Savunma Sustukça Adalet Konuşabilir mi?

Abone Ol

Bozuk adalet yeter artık! Acemi ellerle yoğrulan, iyi pişirilmemiş adalet yeter! Yeter katıksız, kara kabuklu adalet! Dura dura bayatlayan adalet yeter!

-Bertolt Brecht

Adalet, çoğu zaman mahkeme salonunda verilen bir kararla görünür hâle gelir. Ancak o kararın arkasında, onu mümkün kılan bir unsur vardır: savunma. Savunma, yalnızca bir tarafın iddialarını dile getirmek değil; bireyin devlet karşısındaki son sığınağı; hakkın, güç karşısındaki en kırılgan ama en hayati ifadesidir. Savunmanın yargılama sürecinde etkili biçimde ortaya konulması çoğu zaman avukat aracılığıyla mümkün olur. Bu nedenle avukatlık, yalnızca bir meslek değil; adaletin varlığını mümkün kılan temel bir güvencedir. Nitekim Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de adil yargılanma hakkının yalnızca yargılamanın şeklen yürütülmesini değil, tarafların iddia ve savunmalarını etkili biçimde ortaya koyabilmesini gerektirdiğini vurgulamaktadır. Bu çerçevede savunma, adil yargılanma hakkının yalnızca teorik değil, fiilen hayata geçirilmesini sağlayan temel araçlarından biridir. Buna rağmen bugün, savunmanın işlevi farklı biçimlerde daraltılmakta ve etkisizleştirilmektedir.

Savunma çoğu zaman açık bir yasakla değil, yargılama sürecinin işleyişiyle; dosyaya erişimde yaşanan gecikmelerle, karar verme hızının savunmanın etkinliğinin önüne geçirilmesiyle sınırlandırılmaktadır. Bazen savunma yapılır; ancak savunmanın sesini gerçekten duyurmasına imkân tanınmaz. İşte tam da bu noktada, yargılama sürecindeki bu daralma yalnızca hak arama özgürlüğünü zedelemekle kalmaz; savunmayı ayakta tutma sorumluluğunu da büyük ölçüde avukatın omzuna yükler. Avukatın taşıdığı yük ise çoğu zaman istatistiklere yansımaz. Çünkü bu yük, yalnızca dosya sayısıyla ölçülemez. Her dosya, bir hayatın kırılma anını; her dilekçe, bir insanın umutla kurduğu son cümleyi temsil eder. Avukat, hukuki metinler yazmaz sadece; başkalarının hayatındaki belirsizlikleri, korkuları ve beklentileri de taşır. Ne var ki bu yük, çoğu zaman görünmezdir.

Bu görünmezlik, yalnızca avukatın emeğine ilişkin bir sorun değil; aynı zamanda savunmanın yargılama sürecindeki etkisinin de giderek silikleşmesine zemin hazırlamaktadır. İleri sürülen iddiaların kararlarda karşılık bulmaması, dile getirilen hususların yüzeysel biçimde geçiştirilmesi ya da hiç tartışılmaması, savunmayı varlığı kabul edilen ama etkisi sınırlandırılmış bir unsura dönüştürür. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de mahkemelerin, tarafların davanın sonucunu etkileyebilecek nitelikteki esaslı iddialarına yanıt verme yükümlülüğünü özellikle vurgulamış; bu yükümlülüğün yerine getirilmemesini adil yargılanma hakkı kapsamında sorunlu görmüştür (bkz. Ruiz Torija v. Spain).

Yargılamaların sonucuna ilişkin önceden oluşmuş kanaatler ve adaletin tarafsızlığına duyulan güvenin zedelenmesi, savunmanın rolünün etkisiz veya gereksiz olduğu yönünde bir algının güçlenmesine neden olmaktadır. Bu durum, avukatın yalnızca mesleki değil, epistemik bir mücadele içinde olduğunu göstermektedir. Savunma, artık yalnızca mahkeme salonunda değil; aynı zamanda bu yerleşik kabuller karşısında kendi meşruiyetini korumak zorunda kalmaktadır.

Öte yandan, savunma yalnızca hukuki değil, mekânsal ve fiziki koşullar bakımından da sınırlandırılabilmektedir. Avukatın müvekkiliyle temasının kısıtlandığı, görüşme imkânlarının daraltıldığı veya iletişimin zorlaştırıldığı durumlarda, savunma hakkı yalnızca teorik bir güvenceden ibaret hâle gelebilir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de savunma hakkının etkin kullanılabilmesi için şüphelinin ilk andan itibaren avukat yardımına erişiminin sağlanmasının zorunlu olduğunu belirtmiş; bu hakkın kısıtlanmasını adil yargılanma hakkı bağlamında değerlendirmiştir (bkz. Salduz v. Turkey). Aksi durumda savunma vardır; ancak etkili bir savunmadan söz etmek güçleşir.

Tüm bu gelişmeler, avukatlık mesleğini yalnızca zorlaştırmakla kalmamakta; aynı zamanda mevcut işlevlerinin daha ağır koşullar altında yerine getirilmesine neden olmaktadır. Zira avukat, öteden beri yalnızca bir hak savunucusu değil; hukuki bilginin taşıyıcısı, bireyin hak arama özgürlüğünün güvencesi ve adil yargılanma ilkesinin somutlaşmasında kurucu bir aktör olagelmiştir. Ancak bugün bu rol, daha yoğun bir baskı ve daha sınırlı imkânlar içinde icra edilmektedir.

Bütün bu tablo karşısında şu soruyla yüzleşmek gerekir: Savunma sustuğunda, adalet gerçekten konuşabilir mi? Çünkü savunmanın zayıflatıldığı bir sistemde, yargılama biçimsel olarak devam etse bile, ortaya çıkan sonucun ne ölçüde adil olduğu her zaman tartışmaya açıktır. Savunmanın sürelerle daraltıldığı, mekânla sınırlandırıldığı, fiilen etkisini yitirdiği bir düzende, mahkemece verilen kararın varlığı tek başına adaletin gerçekleştiğini göstermeye yetmez. Bu nedenle 5 Nisan Avukatlar Günü, yalnızca bir kutlama günü olarak değil; savunmanın mevcut durumunu yeniden düşünme ve mesleğin geleceğine dair sorumluluk alma günü olarak değerlendirilmelidir. Zira savunma sustuğunda, yalnızca bir meslek değil; adaletin kendisi de sorgulanır hâle gelir. Çünkü adalet, ancak savunmanın gerçekten duyulduğu ve etkili olduğu bir süreçte ortaya çıkar. Savunmanın olmadığı ya da etkisiz bırakıldığı bir yerde ise, hüküm vardır; fakat adalet her zaman yoktur.