Yeni adli yıl, Yargıtay'daki İsmail Rüştü Cirit Konferans Salonu'nda düzenlenen törenle başladı.

Törene, Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz, Anayasa Mahkemesi Başkanı Kadir Özkaya, Danıştay Başkanı Zeki Yiğit, Adalet Bakanı Akın Gürlek, Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy, Yeni Parti Genel Başkanı Özgür Özel, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, BBP Genel Başkanı Mustafa Destici ile bazı siyasiler ve Yargıtay üyeleri, hakimler ve savcılar katıldı.

Türkiye Barolar Birliği (TBB) Başkanı Erinç Sağkan, 2026-2027 Adli Yıl Açılış Töreni'nde açıklamalarda bulundu.

Hukukun üstünlüğünün en önemli göstergelerinden birinin bağımsız yargının kararlarına riayet edilmesi olduğunu belirten Sağkan, "Hukukun üstünlüğü, devletin hukuk üretme kudretinden önce, kendi koyduğu hukuka bağlı kalabilme iradesini ifade eder. Hukukun üstünlüğünün başat göstergesi, yurttaşa hangi kuralların konulduğu kadar, iktidarın da hangi sınırlar içinde tutulduğudur. Devletin kendi gücüne hukuk eliyle sınır çizebilmesi, demokratik düzenin en ileri olgunluk ölçülerinden biridir. Bunun en önemli göstergesi ise bağımsız yargının kararlarına riayettir" dedi.

Erinç Sağkan, şöyle devam etti: "Adalet yargı kararının verilmesiyle değil, uygulanmasıyla varlık kazanır. Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının gereğinin yerine getirilmesi, kamu makamlarının takdirine bırakılmış bir tercih değil; Anayasa’nın ve tarafı olduğumuz uluslararası sözleşmelerin devlete yüklediği hukuki bir yükümlülüktür. Anayasa’nın bağlayıcı kıldığı bir hükmün uygulanması tercihlere, siyasi değerlendirmelere veya kararın sonucuna göre değişemez. Aksi hâlde tartışma tek bir yargı kararını aşar; Anayasa’nın devlet düzeni içindeki anlamının sorgulanmasına kadar uzanır."

"HUKUKA AYKIRI UYGULAMALAR GÜVENSİZLİK OLUŞTURUYOR"

Sağkan, son dönemde kişi özgürlüğünü sınırlayan tutuklama ve bazı adli kontrol tedbirlerinin kanunda öngörülen koşullar dikkate alınmadan ve ölçüsüz şekilde uygulandığını ifade etti.

Ceza soruşturmalarında gizlilik ilkesinin kamu makamları tarafından ihlal edilmesinin lekelenmeme hakkı ve masumiyet karinesini zedelediğini belirten Sağkan, "Gözlemlerimiz, ceza muhakemesi yargılama süreçleriyle infazın iç içe geçtiği yönündedir. Ceza soruşturmalarındaki gizlilik ilkesinin bizzat kamu makamları tarafından ihlal edilmesi, kişilerin lekelenmeme hakkını ve masumiyet karinesini ağır şekilde zedelemekte, toplum nezdinde itibarsızlaştırılmalarına ve damgalanmalarına neden olmaktadır. Bu tür hukuka aykırı uygulamalar ceza adalet sistemine karşı derin ve yaygın bir güvensizlik oluşturmaktadır" dedi.

"İZİN VERİLEN VE İZİN VERİLMEYEN DÜŞÜNCE AYRIMI"

İfade özgürlüğüne ilişkin yargı pratiklerinin de özgürlük alanını daralttığını kaydeden Sağkan, şunları söyledi:

"Bireylerin, özgürce düşüncelerini açıklayabilmesi ve yayabilmesi anlamında ifade özgürlüğü temel haklardan olup, çekirdek özü her koşulda korunmalıdır. Maalesef ülkemizdeki ifade hürriyetini ilgilendiren yargı pratikleri özgürlük alanlarını genişleten ve koruyan değil aksine daraltan ve baskılayan bir noktaya varmıştır. Özellikle Türk Ceza Kanunu’nda 'Kamu Barışına Karşı Suçlar' başlığında düzenlenen suç tiplerine dair yargısal süreçlerdeki bazı uygulamalar, ifade hürriyetinin üzerinde büyük bir baskıya dönüşerek, izin verilen düşünce ve izin verilmeyen düşünce ayrımına işaret etmektedir. Az önce de belirttiğim üzere koruma tedbirlerinin cezalandırmaya dönük biçimde uygulanması, 'tahliye kararına dahi tahammülün bulunmadığı' algısı yaratan ve hatalı bir değerlendirme diyerek geçiştiremeyeceğimiz açık hukuka aykırı uygulamalar, düşünce ve ifade hürriyeti kapsamında toplumun önemli bir kesimi üzerinde baskı ve kaygı yaratmaktadır."

"SİYASETİN DİLİ İLE YARGININ DİLİ GİDEREK BİRBİRİNE YAKLAŞIYOR"

Türkiye’de üzerinde durulması gereken sorunlardan birinin siyasetin dili ile yargının dilinin giderek birbirine yaklaşması olduğunu söyleyen Sağkan, siyasi ihtilafların mahkeme salonlarına taşındığı bir ortamın adalete duyulan güveni sarstığını belirtti. Sağkan, "Yargısal kararların hukuki anlamlarından ziyade; kime yaradığı, kimi etkilediği, hangi siyasi sonucu doğuracağı daha fazla konuşulmaktadır. Böylesi dönemlerde, kararın gerekçesi değil, kararın arkasındaki irade aranmaya başlanmaktadır" dedi.

TÜRKİYE BAROLAR BİRLİĞİ BAŞKANI AV. R. ERİNÇ SAĞKAN’IN 2026-2027 ADLİ YIL AÇILIŞ TÖRENİNDE YAPTIĞI KONUŞMANIN TAM METNİ

Sayın Cumhurbaşkanım,

Sizleri Türkiye Barolar Birliği adına saygıyla selamlıyor; Sayın Yargıtay Başkanımızın, yüksek yargı organlarımızın değerli başkan ve üyelerinin, adaletin ağırlığını ülkenin her köşesinde omuzlayan avukat, hâkim ve savcı meslektaşlarımın, adalet emekçilerinin ve tüm yurttaşlarımızın yeni adli yılını kutluyorum.

Bu adli yıla da maalesef çevresinde savaşların sürdüğü bir coğrafyanın tam ortasında giriyoruz. Böyle bir kuşatılmışlığın içinde ülkemizin bir taraftan savaşların dışında kalarak, çatışmasızlık süreçlerinin ve barış çabalarının önemli aktörlerinden biri olabilmesi, bir taraftan ise insanlığa karşı suçlarda mağdurun yanında yer alarak uluslararası mekanizmaları hayata geçirme çabası, korunması ve dünyanın geri kalanına örnek olması gereken tarihi bir duruştur.

Bununla birlikte devleti güçlü kılan ve toplumu ayakta tutan asli unsur uluslararası alanda olduğu kadar yerelde de "toplumsal bütünleşmenin'' tesisi, kendi içindeki ihtilafları hukuk ve demokrasiyle çözebilme kudretidir.

Bugün Türkiye, tam da bu kudretini ortaya koyacağı önemli bir eşiktedir. Terörün ülkemiz gündeminden çıkarılması ve toplumsal bütünleşmenin sağlanmasına yönelik irade, çatışma ve ihtilafların hukuk yoluyla geride bırakılabilmesi bakımından tarihsel bir imkândır. Zira yaklaşık kırk yıldır devam eden terör süreci, yalnızca şehitlerimiz, gazilerimiz, sivil kayıplarımız gibi korkunç sonuçlarıyla değil, aynı zamanda demokrasimizde ve hukuk pratiğimizde de derin krizlere yol açmasıyla olumsuz yönde belirleyici olmuştur.

Terörle mücadele gerekçesiyle kamusal yetkiler alabildiğine genişletilmiş, olağanüstü hâllerle başa çıkmanın yöntemleri kurumsallaştırılmış, âdeta olağanlaştırılmıştır. Yine aynı dönemde suç kavramının anlamı da değişmiştir. Siyasi, ekonomik, toplumsal ve çevresel alanları da içine alan çok daha geniş bir "tehdit'' ve ''tehlike" anlayışı ceza hukukunun merkezine yerleşmiş, hâliyle olağanüstü önlemler almak ve güç kullanmak da daha kolay meşrulaştırılmıştır.

Tam da bu nedenle, bugün önümüzde duran meselenin silahların susması olarak görüldüğü kadar, demokratik hukuk devletinin tam manasıyla inşası ve toplumsal bütünleşmenin hukuk aracılığıyla tesisi olarak görülmesi gerektiğini önemle belirtmek isterim. Evet, siyasi iradeler çatışma süreçlerini sona erdirebilirler, ancak toplumsal bütünleşme ve bunun kalıcı olması, yurttaşların hak ve özgürlüklerini güvence altına alan bir hukuk düzenini gerektirir.

Toplumsal barışın güçlenmesi ve şiddetin kalıcı biçimde sona ermesi hepimizin ortak arzusudur. Böylesine tarihî sonuçlar doğuracak bir sürecin hukuki zemininin de açık, öngörülebilir, denetlenebilir ve Anayasal ilkelerle uyumlu olması beklenir. Bu sorumlulukla ifade etmek isterim ki, böyle bir düzenlemeyi kalıcı kılacak olan, vaatlerden öte taşıdığı hukukî sağlamlık ve hukuk devleti güvencesidir.

Türkiye Barolar Birliği olarak, Yüce Meclis çatısı altında kurulan komisyonda görüş ve önerilerimizi ifade etme fırsatı bulmuştuk. Bunların bir bölümünün komisyon raporuna da yansıdığını gördük. Bundan sonraki aşamada da, ulus devlet anlayışı ve üniter yapı içerisinde, kalıcı toplumsal bütünleşmenin hukukun güvencesi altında tesisi için bütün kurumsal birikimimizle katkı sunmaya hazır olduğumuzu önemli belirtmek isterim.

Sayın Cumhurbaşkanım,

Dünyanın içinde bulunduğu hâl, yaşanan büyük acılar, savaşlar ve adaletsizlikler, evrensel hukuka bağlılığın samimiyetini her gün yeniden sınamaktayken, insanlığın ortak vicdanının yaralandığı bu dönemde, sınanan yalnızca milyonlarca masum değil; İkinci Dünya Savaşı'nın küllerinden "bir daha asla" sözüyle kurulan uluslararası hukuk düzeninin bizzat kendisidir.

İşte böyle bir dönemde, uluslararası insancıl hukuku ve barışı savunmak ve bu kapsamda etkili rol alabilmek az önce de ifade ettiğim üzere onurlu ve tarih önünde kayda değer bir duruş olmakla birlikte, bu tutum, kendi hukuk sistemimizi tam anlamıyla bağımsız ve tarafsız bir yapıya büründürmek, evrensel hukuk kurallarına tam riayet ve eksiksiz demokrasiyle anlam kazanır. Çünkü bir devletin dünyaya hukuk adına yükselttiği söz, en büyük gücünü o devletin kendi hukukuna sadakatinden ve demokrasisinin eksiksiz işlemesinden alır.

Bu kapsamda, ülkemizin demokratik kültürünün, hukuk ve yargı düzeninin güçlendirilmesini temel görevlerimizden biri olarak kabul ettiğimiz için, bu kürsüden hukukun üstünlüğü ve yargı bağımsızlığı bakımından hatalı veya hukuka aykırı gördüğümüz uygulamaları da konuşmayı, adaletin sorunlarını erklerin huzurunda dile getirmeyi bir sorumluluk olarak görüyoruz.

Hukukun üstünlüğü, devletin hukuk üretme kudretinden önce, kendi koyduğu hukuka bağlı kalabilme iradesini ifade eder. Hukukun üstünlüğünün başat göstergesi, yurttaşa hangi kuralların konulduğu kadar, iktidarın da hangi sınırlar içinde tutulduğudur. Devletin kendi gücüne hukuk eliyle sınır çizebilmesi, demokratik düzenin en ileri olgunluk ölçülerinden biridir. Bunun en önemli göstergesi ise, bağımsız yargının kararlarına riayettir.

Adalet yargı kararının verilmesiyle değil, uygulanmasıyla varlık kazanır. Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının gereğinin yerine getirilmesi, kamu makamlarının takdirine bırakılmış bir tercih değil; Anayasa'nın ve tarafı olduğumuz uluslararası sözleşmelerin devlete yüklediği hukuki bir yükümlülüktür. Anayasa'nın bağlayıcı kıldığı bir hükmün uygulanması tercihlere, siyasi değerlendirmelere veya kararın sonucuna göre değişemez. Aksi hâlde tartışma tek bir yargı kararını aşar; Anayasa'nın devlet düzeni içindeki anlamının sorgulanmasına kadar uzanır.

Türkiye Barolar Birliği olarak Milli Dayanışma Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonuna sunduğumuz önerilerin başında da yüksek mahkeme kararlarının etkili ve eksiksiz biçimde uygulanmasını sağlayacak güvencelerin güçlendirilmesi gelmiştir. Bu önerinin Komisyon Raporu'na yansımış olmasını önemli buluyoruz. Ancak hukuk devletinde asıl güvence, bir ilkenin raporlarda kabul edilmesi değil, devletin bütün organları bakımından tereddütsüz biçimde hayata geçirilmesidir. Beklentimiz, ortaya konulan bu iradenin mevzuata ve uygulamaya aynı açıklıkla yansımasıdır.

Hukuk ve yargı sistemimiz bakımından son dönemde en çok öne çıkan bir diğer husus, kişi özgürlüğünü sınırlayan bir ceza muhakemesi işlemi olarak tutuklama tedbirinin ve tutuklamaya alternatif oluşturmak amacıyla düzenlenen bazı adli kontrol tedbirlerinin kanunda yazılı koşullar dikkate alınmadan ve ölçüsüz şekilde; âdeta birer ceza ve yaptırım aracı olarak kullanılmasıdır. Gözlemlerimiz, ceza muhakemesi yargılama süreçleriyle infazın iç içe geçtiği yönündedir. Ceza soruşturmalarındaki gizlilik ilkesinin bizzat kamu makamları tarafından ihlal edilmesi, kişilerin lekelenmeme hakkını ve masumiyet karinesini ağır şekilde zedelemekte, toplum nezdinde itibarsızlaştırılmalarına ve damgalanmalarına neden olmaktadır. Bu tür hukuka aykırı uygulamalar ceza adalet sistemine karşı derin ve yaygın bir güvensizlik oluşturmaktadır.

Cezaların infazı ise başlı başına büyük bir sorun teşkil etmektedir. Sık değiştirilen mevzuat ve idare gözlem kurullarının objektiflikten uzak kararları mağduriyetler yaratmakta, sistem infazda eşitlik temelinden uzaklaştığı gibi cezalandırmanın en önemli amaçlarından olan caydırıcılık unsuru da etkisizleşmektedir. Vakit geçirilmeksizin infazın temel ilkeleri ve amaçları doğrultusunda insan haysiyetine yakışır, etkili yargısal denetime açık adil bir gözden geçirme mekanizması içeren, herkes için eşit uygulanabilecek ve yaşanan mağduriyetleri de giderecek yeni bir infaz kanunu hayata geçirilmelidir.

Bireylerin, özgürce düşüncelerini açıklayabilmesi ve yayabilmesi anlamında ifade özgürlüğü temel haklardan olup, çekirdek özü her koşulda korunmalıdır. Maalesef ülkemizdeki ifade hürriyetini ilgilendiren yargı pratikleri özgürlük alanlarını genişleten ve koruyan değil aksine daraltan ve baskılayan bir noktaya varmıştır. Özellikle Türk Ceza Kanunu'nda "Kamu Barışına Karşı Suçlar" başlığında düzenlenen suç tiplerine dair yargısal süreçlerdeki bazı uygulamalar, ifade hürriyetinin üzerinde büyük bir baskıya dönüşerek, izin verilen düşünce ve izin verilmeyen düşünce ayrımına işaret etmektedir. Az önce de belirttiğim üzere koruma tedbirlerinin cezalandırmaya dönük biçimde uygulanması, "tahliye kararına dahi tahammülün bulunmadığı" algısı yaratan ve hatalı bir değerlendirme diyerek geçiştiremeyeceğimiz açık hukuka aykırı uygulamalar, düşünce ve ifade hürriyeti kapsamında toplumun önemli bir kesimi üzerinde baskı ve kaygı yaratmaktadır.

Sayın Cumhurbaşkanım,

Bugün Türkiye'de üzerinde ciddiyetle durmamız gereken sorunlardan biri de siyasetin dili ile yargının dilinin giderek birbirine yaklaşmasıdır. Siyasi ihtilafların mahkeme salonlarına taşındığı, yargısal süreçlerin hukuki gerekçelerinden çok siyasi sonuçları üzerinden okunduğu bir iklim, adalete duyulan güveni sarsmaktadır. Yargısal kararların hukuki anlamlarından ziyade; kime yaradığı, kimi etkilediği, hangi siyasi sonucu doğuracağı daha fazla konuşulmaktadır. Böylesi dönemlerde, kararın gerekçesi değil, kararın arkasındaki irade aranmaya başlanmaktadır. İşte yargının araçsallaştığı algısının doğmasına sebebiyet veren uygulamaların demokratik düzene verdiği en ağır zararlardan biri budur.

Yargının itibarı, savunmanın haysiyeti ve yurttaşın adalete güveni aynı zeminde yükselir. Birindeki aşınma diğerlerine de sirayet eder. Yeni adli yılın başında kendimize sormamız gereken, bu güveni hangi sözlerle tarif ettiğimizden çok, onu gündelik hukuk pratiğinde ne ölçüde karşılayabildiğimizdir.

Sayın Cumhurbaşkanım,

Bir hukuk düzeninin gücü ve meşruiyeti, vatandaşların o sisteme ve adalete duyduğu güven ile ölçülür. Bu güvenin ilk sınandığı yer ise, adaletin terazisi olduğu kadar aynı zamanda takvimidir. Anayasa'nın 141'nci maddesi, davaların mümkün olan süratle sonuçlandırılmasını yargıya bir temenni olarak değil, bir görev olarak yüklemiştir. Ancak geciken adalet sorunumuz her sene dile getirilmekte olsa da artarak devam etmektedir. Bu sorunun çözümünün önleyici hukuk uygulamalarının geliştirilerek yargının iş yükünün azaltılması ile avukatın bilgi ve belgeye erişiminin önündeki engeller kaldırılarak avukata yetki ve sorumluluk tanınmasıyla mümkün olabileceğine dair görüşlerimizi ilgili makamlarla her fırsatta paylaştık.

Özellikle avukatın bilgi ve belgeye erişim hakkını düzenleyen Avukatlık Kanunu'nun 2'nci maddesi, Kişisel Verileri Koruma Kanunu gerekçe gösterilerek tamamen uygulanamaz hâle getirilmiş olup, mesleğimizi artık icra edilemeyecek duruma getiren bu sorunun çözümü için Adalet Bakanlığıyla yaptığımız ayrıntılı çalışmanın yasalaşması yönündeki beklentimizi buradan da paylaşmak isterim.

Yargının kurucu unsurlarından olan savunma mesleği bağımsız ve güçlü olmadan yargının bağımsızlığından da söz edilemez. Bu bağımsızlığın ve savunmanın etkinliğinin sınandığı hukuka aykırı uygulamalar hukuk devleti ilkesine zarar vermektedir.

Bunların başında bazı savunma faaliyetlerinin bir suçlama konusuna dönüştürülmesi gelmektedir. Kamuoyunun da yakından takip ettiği birtakım yargısal süreçlerde, avukatların mesleki faaliyetlerinin yeterli ve somut deliller bulunmaksızın suçlamaya dönüştürülmesi ve hukuka aykırı gözaltı işlemi ile tutuklama uygulamaları, avukatlık bürolarında usule aykırı şekilde arama ve el koyma işlemleri yapılması, savunma hakkının çekirdeğine dokunan bir eşiktir. Kanun koyucu büro ve konut aramasını sıkı güvencelere bağlamışken, bu güvencelerin aşındığı her işlem yalnızca avukata değil, yurttaşların savunma hakkına da dokunmakta ve adil yargılanma hakkının ihlaline sebebiyet vermektedir. Bu bakımdan meslektaşlarımızın görevlerini baskıdan uzak biçimde yerine getirebilmeleri ve savunma hakkının etkin şekilde kullanılabilmesi için, avukatı müvekkiliyle özdeşleştiren anlayıştan uzaklaşılmasının, mevzuatımızdaki özel soruşturma usullerine riayet edilmesinin ve Avukatlık Mesleğinin Korunmasına ilişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi'ne taraf olunması gerekliliğinin altını önemle çizmek isterim.

Avukata yönelen şiddet ise artık münferit olarak görülemeyecek bir yaygınlığa ulaşmıştır. Hemen her gün farklı illerden meslektaşlarımıza yönelen şiddet haberleri gelmektedir. Avukatlar anlaşmazlıkların tarafı olarak görülmekte, şiddete uğramakta ve hatta öldürülmektedir. Bu yıl, 28 Nisan'da Bursa'da Av. Hatice Kocaefe'yi hain bir saldırıda kaybettik. Keza 7 Ocak'ta Yalova'da bir kamu kurumunu temsil ederken görevi başında uğradığı silahlı saldırı sonucu genç meslektaşımız Av. Zekeriya Polat'ı yitirmiştik; huzurlarınızda kendilerini rahmetle anıyorum.

Bu sorunun çözümünde sonuç alınabilmesi, bireysel olarak verdiğimiz mücadelenin ötesinde, bütüncül politikaları gerektirmektedir. Avukata yönelen şiddetin, yurttaşların savunma hakkına ve yargının işleyişine de yöneldiği göz önüne alındığında, caydırıcı yaptırımlarla karşılanması ve önleyici mekanizmalara ilişkin olarak Adalet Bakanlığına ve Türkiye Büyük Millet Meclisine sunduğumuz önerilerin sadece mesleki bir talep değil, doğrudan adalete erişimle ilgili olduğu da değerlendirilmeli, önerilerimiz gecikmeden hayata geçirilmelidir.

Sayın Cumhurbaşkanım,

Konuşmamın bu noktasında biraz da savunmanın imkânlarından bahsetmek istiyorum. Çünkü bağımsızlık aynı zamanda mesleği yaşatacak ve onuruyla yapabilecek koşullara sahip olmayı da gerektirir. Avukatın ekonomik bağımsızlığı ve mesleki güvenceleri, savunma hakkının etkin kullanımını belirleyen asli unsurlardır.

Hukuk fakültesi ve mezunu sayısındaki orantısız artışın yarattığı gerek nitelik gerekse nicelik sorununa dair son dönemde atılan adımları memnuniyetle karşıladığımızı ifade etmek isterim. Birliğimizin ve Baroların önerileri, fikr-i takip konusundaki yaklaşımları, siyasi iradenin ise kararlı tutumu sonucunda, lisans düzeyindeki hukuk öğrenimi alanında büyük bir dönüşüm hatta "sessiz bir devrim" gerçekleşmiştir. 2022'den itibaren yeni bir hukuk fakültesi açılmamasıyla gösterilmeye başlanan irade; ikinci öğretimlerin, adalet meslek yüksekokullarının kapatılması ve Hukuk Mesleklerine Giriş Sınavı'nın uygulanmasıyla devam etmiş; hukuk fakülteleri için başarı sıralamasının yüz bine yükseltilmesi ve kontenjanların önemli ölçüde sınırlandırılmasıyla gözle görülür sonuçlar üretmeye başlamıştır. Önceki yıllarda on altı binlerde seyreden hukuk fakültesi kontenjanları sekiz binler düzeyine indirilmiştir.

Bu tablo yalnızca avukatlık mesleğinin geleceği için değil, hukuk düzenimizin tamamı açısından olumlu etkiler yaratacaktır. Bunu önümüzdeki yıllarda daha da net göreceğimize inanıyoruz. Bu önemli adımlar nedeniyle Sayın Cumhurbaşkanımıza ve emek verenlere içtenlikle teşekkür etmeyi borç biliyoruz.

Öte yandan, başarı puanı sıralamasının kademeli olarak elli bine yükseltilmesi ve hukuk fakülteleri için akreditasyon uygulamasının hayata geçirilmesi önerilerimizin de bir kez daha altını çizmek isteriz. Esasen, açıklanan sonuçlara göre devlet üniversiteleri bakımından hukuk fakültelerine yerleştirmede başarı sıralaması otuz binin üstünde kalmışken, vakıf üniversitelerindeki sıralama ise yüz bin olarak gerçekleşmiştir. Başarı sıralamasının elli bine yükseltilmesi, hakkaniyete aykırı bu görüntüyü giderecek, akreditasyon ise hukuk eğitimindeki niteliğin standart hâle gelmesini sağlayacaktır.

Bununla birlikte özellikle genç meslektaşlarımızın yaşadığı ekonomik sorunların derinleştiğini ifade etmek durumundayım. Son dönem yürütülen ekonomi politikaları çerçevesinde genç girişimci prim muafiyetinin kaldırılması, ekonomik hiçbir güvencesi olmayan meslektaşlarımız bakımından son derece olumsuz sonuçlar ortaya çıkarmıştır. Bu kapsamda meslektaşlarımızın mesleklerini bu mesleğin onuruna uygun şekilde icra edebilmeleri bakımından; prim muafiyetinin tekrar uygulamaya geçirilmesi, önleyici hukuk uygulamaları kapsamında iş alanlarının geliştirilmesi, zorunlu müdafi ve vekillere yapılacak ödemelerin verilen hizmetin niteliğine uygun şekilde belirlenmesi, staj dönemi için kamu desteği sağlanması, kamu avukatlarının haklı beklentileri çerçevesinde özlük haklarının iyileştirilmesi, bağlı çalışanlar için mesleğin niteliğine uygun bir ücret rejimi oluşturulması yönündeki, büyük çoğunluğu aynı zamanda Yargı Reformu Strateji Belgesi'nde bir taahhüt olarak da yer alan taleplerimizin artık uygulamaya geçmesi yönündeki beklentimizi önemle belirtmek isterim.

Sayın Cumhurbaşkanım,

Sözlerimin başında, çevresinde savaşların sürdüğü bir coğrafyanın ortasında bulunduğumuzu ifade etmiştim. Bu ülkeyi çevresindeki acılardan ayıran, Cumhuriyet'in bize bıraktığı bir arada yaşama iradesi ve bu iradeyi hukukla güvence altına alan laik, demokratik düzendir. Romalı devlet adamı ve filozof Cicero, silahlar konuşurken hukukun sustuğunu söyler. Silahlar susuyorsa konuşma sırası da artık hukuka geçmelidir. Her alanda, herkes için ve eşit biçimde…

Adalet, insanlık tarihinin en eski arayışıdır. Bu uzun arayışın bizim kuşağımıza düşen kısmında nasıl bir iz bırakacağımızı ise bugün vereceğimiz kararlar belirleyecek. Gücün hukukla sınırlandığı, savunmanın özgür, yargının bağımsız, insan onurunun dokunulmaz kaldığı bir Türkiye, gelecek kuşaklara karşı taşıdığımız en büyük sorumluluktur.

Mahkeme salonlarımızın duvarına asırlardır nakşedilen; adaletin, mülkün yani devletin temeli olduğu sözü, özünde her duruşmada, her kararda, her gerekçede yeniden kurulması gereken bir ahittir. Cumhuriyet'in kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk, henüz Kurtuluş Savaşı'nın ortasında, adliye siyasetinin gayesini "halkı yormaksızın, süratle, isabetle, emniyetle adaleti dağıtmak" olarak tarif etmiştir. Yüz yılı aşkın süre sonra bu kürsüde konuştuklarımız, o gayenin hâlâ ödenmeyi bekleyen kısmıdır ve ödenecektir; çünkü bu sözü ayakta tutan, hukukun üstünlüğüne bağlı yüz binlerce avukat, hâkim ve savcı bu ülkede görev başındadır.

Türkiye Cumhuriyetinin kurucu iradesine ve adaletin gerçek sahibi yurttaşlarımıza olan borcumuzun bilinciyle, yeni adli yılın tüm yargı mensupları, adalet çalışanları ve aziz milletimiz için adalete doygun bir yıl olmasını diliyor, saygılarımı sunuyorum.