgulanmış bir sürecin nihai aşaması olduğunu göstermektedir.

Son dönem yargı pratiğinde gözlemlenen planlı suç örüntülerinde tasarlamanın klasik bireysel karar modeliyle sınırlı kalmadığı; kimi durumlarda çok katmanlı ve organizasyonel planlama süreçleri içinde şekillendiği görülmektedir. Özellikle dijital iletişim araçlarının bilinçli biçimde kullanılması, mağdurun hareket alanının sistematik olarak sınırlandırılması, elektronik verilerin manipülasyonu veya ortadan kaldırılması gibi davranış örüntüleri, tasarlamanın salt zamansal bir gecikmeye değil, stratejik bir yapılandırmaya dayandığını göstermektedir. Bu gelişmeler, tasarlama kavramının yalnızca “soğuma süresi” üzerinden değil; iradenin organizasyonel ve yapısal derinliği bağlamında değerlendirilmesini gerekli kılmaktadır.

Tasarlayarak kasten öldürme halinde yaptırım ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasıdır. İnfaz hukuku bakımından koşullu salıverilme değerlendirmesinin 30 yılın infazından sonra yapılabilmesi, tasarlamanın sıradan kast biçimlerinden daha yüksek bir kusur yoğunluğu taşıdığının normatif kabulüdür. Buna karşılık kasten öldürmenin temel halinde öngörülen müebbet hapis cezasında bu süre 24 yıldır. Aradaki farklılık, ölüm neticesinin değişmesinden değil; irade yoğunluğunun derecelendirilmesinden kaynaklanmaktadır.

Kanaatimizce tasarlama, kusur derecelendirmesinin en belirgin tezahürlerinden biri olup, dereceli yaptırım sisteminin teorik temelini somutlaştırmaktadır. Ölüm neticesi her iki durumda da aynı olmakla birlikte, tasarlamada iradenin süreklilik, bilinç yoğunluğu ve yapılandırılmış kararlılık boyutunda derinleştiği kabul edilmektedir. Bu nedenle tasarlayarak kasten öldürme, netice merkezli bir ağırlaşma değil; kusur merkezli bir normatif farklılaştırmadır.

2. CANAVARCA HİSLE VEYA EZİYET ÇEKTİREREK KASTEN ÖLDÜRME

Canavarca hisle veya eziyet çektirerek kasten öldürme, kusurun niceliksel artışını değil; iradenin değer boyutunda niteliksel ağırlaşmasını ifade etmektedir. Bu nitelikli halde fail, salt ölüm neticesini gerçekleştirmeye yönelmemekte; ölüm sürecini bilinçli biçimde ağırlaştırarak norm ihlalinin yoğunluğunu artırmaktadır. Netice ile yetinmeyen bir iradi yapı söz konusudur. İrade yalnızca sonuca değil, sonucun yaşanma biçimine ve sürecin örgütlenişine yönelmektedir.

Bu tür fiillerde mağdurun fiziksel ve psikolojik bütünlüğü üzerinde kurulan sistematik hakimiyet, eylemin sıradan bir öldürme kastını aşarak sürecin kontrolüne yöneldiğini göstermektedir. Müdahalelerin zamana yayılması, acının bilinçli biçimde derinleştirilmesi, mağdurun direnç kapasitesinin kademeli olarak kırılması ve sürecin kontrollü biçimde yürütülmesi, iradenin neticeye ulaşma yolunu bilinçli biçimde yapılandırdığını ortaya koyar. Ağırlaşma müdahale sayısında değil; sürecin iradi organizasyonunda aranmalıdır.

Bu bağlamda eylem, yalnızca yaşamın sona erdirilmesi olarak değerlendirilemez. Mağdurun insan onuruna yönelen bilinçli bir değer ihlali söz konusudur. İrade burada neticeyi gerçekleştirmekle kalmamakta; neticenin biçimini, süresini ve yaşanma koşullarını da belirlemektedir. Ölüm sürecinin aşamalı ve kontrollü biçimde yürütülmesi, failin mağdur üzerinde tahakküm kurma iradesinin süreklilik kazandığını göstermektedir.

Ölüm sonrasında beden üzerinde gerçekleştirilen müdahaleler de kimi durumlarda yalnızca delil karartma amacıyla açıklanamayabilir. Süreç üzerindeki mutlak hakimiyet arzusunun netice sonrasında da sürdürülmesi, iradenin mağdur üzerinde kurduğu kontrolün devamlılık arz ettiğini gösterebilir. Bu tür örüntüler, insanın özne konumundan çıkarılarak nesneleştirilmesine ve bedensel bütünlüğün araçsallaştırılmasına işaret etmektedir. Böylece eylem, basit bir öldürme fiilini aşarak, insan kişiliğine yönelen derin bir normatif sapma niteliği kazanmaktadır.

Adli ve tıbbi bulgular, söz konusu niteliksel ağırlaşmanın somutlaştırılmasında belirleyici rol oynamaktadır. Yaralanmaların dağılımı, müdahalelerin zamansal seyri, travmanın derinliği ve yaşamsal fonksiyonların hangi aşamada sona erdiği, fiilin ani bir patlamanın ürünü mü yoksa bilinçli biçimde sürdürülen bir sürecin sonucu mu olduğunu ortaya koyabilir. Ölümün tekil bir müdahale sonucunda gerçekleşmesi ile sistematik ve tekrarlayan müdahaleler sonucunda meydana gelmesi arasında yalnızca maddi değil; normatif bir fark bulunmaktadır. Kusur derecelendirmesi bu farkı esas almak zorundadır.

Bu nedenle canavarca hisle veya eziyet çektirerek kasten öldürme halinde öngörülen ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası, ölüm neticesinin ağırlığından değil; insan onuruna yönelen bilinçli ve yoğun ihlalin normatif değerinden kaynaklanmaktadır. Düzenleme, yaşam hakkının yanında mağdurun kişilik değerinin de sistematik biçimde hedef alındığını kabul etmektedir.

Kanaatimizce bu nitelikli hal, kusur derecelendirmesinin niteliksel boyutunu temsil etmektedir. Ölüm neticesi değişmemekte; farklılaşan, neticeye ulaşma biçiminin irade tarafından bilinçli olarak ağırlaştırılmasıdır. Bu yönüyle canavarca his veya eziyet çektirme hali, netice merkezli bir ağırlaşma değil; değer ihlalinin yoğunluğu merkezli bir normatif farklılaştırmadır.

Kasten öldürme suçunda irade yoğunluğunun belirlenmesi, salt fail beyanına dayalı psikolojik bir çözümleme değil; dış dünyaya yansıyan maddi olgular üzerinden yürütülen normatif bir isnat faaliyetidir. Failin “istememiştim” ya da “amacım öldürmek değildi” yönündeki açıklamaları, sübjektif bilinç durumunu doğrudan belirleyici nitelik taşımaz. Yargısal değerlendirme, içsel iradeyi dışsal davranış örüntülerinden hareketle yeniden kurar ve hukuki anlamlandırma sürecine tabi tutar.

Tasarlama bakımından karar ile icra arasındaki zaman aralığı tek başına belirleyici değildir. Asıl önem taşıyan husus, bu süre içerisinde failin vazgeçme imkanına sahip olup olmadığı ve buna rağmen iradi yönelimi sürdürüp sürdürmediğidir. Olay öncesi hazırlıklar, mağdurun belirli bir ortama yönlendirilmesi, araç veya silah temini, olay yerinin bilinçli seçimi, iletişim trafiğinin düzenlenmesi yahut silinmesi ve kaçış planlarının oluşturulması gibi maddi emareler, iradenin zamansal pekişmesini ortaya koyan göstergeler olarak değerlendirilmektedir. Bu yaklaşım, tasarlamayı salt zaman unsuruna değil; zaman içinde korunmuş ve yeniden teyit edilmiş bir bilinçli kararlılığa bağlamaktadır.

Canavarca his veya eziyet çektirme hallerinde ise değerlendirme, ölüm neticesinin varlığından ziyade ölüm sürecinin icra biçimine yönelmektedir. Müdahalelerin sayısı, travmanın dağılımı, sürecin zamana yayılması, mağdur üzerinde kurulan fiziksel ve psikolojik hakimiyet ve eylemin kontrollü biçimde sürdürülmesi, iradenin niteliksel ağırlaşmasını ortaya koyan unsurlar olarak incelenmektedir. İnceleme burada salt maddi sonucu değil; sonucun hangi iradi yapı içerisinde gerçekleştirildiğini çözümlemeye yöneliktir.

Son dönem yargısal değerlendirmelerde dijital veriler, kamera kayıtları, iletişim trafiği, lokasyon bilgileri ve eylem sonrası davranış kalıpları birlikte analiz edilmekte; irade yoğunluğu tekil bir delilden değil, olayın bütüncül kurgusundan hareketle tespit edilmektedir. Bu yöntem, ceza hukukunun netice merkezli bir yaklaşımı değil; normatif isnada dayalı sorumluluk anlayışını benimsediğini göstermektedir.

Olası kast ile bilinçli taksir ayrımında da benzer bir metodoloji izlenmektedir. Neticenin öngörülebilirliği çoğu olayda tartışmasız olmakla birlikte, belirleyici olan failin bu öngörü karşısındaki normatif konumlanışıdır. Müdahale imkanına rağmen davranışın sürdürülmesi, riskin ağırlığına rağmen eylemin kesilmemesi ve olay sonrası tutum, “kabullenme” ile “öznel güven” arasındaki ayrımın belirlenmesinde dikkate alınmaktadır. Böylece içsel bilinç durumu, dışsal davranış örüntülerinden hareketle hukuki bir sonuca bağlanmaktadır.

Kanaatimiz odur ki, günümüz yargı pratiğinde irade yoğunluğu soyut psikolojik tasvirler üzerinden değil, maddi olguların sistematik ve bütüncül çözümlemesi yoluyla tespit edilmektedir. Ölüm neticesi sabit olmakla birlikte, kusurun derecesi ancak fiilin hazırlık aşaması, icra biçimi ve sonrasındaki davranış örüntüleri birlikte değerlendirildiğinde belirlenebilir. Bu yaklaşım, kusur merkezli sorumluluk anlayışının uygulamadaki görünümünü teşkil etmektedir.

V. İRADE YOĞUNLUĞUNUN ALT EŞİĞİ: OLASI KAST, BİLİNÇLİ TAKSİR VE BİLİNÇSİZ TAKSİR

Kasten öldürme suçunda irade yoğunluğunun üst sınırları tasarlama ve canavarca his hallerinde somutlaşırken, alt sınır olası kast ile bilinçli taksir arasındaki ayrımda belirginleşmektedir. Bu ayrım, salt teknik bir kategori farklılığı değil; failin neticeye yönelen bilinç alanının hangi yoğunluk düzeyinde konumlandığını gösteren normatif bir eşiktir. Kusur ilkesi gereğince yaptırımın derecesi, neticenin gerçekleşmiş olmasına değil; o neticeye yönelik bilinçli yönelimin hukuki niteliğine bağlıdır.

Olası kastta fail, neticenin gerçekleşebileceğini öngörmekte ve bu ihtimali bilerek eylemini sürdürmektedir. Burada belirleyici olan, neticenin arzu edilmesi değil; riskin gerçekleşmesini normatif olarak göze alma halidir. Fail neticeyi doğrudan hedeflememekte; ancak gerçekleşmesi halinde buna kayıtsız kalmaktadır. Bu yönüyle olası kast, doğrudan kasttan farklı olmakla birlikte, taksirden de niteliksel olarak ayrılır.

Bilinçli taksirde ise fail neticenin meydana gelebileceğini öngörmekle birlikte, gerçekleşmeyeceğine dair hukuken korunabilir bir güvenle hareket etmektedir. Bu güven objektif olarak hatalı olabilir; ancak failin bilinç alanında riskin gerçekleşmeyeceğine ilişkin bir beklenti mevcuttur. Bu nedenle bilinçli taksir, öngörme unsurunu taşımakla birlikte, norm ihlaline bilinçli bir yakınlaşma içermez.

Öğretide sıklıkla kullanılan “olursa olsun” ve “olmaz diye düşünüyorum” ayrımı, meseleyi sembolik biçimde ifade etmekle birlikte, hukuki çözümlemenin derinliğini tam olarak yansıtmaz. Asıl belirleyici olan, failin risk karşısındaki normatif konumlanışıdır. Olası kastta risk bilinçli biçimde üstlenilmekte ve neticenin gerçekleşmesi halinde hukuki sorumluluk kabul edilmektedir; bilinçli taksirde ise risk öngörülmekte ancak gerçekleşmeyeceği varsayımıyla davranılmaktadır. Ayrım, psikolojik tasvirden ziyade, risk ile norm ihlali arasındaki bilinçli mesafenin değerlendirilmesine dayanmaktadır.

Uygulamada bu eşik özellikle yüksek tehlike içeren davranışlarda somutlaşmaktadır. Yerleşim alanlarında ateşli silah kullanılması, yoğun trafikte aşırı hızla araç sürülmesi, kalabalık ortamlarda kontrolsüz güç kullanımı veya yüksek ölüm riski içeren müdahalelerde, neticenin öngörülebilirliği çoğu zaman tartışmasızdır. Ancak belirleyici olan, bu öngörü karşısında davranışın hangi bilinç düzeyinde sürdürüldüğüdür. Müdahale imkanına rağmen eylemin kesilmemesi, riskin ağırlığına rağmen davranışın devam ettirilmesi ve netice sonrası tutum, kabullenme unsurunun tespitinde dikkate alınmaktadır.

Yaptırım bakımından ortaya çıkan farklılaşma, ölüm neticesinin ağırlığından değil, neticeye yönelen iradenin normatif konumlanışından kaynaklanmaktadır. Türk Ceza Kanunu’nun 81. maddesi uyarınca kasten öldürme suçu müebbet hapis cezası ile yaptırıma bağlanmıştır. Buna karşılık 85. maddede düzenlenen taksirle öldürme suçu, neticeye yönelen iradenin kast düzeyine ulaşmaması nedeniyle daha hafif bir yaptırım rejimine tabi tutulmuştur.

Bilinçli taksirde fail, ölüm neticesinin gerçekleşebileceğini öngörmekte; ancak gerçekleşmeyeceğine dair öznel bir güvenle hareket etmektedir. Bu güven hukuken hatalı olabilir; ne var ki irade, neticenin kabullenilmesi eşiğine ulaşmamaktadır. Bu nedenle bilinçli taksir, öngörü unsurunu taşımasına rağmen kasttan ayrılır ve ceza artırımı öngörülmek suretiyle taksir rejimi içinde kalır.

Bilinçsiz taksirde ise ölüm neticesi fail tarafından öngörülmemektedir. Fail, dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırı davranmakta; ancak meydana gelen neticeyi bilinç alanında tasarlamamakta ve riskin gerçekleşebileceğine dair herhangi bir zihinsel kabullenme yahut güven ilişkisi kurmamaktadır. Bu durumda irade ile netice arasındaki bağ, kabullenme veya hatalı güven üzerinden değil, öngörü eksikliği ve normatif dikkat yükümlülüğünün ihlali üzerinden kurulmaktadır. İrade yoğunluğu, bilinçli taksire kıyasla daha alt bir düzeyde konumlanmakta ve kusur derecelendirmesinde alt eşik bu noktada belirginleşmektedir.

Olası kastta ise normatif eşik aşılmaktadır. Fail, neticenin gerçekleşebileceğini öngörmekle kalmamakta; bu ihtimali bilerek göze almakta ve davranışını sürdürmektedir. Burada risk karşısındaki tutum, güvene değil kabullenmeye dayanmaktadır. Bu nedenle fiil, taksir rejiminden çıkarak kasten öldürme hükümleri çerçevesinde değerlendirilir ve müebbet hapis cezası gündeme gelir; nitelikli hallerin varlığı halinde ağırlaştırılmış müebbet uygulanır.

Bu nedenle bilinçsiz taksir ile bilinçli taksir arasındaki fark öngörü düzeyinde; bilinçli taksir ile olası kast arasındaki fark ise risk karşısındaki normatif konumlanışta ortaya çıkmaktadır. Yaptırım sistemindeki derecelendirme, tam da bu irade yoğunluğu skalasına dayanır.

Normatif düzlemde bakıldığında, olası kast ile bilinçli taksir arasındaki sınır, kusur ilkesinin koruyucu işlevini teminat altına almaktadır. Her yüksek riskli davranışın kabullenme varsayımıyla kast düzeyine çıkarılması, taksir kurumunu işlevsiz hale getirir; kabullenmenin aşırı dar yorumlanması ise bilinçli risk üstlenme davranışlarının gereğinden hafif yaptırımlarla karşılık bulmasına yol açar. Bu nedenle sınırın doğru çizilmesi, orantılılık ve bireyselleştirme ilkeleri bakımından belirleyici öneme sahiptir.

Kanaatimizce, olası kast ile bilinçli taksir arasındaki ayrım yalnızca öngörme düzeyinde değil, norm ihlaline yönelik bilinçli mesafenin derecesinde aranmalıdır. Olası kast bilinçli risk üstlenme iken, bilinçli taksir hatalı güvene dayalı risk alma davranışıdır. İrade yoğunluğunun alt eşiği bu noktada belirlenmekte; üst eşik tasarlama ve canavarca histe, alt eşik ise olası kast ile bilinçli taksir ayrımında somutlaşmaktadır. Böylece kasten öldürme suçuna ilişkin irade haritası sistematik bir bütünlük kazanmaktadır.

VI. TIBBİ MÜDAHALELERDE GARANTÖRLÜK, İHMALİ SORUMLULUK VE İRADE YOĞUNLUĞU

Garantörlük, ceza hukuku bakımından belirli bir neticenin gerçekleşmesini önleme yönünde hukuken yüklenmiş özel bir koruma ve müdahale yükümlülüğünü ifade eder. Bu statü, kişiye sıradan bir dikkat borcundan daha fazlasını yükler; belirli bir hukuki ilişki nedeniyle ortaya çıkan ve neticenin önlenmesi için aktif davranmayı zorunlu kılan özel bir sorumluluk alanı yaratır. Başka bir ifadeyle garantör, hukuken kendisine yüklenen koruma ödevini yerine getirmekle yükümlüdür; bu yükümlülüğün ihlali halinde ihmali davranış, icrai fiil ile normatif eşdeğerlik içinde değerlendirilerek sorumluluk doğurabilir.

Garantörlük statüsü yalnızca hekim–hasta ilişkisine özgü değildir; bakım, gözetim veya koruma yükümlülüğü doğuran diğer hukuki ilişkilerde de tezahür edebilir. Bununla birlikte bilinç düzeyi ile normatif isnadın sınırlarının en yoğun biçimde tartışıldığı alan, tıbbi müdahaleler bağlamıdır.

Tıbbi müdahaleler sonucunda ölüm neticesinin meydana gelmesi, klasik icrai öldürme fiillerinden farklı bir normatif değerlendirme rejimini gerekli kılar. Hekim, yaşamı sona erdirme iradesiyle değil; yaşamı koruma ve iyileştirme amacıyla hareket eden bir aktördür. Bu nedenle tıbbi alanda gerçekleşen ölüm neticesi, tipik icrai kasten öldürme kalıpları içinde doğrudan konumlandırılamaz. Bununla birlikte hekim ile hasta arasındaki hukuki ilişki, ceza hukuku bakımından özel bir yükümlülük doğurur. Bu yükümlülük, Türk Ceza Kanunu’nun 83. maddesinde ifadesini bulan garantörlük statüsüdür.

Garantörlük, belirli bir hukuki ilişki nedeniyle belirli bir neticenin gerçekleşmesini önleme yükümlülüğünü ifade eder. Hekim, mesleki konumu gereği hastanın yaşam hakkını koruma yönünde aktif davranma borcu altındadır. Bu nedenle ceza sorumluluğu çoğu zaman icrai bir fiilden değil; ihmali davranıştan kaynaklanır. Değerlendirme ekseni “öldürme” değil, “ölümü önlememe”dir.

Uygulamada tıbbi sorumluluk alanında sıklıkla “malpraktis” olarak adlandırılan vakalarda tartışma çoğu kez ölüm neticesinin gerçekleşmiş olması üzerinden kast isnadının gündeme getirilmesi noktasında yoğunlaşmaktadır. Sağlık hizmetlerinin icrası, doğası gereği belirli ölçüde risk içeren ve buna rağmen yaşamı koruma amacına yönelmiş bir faaliyettir. Bu nedenle hekim bakımından ölüm neticesinin bilinçli olarak istenmesi ya da kabullenilmesi, tipik ve olağan bir irade yönelimi olarak değerlendirilemez. Bununla birlikte ölüm neticesinin ceza hukuku bakımından tamamen tali bir unsur olduğu da söylenemez; zira netice, müdahalenin hukuki anlamını ve yaptırımın sınırını belirleyen zorunlu eşiği oluşturmaktadır.

Bu çerçevede ölümün meydana gelmiş olması tek başına kast tartışmasını başlatmaya elverişli bir ölçüt sayılamaz. Neticeyi belirleyici unsur haline getiren yaklaşım, kusur ilkesinin özünü zedeler ve yaptırımın belirlenmesinde netice merkezli bir refleks anlayışına kapı aralar. Tıbbi müdahale sonucunda ortaya çıkan ölüm vakalarında esas mesele, neticenin gerçekleşmiş olması değil; failin iradesinin somut olayda hangi bilinç ve kusur yoğunluğuna ulaştığının tespitidir. Özellikle risk içeren mesleki faaliyet alanlarında, ağır bir neticenin varlığı ile ağır bir iradi yönelimin varlığı her zaman örtüşmez.

Mesleki standartlara aykırılık nedeniyle ölüm meydana gelmişse sorumluluk, netice üzerinden değil, kusurun derecesi üzerinden tayin edilmelidir. Bu nedenle uygulamada bu tür olayların ağırlıklı olarak taksirli sorumluluk kapsamında değerlendirilmesi, tıbbi faaliyetin amaç ve irade yapısıyla uyum göstermektedir. Risk içeren bir müdahale alanında ortaya çıkan her ölüm, bilinçli kabullenme ile açıklanamaz; zira tıbbi faaliyetin yapısal özelliği, belirli ölçüde kaçınılabilir ya da kaçınılamaz riskler içermesidir.

Bununla birlikte irade unsurunun tamamen dışlanması da mümkün değildir. Ölüm riskinin açık biçimde öngörülmesine rağmen bilinçli olarak kabullenildiğini veya müdahale imkanı mevcut olduğu halde kasıtlı biçimde hareketsiz kalındığını gösteren istisnai ve güçlü olguların varlığı halinde kast isnadı gündeme gelebilir. Ancak bu eşik, neticenin ağırlığından değil; bilinçli yönelimin niteliğinden kaynaklanır. Başka bir ifadeyle belirleyici olan ölümün gerçekleşmiş olması değil, ölüm riskine karşı takınılan bilinçli tutumdur.

Netice ile irade arasındaki bu ayrım gözetilmediği takdirde sorumluluk alanı genişler, yaptırım neticeye göre objektif biçimde ağırlaştırılır ve ceza hukukunun bilinç merkezli sorumluluk anlayışı zayıflar. Tıbbi müdahalelerde adil bir değerlendirme, hem ölüm neticesinin ciddiyetini göz ardı etmemeyi hem de yaptırımın derecesini irade yoğunluğu üzerinden belirlemeyi zorunlu kılar. Bu nedenle belirleyici olan, ölümün gerçekleşmiş olması değil; ölüm riskine karşı sergilenen iradi konumlanıştır.

Ölüm riski objektif olarak öngörülebilir olmakla birlikte, somut olayda hekim tarafından bilinç alanına alınmamış ve dikkat ile özen yükümlülüğüne aykırı bir davranış sergilenmişse bilinçsiz taksir söz konusu olur. Bu durumda netice, failin zihinsel tasavvur alanına hiç girmemiştir; normatif isnat, kabullenme veya güvene değil, öngörü eksikliğine dayanır. İrade ile netice arasındaki bağ, bilinçli bir yönelimden değil, dikkat yükümlülüğünün ihlalinden kaynaklanmaktadır.

Buna karşılık ölüm ihtimali somut olarak öngörülmüş, ancak gerçekleşmeyeceğine ilişkin mesleki değerlendirmeye dayalı hatalı bir güvenle hareket edilmişse bilinçli taksir gündeme gelir. Risk bilinç alanına dahil edilmiştir; ancak netice irade tarafından kabul edilmemiştir. Bu nedenle bilinçli taksir, bilinçsiz taksire nazaran daha yüksek bir kusur yoğunluğu ifade eder; zira fail, ölüm ihtimalini kavramasına rağmen davranışını sürdürmekte ve hatalı bir güven üzerinden norm ihlaline yaklaşmaktadır. Bununla birlikte irade yoğunluğu henüz kast düzeyine ulaşmamıştır.

İhmali davranışla kasten öldürme ise tıbbi sorumluluk alanında istisnai bir nitelik taşır. Hekimin ölüm riskini açık ve ciddi biçimde öngörmesine, müdahale imkanının objektif olarak mevcut bulunmasına ve buna rağmen bilinçli bir tercihle hareketsiz kalmasına ilişkin güçlü ve tutarlı emareler bulunmadıkça kast isnadı kurulamaz. Zira garantörlük statüsü, sıradan bir öngörülebilirlikten değil, bilinçli kabullenmeden hareketle sorumluluk yüklenmesine imkan tanır. Ölüm riskinin kabullenildiğini gösteren davranış örüntülerinin varlığı halinde normatif eşik kast düzeyine taşınabilir; aksi halde genişletici yorum, garantörlük kurumunu objektif sorumluluk modeline yaklaştırır ve kusur ilkesinin sınırlandırıcı işlevini aşındırır.

Ancak tıbbi faaliyetin doğası gereği risk içerdiği göz ardı edilemez. Her müdahale belirli komplikasyon ihtimallerini barındırır. Ceza hukuku, komplikasyon olgusunu otomatik olarak kast veya bilinçli ihmal kategorisine yerleştiremez. Aksi yaklaşım, objektif sorumluluğa kayma tehlikesi yaratır ve sağlık hizmetini savunma tıbbına sürükler. Bu ise hem hukuki güvenliği hem de hasta yararını zedeler.

Belirleyici olan, ölüm riskine karşı sergilenen bilinç düzeyidir. Eğer hekim, ölüm ihtimalini açık biçimde öngörmekte ve bu neticenin gerçekleşmesini kabullenerek müdahalede bulunmamayı bilinçli şekilde tercih etmekteyse, ihmali davranışla kasten öldürme gündeme gelebilir. Burada irade, neticeye pasif bir kayıtsızlıkla değil; bilinçli bir kabullenmeyle yönelmiştir.

Buna karşılık ölüm ihtimali öngörülmekle birlikte neticenin gerçekleşmeyeceğine dair mesleki değerlendirmeye dayalı bir güven mevcutsa, bilinçli taksirden söz edilir. Güven hatalı olabilir; ancak kabullenme düzeyine ulaşmadığı sürece kast isnadı mümkün değildir. Ayrım, psikolojik tasvirden ziyade normatif konumlanışa ilişkindir.

Yargısal değerlendirmede müdahalenin tıbben zorunlu ve fiilen mümkün olup olmadığı, alternatif tedavi imkanlarının varlığı, ölüm riskinin ağırlığı ve kaçınılmazlık derecesi, mesleki standartlara açık aykırılık bulunup bulunmadığı ve pasifliğin bilinçli bir tercih niteliği taşıyıp taşımadığı birlikte ele alınır. Bu analiz, objektif tıbbi standart ile sübjektif bilinç durumunun kesişim noktasında gerçekleştirilir. Ceza hukuku, salt neticeyi değil; neticeye yönelen bilinçli tutumu değerlendirir.

Komplikasyon ile bilinçli ihmal arasındaki ayrım burada kritik önemdedir. Komplikasyon, öngörülebilir olmakla birlikte her zaman önlenebilir olmayan tıbbi risk alanını ifade eder. Hekim gerekli müdahaleyi zamanında ve uygun şekilde gerçekleştirmişse, ortaya çıkan ölüm neticesi kast kapsamında değerlendirilemez. Aksi yöndeki genişletici yorum, garantörlük kurumunu ceza hukukunun bilinç merkezli sorumluluk anlayışından uzaklaştırarak netice odaklı bir yaptırım refleksine dönüştürebilir ve kusur ilkesinin anayasal sınırlarını zorlayabilir.

Buna karşılık önlenebilir bir ölüm riskinin açık biçimde bilindiği ve müdahale imkanının mevcut olduğu halde bilinçli biçimde pasif kalınmışsa, mesele komplikasyon olarak görülemez. Bu durumda belirleyici olan, ölüm neticesinin kabullenilip kabullenilmediğidir. İrade yoğunluğu tam da bu eşikte somutlaşır.

Yaşam desteğinin sonlandırılması ve pasif ötanazi tartışmaları bu çerçevede en hassas alanı oluşturur. Geri dönüşü olmayan tıbbi süreçlerde, yalnızca biyolojik fonksiyonları mekanik olarak sürdüren müdahalelerin kesilmesi, her durumda kasten öldürme olarak nitelendirilemez. Aksi yaklaşım, hekimi insan onuru ile biyolojik yaşamın teknik sürdürülmesi arasında hukuken imkansız bir tercihe zorlar. Ancak tedavinin devamı tıbben anlamlı ve mümkün olduğu halde bilinçli bir vazgeçme söz konusuysa, normatif değerlendirme farklılaşır.

İhmali davranışla kasten öldürme ile ihmali davranışla taksirli öldürme arasındaki sınır, irade yoğunluğu perspektifinden okunmalıdır. Üst eşikte neticenin bilinçli kabullenilmesi, alt eşikte ise gerçekleşmeyeceğine dair güven yer alır. Bu ayrım, olası kast ile bilinçli taksir arasındaki normatif eşik ile paralellik gösterir ve garantörlük alanındaki yansımasını oluşturur.

Kanaatimizce, tıbbi müdahalelerde ceza sorumluluğunun belirlenmesi netice merkezli bir tepki refleksiyle değil, bilinç merkezli bir isnat analiziyle yapılmalıdır. Ceza hukuku komplikasyonu değil, bilinçli kabullenmeyi yaptırıma bağlar. Garantörlük alanı, kasten öldürme suç sistematiğinin tamamlayıcı halkasıdır: tasarlamada zamansal pekişme, canavarca histe niteliksel ağırlaşma, olası kastta bilinçli risk üstlenme, garantörlükte ise bilinçli ihmal iradesi belirleyicidir. Ortak eksen, ölüm neticesinin büyüklüğü değil; neticeye yönelen iradenin derinliğidir.

VII. KASTEN ÖLDÜRME SUÇUNDA İŞTİRAK, İRADE YOĞUNLUĞU VE İSNAT

Kasten öldürme suçunda iştirak meselesi, ilk bakışta birden fazla kişinin aynı ölüm neticesine katkı sağlaması sorunu gibi görünse de, gerçekte tartışma ölümün kendisinden ziyade bu neticenin her bir fail bakımından hangi normatif sınırlar içinde yüklenebileceğine ilişkindir. Ölüm neticesi tektir; ancak o neticeye yönelen bilinç yapıları yeknesak değildir. Ceza hukuku neticeyi değil, neticeye yönelen irade yoğunluğunu derecelendirir. Bu nedenle iştirak rejimi, kusur ilkesinin (poena sine culpa) en görünür sınav alanlarından biridir.

Türk Ceza Kanunu’nda kasten öldürme suçunun temel hali müebbet hapis cezası ile yaptırıma bağlanmış; tasarlayarak veya canavarca hisle işlenmesi gibi nitelikli hallerde ise yaptırım ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına yükseltilmiştir. Bu ayrım neticenin değişmesinden değil, bilinç düzeyinin ağırlaşmasından kaynaklanır. Aynı netice – ölüm – gerçekleşmiş olmasına rağmen ceza miktarının farklılaşması, yaptırım sisteminin netice merkezli değil bilinç merkezli kurulduğunu açık biçimde göstermektedir. Eğer ölüm tek başına belirleyici olsaydı, müebbet ile ağırlaştırılmış müebbet arasında bir ayrıma gerek kalmazdı.

İştirak hükümleri TCK m. 37–39 çerçevesinde tipik fiilin müşterek icrasını düzenler. Bununla birlikte iştirak rejimi, salt kolektif icra olgusunu değil, kusur ilkesinin zorunlu kıldığı bireysel sorumluluk analizini de içerir. Bu nedenle her bir fail bakımından bağımsız bir bilinç çözümlemesi yapılması kaçınılmazdır. Müşterek icra, müşterek kusur sonucunu doğurmaz.

İştirak bakımından sorun, birden fazla kişinin aynı ölüm neticesine katkı sağlamasından ziyade, bu neticenin her bir fail bakımından hangi normatif sınırlar içinde yüklenebileceğinin belirlenmesidir. Müşterek faillikte icra üzerinde ortak hakimiyet aranır. Birden fazla kişi öldürme fiilini bilinçli işbirliği içerisinde gerçekleştiriyor ve netice üzerinde fonksiyonel kontrol tesis ediyorsa, ölüm neticesi her biri bakımından objektif olarak isnat edilir. Ne var ki objektif isnatın varlığı, bilinç yoğunluğunun da zorunlu olarak örtüştüğü anlamına gelmez.

Tasarlama müşterek biçimde oluşturulmuş olabilir; ancak canavarca his yalnızca icrai failin şahsi bilinç alanında ortaya çıkmış olabilir. Aynı şekilde faillerden biri doğrudan kastla hareket ederken, diğeri olası kast düzeyinde kalmış olabilir. Netice ortak olsa dahi kusur bireyseldir. Ceza hukuku, bilinç farklılıklarını görünmez kılan bir netice ortaklığı anlayışını benimseyemez. Zira yaptırımın derecesini belirleyen unsur, ölümün kendisi değil, ölümün hangi irade yoğunluğu altında gerçekleştirildiğidir.

Azmettirme halinde isnat daha normatif bir karakter kazanır. Azmettiren icra hareketini gerçekleştirmez; ancak suç işleme kararının zihinsel kaynağı olabilir. Eğer öldürme kararı azmettirenin yönlendirmesiyle oluşmuş ve icrai fail bu doğrultuda hareket etmişse, ölüm neticesi azmettiren bakımından da yüklenebilir. Kanun, azmettirenin fail ile aynı cezaya tabi tutulacağını düzenlemiştir. Bu eşitlik nedensel değil, iradi eşitliğe dayanır. Zira kararın zihinsel kaynağı olmak, kimi zaman icrai hareketi gerçekleştirmekten daha yoğun bir irade pekişmesi anlamına gelebilir. Bununla birlikte icrai failin başlangıçta öngörülmeyen bir yoğunlukta şiddete yönelmesi ya da nitelikli bir ağırlaşma yaratması halinde, bu sapmanın azmettiren bakımından ayrıca değerlendirilmesi gerekir. Ceza hukuku, başkasının bilinç alanında ortaya çıkan ağırlaşmayı otomatik biçimde genişleterek yükleyemez. Normatif isnat tam da bu noktada devreye girer.

Yardım etme halinde katkı daha sınırlı bir risk üretir. Yardım eden kişi suçu bilmekte ve neticeyi kabullenmekte olabilir; ancak icra üzerinde belirleyici hakimiyet kurmaz. Bu nedenle kanun, yardım eden hakkında cezada indirim öngörmüştür. Yardım edenin cezası, işlenen suçun cezasından belirli oranlarda indirilmektedir. Bu indirim, irade yoğunluğunun faillikten daha düşük kabul edilmesinin yaptırıma yansımasıdır. Gerçekleşen ağırlaşma, yardım edenin öngördüğü veya kabullendiği risk alanını aşmışsa normatif isnat kesilebilir. Bu yaklaşım, nedensellik ile sorumluluk arasındaki farkı korur.

Hazırlık hareketleri ile icra hareketleri arasındaki ayrım da iştirak bağlamında belirleyicidir. Tasarlama sürecine katkı sağlamak ile icra üzerinde hakimiyet kurmak aynı değildir. Planlama aşamasında yer almak, her durumda müşterek faillik oluşturmaz. Hazırlık katkılarının icra sorumluluğuna genişletilmesi, objektif isnat sınırının aşılması anlamına gelir. İştirak halinde nitelikli öldürme biçimlerinin sirayeti meselesi, klasik nedensellik çözümlemesiyle açıklanamaz. Birden fazla failin katkısıyla gerçekleşen ölüm neticesinde sorun, neticenin paylaşılması değil, ağırlaşmanın paylaşılabilir olup olmadığıdır. Tasarlama, canavarca his veya eziyet çektirme gibi nitelikli haller, neticeyi değil; neticenin gerçekleştirilme biçimini ağırlaştırır. Dolayısıyla sirayet problemi, maddi neticenin değil, bilinç yoğunluğunun kolektifleşip kolektifleşemeyeceği sorunudur.

Eğer icra sürecinde faillerden biri başlangıçta öngörülmeyen bir yoğunlukta eziyet uygulamış, süreci niteliksel olarak ağırlaştırmış veya canavarca his boyutuna ulaşan davranışlar sergilemişse, bu ağırlaşmanın diğer faillere yüklenebilmesi için bilinç alanı düzeyinde bir örtüşme aranmalıdır. Aksi halde iştirak, netice merkezli bir genişleme mekanizmasına dönüşür. Nedensel katkının varlığı tek başına normatif yüklenebilirlik yaratmaz.

Roxin’in geliştirdiği objektif isnat anlayışı, neticenin yalnızca risk yaratılmasıyla değil, yaratılan riskin gerçekleşen neticeyle normatif uygunluk içinde bulunmasıyla yüklenebileceğini kabul eder. Jakobs’un normatif rol teorisi ise sorumluluğu, failin norm ihlali içindeki konumuna bağlar. Bu iki yaklaşım birlikte değerlendirildiğinde iştirak rejiminde temel ilke ortaya çıkar: kolektif icra, kolektif bilinç anlamına gelmez.

Nitelikli hallerin sirayeti, ortak icranın otomatik sonucu değildir; her bir fail bakımından ağırlaşmanın bilinç alanı içinde yer alıp almadığı ayrı ayrı belirlenmelidir. Bu yaklaşım, kusur ilkesinin teknik güvencesidir. Aksi halde sistem, netice gerçekleştiği ölçüde genişleyen bir sorumluluk modeline yaklaşır ki bu, objektif sorumluluk tehlikesi doğurur.

Bu bağlamda “ceza hukuku ölüm neticesini cezalandırmaz” ifadesi yüzeysel biçimde anlaşılmamalıdır. Ölüm, suçun maddi unsurudur ve yaptırımın ön koşuludur. Ancak yaptırımın derecesini belirleyen ölümün kendisi değil, ölümün hangi bilinç yoğunluğu altında gerçekleştirildiğidir. Müebbet ile ağırlaştırılmış müebbet arasındaki ayrım, yardım eden bakımından ceza indirimi, azmettiren bakımından eş sorumluluk, hep bu bilinç merkezli sistematiğin sonucudur. Netice tek başına cezanın ölçüsünü tayin etmez; bilinç yoğunluğu tayin eder.

Bu yaklaşım aynı zamanda ceza hukukunun son çare niteliği “ultima ratio” ile de uyumludur. Netice merkezli bir sertleşme anlayışı, objektif sorumluluğa yaklaşır ve kusur ilkesini aşındırır. Oysa ceza hukuku, risk toplumunda dahi bilinçli tercihi cezalandırır; tesadüfi ağırlaşmayı değil. Cezanın şahsiliği ilkesi, masumiyet karinesi ve kusur sorumluluğu anlayışı birlikte düşünüldüğünde, iştirak rejiminin amacı kolektif bir ağırlaştırma değil, bireyselleştirilmiş bir isnattır.

Son tahlilde kasten öldürme suçunda iştirak analizi, ölüm neticesinin paylaşılması değil; irade yoğunluğunun ayrıştırılması meselesidir. Ölüm neticesi ortak olabilir; ancak kusur asla ortaklaştırılamaz. Yaptırımın ağırlığı, her bir failin bilinç alanının genişliği ile orantılı olmak zorundadır. Aksi bir yaklaşım, ceza hukukunu netice merkezli bir refleks alanına indirger ve normatif isnat sınırlarını aşındırır.

VIII. KASTEN ÖLDÜRME SUÇUNDA YAPTIRIM REJİMİ VE İRADE YOĞUNLUĞUNUN CEZAYA YANSIMASI

Kasten öldürme suçunda yaptırım rejimi, görünüşte neticeye bağlı bir sertlik derecelendirmesi izlenimi verse de gerçekte kusur yoğunluğuna dayalı bir farklılaştırma sistemidir. Türk Ceza Kanunu’nun 81. maddesinde düzenlenen temel kasten öldürme suçunun yaptırımı müebbet hapis cezasıdır. Buna karşılık 82. maddede sayılan nitelikli hallerin varlığı halinde yaptırım ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına dönüşmektedir. Bu ayrım, ölüm neticesinin farklılığından değil; o neticeye yönelen iradenin ağırlaşmasından kaynaklanmaktadır.

Türk Ceza Kanunu’nun 82. maddesi, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını yalnızca tasarlama veya canavarca his gibi klasik bilinç yoğunlaşmalarına bağlamamış; aynı zamanda mağdurun statüsü, fiilin işleniş amacı ve ihlalin yöneldiği hukuki değerin özel koruma ağırlığına dayalı bir nitelikli haller kataloğu oluşturmuştur. Üstsoya, altsoya, eşe veya kardeşe karşı işlenmesi; çocuğa ya da beden veya ruh bakımından kendisini savunamayacak durumda bulunan kişiye yönelmesi; kamu görevlisine görevinden dolayı gerçekleştirilmesi; suçu gizlemek, delilleri ortadan kaldırmak veya başka bir suçu kolaylaştırmak amacıyla işlenmesi yahut töre saikiyle hareket edilmesi gibi bentler, ölüm neticesini değil, norm ihlalinin yöneldiği değerin ağırlığını ağırlaştırma sebebi saymaktadır.

Nitelikli hallerde yaptırımın ağırlaştırılması, maddi sonucun değişmesinden değil; ihlalin yöneldiği hukuki değerin normatif konumundan kaynaklanır. Aile bağı, savunmasızlık hali, kamu görevinin temsil ettiği otorite veya suçun gizlenmesi suretiyle hukuk düzenine yönelen ikinci dereceden saldırı, yaşam hakkına eklemlenen koruma alanlarıdır. Fail bu hallerde yalnızca bir yaşamı ortadan kaldırmamakta; aynı zamanda özel olarak korunmuş bir statüye veya değere bilinçli biçimde yönelmektedir. Ağırlaştırma, bu yönelimin sıradan bir öldürme kastını aşan normatif içerik taşıdığı kabulüne dayanır.

Bu katalog sistematiği, nitelikli halleri yalnızca sübjektif bilinç yoğunluğu üzerinden değil; ihlalin yöneldiği değerler hiyerarşisi üzerinden de derecelendirmektedir. Böylece kanun koyucu, ağırlaşmayı yalnızca “daha yoğun kast” ile değil, “daha ağır bir normatif saldırı” ile temellendirmiştir.

Ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası, infaz hukuku bakımından daha ağır bir rejime tabidir. Koşullu salıverilme değerlendirmesi bakımından temel müebbet hapis cezasında 24 yıl infaz koşulu aranırken, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasında bu süre 30 yıl olarak belirlenmiştir. Dolayısıyla kanun koyucu, irade yoğunluğunun artmasını yalnızca sembolik değil, fiili infaz farklılığı ile de karşılamıştır.

Tasarlayarak öldürme veya canavarca hisle öldürme gibi nitelikli haller, ölümün kendisinden ziyade iradenin zamansal pekişmesini veya niteliksel ağırlaşmasını ifade ettiği için yaptırım ağırlaştırılmaktadır. Eğer yaptırım neticeye göre belirlenmiş olsaydı, basit kast ile tasarlama arasında fark bulunmaması gerekirdi. Oysa sistematik açık biçimde kusur derecelendirmesine dayanmaktadır.

İştirak bakımından yaptırım farklılaşması da aynı mantık üzerinden şekillenmektedir. Azmettiren, kanun gereği fail ile aynı cezaya tabidir. Bu eşitlik, nedensel katkının değil, iradi yönlendirmenin esas alınmasından kaynaklanır. Suç işleme kararının oluşturulması, icrai fiilin gerçekleştirilmesi kadar ağır bir bilinç yoğunluğu barındırabilir. Bu nedenle azmettiren hakkında da temel veya nitelikli hale göre müebbet ya da ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası uygulanır.

Buna karşılık yardım eden kişi bakımından ceza indirimi öngörülmüştür. Türk Ceza Kanunu’nun 39. maddesi uyarınca yardım eden hakkında verilecek ceza, fail hakkında öngörülen cezanın belirli oranlarda indirilmesi suretiyle belirlenir. Kasten öldürme suçunda yardım eden bakımından ceza, müebbet hapis cezası yerine on beş yıldan yirmi yıla kadar hapis cezasına, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası yerine ise on sekiz yıldan yirmi dört yıla kadar hapis cezasına dönüştürülmektedir. Bu indirim, icra üzerinde hakimiyet kurulmamasının ve irade yoğunluğunun daha sınırlı olmasının yaptırıma yansımasıdır.

Olası kast halinde ise yaptırım belirlenirken ayrıca indirim yapılır. Türk Ceza Kanunu’nun 21/2. maddesi uyarınca olası kastta ceza indirilir. Bu nedenle olası kastla işlenen kasten öldürme suçunda müebbet hapis cezası yerine yirmi yıldan yirmi beş yıla kadar hapis cezası, ağırlaştırılmış müebbet yerine ise yirmi beş yıldan otuz yıla kadar hapis cezası söz konusu olmaktadır. Bu düzenleme, riskin kabullenilmesi ile doğrudan isteme arasındaki bilinç farkının yaptırıma yansımasıdır.

İhmali davranışla kasten öldürme halinde de aynı yaptırım rejimi uygulanır; ancak ceza belirlenirken ihmali davranışın özellikleri dikkate alınır. Taksirli öldürme halinde ise yaptırım iki yıldan altı yıla kadar hapis cezasıdır; bilinçli taksir halinde ise Türk Ceza Kanunu’nun 22/3. maddesi hükmünce belirlenen ceza artırılmaktadır. Böylece kanun koyucu, riskin kabullenilmesi ile riskin gerçekleşmeyeceğine duyulan güven arasında açık bir yaptırım ayrımı kurmuştur.

Bu sistem, Alman ceza hukuku öğretisinde Roxin’in geliştirdiği objektif isnat teorisi ile Jakobs’un normatif sorumluluk yaklaşımı çerçevesinde şekillenen “Schuldprinzip” anlayışıyla paralellik göstermektedir. Kusur ilkesi, cezanın neticeye değil; failin norm ihlaline yönelik bilinçli yönelimine dayanmasını zorunlu kılar. Bu yaklaşım, Anayasa’nın 38. maddesinde ifadesini bulan şahsi sorumluluk ve kusura dayalı cezalandırma ilkesinin doktrinel düzlemdeki yansımasıdır. Netice yalnızca tipikliğin maddi unsurudur; yaptırımın derecesi ise iradenin yoğunluğuna göre belirlenir.

Bu nedenle yaptırım rejimi, görünürde netice merkezli bir sertlik hiyerarşisi değil; gerçekte bilinç merkezli bir derecelendirme sistemidir. Ölüm neticesi değişmezdir; fakat tasarlama, canavarca his, olası kast, iştirak biçimi ve ihmali sorumluluk gibi faktörler, irade yoğunluğunu farklılaştırır ve ceza buna göre belirlenir.

Kanaatimizce, kasten öldürme suçunda yaptırım salt ölümün varlığına değil, ölümün hangi bilinç yapısı içinde gerçekleştirildiğine göre tayin edilir. Ceza hukuku, yaşamın kaybını değil; o kayba yönelen iradenin derecelendirilebilirliğini yaptırıma dönüştürür. Bu yaklaşım terk edildiği takdirde, ceza sorumluluğu netice merkezli bir refleks haline gelir ve kusur ilkesi zedelenir.

IX. KARŞILAŞTIRMALI HUKUKTA İRADE YOĞUNLUĞUNA DAYALI DERECELENDİRME

Kasten öldürme suçunun derecelendirilmesinde netice merkezli değil, bilinç merkezli bir sistematik benimsenmesi yalnızca Türk ceza hukukuna özgü değildir. Karşılaştırmalı hukuk incelemesi, modern ceza hukuklarının büyük ölçüde irade yoğunluğunu esas alan bir ayrım modelini benimsediğini göstermektedir.

Alman Ceza Kanunu’nda (Strafgesetzbuch) § 212 hükmü “Totschlag” başlığı altında temel öldürme suçunu düzenlerken, § 211 hükmü “Mord” suçunu ayrı bir kategori olarak ele almaktadır. Mord suçunda öngörülen yaptırım müebbet hapis cezasıdır. Ancak bu ayrım salt ölüm neticesine dayanmaz; failin hareketindeki “Mordmerkmale” olarak adlandırılan nitelikli bilinç göstergelerine dayanır. Bunlar arasında özellikle “Heimtücke” (haince davranış), “Grausamkeit” (acımasızlık) ve belirli saik türleri yer almaktadır. Bu nedenle Alman sisteminde ağırlaştırma, ölümün kendisine değil, ölümün hangi bilinç yapısı içinde gerçekleştirildiğine bağlanmıştır.

Alman öğretisinde Roxin’in geliştirdiği objektif isnat teorisi ile Jakobs’un normatif sorumluluk yaklaşımı, bu derecelendirmenin teorik temelini oluşturur. Neticenin isnadı, yalnızca nedensellik üzerinden değil; hukuken yasaklanmış riskin yaratılması ve bu riskin gerçekleşmesi üzerinden kurulmaktadır. Ancak yaptırımın derecesi, riskin yaratılma biçimi ve failin bilinç yapısı ile ilişkilendirilir. Bu yaklaşım, Alman öğretisinde Schuldprinzip olarak ifade edilen kusur ilkesinin sistematik bir sonucudur.

İngiliz hukukunda “murder” ile “manslaughter” ayrımı yapılmaktadır. Murder suçunda “malice aforethought” olarak ifade edilen önceden oluşmuş öldürme kastı aranırken, manslaughter daha düşük bilinç yoğunluğunu ifade eden durumları kapsamaktadır. Burada da ölüm neticesi ortaktır; ayrımı yaratan unsur, zihinsel unsurun derecesidir. Özellikle “voluntary” ve “involuntary manslaughter” ayrımı, doğrudan kast ile ihmal veya risk kabullenmesi arasındaki farkı yaptırıma yansıtmaktadır.

Amerikan hukuk sisteminde ise birinci derece (first-degree murder) ve ikinci derece (second-degree murder) öldürme ayrımı yapılmakta; ayrıca “manslaughter” kategorisi bulunmaktadır. Birinci derece öldürme genellikle tasarlama (premeditation) ve belirli ağırlaştırıcı unsurların varlığını gerektirirken, ikinci derece öldürme ani kast veya aşırı kayıtsızlık (extreme recklessness) gibi daha düşük yoğunluklu bilinç hallerini kapsamaktadır. Bu sistemde de derecelendirme, neticeye değil; failin zihinsel durumuna dayanmaktadır.

Karşılaştırmalı hukuk verileri göstermektedir ki modern ceza hukuku sistemleri, ölüm neticesini tek başına ağırlaştırma ölçütü olarak kabul etmemekte; bilinçli tercihin yapısal özelliklerini derecelendirmektedir. Tasarlama, acımasızlık, risk kabullenmesi veya ihmal, yaptırımın ağırlığını belirleyen asli unsurlar olarak karşımıza çıkmaktadır.

Bu durum, ceza hukukunun netice merkezli bir sertleşme mantığından uzaklaştığını; bilinç merkezli bir kusur derecelendirmesine yöneldiğini ortaya koymaktadır. Ölüm neticesi her sistemde tipikliğin maddi unsurudur; ancak yaptırımın farklılaşması, o neticeye yönelen iradenin niteliği üzerinden kurulmaktadır.

Karşılaştırmalı hukuk incelemesi göstermektedir ki dereceli öldürme sistemleri, salt tipik neticenin ağırlığına değil, norm ihlalinin bilinç içeriğine göre inşa edilmektedir. Bu durum, kusur ilkesinin yalnızca ulusal anayasal bir güvence değil, aynı zamanda modern ceza hukukunun transnasyonel bir dogmatik zemini olduğunu ortaya koymaktadır. Ölüm neticesinin sabitliğine rağmen yaptırımın farklılaşması, ceza hukukunun ontolojik değil, normatif bir sorumluluk teorisine dayandığını teyit etmektedir.

Kanaatimizce, Türk ceza hukukunda tasarlama, canavarca his, olası kast veya iştirak biçimlerine göre yapılan yaptırım ayrımı, karşılaştırmalı hukuk bakımından da istisnai değil; aksine çağdaş ceza hukuku sistematiği ile uyumludur. Bu ortaklık, kusur ilkesinin evrensel niteliğini ve “netice değil bilinç” yaklaşımının dogmatik dayanağını güçlendirmektedir.

SONUÇ

Bu çalışmada kasten öldürme suçu, yaptırımın derecesini belirleyen ölçütün yalnızca ölüm neticesinin ontolojik ağırlığı olmadığı; buna karşılık netice ile ona yönelen iradenin normatif yoğunluğu arasındaki ilişkinin belirleyici olduğu kabulü üzerinden incelenmiştir. Ölüm, suç tipinin vazgeçilmez maddi unsurudur ve ceza hukukunun müdahalesini zorunlu kılan temel eşiği oluşturur. Ancak yaptırımın farklılaşmasını açıklayan unsur, neticenin varlığı değil; bu neticenin hangi bilinç yapısı ve hangi irade yoğunluğu içinde gerçekleştirildiğidir. İnceleme bu nedenle neticeyi dışlayan değil, netice ile kusur arasındaki dengeyi esas alan bir derecelendirme anlayışı üzerine kurulmuştur.

Tasarlama, canavarca his, kast ve taksir ayrımları, garantörlük ilişkileri ve bu kapsamda özellikle uygulamada malpraktis olarak anılan tıbbi müdahalelere ilişkin ihmali sorumluluk halleri ile iştirak rejimi birlikte değerlendirildiğinde, bu kurumların görünüşte farklı düzenleme alanlarına ait olmalarına rağmen aynı dogmatik eksende birleştiği görülmektedir. Bu eksen, kusurun bireyselleştirilmesi ve irade yoğunluğunun derecelendirilmesidir. Ölüm neticesi sabit kalmakta; farklılaşan, o neticeye yönelen bilinçli tercihin zamansal, yapısal ve değer boyutundaki derinliğidir. Ağırlaşma ölümün kendisinden değil, ölümün gerçekleştirilme biçimine ilişkin bilinç yoğunluğundan kaynaklanmaktadır.

Bu sistematik, ceza hukukunun netice merkezli bir tepki mekanizması değil, normatif bir sorumluluk teorisi üzerine kurulu olduğunu göstermektedir. Netice merkezli bir yaptırım anlayışı, sorumluluğu objektif sorumluluk eğilimine yaklaştırma riski taşır. Buna karşılık modern ceza hukuku, nedensellik ile isnadı ayırmakta ve hukuken yasaklanmış risk ile gerçekleşen netice arasındaki bağı araştırarak sorumluluğu bilinç alanı ile sınırlandırmaktadır. Objektif ve normatif isnat ölçütleri bu yönüyle yalnızca teknik araçlar değil, kusur ilkesinin yapısal güvenceleridir.

İştirak bakımından da aynı ilke geçerlidir: ölüm neticesi müşterek olabilir; ancak kusur müşterek değildir. Müşterek icra, müşterek kusur anlamına gelmez. Yaptırımın derecesi müşterek neticeye değil, her failin bireysel bilinç alanına bağlanır. Bu yaklaşım, cezanın şahsiliği ilkesinin zorunlu sonucudur ve dereceli yaptırım sisteminin dogmatik temelini oluşturur.

Karşılaştırmalı hukuk verileri de dereceli öldürme sistemlerinin tipik neticenin ağırlığından ziyade norm ihlalinin bilinç içeriğine dayandığını göstermektedir. Böylece kusur ilkesi yalnızca anayasal bir güvence değil, modern ceza hukukunun kurucu paradigması olarak ortaya çıkmaktadır.

Kanaatimiz odur ki, kasten öldürme suçunun adil ve sistematik değerlendirilmesi, ölüm neticesinin taşıdığı trajik ve hukuki ağırlığı dikkate almak suretiyle, yaptırımın derecesinin bu neticeye yönelen kast türü, kusur yoğunluğu ve yüklenebilirlik çerçevesi gözetilerek belirlenmesini gerektirir. Ölüm neticesi, suç tipinin maddi temelini ve ceza tehdidinin sınırını tayin eder; ancak yaptırımın farklılaşması, bu sonucun hangi irade yapısı ve hangi sorumluluk düzeyi içinde gerçekleştiğine bağlıdır. Bu nedenle yaptırım rejimi, neticeyi müdahale eşiği olarak kabul etmekte, derecelendirmeyi ise kusur üzerinden kurmaktadır. Netice ile kusur arasındaki bu yapısal dengenin korunmaması halinde kusur ilkesi zedelenir, sorumluluk netice merkezli bir refleks anlayışına indirgenir ve ceza hukukunun normatif meşruiyet zemini aşınır.