Şüphelinin veya Sanığın İfade Almada ve Sorguda Aldatılması

Abone Ol

5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun “Tanımlar” başlıklı 2. maddesinin 1. fıkrasının (a) ve (b) bentlerinde şüphelinin ve sanığın, yine 2. maddenin 1. fıkrasının (e) ve (f) bentlerinde soruşturma ve kovuşturma evrelerinin, 2. maddenin 1. fıkrasının (g) ve (h) bentlerinde ifade almanın ve sorgunun tanımlandığı,

Ceza Muhakemesi Kanunu’nun “İfade ve Sorgu” başlıklı Beşinci Kısmının, “İfade ve Sorgu Usulü” başlıklı İkinci Bölümünde yer alan “İfade ve sorgunun tarzı” başlıklı CMK m.147’ye ve “İfade alma ve sorguda yasak usuller” başlıklı m.148’e uygun olmasının gerektiği,

İzahtan varestedir.

Buna göre; soruşturma evresinde şüphe altında bulunan kişiye şüpheli, kovuşturmanın başlamasından itibaren hükmün kesinleşmesine kadar suç şüphesi altında bulunan kişiye sanık, kanunla yetkili kılınmış mercilerce suç şüphesinin öğrenilmesinden iddianamenin kabulüne kadar geçen evreye soruşturma, iddianamenin kabulü ile başlayıp, hükmün kesinleşmesine kadar geçen evreye kovuşturma,

Kolluk görevlileri veya Cumhuriyet savcısı tarafından soruşturma konusu suçla ilgili olarak şüphelinin dinlenmesine ifade alma ve şüphelinin veya sanığın hakim veya mahkeme tarafından soruşturma veya kovuşturma konusu suçla ilgili dinlenmesine sorgu denir.

“İfade alma” delil elde etme yöntemi iken, kişi hürriyeti ve güvenliği hakkı kısıtlanan ve/veya suçla itham edilen şüpheli veya sanık bakımından “sorgu” bir haktır. Elbette hakime ve mahkemeye tanınmış “sorgu” adlı dinleme yöntemi şüpheli veya sanık yönünden hak olarak tanımlanmışsa da, şüpheliden veya sanıktan usule uygun alınmış ve başka delillerle desteklenen ikrar bir delildir. Doğrudur, suç kabulü anlamına gelen örtülü veya açık ikrar tek başına şüphelinin veya sanığın aleyhine delil olabilme, dolayısıyla onun tutuklanmasına veya mahkumiyetine yeterli görülmeyecekse de, hukuka uygun yol ve yöntemlerle elde edilmiş başka delillerle desteklenen, usule uygun alınmış mahkeme içi veya mahkeme dışı ikrar “beyan delil” niteliğini haiz somut delil olarak kabul görür.

Şüphelinin veya sanığın usule uygun alınmak kaydıyla alınan birden fazla ifadesi arasında farklılıklar ve çelişkiler varsa, “Sanığın önceki ifadesinin okunması” başlıklı CMK m.213 uygulanmak suretiyle mahkeme tarafından bu çelişkiler giderilmeye çalışılır.

İfadenin ve sorgunun tarzı hukuka aykırı ise, yani şüphelinin veya sanığın beyanları yalnızca CMK m.148’de yasaklanan usullerle değil, ifadenin ve sorgunun tarzını belirleyen CMK m.147’ye aykırı elde edilmişse, bunlar ve bu beyanlardan alınan hareketle elde edilen diğer deliller “zehirli ağacın meyvesi de zehirlidir” ilkesi gereğince “hukuka aykırı delil” olarak nitelendirileceklerinden, başta Anayasa m.38/6, CMK m.206/2-a, m.217/2, m.230/1-b ve m.289/1-i gereğince tutuklamaya ve mahkumiyete esas alınamayacaktır.

İlkesel nitelikte bu genel açıklamayı yaptıktan sonra; ifade ve sorgu usulünde ilk önemli olanın bu usulün tarzının olduğu, bu tarzın da CMK m.147’de toplam 5 fıkrada ortaya koyulduğu, bunlara aykırılığın şüpheliden veya sanıktan alınmış ifadeyi ve yapılmış sorguyu sakatlayacağı, yani henüz “İfade alma ve sorguda yasak usuller” başlıklı CMK m.148’e gitmeden, şüphelinin veya sanığın ifadesi alınırken veya sorgusu yapılırken ilk uyulması gerekenin CMK m.147’de belirtilen emredici tarz olduğu, m.148’de açıklanan yasak usullerde ise, daha m.147’de öngörülen ifadenin ve sorgunun tarzına bakılmaksızın, en baştan ifadenin ve sorgunun sakatlandığının kabulünün gerekeceği tartışmasızdır.

“İfade alma ve sorguda yasak usuller” CMK m.148’e göre;

(1) Şüphelinin ve sanığın beyanı özgür iradesine dayanmalıdır. Bunu engelleyici nitelikte kötü davranma, işkence, ilaç verme, yorma, aldatma, cebir veya tehditte bulunma, bazı araçları kullanma gibi bedensel veya ruhsal müdahaleler yapılamaz.

(2) Kanuna aykırı bir yarar vaat edilemez.

(3) Yasak usullerle elde edilen ifadeler rıza ile verilmiş olsa da delil olarak değerlendirilemez.

(4) Müdafi hazır bulunmaksızın kollukça alınan ifade, hakim veya mahkeme huzurunda şüpheli veya sanık tarafından doğrulanmadıkça hükme esas alınamaz.

(5) Şüphelinin aynı olayla ilgili olarak yeniden ifadesinin alınması ihtiyacı ortaya çıktığında, bu işlem ancak Cumhuriyet savcısı tarafından yapılabilir”.

Ceza yargılamasının temeli savunma hakkı olup, sanığın beyanı tamamen özgür iradesine dayanmalıdır. Ceza Muhakemesi Kanunu sistematiğine göre sorgu dahil sanığın beyanları delil niteliğinde değildir; prensip bu olmakla birlikte, örtülü veya açık ikrarın gerçekleştiği veya bir delilin ortaya koyulduğu durumda, sanığın beyanının diğer delillerle birlikte delil sayılması mümkün olabilecektir. İkrar, diğer delillerle desteklenmediği sürece mahkumiyete yeterli olmaz. Ortaya koyulan deliller ise, yapılan savunma ile bertaraf edilebilir.

Ortaya koyulan delillerin mahkumiyet için yeterli olmadığı durumda; sanık ikrarı, yargılamanın neticesini mahkumiyet hükmüne götürebilir. Görüldüğü üzere; destekleyici hiçbir delil yoksa ikrar delili mahkumiyete yeterli görülmemekte, fakat yetersiz de olsa destekleyici deliller varsa, sanık ikrarı ile mahkumiyet hükmü kurulabilmektedir.

Bu nedenle sanık savunması, mahkemenin takdirinin oluşmasında son derece önemlidir. Yine bu nedenle, maddi gerçeğe ulaşılabilmesi için savunmanın da gerçeği yansıtması ve farklı yöntemlerle sanığın gerçeğe aykırı beyanda bulunmaya yönlendirilmemesi gereklidir.

Sanığın; kötü davranma, işkence, ilaç verme, yorma, aldatma, cebir veya tehditte bulunma, bazı araçları kullanma gibi bedensel veya ruhsal müdahalelerle maddi gerçeğe aykırı beyanda bulunabileceği öngörülmüş olup, bu yöntemler yasaklanmıştır. Bu yöntemlerle alınan beyanlar; sanığın rızası olsa ve aslında maddi gerçeği yansıtsa dahi, delil olarak değerlendirilemez.

Nitekim yasak sorgu yöntemleri, geniş kapsamlı olarak ele alınması gereken bir konudur.

5237 sayılı Türk Ceza Kanunu muhtelif hükümlerinde “etkin pişmanlık” müessesine yer verildiği, özellikle TCK m.192’de ve m.221’de; suçun, suça konu maddelerin ve faillerinin ortaya çıkarılabilmesi için samimi beyanlarda bulunan failin cezasının azaltılmasının veya tamamen ortadan kaldırılabilmesinin mümkün kılındığı görülmektedir.

Bu yazımızda, etkin pişmanlık hükümlerinin sanık lehine uygulanacağı vaadi ile “aldatma” yöntemi üzerinde durulacaktır. Belirtmeliyiz ki; etkin pişmanlıktan yararlanmak suretiyle tutuklanmama, tahliye veya sanığın az ceza alması veya cezalandırılmaması, kanuna aykırı bir yarar vaadi sayılmaz. Çünkü burada şüphelinin veya sanığın iradesi gerçek, yani fail yanıltılmamış, fakat kendisine kanuna aykırı bir yarar vaat edilmiştir. Şüpheliye veya sanığa yapılan kanuna aykırı yarar vaadi, vaatten ibaret kalmış olabileceği gibi, gerçekleşmiş de olabilir. Ancak CMK m.148/2’de yer alan yarar vaadini, m.148/1’de belirtilen “aldatma” kapsamında görmek mümkün değildir, çünkü şüphelinin ve sanığın beyanı özgür iradesine dayanması gerektiğinden, bunu engellemeye dönük ve bunu engelleyici nitelikte aldatma kapsamına giren söz, davranış ve yönlendirmeler yasaklanmıştır. Ayrıca, etkin pişmanlık kanuna aykırı bir yarar vaadi olarak değerlendirilemez. Ancak etkin pişmanlığın alınması öncesinde veya sırasında kanuna aykırı bir vaatte bulunulmuş ve bu yolla şüpheliden veya sanıktan beyanı alınmışsa, alınan beyanın CMK m.148/2 kapsamında yasak usul olarak değerlendirmesi mümkün olabilecektir.

CMK m.148/1’de; “aldatma”, ruhsal bir müdahale sayılarak, şüphelinin ve sanığın özgür iradesine dayanması gereken beyanına hukuka aykırı müdahale olarak görülmüş ve yasak ifade alma ve sorgu yöntemleri arasında gösterilmiştir.

5237 sayılı Türk Ceza Kanunu; etkin pişmanlıkla ilgili olarak “genel hüküm” öngörmemiş, kanun koyucunun tercihine göre bazı suçları etkin pişmanlık kapsamına almıştır. Örgüt yöneticiliği veya üyeliği, uyuşturucu veya uyarıcı madde ticareti ve kullanımı, malvarlığına karşı işlenen suçlar, uygulamada etkin pişmanlığın sıklıkla değerlendirildiği suçlardır.

Aşağıda, iradeyi sakatlayacak şekilde aldatmaya yönelik uygulamada karşılaşılabilecek farklı durumlara ilişkin olasılıklar gösterilmiş ve etkin pişmanlık ifadelerinin hukuka uygun sayılıp sayılmayacaklarına ilişkin kısa değerlendirmede bulunulmuştur.

Birinci Olasılık;

Kanunun etkin pişmanlık kapsamında düzenlediği suçlar yönünden ifade almada ve sorguda; sanığın fiili ikrar edip açıklamada bulunması halinde, etkin pişmanlık hükümleri gereğince ceza indiriminden ve hatta cezasızlıktan faydalanabileceğine dair bir açıklamada ve yönlendirmede bulunulduğu, ancak yargılama neticesinde sanığın ikrarının mahkumiyet kararına gerekçe yapıldığı ve etkin pişmanlık hükümlerinin uygulanmadığı durumda yapılan açıklamalar ve yönlendirmeler “aldatma” sayılabilecek midir? Burada sanık; etkin pişmanlıktan faydalanacağını sanarak açıklamalarda bulunmuş olup, açıklamaları gerekçe gösterilerek mahkum edilmiş ve etkin pişmanlıktan yararlanamamıştır.

Kanaatimizce; sanığa atılı suç etkin pişmanlık kapsamında ise, sonuçta etkin pişmanlıktan faydalanamamış olsa bile, ifade veya sorgu sırasında etkin pişmanlığa yönlendirilmesi, Kanunun belirttiği anlamda “aldatma” olarak kabul edilmemelidir, çünkü bu durumda sanığın etkin pişmanlıktan yararlanma hakkı gerçekten vardır. Etkin pişmanlık hükümlerinin değerlendirilmesi ve uygulanıp uygulanmaması, beyanların niteliği ve samimiyetine göre mahkemenin takdirindedir.

İkinci Olasılık;

Sanığa atılı suç baştan bu tarafa etkin pişmanlık kapsamında olmadığı halde, etkin pişmanlık vaadi ile sanıktan ikrar yönünde beyan alınması, her durumda “aldatma” kabul edilmelidir.

Somut bir örnek üzerinden gidilecek olursa; TCK m.190’da düzenlenen uyuşturucu veya uyarıcı madde kullanılmasını kolaylaştırma suçunda, kanun koyucu etkin pişmanlığa yer vermemiştir. Bu suçtan başlatılan bir soruşturmada veya yapılan yargılamada şüphelinin veya sanığın etkin pişmanlıktan faydalanabileceği şeklinde bir yönlendirme ile ikrar içeren savunmasının alınması yasaya aykırılık oluşturacak, bu beyanlar hükme esas alınamayacaktır. Hatta bu “aldatma”, ifadeyi veya sorguyu alan kolluk görevlisi, Cumhuriyet savcısı veya hakim tarafından değil, bilgi eksikliği nedeni ile bizzat sanık müdafii tarafından yapılsa dahi sonuç değişmeyecektir.

Ancak; hukuk alanında, istisnai haller her zaman kafa karışıklığına yol açmaktadır.

Üçüncü Olasılık;

Sanığa atılı suçun başlangıçta etkin pişmanlık kapsamında görüldüğü, fakat yargılama sırasında suç vasfının değiştiği ve etkin pişmanlık kapsamında düzenlenmeyen bir suçtan hüküm kurulduğu hallerde sanık aldatılmış sayılacak mıdır?

Yine bir örnek üzerinde gidildiğinde; etkin pişmanlık kapsamında olan uyuşturucu veya uyarıcı madde ticareti suçundan başlatılan soruşturmada, etkin pişmanlıktan faydalanabileceği vaadi ile alınan ikrar içeren ifadeye rağmen, sanığın yargılama neticesinde etkin pişmanlıktan faydalanamayacağı uyuşturucu veya uyarıcı madde kullanılmasını kolaylaştırma suçundan mahkum olması halinde durum ne olacaktır?

Bir görüşe göre; Ceza Muhakemesi Kanunu’nda yer alan hükümler bakımından, her ne kadar Türk Ceza Kanunu’ndan farklı olarak kıyas yapılması mümkün olsa dahi, “İfade alma ve sorguda yasak usuller” başlıklı CMK m.148’de yer alan hükümlerin ceza muhakemesinde kıyasın yapılmasının yasak olduğu istisnai ve sınırlayıcı düzenlemelerden birisi olduğu, bu nedenle CMK m.148’in lafzında geçen “aldatma” ifadesi şüphelinin veya sanığın aldanmaması veya iç dünyasında yanılması olarak değerlendirilemeyecektir.

Şüpheliye haklarını bildirmekle yükümlü olan Cumhuriyet savcısının veya kolluk görevlilerinin; şüphelinin tuzağa düşmesi ve ağzından laf alınabilmesi için değil de, gerçekten hukuki yanılma dolayısıyla isnat bakımından suç vasfını etkin pişmanlıktan yararlanılabilecek bir suç olarak gösterdikleri ve bu suretle de şüpheliye etkin pişmanlıktan yararlanabileceğini söyledikleri durumda, gerçek anlamda aldatma niteliğinde bir eylemden söz edilmesinin mümkün olmayacağı, çünkü burada adli makamlar tarafından kasti olarak ve bilinçli şekilde kötüniyetli olarak bir aldatmanın bulunmadığı, bu halde zaten Cumhuriyet savcısının veya kolluk görevlilerinin suç vasfının etkin pişmanlığa tabi bir suç olduğuna inandıkları, bu nedenle de bu şekilde alınan ifadenin de geçerli olacağı ve CMK m.148’e göre hukuka aykırılık teşkil etmeyeceği, sonradan kovuşturma aşamasında mahkeme tarafından suçun vasfı değiştirilmiş olsa bile, CMK m.226 uyarınca sanığa ek savunma hakkı verilerek, etkin pişmanlıktan yararlanmak suretiyle verdiği ilk ifadesinin de hükümde ceza muhakemesinde kendisine yer bulan “delillerin serbestçe değerlendirilebilmesi” ilkesi uyarınca dikkate alınabileceği ve hukuka aykırı olmadığı ileri sürülebilir.

Kanaatimize göre; ifade veya sorguyu alan kamu görevlisinin suç vasfının aslında etkin pişmanlık kapsamında olmayan diğer bir suç olduğunu bilerek yönlendirme yapması ve bu şekilde “aldatma” kastının bulunması halinde, tartışmasız olarak aldatmadan bahsedilebilecektir.

Kamu görevlisinin “aldatma” kastı ile hareket etmemesi halinde ise; şüpheli veya sanığın iç dünyasında meydana gelen etkin pişmanlıktan faydalanma inancı ile ikrarda bulunduğu, etkin pişmanlıktan faydalanamayacağını bilse ikrarda bulunmayacağı, susma, gerçeği gizleme ve yalan söyleme hakkı bulunan şüphelinin veya sanığın, beraat edebilecekken, bu yanılgı ile ikrarda bulunduğu düşünüldüğünde, aldanarak verdiği beyanı aleyhe sonuç doğurmamalıdır. Çünkü kanun koyucunun; madde metninde “aldanma” fiilini değil, “aldatma” fiilini kullanması, kamu görevlisinin kastını esas aldığını göstermez.

Nitekim sanığın beyanı her durumda, özgür iradesine dayanmalıdır. Kamu görevlisinde aldatma kastı bulunmasa bile; şüphelinin veya sanığın iradesi, mahkumiyet şartlarının oluşması halinde etkin pişmanlıktan faydalanacağı zannı ile aldanması nedeniyle sakatlanmış olup, hükme esas alınmamalıdır.

Özetle;

Şüpheli veya sanık aldatılmamışsa, yani suçlamaya konu fiille ve bunun kapsadığı hukuki nitelendirme ile ilgili olarak doğru bilgilendirilmiş, bu sırada CMK m.149/3’e uygun olarak da yanında müdafii bulunmuşsa, müdafii sehven veya başka bir nedenle doğru bilgilendirildiğini zanneden şüpheliyi veya sanığı yanlış yönlendirmemişse, ancak doğru yönlendirmeye rağmen, şüpheli veya sanık etkin pişmanlıktan kaynaklanan sebeple ceza indiriminden yararlanacağını veya ceza almayacağına inanarak hareket etmişse, yani etkin pişmanlığın dayanağını yalnızca pişmanlığı değil, bunu etkin yerine getirmek suretiyle az ceza alacağına veya ceza almayacağına inanmışsa, fakat sonuçta etkin pişmanlıktan yararlanamamışsa da, bu yolla alınan beyanların geçerli olduğu,

Bununla birlikte; kolluk görevlileri veya Cumhuriyet savcısı veya hakim veya müdafi tarafından “aldatma” sayılabilecek şekilde kasti hareketler olmadan yanlış yönlendirme kapsamına girebilecek bilgiler şüpheliye veya sanığa verilmişse (örneğin, bize göre “az ceza alırsın” veya “ceza almazsın” veya “TCK m.38/3’den yararlanırsın” değerlendirmelerinde bulunulmuşsa) veya yukarıda açıkladığımız üzere kanuna aykırı bir yarar vaat edilmemiş veya sunulmamışsa bile, etkin pişmanlık yoluyla alınan beyanların geçerli sayılmayacağı, çünkü bu şekilde şüphelinin veya sanığın beyanının özgür iradeye dayanmadığı, bunun CMK m.148/1’de sayılan “aldatma” olacağı, aldatmanın olabilmesi için mutlaka aldatma kastına ihtiyaç bulunmadığı, kanunen gerçekleşmesi mümkün bulunmayan bir yarar vaadinin de aldatma olacağı, kanuna aykırı olmakla birlikte gerçekleşmesi mümkün olan yarar vaadinin de CMK m.148 kapsamında değerlendirilebileceği,

Sonucuna varılmalıdır.

Prof. Dr. Ersan Şen

Av. Taner Akıncı

(Bu makale, sayın Prof. Dr. Ersan ŞEN tarafından www.hukukihaber.net sitesinde yayınlanması için kaleme alınmıştır. Kaynak gösterilse dahi makalenin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan makalenin bir bölümü, aktif link verilerek kullanılabilir. Yazarı ve kaynağı gösterilmeden kısmen ya da tamamen yayınlanması şahsi haklara ve fikri haklara aykırılık teşkil eder.)