Hukuk, rastgele temasla değer kazanan bir alan değildir. O, çoğu zaman derinlerde saklı, çıkarılması bilgi, sabır ve kolektif emek gerektiren kıymetli bir cevher gibidir. Elmas ya da pırlanta nasıl ki ham hâliyle değil; ancak ehil ellerde işlendiğinde gerçek değerine kavuşuyorsa, hukuk da ancak ehliyet ve liyakat sahibi akademisyenlerin bilimsel emeğiyle adalet fikrine dönüşebilir. Bu nedenle akademik hukukçuluk, yalnızca bir meslek icrası değil; ağır bir sorumluluk ve nitelik meselesidir.
Akademik hukukçu, hukukun normatif yapısını yalnızca bilen veya aktaran kişi değildir. O, bu yapıyı bilimsel yöntemlerle inceleyen, eleştiren, gerekçelendiren ve geliştiren kişidir. Akademik hukukçuluğun amacı; bürokratik güç üretmek, idari mevki edinmek ya da akademik sıfatı kişisel nüfuz alanına dönüştürmek değildir. Zira bürokratik ve idari konumlar, üniversite hayatında yalnızca hukukçulara özgü olmayıp diğer tüm akademik alan mensupları için de mümkündür. Bu tür konumlar, hukukçu akademisyeni ayırt eden veya onu mümeyyiz kılan bir vasıf teşkil etmez.
Hukukçu akademisyeni ayırt eden temel ölçüt; akademik ehliyet ve liyakattir. Bu ehliyet; normları ezbere bilme yeteneği değil, normlar arasındaki ilişkiyi kurabilme, iç tutarlılığı gözetme, çelişkileri ortaya koyma ve hukuki sorunlara analitik çözüm üretebilme kapasitesidir. Liyakat ise; bilginin derinliği, yöntemin sağlamlığı ve etik duruşun sürekliliğiyle ölçülür.
Bu çerçevede akademik ehliyet, yalnızca bireysel bir mesleki yeterlilik değil; aynı zamanda anayasal düzenin sağlıklı işlemesi bakımından kamusal bir değerdir. Zira hukuk devleti, Anayasa’da soyut bir ilke olarak yer almakla birlikte, bu ilkenin somutlaşması ve sürdürülebilirliği, hukukun bilimsel yorumunu ve eleştirel denetimini üstlenen hukukçu akademisyenlerin niteliğine doğrudan bağlıdır. Normların anlamının daraltılması, genişletilmesi veya sistem dışı bırakılmasına ilişkin süreçler, büyük ölçüde akademik üretim yoluyla meşruiyet kazanır ya da kaybeder.
Bu nedenle hukukçu akademisyenin ehliyeti, yalnızca öğretim faaliyetinin kalitesiyle sınırlı değildir; yasama, yargı ve idare üzerinde dolaylı fakat belirleyici bir anayasal etki alanı yaratır. Akademik liyakatin zayıfladığı bir ortamda, hukuk devleti ilkesinin içi boşalır; anayasal kavramlar tekrar eden sloganlara indirgenir ve normatif denetim işlevsizleşir. Buna karşılık, ehliyetli ve liyakatli akademik hukukçular, hukuk devletinin keyfîliğe karşı en güçlü entelektüel sigortalarından birini oluşturur.
Bu nitelikleri taşımayan, hukuku bir bilim alanı olarak değil; bir statü, mevki veya ilişki üretme aracı olarak gören kişiler, gerçek anlamda akademik hukukçu olarak nitelendirilemez. Bu kişiler, akademik sıfatı taşısalar dahi hukuka bilimsel katkı sunmak yerine; tekrar eden sloganlarla, yüzeysel aktarımlarla ve hiyerarşik ilişkiler üzerinden varlık göstermeye çalışan bir “akademik güruh” oluşturmaktadır.
Akademik güruh, hukuku bir cevher olarak işlemek yerine; onun üzerinde dolaşan, tüketen ve değersizleştiren bir yapı sergiler. Bu yapının ayırt edici özellikleri; bilimsel derinlikten yoksunluk, eleştiriye kapalılık ve makam ile unvan merkezli düşünmedir. Akademik güruh için belirleyici olan, ortaya konulan hukuki görüşün içeriği ve gerekçesi değil; kimin söylediği, hangi konumda bulunduğu ve hangi çevreye hitap ettiğidir. Bu yaklaşım, hukukun bilimsel niteliğini aşındırdığı gibi, akademik tartışmayı da hiyerarşik bir sadakat ilişkisine indirger.
Oysa akademik hukukçuluk, tam aksine, görüşlerin kişi veya makamdan bağımsız olarak yalnızca normatif doğruluk, bilimsel tutarlılık ve gerekçenin gücü üzerinden değerlendirilmesini gerektirir. Bir hukuki görüşün değeri, onu dile getirenin unvanından değil; hukukun sistematiği içindeki yerinden ve çözüm gücünden kaynaklanır. Akademik ehliyet, bu ayrımı yapabilme cesaretini ve yetkinliğini gerektirir.
Etik sorumluluk, akademik hukukçuluğun ayrılmaz bir unsurudur. Akademik hukukçu, güncel hukuki tartışmaları fırsatçılıkla araçsallaştırmaz; meslektaşlarıyla haksız rekabet ilişkisine girmez; bilimsel üretimi bastırma, itibarsızlaştırma veya manipüle etme yoluna başvurmaz. Buna karşılık akademik güruh, etik sınırları aşmayı “akademik strateji” olarak görür ve hukuku ortak bir değer alanı olmaktan uzaklaştırır.
Akademik hukukçunun bir diğer temel görevi, bilgiyi öğretmek ve yaymaktır. Ancak bu öğretme faaliyeti; hiyerarşi kurma, çevre oluşturma veya bağlılık üretme amacı taşımaz. Akademik ehliyet ve liyakat, bilginin eleştiriye açık biçimde paylaşılmasını, tartışılmasını ve geliştirilmesini zorunlu kılar. Bilgiyi saklayan, seçici biçimde aktaran veya güce tahvil eden bir yaklaşım, akademik hukukçuluğun değil, akademik güruhun refleksidir.
Sonuç olarak akademik hukukçu; hukuku bir cevher gibi sabırla işleyen, analitik muhakemesi güçlü, etik ilkelere bağlı ve bilgisini makam, mevki veya nüfuz elde etme aracı hâline getirmeyen kişidir. Bu nitelikleri taşımayanlar ise, akademik unvanlara sahip olsalar dahi hukuk bilimine katkı sunan gerçek akademik hukukçular değil; akademik güruh olarak değerlendirilmelidir.
Hukukun birey ve toplum hayatı açısından hayati önemde olan cevherinin ortaya çıkarılması, işlenmesi ve sahici bir değere dönüştürülmesi sürecinde belirleyici olan; unvanlar ve konumlar değil, akademik ehliyet ve liyakattir. Bu ölçütler zayıfladığında, hukuk bilimi gelişmez; yalnızca akademik kalabalıklar çoğalır.