Kasten öldürme suçu, insanlık tarihiyle yaşıt olan ve bireyin en temel hakkı olan yaşama hakkını ihlal eden en ağır suç tiplerinden biridir,. Yaşama hakkının elinden alınması, bireyin diğer tüm haklarını kullanmasını imkânsız hale getirdiği için gerek uluslararası metinlerde gerekse 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nda (TCK) en üst düzeyde koruma altına alınmıştır. Ceza hukuku doktrininde kasten öldürme suçu incelenirken sadece kanun lafzı yeterli olmamakta; nedensellik bağı, kastın sınırları, teşebbüs aşaması ve hukuka uygunluk nedenleri gibi konularda derin doktrinel tartışmalar ve Yargıtay kararları belirleyici olmaktadır.
Nedensellik Bağı: Hangi Şartlar Ölümün Gerçek Nedenidir?
Kasten öldürme suçunda failin fiili ile ölüm neticesi arasında bir nedensellik (illiyet) bağının bulunması zorunludur. Nedensellik bağının tespiti hususunda doktrinde farklı teoriler ileri sürülmüştür. Von Buri tarafından savunulan Doğal Nedensellik (Şartların Eşitliği) Teorisi, neticeyi meydana getiren tüm şartları eşit değerde kabul eder ve failin eylemi olmasaydı netice gerçekleşmeyecek idiyse nedenselliği var sayar. Ancak bu teori sorumluluk alanını çok genişlettiği için eleştirilmiştir.
Buna karşılık Von Kries tarafından ileri sürülen Uygun Nedensellik Teorisi, hayatın olağan akışına ve genel hayat tecrübesine göre neticeyi doğurmaya elverişli ve uygun olan hareketleri neden olarak kabul eder; atipik ve sıra dışı olayları nedenselliğin dışında bırakır,. Günümüz doktrininde ve 5237 sayılı TCK sistematiğinde ise en çok kabul gören yaklaşım İnsani (Beşeri) Nedensellik Teorisi'dir,. Bu teoriye göre insan, bilinç ve iradesiyle olayların seyrine müdahale eden bir varlıktır ve sadece kişinin egemenlik alanına giren, iradi olarak yönlendirebildiği neticeler onun eseri sayılabilir.
Kastın Tespiti: Öldürme mi, Yaralama mı?
Failin eyleminin kasten yaralama mı yoksa kasten öldürmeye teşebbüs mü olduğunun belirlenmesi, uygulamada en sık karşılaşılan sorunlardandır. Doktrinde kastın belirlenmesi için; fail ile mağdur arasındaki husumetin derecesi, kullanılan suç aletinin elverişliliği, failin hedef aldığı vücut bölgesi (kafa, göğüs gibi hayati bölgeler), isabet eden darbe/yara sayısı ve failin suçun icrası sırasındaki tutumu gibi objektif kriterler esas alınmaktadır-. Failin, ölüm neticesinin gerçekleşebileceğini öngörmesine rağmen "olursa olsun" mantığıyla eylemine devam etmesi durumunda ise doktrin, doğrudan kastın değil olası kastın varlığını kabul etmektedir.
Teşebbüs Aşamasının Sınırları: Hazırlık mı, İcra mı?
Failin öldürme eylemine ne zaman teşebbüs etmiş sayılacağı, icra hareketlerinin ne zaman başladığına bağlıdır. Doktrinde Klasik Okul temsilcilerinden Carrara, "Failin yaptığı hareketler henüz kendi faaliyet alanı içindeyse hazırlık hareketi, mağdurun faaliyet alanına girmişse icra hareketidir" diyerek sınır çizmeye çalışmıştır. Ancak günümüz doktrininde "Karma Görüş" hakimdir; bu görüşe göre hareketin tipikliği değerlendirilmeli ve olayların genel gidişatına göre hareketin tereddüde yer vermeyecek şekilde öldürme suçuna yönelip yönelmediğine bakılmalıdır-. Eğer kullanılan araç, örneğin verilen zehir miktarı veya ateş edilen mesafe, objektif ya da sübjektif olarak ölümü gerçekleştirmeye elverişli değilse teşebbüs hükümlerinin uygulanması tartışmalı hale gelir.
Meşru Savunmada Yargıtay'ın Yaklaşımı ve Doktrinin Eleştirisi
Kasten öldürme suçlarında hukuka aykırılığı ortadan kaldıran en önemli kurum meşru savunmadır (TCK m.25/1). Meşru savunmada saldırı ile savunma arasında orantı bulunması şarttır. Doktrinde bu orantının tespiti için "vasıtalar arasında oran" ve "hukuki konu (korunan menfaat) bakımından oran" olmak üzere iki ayrı görüş tartışılmaktadır.
Uygulamada en büyük sorun, karşılıklı bir çatışmada ilk haksız saldırıyı başlatanın kim olduğunun tespit edilemediği durumlarda ortaya çıkmaktadır. Yargıtay kararlarında ve yerleşik uygulamasında; ilk saldırının kimden geldiğinin tespit edilemediği şüpheli olaylarda meşru savunma kurumu kabul edilmemekte, bunun yerine çatışan tüm taraflar bakımından 'haksız tahrik (TCK m.29)' indirimine gidilmektedir.
Ancak Yargıtay'ın bu uygulaması doktrin tarafından şiddetle eleştirilmektedir. Doktrindeki hakim görüşe göre; ilk saldırıyı başlatanın saptanamaması halinde her iki taraf için de meşru savunmayı reddetmek, adalete ve hakkaniyete aykırı sonuçlar doğurmaktadır. Doktrin, meşru savunma hakkının kullanılabilmesi için haksız bir saldırının varlığının yeterli olduğunu, şüpheden sanık yararlanır ilkesi gereği, ilk saldırıyı başlatanın bilinemediği durumlarda her iki taraf açısından da meşru savunma hükümlerinin işletilmesi gerektiğini savunmaktadır.
Haksız Tahrik: Elem ve Izdırabın Sınırları
Haksız tahrik, insan psikolojisinin maruz kaldığı haksız fiil karşısında girdiği buhranı ve zayıflayan iradeyi esas alır-. Bir eylemin haksız tahrik sayılabilmesi için fiilin failde hiddet veya şiddetli bir ızdırap yaratması ve kasten öldürme eyleminin bu psikolojik durumun doğrudan bir tepkisi olarak (nedensellik bağı içinde) işlenmesi şarttır-. Doktrine göre, karşılıklı hakaret veya kavga gibi olaylarda, haksız tahrik hükümlerinden ancak ilk haksız saldırıya maruz kalan taraf yararlanabilir; ilk haksız hareketi yaparak olaylara bizzat sebebiyet veren kişinin tahrik indiriminden faydalanması hukuken mümkün değildir. Aksi halde bu durum, suç işlemek isteyen kişilerin kendilerine saldırılmasına zemin hazırlayarak ceza indiriminden haksız yere faydalanmalarına yol açacaktır.
Sonuç
Kasten öldürme suçu, barındırdığı ağır yaptırımlar sebebiyle tesadüflere veya yüzeysel incelemelere bırakılamayacak kadar hassas bir hukuki zemine sahiptir. Failin kastının yoğunluğundan, hareketinin illiyet bağına, teşebbüsün sınırlarından Yargıtay'ın meşru savunma-haksız tahrik ayrımındaki katı tutumuna kadar her bir unsur, yaşama hakkının korunması ile adil bir yargılamanın tesisi arasında adeta bir terazi görevi görmektedir.
Av. Furkan ÖZBEK