ABD'nin "Narko-Terörizm ve Seçim Gaspı" kapsamında suçla mücadele gerekçesi altında Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro'yu askeri/polisiye bir operasyonla alıkoyması, yeni yılın en önemli ve uluslararası hukuk açısından oldukça tartışmalı olayları arasında yerini aldı.
Narko-Terörizmle ulusal ve uluslararası düzlemde mücadele edilmesi elbette gerekmektedir. Ancak bu mücadele, hukuk çerçevesinde yürütülürse meşru olabilir. Aksi durum herkesin/ her devletin kendi kararlarını alıp uygulayacağı bir kaos dünyasına bizi sürükler.
Bu olay, uluslararası hukuk açısından bir devletin diğer devletin egemenlik hakkının ihlali niteliğindedir. Uluslararası hukuk ve Birleşmiş Milletler (BM) kuralları çerçevesinde bakıldığında da, bir devletin başka bir devletin başkanını zorla alıkoyması uluslararası hukukun hiçe sayıldığı, açık bir hukuk ihlalidir.
Uluslararası toplumda, güçlünün değil, hukukun üstünlüğünü sağlamak üzere kurulan ancak etkinliği açısından son yıllarda eleştirilen ve tartışılır hale gelen Birleşmiş Milletler teşkilatının kuruluş amacı, uluslararası barış ve güvenliği korumaktır.
Birleşmiş Milletler Antlaşmasının giriş bölümünde ; büyük uluslarla, küçük ulusların hak eşitliğinin korunmasından ve ortak yarar dışında silahlı kuvvet kullanılmamasını sağlayacak ilkelere uyulmasının sağlanmasından bahsedilir.
Birleşmiş Milletler Antlaşması’nın 1. Maddesinde Birleşmiş Milletlerin Amaç ve ilkeleri belirlenmiş olup;
1. Uluslararası barış ve güvenliği korumak ve bu amaçla : barışın uğrayacağı tehditleri önlemek ve bunları boşa çıkarmak, saldırı ya da barışın başka yollarla bozulması eylemlerini bastırmak üzere etkin ortak önlemler almak; ve barışın bozulmasına yol açabilecek nitelikteki uluslararası uyuşmazlık veya durumların düzeltilmesini ya da çözümlenmesini barışçı yollarla, adalet ve uluslararası hukuk ilkelerine uygun olarak gerçekleştirmek;
2. Uluslar arasında, halkların hak eşitliği ve kendi geleceklerini kendilerinin belirlemesi ilkesine saygı üzerine kurulmuş dostça ilişkiler geliştirmek, ve dünya barışını güçlendirmek için diğer uygun önlemleri almak;
3. Ekonomik, sosyal, kültürel ve insancıl nitelikteki uluslararası sorunları çözmede, ve ırk, cinsiyet, dil ya da din ayrımı gözetmeksizin herkesin insan haklarına ve temel özgürlüklerine saygının geliştirilip güçlendirilmesinde uluslararası işbirliğini sağlamak; ve
4. Bu ereklere ulaşılması yolunda ulusların giriştikleri eylemlerin uyumlaştığı bir odak olmak.
olarak sıralanmış ve yine Madde 2’de Birleşmiş Milletler örgütü ve üyelerinin uyması gereken temel kurallar sayılmıştır. Buna göre; 1. Maddede belirtilen amaçlara ulaşmak üzere aşağıdaki ilkelere uygun biçimde hareket edeceklerdir :
1. Örgüt, tüm üyelerinin egemen eşitliği ilkesi üzerine kurulmuştur.
2. Tüm üyeler, üyelik sıfatından doğan hak ve çıkarlardan tümünün yararlanmasını sağlamak için, işbu Antlaşma’ ya uygun olarak üstlendikleri yükümlülükleri iyi niyetle yerine getirirler.
3. Tüm üyeler, uluslararası nitelikteki uyuşmazlıklarını, uluslararası barış ve güvenliği ve adaleti tehlikeye düşürmeyecek biçimde, barışçı yollarla çözerler.
4. Tüm üyeler, uluslararası ilişkilerinde gerek herhangi bir başka devletin toprak bütünlüğüne ya da siyasal bağımsızlığa karşı, gerek Birleşmiş Milletler' in amaçları ile bağdaşmayacak herhangi bir biçimde kuvvet kullanma tehdidine ya da kuvvet kullanılmasına başvurmaktan kaçınırlar.
5. Tüm üyeler, örgütün işbu Antlaşma gereği giriştiği tüm eylemlerde örgüte her türlü yardımı yaparlar ve Birleşmiş Milletler tarafından aleyhinde önleme ya da zorlama eylemine girişilen herhangi bir devlete yardım etmekten kaçınırlar.
6. Örgüt, Birleşmiş Milletler üyesi olmayan devletlerin de, uluslararası barış ve güvenliğin korunmasının gerektirdiği ölçüde bu ilkelere uygun biçimde hareket etmesini sağlar.
7. İşbu Antlaşma’ nın hiçbir hükmü, Birleşmiş Milletler’ e herhangi bir devletin kendi iç yetki alanına giren konulara müdahale yetkisi vermediği gibi, üyeleri de bu türden konuları işbu Antlaşma uyarınca bir çözüme bağlamaya zorlayamaz; ancak, bu ilke, VII. Bölüm’de öngörülmüş olan zorlayıcı önlemlerin uygulanmasını hiçbir biçimde engellemez.
Maduro olayına baktığımızda, ABD müdahalesi , başta egemenlik hakkının ve devletlerin başka bir devletin toprak bütünlüğüne veya siyasi bağımsızlığına karşı güç kullanmasını yasaklayan BM Şartı Madde 2/4 maddesi ile yukarıda belirtilen hükümlerin ihlali niteliğindedir. ABD'nin Venezuela topraklarına her ne olursa olsun bir gerekçe göstererek girip bir operasyon yapması, Venezuela'nın egemenliğinin ihlali (tecavüzü) sayılır.
Keza "kartel lideri" ve "aranan suçlu" olarak nitelendirilerek, Maduro’nun alıkonularak, kendi ülkesi dışında bir başka devletin mahkemesinde yargılanması uluslararası mahkemelerin ve kuruluşların yok sayılması, “devletlerin eşitliği” “devletlerin egemen eşitliği” prensibi gereği ve hiçbir devletin hukuki anlamda diğeri üzerinde hakimiyet sahibi olmayacağı kuralı çerçevesinde; uluslararası hukukun temel prensiplerinden birisi olan görevdeki devlet başkanlarının (Head of State) yabancı ülkelerin yargılamalarından ve tutuklamalarından muaf olması ve Devlet Başkanı Dokunulmazlığı (Sovereign Immunity) ilkesini de ihlal etmiştir.
Birleşmiş Milletler Antlaşması’nda kuvvet kullanma, istisnai bir durum olup, katı koşullara bağlanmıştır. BM Şartına göre bu istisnalar; meşru müdafaa şartlarının oluşması ve uluslararası barış ve güvenliğin tehdit altında olmasıdır.
ABD, bir "savaş ilanı" veya "işgal" olarak değil, "uluslararası suçlu yakalama operasyonu" olarak tanımladığı bu operasyonu "kendini savunma" olarak nitelendirse de, uluslararası hukukta Meşru Müdafaa Sınırları (Madde 51) açıkça belirtilmiş olup, meşru müdafaa sadece "silahlı bir saldırı" gerçekleştiğinde yapılabilir. Bu da ancak Uluslararası barışın ve güvenliğin tehdit altında olup olmadığının tespitinden sorumlu yetkili organ olan BM Güvenlik Konseyi gerekli tedbirleri alana kadar yapılacak bir müdahale niteliğindedir. BM Genel Kurulu’nun 14 Aralık 1974 tarih ve A/3314 sayılı kararıyla silahlı saldırıya ilişkin tanımlar yapılmıştır. Uyuşturucu kaçakçılığı veya "narko-terör" suçlamalarının bir ülkeyi işgal etmek veya liderini kaçırmak için uluslararası hukuk açısından hukuki bir zemin oluşturduğunu söylemek mümkün değildir.
Bilindiği üzere ABD başkanı Trump, seçim argümanı ve gelecek hedefi olarak ortaya "göç" ve "uyuşturucu maddeler" ile mücadeleyi koymuştur.
ABD Yönetimi Şubat 2025 de Latin Amerika ülkelerindeki 8 uyuşturucu kartelini de ABD'nin ulusal güvenliğini ve ekonomisini tehdit ettiği gerekçesiyle 'yabancı terör örgütü' listesine eklemişti. Çoğunluğu Meksika olmak üzere, El Salvador’u da içine alan bu kararda Venezuela'dan “Tren de Aragua” adlı örgütte bulunmaktaydı. O dönemde ABD Dışişleri Bakanının bu uyuşturucu kartellerinin terör eylemleri gerçekleştirdiğini veya gerçekleştirme riski taşıdığı yönündeki açıklaması aslında bu çabaların bölgenin içişlerine müdahaleyi meşrulaştırma ve operasyona zemin hazırlama gayreti olduğunu göstermektedir. Birleşmiş Milletler Antlaşması’nın “Barışın Tehdidi, Bozulması ve Saldırı Eylemleri Durumunda Alınacak Önlemler” başlıklı VII. Bölüm, 39. 41. ve 42. maddede bir devletin başka bir devlete karşı askeri müdahale, kuvvet kullanma kararlarının Güvenlik Konseyince alınması ve uygulanması gerektiği belirtilmektedir. Ancak böyle bir askeri operasyon için BM Güvenlik Konseyi'nin (BMGK) askeri müdahaleye yetki vermesi de , her hangi bir şekilde öneri ya da tavsiyede bulunması da söz konusu olmamıştır.
ABD Başkanı’nın “kongreden izin alsaydık sızıntı olabilir, operasyonun seyri değişebilirdi” ifadelerinden de anlaşılacağı üzere ABD’nin başka bir devlet topraklarında gerçekleştireceği operasyon için Kongre’nin onayını almamış olması, ABD iç hukukunda ve siyasetinde de mutlaka tartışma konusu olacaktır. Keza ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun olayı, hukuki çerçevede aranan iki sanığın tutuklanması olarak nitelendirmesi uluslararası hukuk kuralları çerçevesinde kabul edilebilecek bir savunma değildir. Keza tutuklamanın hemen ardından ABD yönetimi tarafından yapılan ülkeyi biz yöneteceğiz, petrol sahaları için şirketleri gönderiyoruz gibi açıklamalar olayın boyutunu açıkça ortaya koymuştur. Bu arada Latin Amerika ülkelerinin özellikle Çin ile kurduğu çok önemli ekonomik, askeri bağlantılarının, işbirliklerinin ABD yönetimini rahatsız ettiği, ürküttüğü de ortadadır. Bu çerçevede bakıldığında Venezuela müdahalesinin Latin Amerika ülkeleri için de düşündürücü tarafı bulunmaktadır.
ABD Başkanı Donald Trump, 3 Ocak 2026 günü, Florida'daki ikametgahında düzenlediği basın toplantısında; basın mensuplarının ABD'nin bir başka ülkenin liderini zorla alıp getirmesinin (rejim değişikliği/müdahale) hukuki dayanağını ve Amerika’nın önceki politikasıyla çelişip çelişmediği sorusu üzerine, özetle; Maduro yönetiminin ABD güvenliğini tehdit ettiğini, müdahalenin 200 yıllık Monroe Doktrini'nin ruhuna uygun olduğunu, ancak kendi yöntemlerinin bu doktrini çok daha ileri bir seviyeye taşıdığını hatta "Artık buna Donroe Doktrini diyorlar" ifadesiyle ortaya koymuştur. ABD Yönetimi bu ifade ile Monroe Doktrininin savunmacı politikasından, bölgedeki kaynakların değerlendirilmesi noktasında agresif/müdahaleci ve hakimiyetçi bir politika uygulayacağını açıkça ifade etmiş ve Venezuela müdahalesi ile ve sonrasında yapılan “Venezuela’yı biz yöneteceğiz” ifadesi ile de bunu zaten göstermiştir. Bu açıklamalar dikkatleri tekrar Monreo Doktrinine yönlendirmiştir.
ABD tarihine bakıldığında zaman zaman tekrarlanan ve yönetimler tarafından farklı uygulamalara tabi tutulan bu anlayışın izlerini görmek mümkündür.
1823’de ABD Başkanı James Monroe tarafından Kongre'ye sunulan, Avrupa devletlerinin o dönemde Napolyon Savaşları sonrası kurduğu "Kutsal İttifak"ın (Avrupa'nın büyük monarşileri) Kuzey ve Güney Amerika kıtalarındaki ((Latin Amerika ülkelerindeki) sömürgecilik faaliyetlerine son vermesini ve ABD'nin de Avrupa'daki siyasi çekişmelere karışmaması hedefini içeren, "Amerika Amerikalılarındır" ilkesine dayanan; “Monroe Doktrini” olarak bilinen bir bildiri vardır.
Doktrinin Temel Maddeleri
-Amerika kıtası (Kuzey ve Güney), bundan böyle hiçbir Avrupa devleti tarafından sömürgeleştirilemez.
-Avrupalı güçlerin Amerika kıtasındaki herhangi bir ülkenin (yeni bağımsız olanların) iç işlerine karışması veya onları baskı altına alması, ABD'ye yapılmış bir düşmanlık sayılacaktır.
-ABD de Avrupa'daki savaşlara, iç çatışmalara veya Avrupa devletlerinin kendi aralarındaki meselelere karışmayacaktır.
Temeli müdahalecilikten uzak, içe çekilme/ savunmada kalma mekanizmasına dayalı "Avrupa karışamaz" doktrini zaman içerisinde Başkan Roosevelt döneminde, "Büyük Sopa" (Big Stick) politikası olarak yeniden yorumlanarak ABD'nin Latin Amerika üzerindeki hakimiyet aracına dönüşerek "sadece ABD karışabilir" noktasına taşındı.
ABD’nin bu çabalarını Amerika Kıtasının tek hakim gücü olmak ve küresel bir güç haline gelmek için yürüttüğü bir politika olarak görebiliriz.
Yürüttüğü bu politikayı zaman zaman tarih sahnesinde de sergilemiştir. Keza 1962’de ABD Başkanı John F. Kennedy, Küba Krizi’ni yönetirken dahi Monroe Doktrini'ne atıfta bulunmuş, SSCB’nin Küba'ya füze yerleştirmesini artık Yeni Dünya olarak nitelendirdikleri Amerika kıtasına askeri veya siyasi müdahale olarak değerlendirmiştir.
Yine Monreo Doktrini çerçevesinde Yabancı bir gücün silahlarının yarımküreye girişini fiziksel olarak engellemek hakkını kullandığını ifade ederek “deniz ablukası” yolunu seçmiş ve buna da savaş ilanı sayılmaması için “Karantina” adını vermiş, uluslararası hukukta meşrulaştırmak için de Rio Paktı'na (Amerika Devletleri Örgütü ) başvurup "kıtasal savunma" olarak dünyaya duyurmuştur.
Başkan Kennedy, 22 Ekim 1962'de yaptığı ulusa sesleniş konuşmasında;
"Bu ulusun politikası şudur: Küba'dan Batı Yarımküre'deki herhangi bir ulusa fırlatılacak herhangi bir nükleer füze, Sovyetler Birliği tarafından ABD'ye yapılmış bir saldırı olarak kabul edilecek ve Sovyetler Birliği'ne karşı tam bir misilleme gerektirecektir." açıklamasını yapmıştır. (Bu konuşmanın orijinal metnine Yale Hukuk Fakültesi arşivi https://avalon.law.yale.edu/20th_century/msc_cuba015.asp ve https://www.jfklibrary.org/asset-viewer/archives/tnc-384 den ulaşmak mümkündür)
Bu sürecin sonunda da Sovyet füzelerinin Küba'dan çekilmesi gerçekleşmiştir. Küba örneği ABD nin dış politika ve uygulamalarına ve “Latin Amerika’ya bizim dışımızda kimse yaklaşamaz” anlayışına önemli bir örnektir.
Yine 1989 yılında, bundan 36 yıl önce, eski ABD Başkanı George H.W. Bush döneminde şantaj, uyuşturucu kaçakçılığı ve kara para aklama suçlamalarıyla Panama Devlet Başkanı Manuel Noriega'nın "Adil Dava Operasyonu" (Operation Just Cause) adı altında devrilerek Florida'ya getirilmesi, tutuklanması ve ABD'de yargılanması, nihayetinde de Panama ordusunun lağvedilerek ülkenin ABD yanlısı sivil bir yönetime geçmesi de buna bir örnektir. O dönem de bu eylem, uluslararası hukuku ihlal ettiği ve Kongre onayı alınmadığı gerekçeleriyle sert biçimde eleştirilmiştir. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu ve Amerikan Devletleri Örgütü (OAS), işgali kınamış ve uluslararası hukukun ihlali olarak nitelemiştir. ABD o dönemde bu kararları da kabul etmemiş ve veto etmiştir.
Her ne kadar ABD bu siyasi liderleri devlet başkanı olarak tanımadıkları için ‘devlet başkanlarının bir başka ülkede yargılanamaması’ kuralına tabi olmayacağını belirtse de bunun uluslararası hukukta karşılığının olmadığını söylemek gerekir.
ABD yine bölgesel hakimiyetine, jeopolitik ve ekonomik bir tehdit olarak gördüğü Venezuela'daki Rusya, Çin ve İran etkilerini ve ülkenin petrol rezervlerinin "hasım" güç olarak gördüğü devletlerin eline geçmesinin Monroe Doktrini'nin ihlali sayarak bu kez tıpkı Küba’da SSCB gücünü kırdığı gibi Venezuela’da da diğer güçlü devletlerin ilişkilerini koparmayı hedeflemiştir. Bu çerçevede bakıldığında Venezuela müdahalesinin Latin Amerika ülkelerinin geleceği açısından da düşündürücü tarafı bulunmaktadır.
ABD'nin "kendi güvenliği ve demokrasi" anlayışına göre adaletli bir uygulama olarak nitelendirdiği, modern diplomasinin ve uluslararası hukukun temel kurallarını yıkan Maduro'nun alınması olayı; “güçlünün kendi hukukunu uyguladığı” uluslararası hukuk açısından kabul edilmez bir durum olup, gelecek açısından dünyada tehlikeli bir emsal oluşturabilecek niteliktedir.
Uluslararası mahkemeler büyük devletlerin "polislik yapma" veya "rejim değiştirme" girişimlerini hukuka aykırı bulmuştur. Uluslararası Adalet Divanının da "Bir devletin, başka bir devletin rejimini, ideolojisini veya siyasi yapısını beğenmediği için ona müdahale etme veya o rejimi devirmeye çalışma hakkı yoktur." tespiti ile aldığı ve yine "Müdahale hakkı (right of intervention), uluslararası hukukta yeri olmayan bir güç politikası tezahürüdür." değerlendirmesi yaptığı kararlar bulunmaktadır. Örn: Nakaragua Davası(Nikaragua vs. ABD, 1986), Korfu Boğazı Davası (İngiltere vs. Arnavutluk, 1949), Demokratik Kongo Cumhuriyeti vs. Uganda (2005), Almanya vs. İtalya (Devletin Yargı Muafiyeti, 2012), Lotus Davası (Fransa vs. Türkiye, 1927)
BM Antlaşması’nın başlangıç kısmında “Biz Birleşmiş Milletler Halkları, … savaş felaketinden gelecek kuşakları korumaya, temel insan haklarına, adaletin korunmasına ve antlaşmalara saygı göstermeye, uluslararası hukuktan doğan yükümlülüklere saygı gösterilmesi için gerekli koşulları oluşturmaya ve daha geniş bir özgürlük içinde daha iyi yaşama koşulları sağlamaya, … uluslararası barış ve güvenliği korumak için güçlerimizi birleştirmeye, müşterek yararlar dışında silâhlı kuvvet kullanılmamasını sağlayacak ilkeleri kabul etmeye ve bu paralelde uluslararası kurumlardan yararlanmaya karar verdik.” denmektedir.
2001 Afganistan ve 2003 Irak işgallerinin de unutulmadığı ve sonuçları ortadadır. Dünyanın uluslararası hukuku yeniden hatırlama ve gerekli tedbirleri alma zamanıdır.
Av. Sema Aksoy
Ankara Barosu Eski Başkanı
Kaynak:
- Resmî Gazete, Tarih: 24.08.1945, Sayı: 6092
- Aslan Gündüz, Milletlerarası Hukuk ve Milletlerarası Teşkilatlar Hakkında Temel Metinler, Beta Yayınları, 1994, s. 25-45
- Allan Nevins,Henry Steele Commager ,Çeviri Halil İnalcık, ABD Tarihi ,Doğu Batı Yayınları Mart 2019
- Hüseyin Pazarcı, Uluslararası Hukuk, Turhan Kitabevi, Ankara, 2005.
- H. Serdar Hoş, Haklı Savaş ve İnsancıl Hukuk ,İnsancıl Hukuk, Savaş ve Kuvvet Kullanımın Sınırlandırılması / On İki Levha Yayıncılık, Haziran 2013