MAKALE

Cezasızlık Kültürü ve Yitip Giden Geleceğimiz: Bir Avukatın ve Vatandaşın Notları

Abone Ol

2 Mart Pazartesi günü, İstanbul’da 17 yaşındaki bir lise öğrencisinin bir kadın öğretmenimizin hayatına son vermesi ve araya girenleri yaralamasıyla sonuçlanan feci olay, artık şapkamızı önümüze koyup düşünme vaktinin çoktan geçtiğini, eyleme geçme zamanının geldiğini acı bir şekilde yüzümüze çarptı. Yaşanan bu ve benzeri can yakıcı hadiselerin çözümüne, sonuçlara odaklanarak değil; sorunun temelinin nereye dayandığını anlamakla ulaşabiliriz.

Ben bir sosyolog ya da psikolog değilim; ancak bir hukukçu ve bir vatandaş olarak, mesleğim gereği karşılaştığım vakalar ve yaşadığım çevredeki gözlemlerim ışığında bu tabloyu değerlendirmek istiyorum. Toplumun her kesiminde benzer sorularla karşılaşıyorum: "Avukat hanım, ne olacak bu gençlerin hali? Suç nasıl önlenebilir?" Kendi çocukları ortaokul ve ilkokul çağında olan bir anne olarak, bu sorulara naçizane fikrimi sunuyorum: Bizler, "özgürlük" tanımını yanlış anlamış ebeveynlerin yetiştirdiği bir nesille karşı karşıyayız.

Özgürlük ve Sınır Algısı

Özgürlük, sınırsız bir davranış serbestisi değildir. Özgürlük tanımı davranışa yanlış yansıdığında; çocuklar arasında akran zorbalığına, yetişkinler arasında suça, ebeveynler arasında şiddete ve evlatların anne-babaya saygısızlığına kadar varan bir yozlaşma silsilesi başlıyor. Saygısızlığı bir kenara bıraktım; birkaç yıl önce annesinin boğazını kesip camdan atan evlat figürlerini gördük. Suçun boyutu ve niteliği, medyanın da gözler önüne serdiği üzere, korkunç bir noktaya evrildi.

Peki, ne oldu da bu hale geldik? İlkokul yıllarımı hatırlıyorum; her sabah okuduğumuz ve "Küçüklerimi korumak, büyüklerimi saymak" sözünü içeren metin, maalesef siyasi malzeme yapılarak kaldırıldı. Kimileri buna "siyasi bir bakış açısı" diyebilir; ancak bir şeyi ne kadar çok söylerseniz, o kadar gerçekleşir. Buna ister totem, ister dua, ister bilinçaltı deyin; çocuk yaşta "büyüğe saygı, küçüğe sevgi" bilinciyle yetişmek, o disiplini içselleştirmeyi sağlar.

Milli Eğitim ve Cezasızlık Sarmalı

Sorun sadece bir metnin kaldırılmasıyla sınırlı kalmadı. Milli Eğitim’den başlayarak ülkenin geneline yayılan bir "cezasızlık" iklimi hakim oldu. Önce disiplin cezaları etkisizleştirildi. Ebeveynler, çocukları toplumsal normlara aykırı bir eylemde bulunduğunda okula koşup, "Çocuğum ceza almasın, sicili bozulmasın" baskısı kurmaya başladı. Liyakat yerine sendikal ya da siyasi referanslarla o koltuklarda oturan yöneticiler ise, mevkilerini korumak adına herkese şirin görünmeyi seçtiler.

Okuldan Topluma: Bariyersiz Hayat

Bizim zamanımızda müdür yardımcısının odasına gitmek bir korku ve utanç meselesiydi. Bu çekince, çocukta davranışlarını kontrol altına alma gerekliliği uyandırırdı. Bugün ise çocuklar sadece birbirlerine değil, okulun demirbaşlarına da zarar veriyor. Tutanak tutulsa bile idari işlem yapılmıyor.

Oysa bir çocuk bilerek bir zarara yol açıyorsa, bu zararın tazmin edilmesinin ötesinde mutlaka "kınama" veya "uyarma" gibi bir disiplin cezası almalıdır. Çocuk, sosyal hayatta evdeki gibi her istediğini yapamayacağını ancak böyle anlar.

Bu bariyerle karşılaşmayan çocuk; önce masayı devirir, sonra sandalyeyi kırar, ardından arkadaşını yaralar ve en sonunda yaptığı eylemi "meşru" veya "şakalaşma" sanacak kadar gerçeklikten kopar.

Dürtüsel davranışlar ailede ve okulda bir yaptırımla karşılaşmadığında, birey suça sürüklenir. Elindeki bıçakla eylem gerçekleştirmekte beis görmez.

Toplumsal Denetim ve Trafik Bariyeri

Bireyin aile ve okuldan sonra topluma karıştığı en geniş kamusal alanlardan biri trafiktir. Trafik kuralları, aslında birer basit ulaşım kuralı olmanın ötesinde, en temel toplumsal denetim mekanizmasıdır. Eğer bir ülkede trafik kuralları tavizsiz uygulansaydı ve bir kural ihlal edildiğinde her birimiz bir yaptırımla karşı karşıya kalacağımızı bilseydik, zihnimizde kendiliğinden bir "davranış bariyeri" oluşmaya başlardı.

Bu bariyer, bize attığımız her adımda bir başkasının hakkını düşünmeyi ve eylemlerimizin sonucunu sorgulamayı öğretir. Ancak günümüzde durum tam tersi; trafik denetimlerinin yetersizliği veya kuralların kişiye göre esnetilmesi, bireyde "canımın istediği gibi davranabilirim" algısını pekiştiriyor. Hatalı eyleminin karşılığında hiçbir gerçek yaptırımla karşılaşmayan kişi, davranışlarını kontrol etme gereği de hissetmiyor. Okulda disiplin bariyerine çarpmayan, trafikte kural ihlal ettiğinde durdurulmayan birey; iki gün sonra trafikte inip bir başka vatandaşımıza saldırmayı veya bir öğretmene el kaldırmayı kendinde hak görecek kadar pervasızlaşıyor.

Hukuki Açmaz: HAGB ve Yatarı Olmayan Cezalar

Asıl vahim tablo ise adliyeye intikal eden dosyalarda başlıyor. Bir hukukçu olarak biliyorum ki; ülkemizde cezaların Hükmün Açıklanmasının Geri Bırakılması (HAGB) kapsamında kalması, toplumda "herkesin bir kerelik suç işleme kredisi varmış" gibi yanlış bir algı yarattı. İnsanlar, "Nasıl olsa bir şey olmaz, sicilime işlemez" diyerek suça meyletmekte tereddüt etmiyor.

Buna ek olarak, Ceza İnfaz Kurumlarındaki (CİK) infaz düzenlemeleri ve "yatarı olmayan" kısa süreli hapis cezaları, suçluyu ıslah etmek bir yana, adeta ödüllendiriyor. Kapıdan girip arka kapıdan denetimli serbestlikle çıkan fail, sokağa döndüğünde mağdurun gözünün içine bakarak suç işlemeye devam ediyor. Suç ve ceza arasındaki o kopmaz bağ zedelendiğinde, hukuk devletinin en temel dayanağı olan "caydırıcılık" çöker. Biz güvenli okullar hayal ederken, meclis çatısı altında kalıcı yaptırımlar ve komisyon çalışmaları yerine, vatandaşın hayrına olmayan yasa çalışmalarıyla vakit kaybediliyor.

Eğitimli Bireyler ve Cezasızlık Algısı

Yaptırımların caydırıcılığını yitirdiğine dair bizzat şahit olduğum bir örneği paylaşmak isterim: 2020 yılında, İstanbul’daki bir adliyede Memur Suçları Soruşturma Bürosu’na bir dosya sorgulamak için gitmiştim. Daha yılın ilk dört ayı bitmişken, sadece o adliyenin yetki alanındaki memurlar hakkında açılan dosya sayısının 2.500’ü geçtiğini görünce şaşkına döndüm. Bu insanlar KPSS gibi zorlu süreçlerden geçmiş, eğitimli, memuriyet sıfatının ve iş güvencesinin kıymetini bilmesi gereken kişiler. Eğitimli bireylerin dahi bu denli suçla yan yana gelmesi, ülkedeki hukuk sisteminin "caydırıcılık" gücünü kaybettiğinin en somut ve acı kanıtıdır.

Vicdanın Yerini Alan Yanlış İnanç Kalıpları

Maalesef toplumumuzda "kul hakkı", inanç değerleri arasında hak ettiği karşılığı bulmuyor. Birçok kişi "tövbe eder, arınırım" ya da "hacca gider, temizlenirim" mantığıyla, işlediği suçun veya haksızlığın dünyevi ve ahlaki sorumluluğundan kaçabileceğini sanıyor. Bu sakat mantık, vicdani, gelişimin ve etik değerlerin önüne geçiyor. Buna bir de gençleri zehirleyen, suçu ve suçluyu öven, adaleti silahla aramayı meşrulaştıran mafyatik diziler eklenince; şiddet bir sorun çözme aracı, suç işlemek ise bir "güç gösterisi" haline geliyor.

Sonuç Yerine

Çözüm, köklü bir zihniyet ve sistem değişikliğindedir. Hakimler ve savcılar kanun koyucu değil, uygulayıcıdır. Kanun koyucu hakimi sınırlamışken, suçluya "yatış" öngörmeyen infaz yasaları varken hakimlerin elinden gelen sınırlıdır. Basına yansıyan kısımlarda sadece hakimler suçlanıyor olsa da asıl mesele sistemin caydırıcılıktan uzak olmasıdır.

Artık susma değil; aileden okula, trafikten adliyeye kadar "gerçek ve hissedilir" bir bariyer sistemini, yani hukuk devletini yeniden inşa etme zamanıdır.

Av. Ayşe SÜZEK