Giriş
Ticari hayatta büyük emek ve yatırımlarla inşa edilen marka değeri, hukuki düzlemde her zaman mutlak bir koruma altında olmayabilir. Nitekim Türk sınai mülkiyet hukukunda "hükümsüzlük davası", tescilli bir markanın sicilden terkin edilmesini hedefleyen ve işletmeler için ciddi riskler barındıran en keskin hukuki araçlardan biridir. Bir markanın kaderini tayin eden bu davalarla karşı karşıya kalmak, sadece bir ismin kaybı değil, aynı zamanda o isim etrafında oluşturulan tüm ticari itibarın sarsılması anlamına gelir. Bu makalede, marka hükümsüzlük davalarının hukuki doğasını inceleyecek ve böyle bir iddia ile karşılaşan marka sahiplerinin haklarını korumak adına başvurabileceği stratejik savunma mekanizmalarını ele alacağız.
Marka Hükümsüzlük Davaları Nedir?
Marka hükümsüzlük davalarında temel inceleme kriterleri, 6769 sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu’nun (SMK) 25. maddesi uyarınca belirlenmektedir. Bu maddeye göre, SMK’nın 5. maddesinde düzenlenen "mutlak ret nedenleri" veya 6. maddesinde düzenlenen "nispi ret nedenleri"nden birinin varlığı halinde markanın hükümsüzlüğüne karar verilir.
Hükümsüzlük talebi ancak markanın Türk Patent ve Marka Kurumu (TPMK) nezdinde tescilli olması durumunda mümkündür; tescili bulunmayan bir markanın hükümsüzlüğü talep edilemez.
SMK 6/1. Madde Uyarınca Nispi Ret Nedenlerine Göre Hükümsüzlük Halleri
Markaların, SMK m.6/1 hükmü uyarınca hükümsüzlük nedeninden söz edebilmek için aşağıdaki unsurların tamamının bir arada olması gerekir. Bu koşullardan herhangi birinin sağlanamamış olması halinde diğerlerinin varlığı yeterli olmayacaktır.
Söz konusu koşullar şunlardır;
1) Dava konusu marka ile hükümsüzlüğü talep edilen marka arasında başvuru aşaması açısından tarihsel öncelik sonralık ilişkisinin varlığı,
2) Dava konusu marka ile hükümsüzlüğü talep edilen markanın kapsamında, aynı veya benzer mal ve hizmetler bulunuyor olması,
3) Dava konusu marka ile hükümsüzlüğü talep edilen markanın aynı veya benzer olması,
4) Dava konusu marka ile hükümsüzlüğü talep edilen marka arasında, ilişkilendirilme ihtimali de dâhil olmak üzere, toplum nezdinde karıştırılma ihtimali bulunmasıdır.
Bu maddede düzenlenen haller, markanın tescil engelinin mutlak bir nedenden değil, üçüncü kişilerin öncelikli haklarından kaynaklandığı durumları kapsar. Özellikle markalar arasındaki benzerlik ve halk nezdinde karıştırılma ihtimali, ticaret unvanı veya telif hakkı gibi önceki hak sahipliği durumları ile kötü niyetli tescil başvuruları bu kapsamda değerlendirilir. Nispi nedenlere dayalı bir hükümsüzlük davasında temel tartışma konusu; davacının daha eski tarihli hakkının, davalı markanın tesciliyle zedelenip zedelenmediği ve bu durumun piyasada bir karışıklığa yol açıp açmayacağıdır.
SMK 5. Madde Uyarınca Mutlak Ret Nedenlerine Göre Hükümsüzlük Halleri
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu ve çeşitli bölge adliye mahkemesi kararlarında vurgulandığı üzere, mutlak ret nedenleri marka tescil başvurularının Kurum tarafından resen incelenmesini gerektiren koşullardır. Ancak, mutlak ret nedenlerinden birinin varlığına rağmen her nasılsa tescil edilmiş olan markalara karşı SMK md. 25 uyarınca hükümsüzlük davası açılması mümkündür.
Madde hükmüne göre bazı hükümsüzlük halleri şunlardır;
- Dinî değerleri veya sembolleri içeren işaretler,
- Kamu düzenine veya genel ahlaka aykırı işaretler,
- Ayırt ediciliği olmayan ibareler,
- Tescilli coğrafi işaretten oluşan ya da tescilli coğrafi işaret içeren işaretler,
- Ticaret alanında cins, çeşit, vasıf, kalite gibi özellikleri belirten işaretler,
- Aynı veya aynı türdeki mal/hizmetler için önceki tarihli bir marka ile aynı veya ayırt edilemeyecek kadar benzer olan işaretler,
- Mala asli değerini veren şeklî ya da başka bir özelliğini münhasıran içeren işaretlerdir.
Özetle yukarıda sıralı hallerin varlığı halinde tescilli markanıza dayanarak hükümsüzlük davası açılabilir, karşı markanın hükümsüzlüğüne ve sicilden terkinine karar verilmesi talep edilebilmektedir.
HÜKÜMSÜZLÜK DAVASI İLE KARŞILAŞILMASI DURUMUNDA KULLANILABİLECEK BAZI SAVUNMALAR
A) Kullanmama Defi
Ülkemiz genelinde milyonlarca tescilli marka bulunmaktadır. Ancak bu markaların büyük bir kısmı kullanılmamasına rağmen tescilden kaynaklı korumalardan yararlanmaya devam etmektedir. Hatta marka başvurularının büyük bir kısmı da, daha önce tescil edilmiş markalar ile benzerlikleri nedeniyle henüz başvuru aşamasında reddedilmektedir.
İşte bu tür durumlarda kullanmama defi savunması yapılması halinde, ispat yükü bir anda davacı tarafa geçerek, davacının tescilli markasını Türkiye’de ciddi bir biçimde kullandığını ispatlaması istenilmektedir.
B) Sessiz Kalma Yoluyla Hak Kaybı
Sessiz kalma yoluyla hak kaybı, SMK m. 25 f. 6’da düzenlenmiştir: “Marka sahibi, sonraki tarihli bir markanın kullanıldığını bildiği veya bilmesi gerektiği hâlde bu duruma birbirini izleyen beş yıl boyunca sessiz kalmışsa, sonraki tarihli marka tescili kötüniyetli olmadıkça, markasını hükümsüzlük gerekçesi olarak ileri süremez”.
Uygulamaya göre, sonraki tarihli marka hakkı sahibi, tescilli markasını yaygın bir şekilde tescil ettirdiği alanlarda kullanmasına rağmen, önceki tarihli marka sahibi bu kullanıma 5 yıl içerisinde herhangi bir itirazda bulunmamış ise, sessiz kalarak hak kaybına uğramış sayılacaktır.
Tabi ki söz konusu maddenin uygulanması için kötüniyet şartlarının da değerlendirilmesi gerekmektedir.
C) Kullanım Sonucu Ayırt Edicilik Kazanma
Konuyla ilgili SMK m. 4. Aynen şu şekilde düzenlenmiştir; “Bir marka, 5 inci maddenin birinci fıkrasının (b), (c) ve (d) bentlerine aykırı olarak tescil edilmiş olup da kullanım sonucunda tescil edildiği mal veya hizmetler bakımından hükümsüzlük talebinden önce ayırt edici nitelik kazanmışsa hükümsüz kılınamaz.”
Uygulamaya göre bir marka, başlangıçta tanımlayıcı veya ayırt edici nitelikten yoksun olsa dahi, tescil edildiği mal veya hizmetler bakımından hükümsüzlük talebinden önce yoğun kullanım sonucu ayırt edici nitelik kazanmışsa hükümsüz kılınamaz. Bu kapsamda, kullanım yoluyla elde edilen bu kuvvetli aidiyet bağı, markanın hükümsüz kılınmasına engel teşkil edecektir. Eğer halkın büyük bir kesimi, o kelimeyi sözlük anlamıyla değil de doğrudan belirli bir işletmenin imzası olarak görüyorsa, artık o işaret 'ikincil bir anlam' kazanmış sayılacak ve hükümsüzlüğün önüne geçilecektir.
Sonuç olarak
Marka hükümsüzlüğü davaları, sınai mülkiyet hukukunun dinamik yapısını en somut şekilde yansıtan yargılama süreçlerinden biridir. Bir markanın tescil edilmiş olması, ona mutlak ve sarsılmaz bir koruma sağlamaz; aksine, dürüstlük kuralına aykırılık, karıştırılma ihtimali veya tescil engellerinin varlığı halinde her zaman yargı denetimine tabidir.
Bu tür bir dava ile karşılaşıldığında, savunma stratejisinin sadece usul kuralları üzerine değil, markanın piyasadaki fiili durumu ve hukuki geçmişi üzerine kurgulanması hayati önem taşıyacaktır.
Av. Tuğba GÜNEŞ AVCI
Av. Melike ÇAĞATAY