Yurt Dışında Yaşayan Türk Vatandaşlarının Karşılaştığı Hukuki Sorunlar ve Hakları

Boşanma, miras, vatandaşlık, sosyal güvenlik, işçilik alacakları ve yabancı mahkeme kararlarının Türkiye’deki etkileri

Abone Ol

Giriş

Yurt dışında yaşayan Türk vatandaşlarının sayısal artışı, onların karşılaştığı hukuki sorunların hem çeşitlenmesine hem de daha karmaşık bir görünüm kazanmasına yol açmıştır. Bugün Avrupa ülkeleri başta olmak üzere dünyanın pek çok yerinde yaşayan Türk vatandaşları; aile birliğinin kurulması ve sona erdirilmesi, çocukların velayeti, mirasın paylaşılması, yurt dışında geçen çalışma sürelerinin Türkiye’de değerlendirilmesi, çifte vatandaşlık, yurt dışı işçilik alacakları, yabancı mahkeme kararlarının Türkiye’de etkisi ve Türkiye’deki malvarlıkları üzerindeki tasarrufları bakımından çok katmanlı uyuşmazlıklarla karşılaşmaktadır. Bu uyuşmazlıkların en belirgin özelliği, neredeyse tamamının bir “yabancılık unsuru” içermesidir. Yabancılık unsuru; tarafların farklı devlet vatandaşlığına sahip olması, işlemin başka bir ülkede yapılması, malvarlığının başka bir ülkede bulunması ya da uyuşmazlığın sonuçlarının birden fazla hukuk düzenini ilgilendirmesi şeklinde ortaya çıkabilmektedir.

Bu bağlamda mesele, sadece Türk iç hukukunun uygulanmasından ibaret değildir. Esas sorun çoğu kez, uyuşmazlığa hangi devlet hukukunun uygulanacağı, yabancı bir mahkeme kararının Türkiye’de nasıl sonuç doğuracağı ve Türk hukukunun hangi durumlarda doğrudan devreye gireceğidir. İşte bu noktada 5718 sayılı Milletlerarası Özel Hukuk ve Usul Hukuku Hakkında Kanun merkezî rol üstlenir. MÖHUK, yabancılık unsuru taşıyan özel hukuk uyuşmazlıklarında uygulanacak hukuku, Türk mahkemelerinin milletlerarası yetkisini ve yabancı kararların tanınması-tenfizini düzenleyerek yurt dışındaki Türk vatandaşlarının hukuki konumunu anlamada temel başvuru kaynağı hâline gelmiştir.

Doktrinde de isabetle belirtildiği üzere, milletlerarası özel hukukun işlevi yalnızca “hangi hukukun uygulanacağını” saptamak değildir; aynı zamanda kişi ile hukuk düzeni arasındaki en sıkı ilişkinin bulunmasını sağlamak, temel hakları ve hukuki güvenliği korumak, gerektiğinde kamu düzeni ve doğrudan uygulanan kurallar yoluyla yabancı hukukun etkisini sınırlamaktır. Özellikle vatandaşlık esasına dayanan bağlama kuralları bakımından Türk hukukunda, Türk vatandaşlığı ile olan bağın güçlü şekilde korunduğu görülmektedir. Nitekim çifte vatandaşlık durumunda kişinin aynı zamanda Türk vatandaşı olması hâlinde Türk hukukunun uygulanacağına ilişkin MÖHUK m. 4/1-b hükmü, kanun koyucunun kişisel statü alanında Türk hukukunu güçlü bir koruma alanı olarak gördüğünü göstermektedir.

Bu çalışmada, yurt dışında yaşayan Türk vatandaşlarının en sık karşılaştıkları hukuki konular; milletlerarası özel hukuk bakış açısıyla ve aile hukuku, iş hukuku, sosyal güvenlik, miras, vatandaşlık ve yabancı kararların tanınması-tenfizi başlıkları altında sistematik biçimde incelenecektir. İncelemede pozitif hukuk kuralları yanında, Yargıtay içtihatları ve doktrindeki baskın görüşlere de yer verilerek hem teorik hem pratik yönü güçlü bir değerlendirme yapılacaktır.

I. Yabancılık Unsuru, Uygulanacak Hukuk ve MÖHUK’un Sistematik Önemi

Yurt dışında yaşayan Türk vatandaşlarının karşılaştığı hukuki problemlerin çoğunda ilk ve temel mesele, “uygulanacak hukuk” sorunudur. Çünkü aynı olay, örneğin bir boşanma, bir nafaka talebi ya da bir miras paylaşımı; hem Türk hukukunu hem de yabancı bir devletin hukukunu ilgilendirebilir. Bu noktada MÖHUK’un sistematiği belirleyici olur. MÖHUK m. 1, yabancılık unsuru taşıyan özel hukuk ilişkilerinde uygulanacak hukukun bu Kanunla düzenlendiğini açıkça belirtmektedir. Doktrinde de bu hükmün, Türk milletlerarası özel hukukunun giriş kapısı niteliğinde olduğu kabul edilir. Buna göre öncelikle Türkiye’nin taraf olduğu milletlerarası sözleşmeler araştırılır; özel bir sözleşme kuralı yoksa MÖHUK’un bağlama kurallarına başvurulur.

Yabancı hukukun uygulanması konusunda Türk hakiminin pasif değil aktif bir rolü vardır. MÖHUK m. 2 gereğince hâkim, Türk kanunlar ihtilafı kurallarını ve bu kurallara göre yetkili olan yabancı hukuku re’sen uygular. Yargıtay 2. Hukuk Dairesi’nin 2023/4849 E., 2024/3702 K. sayılı kararı da bu yaklaşımı açıkça tekrar etmektedir. Burada dikkat çekici olan husus, yabancı hukukun tespit edilememesi hâlinde Türk hukukunun uygulanacak olmasıdır. Bu durum, uygulamada özellikle aile hukuku ve kişisel statü alanlarında oldukça önemlidir; zira taraflar yabancı hukukun içeriğini yeterince ortaya koyamadığında mahkeme Türk hukukuna yönelmektedir.

Doktrinde yabancı hukukun uygulanması bakımından üç temel sınırlama alanı öne çıkar: kamu düzeni, doğrudan uygulanan kurallar ve sınırlı bazı alanlarda atıf (renvoi). Kamu düzeni müdahalesi, yabancı hukukun belirli bir hükmünün Türk hukukunun temel değerleriyle açıkça çatışması hâlinde devreye girer. Özellikle tanıma-tenfiz ve kişisel statü alanlarında bu müdahale önem taşır. YÖKTez’de yer alan doktrinsel değerlendirmelerde de, kamu düzeninin milletlerarası özel hukukta iki yönlü işlev gördüğü; hem yabancı hukukun uygulanmasını engelleyen hem de yabancı mahkeme kararının sonuç doğurmasını sınırlayan bir mekanizma olduğu vurgulanmaktadır. Buna göre yabancı karar, temel haklar, savunma hakkı, adil yargılanma ilkesi veya Türk toplum düzeninin temel esaslarıyla açık çatışma yaratıyorsa Türkiye’de etki doğuramayacaktır.

Diğer yandan, MÖHUK m. 4’te düzenlenen vatandaşlık esasına göre yetkili hukuk kuralı da yurt dışında yaşayan Türk vatandaşları açısından özel öneme sahiptir. Özellikle çifte vatandaşlığa sahip kişilerin aynı zamanda Türk vatandaşı olmaları hâlinde Türk hukukunun uygulanacak olması, kişisel statü alanında Türk vatandaşlığı bağının üstün tutulduğunu göstermektedir. Doktrinde bu yaklaşım, kişinin şahsi statüsünün istikrarı ve Türkiye ile olan hukuki bağın korunması amacıyla açıklanmaktadır.

Bu genel çerçeve, aşağıda incelenecek her alt konuda tekrar karşımıza çıkmaktadır: aile hukukunda müşterek millî hukuk ve müşterek mutad mesken, iş hukukunda sıkı ilişki ve mutad işyeri, mirasta millî hukuk ve taşınmaz bakımından lex rei sitae, sosyal güvenlikte özel kanun hükümleri ve vatandaşlık statüsü, tanıma-tenfizde kamu düzeni ve savunma hakkı. Dolayısıyla yurt dışında yaşayan Türk vatandaşlarının hukuki sorunlarını çözebilmek için öncelikle milletlerarası özel hukukun metodolojisini doğru kurmak gerekir.

II. Aile Hukuku Sorunları: Evlenme, Boşanma, Velayet, Nafaka ve Mal Rejimi

Yurt dışında yaşayan Türk vatandaşlarının karşılaştığı en yaygın hukuki meselelerin başında aile hukukuna ilişkin uyuşmazlıklar gelmektedir. Evlenmenin geçerliliği, boşanma davasında uygulanacak hukuk, velayet, iştirak nafakası, yoksulluk nafakası ve eşler arasındaki mal rejimi bu başlık altında değerlendirilebilir. Özellikle eşlerin farklı vatandaşlıkta olması, başka ülkede yaşamaları veya boşanma kararının yabancı bir mahkemece verilmiş bulunması, meseleye milletlerarası özel hukuk boyutu kazandırmaktadır.

MÖHUK m. 13’e göre evlenme ehliyeti ve şartları, taraflardan her birinin evlenme anındaki millî hukukuna tabidir; evliliğin şekline ise yapıldığı ülke hukuku uygulanır. Dolayısıyla yurt dışında yapılan bir evlilik, şekil bakımından kural olarak yapıldığı ülke hukukuna uygunsa geçerli olabilir. Doktrinde bu hükmün, evlenme işlemlerinin uluslararası dolaşımını kolaylaştırma işlevi gördüğü kabul edilmektedir. Ancak evlenme ehliyeti bakımından Türk vatandaşının millî hukuku devreye girdiğinden, Türk vatandaşının yaşı, ayırt etme gücü, önceki evliliğin durumu gibi hususlar Türk hukukuna göre denetlenebilir.

Boşanma ve ayrılık bakımından MÖHUK m. 14 çok önemlidir. Hükme göre boşanma sebepleri ve hükümleri eşlerin müşterek millî hukukuna tabidir; tarafların ayrı vatandaşlıkta olması hâlinde müşterek mutad mesken hukuku, bunun da bulunmaması hâlinde Türk hukuku uygulanır. Yargıtay 2. Hukuk Dairesi’nin 2022/11035 E., 2023/3705 K. ile 2023/4849 E., 2024/3702 K. sayılı kararları, bu bağlama kuralının uygulamada nasıl işletildiğini göstermektedir. Özellikle eşlerin farklı vatandaşlıkta olduğu evliliklerde, ortak yaşama merkezinin bulunduğu yer hukuku belirleyici olmakta; ortak mutad mesken de yoksa Türk hukukuna dönülmektedir.

Bu noktada doktrinde “mutad mesken” kavramı üzerinde önemle durulmaktadır. Mutad mesken, sadece fiziki bulunma yeri değil; kişinin hayat ilişkilerinin yoğunlaştığı, sosyal ve ailevi bağlarının merkezleştiği yer olarak anlaşılmalıdır. Bu sebeple yurt dışında uzun süredir birlikte yaşayan eşler bakımından çoğu zaman ilgili yabancı ülke hukuku uygulanacaktır. Ancak uygulamada yabancı hukukun içeriğinin mahkemeye yeterince sunulamaması ya da kamu düzenine aykırılık gibi nedenlerle Türk hukuku daha görünür hâle gelebilmektedir.

Nafaka bakımından MÖHUK m. 19, nafaka alacaklısının mutad meskeni hukukunu yetkili kılmaktadır. Bu düzenleme, özellikle çocukların ve ekonomik olarak zayıf eşin korunması yönünden önemlidir. Doktrinde bunun “koruyucu bağlama kuralı” niteliğinde olduğu belirtilmektedir. Zira nafaka alacaklısının yaşam çevresine en yakın hukuk düzeninin uygulanması, alacaklının sosyal koşullarına daha uygun çözümler üretme potansiyeli taşır.

Mal rejimi bakımından ise evlenme anındaki bağlama noktaları önem taşır. Yargıtay 8. Hukuk Dairesi’nin 2011/1321 E., 2011/6353 K. sayılı kararı, evlilik mallarına uygulanacak hukukun belirlenmesinde tarafların millî hukukları ve evlenme anındaki mutad meskenleri arasında değerlendirme yapılması gerektiğini göstermektedir. Doktrinde de, mal rejimi uyuşmazlıklarının boşanmadan bağımsız ayrı bir bağlama kuralına tabi olması nedeniyle uygulamada sıkça karıştırıldığı vurgulanmaktadır.

Sonuç olarak aile hukuku alanında yurt dışında yaşayan Türk vatandaşlarının en büyük riski, “Türk hukuku her durumda uygulanır” şeklindeki yanlış varsayımdır. Oysa hangi hukukun uygulanacağı somut olayın vatandaşlık, mutad mesken, evlenme yeri ve kararın verildiği ülke gibi unsurlarına göre değişmektedir. Bu yüzden aile hukuku uyuşmazlıklarında dava stratejisi oluşturulurken önce uygulanacak hukuk titizlikle belirlenmelidir.

III. Yabancı Boşanma Kararlarının Türkiye’de Tanınması ve Tenfizi

Yurt dışında yaşayan Türk vatandaşlarının uygulamada en sık karşılaştıkları sorunlardan biri de yabancı mahkemelerce verilen boşanma kararlarının Türkiye’de nasıl sonuç doğuracağıdır. Birçok kişi, yabancı ülkede alınan boşanma kararının kendiliğinden Türkiye’de de geçerli olduğunu düşünmektedir. Oysa hukuken durum böyle değildir. Yabancı mahkeme kararlarının Türkiye’de kesin hüküm ve kesin delil etkisi doğurabilmesi için kural olarak tanıma; icra kabiliyeti taşıyan hükümler bakımından ise tenfiz gerekir.

MÖHUK sistemi içinde tanıma ve tenfiz, yabancı ilamların Türk hukuk düzenine dahil edilmesinin araçlarıdır. Aile hukukunda özellikle boşanma kararı, velayet, nafaka ve kişisel ilişki düzenlemeleri bakımından bu kurumlar önem taşır. Eğer yabancı bir boşanma kararı Türkiye’de tanınmamışsa, nüfus kayıtları bakımından evlilik hâli devam ediyor görünebilir; bu da yeniden evlenme, mirasçılık, mal rejimi ve sosyal güvenlik gibi pek çok alanda ciddi sorunlar doğurabilir.

Anayasa Mahkemesi’nin 2013/2758 başvuru numaralı kararında da, kişinin hâline ilişkin yabancı ilamların Türk hukukunda etkisinin, Türk kanunlar ihtilafı kuralları ve uygulanması gereken hukukun doğru belirlenmesiyle yakından bağlantılı olduğu görülmektedir. Kararda, yabancı boşanma ilamının Türk hukuku uygulanmadan verilmiş olmasının, o kararın Türkiye’de kesin delil etkisi bakımından önem taşıdığı vurgulanmıştır. Bu yaklaşım, yabancı kararların sadece şeklen değil, aynı zamanda Türk milletlerarası özel hukuk ilkeleri bakımından da değerlendirildiğini göstermektedir.

Doktrinde tanıma-tenfiz incelemesinin bir “yeniden yargılama” olmadığı, Türk mahkemesinin esas denetimi yapmadığı; buna karşılık kamu düzeni, savunma hakkı, usule uygun tebligat ve kesinleşme gibi belirli kriterleri incelediği kabul edilir. YÖKTez içeriğinde de ifade edildiği üzere, yabancı mahkeme kararının temel hak ve özgürlüklere, adil yargılanma hakkına, iyi niyet kurallarına ve Türk kamu düzenine açıkça aykırı olması hâlinde tanıma veya tenfiz reddedilebilecektir. Burada kamu düzeni istisnası dar yorumlanmalı; ancak temel değerlere açık aykırılık varsa uygulanmalıdır.

Pratikte sık rastlanan sorunlardan biri, yabancı ülkede verilen kararın sadece “boşanma” kısmının değil, velayet ve nafaka gibi sonuçlarının da Türkiye’de geçerli sayılmak istenmesidir. Oysa her hüküm türünün Türkiye’de doğuracağı sonuç farklı olabilir. Örneğin boşanma hükmü tanınabilirken, nafakanın icrası için ayrıca tenfiz gerekecektir. Ayrıca çocukla kişisel ilişki veya velayet düzenlemesinde çocuğun üstün yararı kamu düzeni filtresi içinde ayrıca değerlendirilebilir.

Bu sebeple yurt dışında yaşayan Türk vatandaşları açısından en güvenli yaklaşım, yabancı boşanma kararını aldıktan sonra Türkiye’deki nüfus, mal rejimi, yeniden evlenme ve çocuklara ilişkin hakları etkileyip etkilemeyeceğini derhal değerlendirmek ve gerekiyorsa tanıma-tenfiz sürecini başlatmaktır. Aksi takdirde kişi yabancı devlette boşanmış görünürken Türkiye’de hâlen evli sayılabilir; bu ikili durum ciddi hukuki belirsizlik yaratır.

IV. Yurt Dışında Çalışan Türk Vatandaşlarının İş Hukuku Sorunları

Yurt dışında yaşayan veya yurt dışına çalışmak üzere gönderilen Türk vatandaşlarının karşılaştığı önemli bir diğer sorun alanı iş hukukudur. Özellikle inşaat, enerji, hizmet ve lojistik sektörlerinde Türk bağlantılı şirketlerce yurt dışına gönderilen işçilerin; ücret, fazla çalışma, kıdem tazminatı, ihbar tazminatı, yıllık izin, sosyal haklar ve iş kazası nedeniyle tazminat talepleri uygulamada sık uyuşmazlık konusu olmaktadır. Bu tür uyuşmazlıklarda temel mesele, iş sözleşmesine hangi hukukun uygulanacağı ve davanın hangi mahkemede açılabileceğidir.

MÖHUK m. 44, bireysel iş sözleşmesinden veya iş ilişkisinden doğan uyuşmazlıklarda Türk mahkemelerinin milletlerarası yetkisini düzenlemektedir. Buna göre işçinin işini mutaden yaptığı işyerinin Türkiye’de bulunduğu yer mahkemesi yetkilidir. İşçinin işverene karşı açtığı davalarda işverenin yerleşim yeri, işçinin yerleşim yeri veya mutad meskeninin bulunduğu Türk mahkemeleri de yetkili olabilir. Bu hüküm, işçi lehine seçimlik yetki alanı oluşturarak koruyucu bir karakter taşır.

Esasa uygulanacak hukuk bakımından Yargıtay 9. Hukuk Dairesi’nin 2011/15324 E., 2012/15842 K. sayılı kararı son derece açıklayıcıdır. Karara göre işçinin işini tek bir devlette yürütmediği, farklı devletlerde çalıştığı ve mutad işyerinin belirlenemediği durumlarda işveren merkezinin bulunduğu yer hukuku uygulanabilir. Ayrıca taraflar hukuk seçimi yapmamışsa, iş sözleşmesiyle “daha sıkı ilişkili” olan hukuk devreye girecektir. Sıkı ilişkinin tespitinde tarafların vatandaşlığı, işverenin ikametgahı, sözleşmenin dili, ücretin ödendiği para, sözleşmenin kurulduğu yer ve ikamet bağları gibi ölçütler dikkate alınır.

Yargıtay aynı kararda daha da önemli bir noktaya değinmiştir: Türkiye’den götürülen Türk vatandaşlarının, yabancı ülkede kurulu ancak Türkiye bağlantılı şirketler eliyle çalıştırıldığı durumlarda, Türk iş hukukunun emredici hükümleri ve işçinin korunması ilkesi gözetilerek, organik bağın ispatı hâlinde Türkiye’deki kişi veya şirketler de işveren sayılabilir. Bu yaklaşım, uygulamada “paravan yabancı şirket” yapılarıyla işçi haklarının bertaraf edilmesini önlemeye yöneliktir. Doktrinde de işçinin korunması ilkesi uyarınca, salt şirket yapılanmasıyla Türk hukukunun emredici normlarından kaçınılamayacağı görüşü ağırlıktadır.

Bu çerçevede, yurt dışında çalışan Türk vatandaşları bakımından her olayda şu soruların ayrı ayrı sorulması gerekir: İşçi hangi ülkeye kim tarafından gönderildi? Sözleşmeyi kim imzaladı? Ücret hangi para birimiyle ve hangi hesaptan ödendi? Talimatları fiilen kim verdi? Türkiye’deki şirket ile yabancı şirket arasında organik bağ var mı? İşçi Türkiye’de işe alındı mı? Bu soruların yanıtı, hem uygulanacak hukuku hem de husumetin kime yöneltileceğini belirler.

Sonuç olarak yurt dışı işçilik uyuşmazlıkları, görünüşte yabancı ülke bağlantılı olsa da çoğu zaman Türk iş hukuku ve Türk yargısı bakımından ciddi temas noktaları taşır. Bu nedenle işçi veya işveren açısından doğru hukuki pozisyon ancak somut ilişkinin ekonomik ve organizasyonel yapısı ayrıntılı incelenerek belirlenebilir.

V. Sosyal Güvenlik ve Yurt Dışı Hizmet Borçlanması

Yurt dışında yaşayan Türk vatandaşlarının hukuki gündeminde en çok yer tutan konulardan biri de sosyal güvenliktir. Özellikle yurt dışında çalışılan veya ev kadını olarak geçirilen sürelerin Türkiye’de emeklilik bakımından değerlendirilmesi, uygulamada büyük önem taşımaktadır. Bu alanın temel mevzuatı 3201 sayılı Kanun’dur. Kanun, Türk vatandaşları ile doğumla Türk vatandaşı olup çıkma izniyle vatandaşlığı kaybedenlerin, belirli koşullar altında yurt dışında geçen sürelerini borçlanmak suretiyle Türkiye’de sosyal güvenlik bakımından değerlendirebilmelerine imkân tanımaktadır.

3201 sayılı Kanun’un güncel m. 1 hükmü, belgelendirilen sigortalılık süreleri, bu süreler arasındaki veya sonundaki bir yıla kadar işsizlik süreleri ile yurt dışında ev kadını olarak geçen sürelerin borçlanılabileceğini kabul etmektedir. Bu düzenleme, özellikle uzun yıllar yurt dışında yaşamış Türk vatandaşları açısından emeklilik hakkına erişimde kritik rol oynar. Bununla birlikte, borçlanma hakkının kapsamı bakımından vatandaşlık statüsü belirleyici olduğundan, çıkma izni, mavi kart statüsü, doğumla vatandaşlık gibi alt ayrımlar uygulamada önem kazanır.

Yargıtay 21. Hukuk Dairesi’nin 2009/2482 E., 2010/2494 K. sayılı kararında, 3201 sayılı Kanun’un özel bir düzenleme olduğu ve burada öngörülen vatandaşlık koşulunun genişletici biçimde yorumlanamayacağı ifade edilmiştir. Kararda, özel kanun varken genel nitelikli düzenlemelere dayanılarak sosyal güvenlik avantajının genişletilemeyeceği vurgulanmaktadır. Bu yaklaşım, sosyal güvenlik hukukunda statü temelli yorumun önemini göstermektedir.

Ayrıca 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu da kısa ve uzun vadeli sigorta kolları, sigortalılık statüleri ve bazı yurtdışı sağlık hizmetleri bakımından tamamlayıcı rol oynar. Özellikle kamu görevlilerinin yurtdışında sağlık hizmetlerinden yararlanmasına ilişkin 5510 sayılı Kanun Ek Madde 4, yurtdışı bağlantılı kamu personeli için özel bir rejim öngörmektedir.

Doktrinde sosyal güvenlik uyuşmazlıklarında milletlerarası özel hukuk boyutunun çoğu zaman gözden kaçırıldığı belirtilmektedir. Oysa yurt dışı çalışma süresinin hangi belgelerle ispatlanacağı, ilgili ülkeyle sosyal güvenlik sözleşmesi bulunup bulunmadığı, borçlanma tarihindeki vatandaşlık statüsü ve sürenin hangi niteliğe sahip olduğu gibi meseleler doğrudan hukuki sonucu değiştirir. Üstelik sosyal güvenlik sözleşmeleri varsa, MÖHUK m. 1/2 uyarınca milletlerarası sözleşme hükümleri öncelikli uygulanabilecektir.

Bu nedenle yurt dışında yaşayan Türk vatandaşları için sosyal güvenlik planlaması sadece “borçlanma başvurusu yapmak” meselesi değildir. Aksine, vatandaşlık statüsü, çalışma süresinin niteliği, ikili sosyal güvenlik sözleşmeleri, borçlanma tutarları ve emeklilik rejimi birlikte değerlendirilmelidir. Hatalı veya eksik başvuru, yıllarca kazanıldığı düşünülen hakkın kaybına yol açabilir.

VI. Vatandaşlık, Çifte Vatandaşlık ve Çıkma İzniyle Vatandaşlığın Kaybının Hukuki Sonuçları

Yurt dışında yaşayan Türk vatandaşlarının hukuki statüsünü belirleyen en önemli eksenlerden biri vatandaşlık hukukudur. Özellikle çifte vatandaşlık, çok vatandaşlık, Türk vatandaşlığından çıkma izni ve bu statü değişikliklerinin medeni haklar, sosyal güvenlik ve kişisel statü üzerindeki etkileri uygulamada büyük önem taşır. 5901 sayılı Türk Vatandaşlığı Kanunu m. 27’ye göre çıkma belgesinin ilgiliye teslimi ile Türk vatandaşlığı kaybedilir ve kişi bu tarihten itibaren yabancı muamelesine tabi olur. Bununla birlikte, bu statü kaybının her hukuk alanında aynı sonucu doğurmadığı görülmektedir; bazı alanlarda özel kanuni korumalar mevcutken bazı alanlarda vatandaşlık koşulu katı şekilde aranır.

Milletlerarası özel hukuk bakımından vatandaşlık, özellikle şahsi statü alanında temel bağlama noktalarından biridir. MÖHUK m. 4/1-b uyarınca, birden fazla devlet vatandaşlığına sahip olanların aynı zamanda Türk vatandaşı olmaları hâlinde Türk hukuku uygulanır. Doktrinde bu kural, Türk hukuk düzeninin, kendi vatandaşı olan kişiyi şahsi statü alanında kendi hukukuyla ilişkilendirme yönündeki açık iradesi olarak yorumlanmaktadır. YÖKTez içeriğinde de belirtildiği üzere, çifte veya çok vatandaşlık sahibi olup aynı zamanda Türk vatandaşı olan kişiler, Türk hukuku bakımından yabancı yatırımcı veya tamamen yabancı kişi gibi değerlendirilmez; Türk vatandaşlığı hukuki bağlantısı korunur.

Bu noktada kişisel statüye ilişkin doktrinsel tartışma önemlidir: Bir kişi fiilen tüm yaşamını yurt dışında geçirse, Türkiye ile sosyal bağları oldukça zayıflasa bile, aynı zamanda Türk vatandaşı olmaya devam ettiği sürece, kanunun vatandaşlık esaslı bağlama kuralı devreye girer. Doktrinde bazı yazarlar, bu yaklaşımın kişiyi en iyi koruyan hukukla bağlantı kurma amacı taşıdığını; bazıları ise mutad mesken bağının fiili yaşam ilişkilerini daha iyi yansıtabileceğini savunmaktadır. Ancak pozitif hukuk bakımından Türk kanun koyucusunun tercihi açıktır: Kanun aksini söylemedikçe, Türk vatandaşlığı kişisel statü bakımından güçlü bağlama noktasıdır.

Vatandaşlıktan çıkma izniyle ayrılan kişiler bakımından ise alan bazlı ayrım yapmak gerekir. Örneğin bazı medeni ve malvarlığı hakları yönünden özel korumalar söz konusu olabilir; ancak sosyal güvenlik gibi alanlarda özel kanunda açık şartlar varsa, o alanın rejimi belirleyicidir. Yargıtay 21. Hukuk Dairesi’nin yukarıda anılan kararı da bu nedenle önemlidir; vatandaşlığın kaybı, bazı sosyal güvenlik avantajlarının otomatik devamını sağlamaz.

Uygulamada en çok hata yapılan konulardan biri, çifte vatandaşlık veya mavi kart statüsünün her alanda aynı hukuki sonucu doğurduğunun sanılmasıdır. Oysa kişisel statü, miras, taşınmaz edinimi, sosyal güvenlik, seçme-seçilme hakkı ve kamu görevleri bakımından sonuçlar farklılaşabilir. Bu nedenle yurt dışında yaşayan Türk vatandaşları ve çıkma izniyle vatandaşlığı kaybedenler, hak ve yükümlülüklerini genel bir kanaate göre değil, ilgili hukuk dalının özel normlarına göre değerlendirmelidir.

VII. Miras Hukuku ve Türkiye’deki Malvarlığının Akıbeti

Yurt dışında yaşayan Türk vatandaşlarının karşılaştığı bir başka önemli problem alanı miras hukukudur. Özellikle murisin yurt dışında ölmesi, mirasçıların farklı ülkelerde bulunması, terekeye hem Türkiye’de hem yabancı ülkede malvarlıklarının dahil olması ve yabancı mahkeme veya noter işlemlerinin Türkiye’de nasıl sonuç doğuracağı, uygulamada çok sayıda uyuşmazlık yaratmaktadır.

MÖHUK m. 20’ye göre miras, ölenin millî hukukuna tabidir; ancak Türkiye’de bulunan taşınmazlar hakkında Türk hukuku uygulanır. Bu hüküm, milletlerarası miras hukukunda karma bir sistem benimsendiğini gösterir. Kural olarak murisin millî hukuku esas alınmakta, fakat Türkiye’deki taşınmazlar bakımından lex rei sitae ilkesi gereğince Türk hukuku devreye girmektedir. Yargıtay 7. Hukuk Dairesi’nin 2012/4967 E., 2013/612 K. sayılı kararı da bu noktayı açıkça teyit etmektedir.

2675 Sayılı Milletlerarası Özel Hukuk ve Usul Hukuku Hakkındaki Yasanın 22/1 maddesi; mirasın ölenin milli hukukuna tabi olduğunu, ancak Türkiye'deki taşınmazlar hakkında Türk Hukukunun uygulanacağını hükme bağlamıştır.

Bu sistem nedeniyle, örneğin Almanya’da yaşayan bir Türk vatandaşının ölümü hâlinde, mirasın genel geçişi bakımından millî hukuku önem taşıyacak; fakat Türkiye’deki taşınmazların intikali ve ayni hak rejimi yönünden Türk hukuku ayrıca uygulanacaktır. Doktrinde bu ayrımın, taşınmaz üzerindeki devlet egemenliği ve tapu sicil güvenliği ilkeleriyle açıklandığı kabul edilir.

Mirasın açılması sebepleri, iktisabı ve taksimi bakımından da terekenin bulunduğu ülke hukuku önem taşıyabilir. Bu yüzden tek bir hukuk sistemiyle tüm miras uyuşmazlığını çözmek çoğu zaman mümkün değildir. Türkiye’de taşınmazı bulunan bir muris bakımından veraset ilamı, tapu işlemleri, saklı pay, vasiyetnamenin şekli ve miras ortaklığının tasfiyesi birbirinden farklı hukuki bağlama noktalarına temas edebilir.

Anayasa Mahkemesi’nin 2013/2758 sayılı kararında da, yabancı boşanma kararının mirasçılık statüsüne etkisi tartışılmış ve kişi hâllerine ilişkin yabancı ilamların Türk hukukunda hangi ölçüde sonuç doğuracağı meselesinin miras hukuku bakımından da kritik olduğu görülmüştür. Bu durum, aile hukuku ve miras hukukunun milletlerarası alanda birbirine ne kadar bağlı olduğunu göstermektedir.

Sonuç olarak yurt dışında yaşayan Türk vatandaşları açısından miras planlaması ve mirasın paylaşımı, yalnızca bir veraset ilamı almakla çözülebilecek bir alan değildir. Özellikle Türkiye’de taşınmaz varsa, Türk hukuku kaçınılmaz biçimde devreye girer. Bu sebeple ölüm öncesi planlama, vasiyetname düzenleme ve ölüm sonrası intikal işlemlerinde hem murisin millî hukuku hem malvarlığının bulunduğu ülke hukuku birlikte değerlendirilmelidir.

VIII. Türkiye’de Açılacak Davalarda Milletlerarası Yetki ve Usul Sorunları

Yurt dışında yaşayan Türk vatandaşları için sadece esasa uygulanacak hukuk değil, davanın hangi ülkede ve hangi mahkemede açılacağı da hayati önemdedir. Uygulamada birçok kişi, Türk vatandaşı olduğu için her davayı otomatik olarak Türkiye’de açabileceğini düşünmekte; bazıları ise tam tersine yurt dışında yaşadığı için Türkiye’de hiç dava açamayacağını sanmaktadır. Oysa milletlerarası yetki, dava türüne ve somut bağlara göre belirlenir.

MÖHUK m. 40, Türk mahkemelerinin milletlerarası yetkisinin iç hukukun yer itibariyle yetki kurallarıyla tayin edileceğini kabul eder. Ayrıca bazı dava türleri için özel yetki kuralları vardır. Örneğin MÖHUK m. 41, Türk vatandaşlarının kişi hallerine ilişkin davalarında, yabancı ülkede dava açılmadığı veya açılamadığı takdirde Türkiye’de belirli mahkemelerde dava açılabilmesine imkan tanımaktadır. Bu hüküm, özellikle boşanma, gaiplik, soybağı gibi kişi hallerine ilişkin uyuşmazlıklarda, yurtdışındaki Türk vatandaşlarına önemli bir usulî kapı açar.

İş ilişkileri bakımından MÖHUK m. 44, işçi lehine özel milletlerarası yetki kuralları getirerek işçinin mutad meskeni, işverenin yerleşim yeri ve bazı hâllerde işin yapıldığı yer üzerinden Türk mahkemelerine erişim sağlar. Miras davalarında ise MÖHUK m. 43 uyarınca ölenin Türkiye’deki son yerleşim yeri, o yoksa terekeye dahil malların bulunduğu yer mahkemesi yetkilidir.

Usul hukuku bakımından önemli bir diğer mesele, yabancı hukukun içeriğinin mahkeme önüne doğru şekilde getirilmesidir. Her ne kadar hâkim yabancı hukuku re’sen uygularsa da, uygulamada tarafların yabancı hukukun metni, tercümesi, uzman görüşü ve benzeri belgelerle mahkemeye yardımcı olması büyük önem taşır. Yabancı hukukun tüm araştırmalara rağmen tespit edilememesi hâlinde Türk hukuku uygulanacağından, ispat ve içerik sunumu dava sonucunu doğrudan etkileyebilir.

Yetki sözleşmeleri konusunda da dikkatli olunmalıdır. MÖHUK m. 47’ye göre, yabancılık unsuru taşıyan borç ilişkilerinden doğan uyuşmazlıklarda taraflar yabancı devlet mahkemelerini yetkili kılabilirler; ancak iş sözleşmeleri ve bazı koruyucu sözleşmelerde bu serbestinin sınırları vardır. Özellikle MÖHUK m. 44 kapsamındaki iş uyuşmazlıklarında kanunun tanıdığı koruyucu yetki rejiminin anlaşmayla bertaraf edilmesi mümkün değildir.

Bu nedenle yurt dışında yaşayan Türk vatandaşları bakımından dava açmadan önce üç aşamalı bir değerlendirme yapılmalıdır: İlk olarak Türk mahkemesinin milletlerarası yetkisi var mı? İkinci olarak Türkiye’de hangi yer mahkemesi yetkili? Üçüncü olarak uyuşmazlığın esasına Türk hukuku mu yoksa yabancı hukuk mu uygulanacak? Bu üç soru birbirine bağlı olmakla birlikte farklıdır; uygulamada çoğu hata bunların birbirine karıştırılmasından kaynaklanır.

IX. Doktrinsel Değerlendirme: Kamu Düzeni, Doğrudan Uygulanan Kurallar ve Kişinin Korunması

Yurt dışında yaşayan Türk vatandaşlarının hukuki sorunları incelenirken salt normatif hükümlerle yetinmek yeterli değildir. Çünkü milletlerarası özel hukuk, bağlama kurallarının mekanik uygulanmasından ibaret olmayıp, aynı zamanda değerler ve yöntem hukuku alanıdır. Bu bağlamda kamu düzeni, doğrudan uygulanan kurallar ve kişinin korunması ilkesi, tüm konulara nüfuz eden üst kavramlardır.

Doktrinde kamu düzeni müdahalesinin istisnai nitelikte olduğu, ancak temel değerleri koruma işlevi taşıdığı kabul edilmektedir. Yabancı hukukun ya da yabancı kararın uygulanması, Türk hukuk düzeninin temel prensipleriyle açıkça çatışıyorsa kamu düzeni devreye girer. Özellikle adil yargılanma hakkı, savunma hakkı, kişi onuru, çocukların üstün yararı ve aile hukukunun çekirdek ilkeleri bakımından bu müdahalenin somutlaştığı görülür. YÖKTez metninde de, tanıma-tenfiz bakımından kamu düzeninin temel hak ve özgürlükler, genel ahlak, toplumun sosyal ve siyasal düzeni gibi değerlerle bağlantılı olarak anlaşılması gerektiği ifade edilmektedir.

Doğrudan uygulanan kurallar ise, normalde yabancı hukukun yetkili olduğu hâllerde dahi, düzenleme amacı gereği Türk hukukunun doğrudan uygulanmasını sağlayan normlardır. Doktrinde bunlar, devletin ekonomik, sosyal ve siyasal düzenini korumayı hedefleyen, yalnızca taraf menfaatlerine değil kamu menfaatine yönelen kurallar olarak tanımlanır. İş hukukunda işçiyi koruyucu emredici hükümler, bazı aile hukuku ve tüketici hukuku normları bu bağlamda tartışılabilir.

Kişinin korunması ilkesi ise özellikle aile hukuku, nafaka, çocuk hukuku ve iş hukukunda ağırlığını hissettirir. Nafaka alacaklısının mutad meskeni hukukunun uygulanması, işçinin korunmasına yönelik yetki kuralları, Türk vatandaşının kişisel statüsünde vatandaşlık esasının güçlü şekilde muhafaza edilmesi gibi örnekler, kanun koyucunun ve yargının koruyucu yaklaşımını göstermektedir. Bu bağlamda Yargıtay 9. Hukuk Dairesi’nin organik bağ vurgulu kararında da, işçinin korunması ilkesinin kanunlar ihtilafı çözümüne nüfuz ettiği görülmektedir.

Doktrinsel açıdan dikkat çekilmesi gereken son husus, vatandaşlık ile mutad mesken arasında kurulan denge sorunudur. Modern milletlerarası özel hukukta mutad mesken bağının giderek önem kazandığı, kişinin fiili yaşam çevresine daha uygun düştüğü ileri sürülmektedir. Buna karşılık Türk hukukunda özellikle kişisel statü alanında vatandaşlık bağının hâlen güçlü biçimde korunduğu görülmektedir. Bu ikili yapı, yurt dışında yaşayan Türk vatandaşlarının uyuşmazlıklarında bazen öngörülebilirlik sağlarken, bazen de fiili yaşama en uygun hukukla normatif bağlama noktası arasında gerilim yaratabilmektedir.

Sonuç

Yurt dışında yaşayan Türk vatandaşlarının karşılaştıkları hukuki sorunlar, basit bir “yurt dışı meselesi” olmanın çok ötesindedir. Bu sorunlar, esasen birden fazla hukuk düzeninin kesiştiği, vatandaşlık, aile, çalışma hayatı, sosyal güvenlik, miras ve usul hukuku başlıklarının iç içe geçtiği çok katmanlı uyuşmazlıklardır. Bu uyuşmazlıklarda doğru sonuca ulaşabilmek için ilk yapılması gereken, yabancılık unsurunun niteliğini saptamak ve hangi hukuk düzeninin hangi meseleye uygulanacağını ayrı ayrı belirlemektir.

Aile hukuku alanında evlenme, boşanma, nafaka ve mal rejimi konularında müşterek millî hukuk, müşterek mutad mesken ve koruyucu bağlama kuralları belirleyici olmaktadır. Yabancı boşanma kararlarının Türkiye’de sonuç doğurabilmesi için tanıma-tenfiz mekanizmasının işletilmesi çoğu zaman zorunludur. İş hukukunda mutad işyeri, sıkı ilişki, organik bağ ve işçinin korunması ilkesi öne çıkar. Sosyal güvenlikte 3201 sayılı Kanun özel bir rejim kurmakta; vatandaşlık statüsü burada kritik rol oynamaktadır. Miras hukukunda murisin millî hukuku ile Türkiye’deki taşınmazlar bakımından Türk hukukunun uygulanması birlikte değerlendirilmelidir. Usul hukuku bakımından ise Türk mahkemelerinin milletlerarası yetkisi, dava türüne göre özel olarak incelenmelidir.

Doktrinsel açıdan bakıldığında, kamu düzeni, doğrudan uygulanan kurallar ve kişinin korunması ilkesi, tüm bu alanlara yön veren üst ilkeler olarak ortaya çıkmaktadır. Türk hukukunun yaklaşımı, bir yandan milletlerarası özel hukukun evrensel yöntemlerini benimserken, diğer yandan Türk vatandaşlığı bağını ve kamu düzenini güçlü biçimde korumaya devam etmektedir.

Son tahlilde, yurt dışında yaşayan Türk vatandaşlarının karşılaştığı hukuki meselelerde genel ve otomatik çözümler yoktur. Her uyuşmazlık bakımından vatandaşlık, mutad mesken, kararın verildiği ülke, malvarlığının bulunduğu yer, sözleşmenin kurulduğu merkez ve kamu düzeni etkisi ayrı ayrı değerlendirilmelidir. Bu nedenle bu alandaki hukuki danışmanlık ve yargısal değerlendirme, disiplinler arası, dikkatli ve somut olay odaklı bir yaklaşım gerektirir.