ANAYASA MAHKEMESİ’NİN OHAL KHK’LARI İLE İHRAÇLARA İLİŞKİN VERDİĞİ SEKİZ KARARA İLİŞKİN DEĞERLENDİRME

Abone Ol

Giriş:

15 Temmuz 2016 sonrası ilan edilen OHAL kapsamında çıkarılan Kanun Hükmünde Kararnamelerle (KHK), on binlerce kamu görevlisi isim listeleri yayımlanmak suretiyle mesleklerinden çıkarılmıştır. Kamu görevinden çıkarma yaptırımı, bireyin sadece mevcut istihdamını sonlandıran bir idari işlem olmanın ötesinde; kişinin gelecekteki mesleki kariyerini, sosyal statüsünü, ekonomik bağımsızlığını ve toplum içindeki itibarını etkileyip, onu adeta "sivil ölüme" mahkum eden ağır bir müdahaledir. Bu müdahalenin hukuka uygunluğu; kanunilik, ölçülülük, masumiyet karinesi ve adil yargılanma hakkı gibi hukuk devletinin temel ilkeleri üzerinden test edilmek zorundadır. Ancak Anayasa Mahkemesi’nin (AYM) bu süreçte önüne gelen bireysel başvurularda sergilediği tutum, söz konusu ilkelerin devletin bekası ve olağanüstü hal refleksleri karşısında ne denli esnetilebileceğini ve hatta bazen bütünüyle işlevsiz bırakılabileceğini göstermiştir. Yargısal denetimin, idari işlemin tesis edildiği andaki verilerle sınırlı kalması gerekirken, sonradan ikmal edilen delillerle işlemi meşrulaştırma çabasına girmesi, denetimin özünü sakatlamaktadır. AYM’nin bu süreçteki "yargısal pasifizmi", idarenin denetlenemez bir alan inşa etmesine zemin hazırlamıştır. Aradan geçen yaklaşık on yıla rağmen KHK ihraçları konusunda öngörülebilir, tutarlı ve bütünlcül bir hukuki çerçevenin çizilememiş olması, sorunun boyutları ve yargıdaki dosya yükü dikkate alındığında, meselenin yalnızca bireysel yargısal denetim mekanizmalarıyla aşılamayacağını göstemektedir. Bu nedenle, Türkiye Büyük Millet Meclisinin (TBMM) yıllar içinde biriken mağduriyetleri giderecek adil ve kapsayıcı yasal düzenlemeleri acilen gündemine alması kaçınılmaz bir gerekliliktir.

Bu çalışmada; idarenin "irtibat ve iltisak" kriterlerini nasıl kurguladığını, AYM’nin bu kriterleri hangi ölçütlerle denetlediğini, özel hayata saygı hakkı ve masumiyet karinesine ilişkin içtihatların nasıl şekillendiğini ve devlete sadakat yükümlülüğünün sınırlarının nasıl çizildiği ele alınmıştır. Yavuz Kök,[1] N.E.,[2] A.S.,[3] Erkan Sezgin,[4] Halit İnciroğlu,[5] B.K.,[6] Sümeyra Bakla[7] ve Sinan Ulu[8] kararları esas alınarak yapılan çalışmada, Türk yargısının evrensel insan hakları standartları ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) içtihatlarıyla neden ve nasıl bir uyumsuzluk içinde olduğunu ortaya konulmuştur. İhraç kararlarının sadece bir "idari tedbir" olarak nitelendirilip adil yargılanma hakkının cezai güvencelerinden kaçınılması da bu çalışmanın eleştiri noktalarından biridir.

İrtibat ve İltisak Kavramlarının Muğlaklığı

İdare hukukunda, bir kamu görevlisinin meslekten çıkarılabilmesi için yasalarda önceden açıkça tanımlanmış bir disiplin suçunu veya ihlali gerçekleştirdiğinin, somut delillerle ve usulüne uygun yürütülen bir soruşturma neticesinde kanıtlanması gerekir. Bu zorunluluk, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin (AİHS) 8. maddesinde yer alan özel hayata saygı hakkına yönelik müdahalelerin "yasayla öngörülmüş olma" şartının bir sonucudur. Yasanın varlığı şeklen yeterli değildir; kuralın erişilebilir, öngörülebilir ve idarenin keyfi müdahalelerine karşı yeterli güvenceler içerecek şekilde kaleme alınması gerekir.

OHAL KHK'ları ile Türk hukuk sistemine dahil edilen "irtibat" ve "iltisak" kavramları, kanunilik standartlarından bütünüyle yoksundur. İdare hukukunun yerleşik terminolojisinde daha önce bulunmayan bu kavramlar, içeriği ve sınırları belirsiz istihbari terimler olarak mevzuata girmiştir. Venedik Komisyonu raporlarında ve AİHM’in Pişkin/Türkiye[9] kararında vurgulandığı üzere; kişilerin "ulusal güvenliğe tehdit oluşturan yapılarla bağı bulunduğu" şeklindeki soyut iddialar, yargısal denetimi neredeyse imkansız kılan muğlak hususlardır. Mahkeme, idarenin bu tür geniş kavramlara dayanarak yaptığı değerlendirmelerin makul bir dayanaktan yoksun olması veya keyfi yorumlanması durumunda, yerel mahkemelerin bu duruma etkili bir tepki vermesi gerektiğini hatırlatmış (§ 225) ve somut kriterlere dayanmayan ve çelişmeli yargılama usulüyle denetlenemeyen bu tür "bağ" iddialarının, kişiyi keyfi müdahalelere karşı bütünüyle güvencesiz bıraktığını belirtmiştir (§ 226-227). Normun bu denli belirsiz oluşu, "suçta ve cezada kanunilik" ilkesinin idari alandaki yansıması olan "öngörülebilirlik" kriterini bütünüyle saf dışı bıraktığı gibi; yargı mercilerinin kavramların içini oldukça geniş ve kimi zaman keyfi şekilde doldurmasına zemin hazırlamış ve koşulları birbirinden farklı olan kişilerin arasındaki nüansların göz ardı edilerek aynı ağır yaptırımlara tabi tutulmasına neden olmuştur.

AYM ve idari yargı mercileri, bu kavramlara doyurucu ve sınırlandırıcı bir hukuki tanım getirmek yerine, kelimelerin sözlük anlamları üzerinden bir meşruiyet zemini inşa etmeye çalışmıştır. Örneğin Anayasa Mahkemesi norm denetimi kararlarında bu sözlük anlamlarına atıf yaparak, iltisakı "kavuşan, bitişen, birleşen"; irtibatı ise "bağlantılı" olarak tanımlamış ve bu anlamlar üzerinden hukuki bir zemin kurmaya çalışmıştır (Halit İnciroğlu Başvurusu, § 30). Hukuk devletinde bir yaptırımın temeli sözlük anlamları değil, bireyin hangi somut eyleminin hangi sonucu doğuracağını öngörebilmesini sağlayan net kriterler olmalıdır. Bireylerin, ihraç edildikleri tarihten çok önce, yasal zeminde ve devletin denetimi altında gerçekleştirdikleri günlük rutinleri —bankacılık işlemleri, sendika üyelikleri, okul kayıtları, sosyal yardımlaşma faaliyetleri— sonradan icat edilen bu kavramların içine atılarak geriye dönük bir cezalandırma mekanizması oluşturulmuştur. Hangi davranışların, hangi yoğunlukta ve hangi kasıtla gerçekleştirildiğinde "iltisak-irtibat" eşiğini aşacağının önceden bilinememesi, kanunilik ilkesinin özünü zedelemiş ve idareye, muhalif veya şüpheli gördüğü her kamu görevlisini tasfiye edebileceği denetimsiz bir takdir alanı sunmuştur. İdarenin "kanaat"ine dayanan bu denetimsizlik, kamu personel rejimini liyakatten uzaklaştırarak sadakat testine tabi tutulan güvencesiz bir yapıya dönüştürmüştür.

AYM, başvuruları reddettiği kararlarda olduğu gibi, ihlal bulduğu B.K. ve Halit İnciroğlu başvurularında da, "irtibat ve iltisak" kavramlarının kanunilik ilkesine uygunluğunu ve anayasal sınırlarını tartışmaya açmaktan kaçınmıştır. Mahkeme, hak ihlali tespit ettiği bu dosyalarda dahi kavramların yapısal muğlaklığını sorgulamak yerine, bu yasallığı onaylayan bir tutum sergilemiştir. AYM, kavramların muğlaklığından doğan "kanunilik" sorununu çözmek yerine; yalnızca derece mahkemelerinin soyut tanık beyanları gibi aşırıya kaçan sübjektif delil değerlendirmelerine müdahale etmekle yetinmiştir. Mahkemenin, somut olaylarda bu belirsizliğin yol açtığı keyfiliği ve müdahalenin ağırlığını eleştirerek idarenin sunduğu gerekçelerin "ilgili ve yeterli" olmadığını vurgulaması, ancak bizzat normun kanunilik şartını sağladığını peşinen kabul etmesi büyük bir çelişkidir (Halit İnciroğlu Başvurusu, § 156).

Bu yaklaşım, AYM’nin "irtibat ve iltisak" kavramlarını yapısal bir sorun olarak ele almadığını net bir şekilde ortaya koymaktadır. Mahkeme, idarenin bu muğlak kavramların içini doldururken "yeterli gerekçe sunmaması" üzerinden yalnızca ikincil bir denetim yapmaktadır. Sonuç olarak Mahkeme, tabiri caizse ormandaki ağaçların tek tek eğriliğine odaklanırken, ormanın bütününde hukukun hakimiyetini zedeleyen sistemsel "belirsizliği" görmezden gelmiştir.

İdari Tedbir Argümanı ve Engel Kriterleri

AYM ve Danıştay’ın KHK ihraçlarına yönelik en temel savunma argümanı, bu işlemlerin bir "suç" karşılığı uygulanan cezai yaptırımlar veya klasik disiplin cezaları olmadığı, aksine devletin milli güvenliğini korumaya yönelik "nihai sonuç doğuran olağanüstü idari tedbir" olduğudur. Bu gerekçe, idari statü ile cezai sorumluluk arasında kesin bir ayrım çizerek, masumiyet karinesi ve adil yargılanma hakkının cezai güvencelerini bertaraf etmeyi amaçlamaktadır. Ancak bu yaklaşım, AİHM’in yerleşik içtihatları ve evrensel hukuk gerçekliğiyle taban tabana zıttır.

AİHS'nin 6. maddesinde koruma altına alınan adil yargılanma hakkının "cezai boyutunun" bir davaya uygulanıp uygulanamayacağı, ulusal makamların o işleme ne isim verdiğine göre değil, AİHM'in Engel ve Diğerleri/Hollanda[10] kararında belirlediği kriterlere göre belirlenir. KHK ihraçları bu kriterler süzgecinden geçirildiğinde, karşılaşılan tablonun ağır bir cezai yaptırım olduğu çok açıktır.

Tablo 1: KHK İhraçlarının Engel Kriterleri Açısından Değerlendirilmesi

Engel Kriteri

KHK İhraçlarındaki Durum

Hukuki Sonuç

İsnadın Niteliği

Doğrudan "terör örgütü üyeliği" veya eşdeğer sonuçlar doğuran "irtibat/iltisak" iddialarına dayanmaktadır.

Bu isnatlar, mahiyeti gereği ceza hukuku alanına giren ağır suçlamalardır.

Failin Niteliği

On binlerce kamu görevlisine yönelik genelleyici ve toptancı bir uygulama söz konusudur.

Disiplin hukukunun bireysellik ilkesi aşılmış, kolektif bir cezalandırma rejimi kurulmuştur.

Yaptırımın Ağırlığı

Ömür boyu kamu hizmetinden men ve SGK şerhleri ile özel sektörde çalışma yasağı.

TCK m. 53'te düzenlenen fer'i cezadan daha ağır, süresiz bir cezalandırma söz konusudur.

KHK ihraçlarının temel dayanağı, doğrudan Türk Ceza Kanunu'nda (TCK) en ağır suçlar arasında düzenlenen "silahlı terör örgütü üyeliği" iddialarıdır. Kişilerin isimlerinin doğrudan Resmi Gazete'de yayımlanan listelerde yer alması ve kamuoyu önünde "terör örgütü mensubu/bağlantılısı" olarak ilan edilmeleri, idari bir uygunluk testini çoktan aşmış, doğrudan ve karalayıcı bir "suç isnadı" halini almıştır. İhraç işlemi, basit bir iş akdi feshi veya disiplin cezası değildir; kişiyi ömür boyu tüm kamu görevlerinden ve kamu hizmetlerinden men etmeyi içerir. Bu durum, TCK m. 53'te düzenlenen "belli hakları kullanmaktan yoksun bırakılma" (fer’î ceza) kurumuyla birebir aynı hukuki sonucu doğurmaktadır. Yaptırımın amacı sadece önleyici değil, on binlerce insana uygulanan genelleyici yapısıyla açıkça cezalandırıcıdır ve caydırıcılık işlevi görmektedir. Dolayısıyla AYM'nin, süreci idari bir kalıba hapsederek masumiyet karinesi ve adil yargılanma denetiminden kaçınması, evrensel hukukun esasına değil, sadece şekline odaklanan bir yanılsamadır. Öyle ki AYM, kamu görevinden çıkarmaya ilişkin tedbirlerin kişilerin özel sektörde çalışma imkânını tamamen ortadan kaldırmadığını iddia ederek, tedbirin ciddiyet ve ağırlığının cezai bir özellik kazandıracak boyutta olmadığını savunmakta ve konuyu ceza hukukunun çekirdek güvencelerinin dışında tutmaktadır (A.S. Başvurusu, § 121; Yavuz Kök Başvurusu, § 126). Oysa fiili "sivil ölüm" gerçeği bu savı çürütmektedir.

Yavuz Kök Kararı: Düşük Yoğunluklu Şüphe ve İstihbarat Hizmetinde Sadakat

Anayasa Mahkemesi Genel Kurulu’nun Yavuz Kök (Başvuru No: 2023/93746) kararı, mahkemenin "idari tedbir" argümanı ve "sadakat yükümlülüğü" kavramını en uç noktaya taşıdığı vakalardan biridir. Milli İstihbarat Teşkilatı'nda (MİT) görev yapan başvurucunun, "operasyonel GSM hattı" kullanımı ve "mahrem yapılanma" iddiaları üzerinden ihraç edilmesi, AYM tarafından "istihbarat hizmetinin doğası" gereği meşru bulunmuştur.

Mahkeme bu kararında, istihbarat hizmetinde görevli kişilerin bu kamu hizmetinin doğası gereği daha nitelikli bir sadakat beklentisi ile karşı karşıya olduğunu vurgulamıştır. AYM'ye göre, bu kişiler için söz konusu olan "mutlak ve sürekli bağlılık" ve "mutlak sır saklama yükümlülüğü" gibi gereklilikler, sadakati sadece anayasal bir yükümlülük olmaktan çıkarıp, doğrudan mesleğin vazgeçilmez bir unsuru haline getirmektedir (§ 92). AYM'ye göre, milli güvenlikle doğrudan bağlantılı ve gizlilik esaslı olan bu hizmette görevli personelin sadakatinden duyulan şüphe değerlendirilirken, görevin bu nitelikleri dikkate alınmalıdır.

Ancak bu noktada geliştirilen "düşük yoğunluklu şüphe" hususu, hukuk devleti açısından son derece riskli bir alan açmaktadır. AYM, istihbarat hizmetinde görevli bir kamu görevlisinin bir yapı veya oluşumla iltisak veya irtibatının olduğuna yönelik ortaya çıkan bir şüphenin, diğer kamu görevlilerine nazaran daha düşük yoğunlukta olsa dahi, sadakat bağının koptuğu sonucuna varılması için yeterli olabileceğini belirtmiştir (§ 94). Bu yaklaşım, "şüpheden sanık yararlanır" ilkesinin tam tersi bir "şüpheden idare yararlanır" mantığını kamu görevine yerleştirmektedir. Her ne kadar mahkeme bu şüphenin "keyfi olmaması" ve "yeterli gerekçeyle açıklanması" gerektiğini söylese de, pratikte istihbari nitelikteki "kanaatlerin" yargısal denetimini imkansız kılmaktadır. İstihbari kanaatlerin denetlenemez birer "mutlak gerçek" gibi kabul edilmesi, keyfiliği hukukileştirmekten başka bir sonuç doğurmamaktadır. Bu durum, idari işlemin "sebep" unsurunu bütünüyle ortadan kaldırmaktadır.

Yavuz Kök kararındaki bir diğer sorunlu alan, ceza yargılamasındaki bulguların idari davada "mutlak gerçek" olarak kabul edilmesidir. Başvurucu hakkında verilen 7 yıl 6 ay hapis cezası ve siyasal casusluk suçlamaları, idari işlemin ölçülülük denetiminde belirleyici olan hususlardır. Oysa idari işlem tesis edildiği tarihte henüz kesinleşmemiş, hatta bazen başlamamış olan ceza yargılaması süreçlerinin, geriye dönük olarak idari işlemin "sebebi" haline getirilmesi, idare hukukunun "işlemin tesis edildiği tarihteki hukuki duruma göre denetlenmesi" ilkesine aykırıdır. Bu durum, idarenin önce ihraç edip sonra delil aradığı bir "yargısız infaz" sürecini meşrulaştırmıştır.

AİHM’in Kandemir/Türkiye kararı,[11] idari işleyişteki bu tür hukuksuzlukları açıkça gözler önüne sermektedir. Söz konusu davada Mahkeme, TÜBİTAK gibi stratejik bir kurumda çalışan başvurucunun "milli güvenliğe tehdit oluşturduğu" şüphesiyle işten çıkarılmasını mercek altına almıştır. Mahkeme, hassas görevlerde bulunan çalışanların "özel bir güven ve sadakat yükümlülüğü" altında olduğunu kabul etmekle birlikte, iş akdinin feshine gerekçe gösterilen "şüphenin" mutlaka objektif ve denetlenebilir bir temele dayanması gerektiğini vurgulamıştır (§ 23-24). Bu bağlamda, yerel mahkemelerin başvurucu hakkında somut bir bulguya ulaşmaksızın; yalnızca "üçüncü kişiler hakkındaki ceza dosyalarını" veya "genel idari raporları" yeterli görerek fesihi onaması, yetersiz bir yargısal denetim olarak nitelendirilmiştir (§ 25).

AİHM, Kandemir kararında yerel mahkeme kararlarının yeterli gerekçe içermediğini ve üçüncü şahıslara yönelik ceza davalarının veya genel idari usulsüzlüklerin, işveren ile çalışan arasındaki güven ilişkisini zedeleyecek düzeyde bir "şüpheyi" tek başına haklı kılmayacağını belirtmiştir. Sonuç olarak, idarenin asgari dayanaklardan yoksun kanaatlerle işlem tesis etmesi, adil yargılanma hakkına aykırı bulunmuştur. Mahkeme, bu davanın Pişkin/Türkiye davasından temel farkını; feshin KHK ile değil İş Kanunu uyarınca yapılması ve kamu görevinden ömür boyu yasaklanma gibi ek sonuçlar doğurmaması olarak belirtse de (§ 186'ya atıfla), gerekçelendirme eksikliğinin başlı başına adil yargılanma hakkını ihlal ettiğini söylemiştir.

ByLock Pratiği ve Teknik Delillerin Otomatikleştirilmesi

KHK ihraçlarının en yaygın ve tartışmalı delili olan ByLock kullanımı, AYM’nin N.E., A.S. ve Erkan Sezgin dosyalarında sergilediği tutumla adeta bir "otomatik ihraç makinesine" dönüştürülmüştür. AYM içtihatlarında, bu programın kullanımı irtibat ve iltisakın tespiti açısından tek başına "ilgili ve ikna edici" mutlak bir delil olarak kabul edilmiştir. Nitekim Erkan Sezgin dosyasında GSM ve ADSL hatları üzerinden programın kullanıldığına dair teknik tespitler (§ 119), N.E. dosyasında kullanıcı adı ve şifre tespitleri ve hedef IP'lere bağlanma durumları (§ 23), A.S. dosyasında ise hedef IP'lere bağlantı sinyalleri doğrudan ihraç gerekçesi yapılmıştır (§ 142). Üstelik AYM, ‘’örgütün kendine özgü atipik yapısı gözetildiğinde daha hafif bir aracın tercihiyle aynı sonucun elde edilmesinin mümkün olamayacağını’’ belirterek, ByLock delilinin kullanımını ve istihbari yöntemlerle elde edilmesini hukuka uygun ve zaruri bir araç olarak meşrulaştırmıştır (N.E. Başvurusu, § 141; A.S. Başvurusu, § 143; Erkan Sezgin Başvurusu, § 121).

Ancak AYM'nin dijital bir veriyi bu denli otomatik bir cezalandırma aracına dönüştürmesi ve teknik delillerin kullanımı meselesi, adil yargılanma hakkının temel ilkeleriyle ve özellikle AİHM'in Yalçınkaya/Türkiye[12] kararındaki bulgularıyla tezat oluşturmaktadır. Bu kapsamda AYM, N.E. ve A.S. kararlarında "seçici bir atıf" stratejisi izleyerek, Yalçınkaya içtihadının yalnızca ByLock kullanımının yapısal bir bağlantıya işaret edebileceğine dair kısmına (§ 259) atıf yapmıştır. Oysa AYM, AİHM’in hemen devamındaki paragraflarda kurduğu asıl hukuki mantığı görmezden gelmiştir.

AİHM, ByLock kullanımını bir irtibat göstergesi olarak kabul etse de; bu verinin kişiyi doğrudan "terör örgütü üyesi" ilan etmeye yetmeyeceğini, suçun maddi ve manevi unsurlarının her somut olayda ayrı ayrı kanıtlanması gerektiğini net bir şekilde ortaya koymuştur. Bu bağlamda Büyük Daire; ham verilere erişim imkânı tanınmasını, verilerin bütünlüğünün bağımsız bilirkişilerce test edilmesini ve "silahların eşitliği" ilkesi gereği savunmanın bu delilleri etkili bir şekilde sorgulayabilmesini şart koşmuştur. Bireysel dava koşullarında "özel kasıt" usulüne uygun şekilde tespit edilmeksizin sadece bu veriye dayanılmasını, suçun özüyle bağdaşmayan öngörülemez bir yargısal yorum ve "kanunsuz suç ve ceza olmaz" ilkesinin (m.7) açık bir ihlali olarak kabul etmiştir (§ 264-267, 345-346).

Buna karşın AYM, idari bir işlem niteliği taşıyan ihraç kararlarında bu teknik analizleri yapmaktan kaçınmış ve Yargıtay ile Danıştay içtihatlarına soyut atıflar yapmakla yetinmiştir. Mahkeme, ByLock Tespit ve Değerlendirme Tutanağı'nın kişiye tebliğ edilmesini ve 30 günlük cevap süresi verilmesini usuli güvence olarak yeterli görse de; ham verilerine ulaşılamayan bir veriye karşı "cevap hakkı" tanınması, şekli bir rutinden öteye geçmemiştir. Bu yaklaşım, "objektif sorumluluk" prensibini idari bir kılıf altında yaşatmakta ve evrensel hukuk standartlarıyla çelişmektedir. Teknik bir verinin hukuki sonuç doğurması ancak o verinin sıhhatinin bilimsel doğrulanmasıyla mümkündür. Ancak, AYM bu aşamayı atlayarak varsayımlar üzerinden hüküm kurmuştur.

Bu çarpık işleyişe yönelik AİHM'in İ.Ç./Türkiye[13] kararı da çarpıcı bir örnektir. Mahkeme, bir vakıf üniversitesi çalışanının sadece ByLock iddiasıyla işten çıkarılmasını incelediği bu davada; yerel mahkemelerin iddiayı teyit edecek somut belgeler veya teknik raporlar toplamadan karar vermesini "silahların eşitliği" ve "çelişmeli yargılama" ilkelerine aykırı bulmuştur (§ 44-48). AİHM, bu usuli eksikliklerin devletin menfaatleri veya OHAL derogasyonu (m.15) ile dahi gerekçelendirilemeyeceğine hükmetmiştir (§ 51). Başvurucuya iddiayı çürütme fırsatı verilmemesi ve mahkemenin idari iddiayı peşinen kabul etmesi nedeniyle Sözleşme’nin 6 § 1 maddesinin ihlal edildiği sonucuna varılmıştır.

Dahası AYM'nin, Türkiye'nin derogasyon bildirimine sığınarak usuli güvencelerdeki bu boşlukları OHAL'in gerektirdiği meşru bir durum olarak savunması da AİHM tarafından kabul görmemiştir. AİHM, OHAL koşullarında dahi önlemlerin "durumun kesinlikle gerektirdiği ölçüde" olması gerektiğini ve derogasyonun keyfi yetki vermediğini belirtmiştir. Oysa AYM; ByLock ham verilerine erişimin engellenmesinin veya bağımsız bilirkişi incelemesi yaptırılmamasının, OHAL'in savuşturulması için neden "kesinlikle gerekli" olduğunu somut olarak ortaya koyamamıştır.

Tablo 2: ByLock Deliline İlişkin AYM Yaklaşımı ve AİHM Yalçınkaya Standartları

İnceleme Konusu

AYM Yaklaşımı (N.E., A.S., Erkan Sezgin)

AİHM Yalçınkaya Standartları

Delil Niteliği

İltisak/irtibat için tek başına yeterli ve mutlak delildir.

Otomatik suçluluk karinesi oluşturamaz; her vaka bireysel incelenmelidir.

Ham Veriler

Tespit ve Değerlendirme Tutanağı'nın varlığı yeterlidir.

Ham verilere erişim sağlanmalı, savunma bu verileri teknik olarak sorgulayabilmelidir.

Bilirkişi İncelemesi

Yargıtay/Danıştay içtihatlarına atıfla teknik analize gerek duyulmamıştır.

Verilerin bütünlüğü ve değiştirilmediği bağımsız bilirkişilerce test edilmelidir.

Münhasırlık İddiası

Programın münhasıran kullanıldığı varsayılmaktadır.

Münhasırlık iddiası teknik ve hukuki olarak her şüpheden uzak şekilde kanıtlanmalıdır.

Yasal-Rutin Faaliyetlerin Kriminalizasyonu

İrtibat ve iltisak kavramlarının idari yargı eliyle ne denli esnetilebileceğini ve hukuki belirliliğin nasıl yok edildiğini gösteren en somut örnekler Halit İnciroğlu ve B.K. başvurularıdır. Bu iki dosya; somut bir suç fiilinin yokluğu ve tamamen sübjektif tanık beyanlarına dayalı ihraç kararları ortak paydasında buluşmaktadır. Her iki vakada da temel sorun, kişilerin gündelik yaşam pratiklerinin zorlama bir yorumla örgütsel faaliyet kategorisine sokulmasıdır.

Hâkim olarak görev yapan Halit İnciroğlu, silahlı terör örgütü üyeliği suçlamasıyla yargılandığı davada, şüpheden uzak kesin delil bulunamadığı gerekçesiyle beraat etmiş ve bu karar kesinleşmiştir. Ağır Ceza Mahkemesi; başvurucunun ByLock kullanmadığını, dernek veya sendika kaydının olmadığını ve Bank Asya işlemlerinin rutin olduğunu belirtmiştir (§ 35). Varlığı halinde bile hepsi yasal ve rutin olan bu faaliyetlerin hiç birinin bulunmamasına rağmen Danıştay, ihracı onarken son derece sübjektif bir tanık beyanını esas almıştır. Tanığın, İnciroğlu’nun telefonda "Selamün Aleyküm" yerine "Merhaba" demesini bir "FETÖ taktiği" olarak yorumlaması ve başka yerlere tayini çıkan meslektaşlarına yönelik hakaretlere karşı nazik tutumunu "örgütü koruma" şeklinde nitelendirmesi (§ 24), hukuk devleti ilkeleriyle bağdaşmayan kişisel çıkarımlardır.

Benzer şekilde B.K. dosyasında da başvurucu hakkında takipsizlik verilmiştir. Soruşturma makamları hiçbir objektif kriter tespit edememiştir. İdarenin dayandığı tek delil, bazı tanıkların başvurucunun ihraç edilen diğer meslektaşlarıyla "komşuluk yaptığı", "onlarla samimi olduğu" ve "beraber dolaştığı" yönündeki soyut beyanlarıdır (§ 30). Hatta beyan sahibi tanıklardan biri, bu samimiyetin "iyi anlaştığından dolayı mı yoksa ‘’örgütsel’’ bağdan dolayı mı kaynaklandığını bilmediğini" itiraf etmesine rağmen, bu beyan ihraca temel gerekçe yapılmıştır (§ 21). AYM bu dosyada, ihraç kararlarının sadece duyumlara değil; ciddi, somut ve objektif vakıalara dayanması gerektiğini belirterek, "samimi ilişki" üzerinden verilen kararı özel hayata saygı hakkı kapsamında ihlal saymıştır.

AYM, bu dosyalarda idarenin tasarrufunu iptal ederken, "irtibat ve iltisak" kavramlarının yasal dayanağını veya öngörülebilirliğini tartışmaya açmamıştır. Aksine Mahkeme, ilgili KHK düzenlemelerini "kanunilik" şartını sağlayan geçerli birer hukuki zemin olarak kabul etmiştir. Mahkemeye göre asıl sorun yasanın varlığında değil, delillerin değerlendirilme biçimindedir. İdare ve derece mahkemeleri; selamlaşma üslubu veya mesleki dayanışma gibi tamamen yasal ve rutin faaliyetleri, herhangi bir somut örgütsel bağ ortaya koymaksızın "iltisak" sayarak "ilgili ve yeterli" gerekçe sunma yükümlülüklerini ihlal etmişlerdir.

AYM’nin bu kararlarda özel hayata saygı hakkı" üzerinden ihlal tespit ederken, "masumiyet karinesi" iddialarını reddetmesi açık bir tezat oluşturmaktadır. Mahkeme, ihraç işlemlerinin cezai bir yaptırım değil, kamu kurumlarının güvenliğini sağlamaya yönelik "olağanüstü bir idari tedbir" olduğunu belirterek, beraat ve takipsizlik kararlarının bile ihraca engel teşkil etmediği sonucuna varmıştır (Halit İnciroğlu başvurusu § 108). Ancak bu yaklaşım, hukuki bir şekilciliğe sığınarak, "irtibatlı ve iltisaklı" yaftasının bireyin toplumsal hayatında yarattığı ağır yıkımı ve üzerine yapışan "terörist" damgasını tamamen görmezden gelmektedir. Masumiyet karinesinin bu denli dar bir yoruma hapsedilmesi, suçsuzluk karinesini pratikte işlevsiz bir "kelime oyunu"na indirgemekte ve bireyi idari keyfiyet karşısında savunmasız bırakmaktadır.

Bu yapısal sorun, AYM’nin son dönemdeki Sinan Ulu ve Sümeyra Bakla gibi başvurularda sergilediği tutumla daha da kronik bir hal almıştır. Zira Mahkeme, bu dosyalardaki masumiyet karinesi ihlali iddialarını esasa girmeden "açıkça dayanaktan yoksun" bularak toptan reddetmiştir. İdari yargı pratiğinde, haklarında beraat veya takipsizlik kararı verilen kişilere yönelik sanki kesinleşmiş bir mahkumiyetleri varmış gibi "suçlu" dili kullanılmasına ve damgalayıcı bir üslup benimsenmesine rağmen, AYM’nin bu ihlalleri yüzeysel gerekçelerle geçiştirmesi hukuk devleti ilkesiyle bağdaşmaz. Mahkemenin, idari yargı kararlarındaki "iltisak" ifadesinin sosyolojik ve fiili olarak yarattığı cezai sonuçları analiz etmekten kaçınması, masumiyet karinesinin sağladığı anayasal koruma kalkanını kaldırmakta ve kişileri hukuki bir belirsizliğe mahkum etmektedir.

Yasal Faaliyetlerin Geriye Dönük Kriminalizasyonu:

Sinan Ulu ve Sümeyra Bakla dosyaları, hukuk devletinin önemli unsurlarından olan "öngörülebilirlik" ilkesinin ağır biçimde zedelendiği tipik örneklerdir. Bu dosyalarda, kişilerin eylemi gerçekleştirdikleri tarihte tamamen yasal olan, hatta bizzat devlet tarafından teşvik edilen rutin faaliyetleri, yıllar sonra "irtibat ve iltisak" gerekçesi yapılarak cezalandırılmıştır.

Akademisyen Sinan Ulu dosyasında, başvurucunun Bank Asya'ya para yatırması, çocuğunu MEB denetimindeki özel bir okula göndermesi ve yasal kurban/burs gibi günlük yasal rutinler, iltisak olarak kabul edilmiştir (Sinan Ulu Başvurusu, § 23).

Zabıt kâtibi Sümeyra Bakla kararında ise, adliye personeli arasındaki barışçıl dini sohbetlere katılım ve "himmet/kurban" adı altında para toplama eylemleri, devlete sadakat yükümlülüğünün ihlali olarak görülmüştür (Sümeyra Bakla Başvurusu, § 17).

Ancak AYM’nin bu kararlarda yaptığı ölçülülük denetimi, AİHM standartlarından oldukça uzaktır. AİHM içtihatlarına göre, bir yaptırımın "orantılı" sayılabilmesi için fiil ile yaptırım arasında bir nedensellik bağı kurulmalı, kişinin hiyerarşik konumu ve ifa ettiği görevin mahiyeti somutlaştırılmalıdır. AYM, bu derinlikli analizi yapmak yerine "ömür boyu kamu görevinden yasaklılık" gibi en ağır tedbiri, daha hafif disiplin cezalarının neden yetersiz kalacağını hiç tartışmadan onaylamıştır.

AİHM; bankacılık işlemleri, eğitim faaliyetleri veya dini toplantılara katılım gibi gerçekleştirildikleri dönemde yasal olan eylemlerin, temel hak ve özgürlüklerin koruması altında olduğunu belirtmektedir. Hukuk devletinde bireylerin, devlet denetimi altındaki kurumlardaki rutin faaliyetlerinin yıllar sonra bir "iltisak" gerekçesine dönüştürüleceğini öngörmeleri beklenemez. Bu doğrultuda Yüksel Yalçınkaya ve Taner Kılıç (No. 2)[14] kararları, idari ve yargısal uygulamalara karşı uluslararası hukuk standartlarını belirlemiştir. Mahkeme, devletin kendi denetimindeki kurumları geriye dönük olarak suç mahalli kabul edip buralardan faydalananları otomatik olarak suçlu saymasının hukuk güvenliğini zedelediğini belirtmiştir.

Yüksel Yalçınkaya kararında Büyük Daire; sendika üyeliği ve Bank Asya işlemleri gibi eylemlerin, yapıldıkları tarihte tamamen yasal olduğunu tescil etmiştir. Bu meşru hak kullanımlarının, suçun kurucu unsuru olan "özel kast" somut olarak ispatlanmadan doğrudan mahkumiyet gerekçesi yapılmasını, AİHS'in 7. maddesindeki "kanunsuz suç ve ceza olmaz" ilkesinin ihlali olarak nitelendirmiştir (§ 263-267, 310). AİHM’e göre, yasaların bu şekilde geniş ve öngörülemez yorumlanması, bireyin hukuk karşısındaki güvencelerini ortadan kaldırmaktadır.

Taner Kılıç (No. 2) kararında ise Mahkeme, teknik ve ailevi bağlar üzerinden kurulan şüphe mekanizmalarını eleştirmiştir. Bağımsız raporlarla çürütülmesine rağmen ByLock iddiasının tutukluluk dayanağı yapılması ve akrabalık ilişkilerinin bir şüphe unsuru olarak kullanılması ihlale gerekçe yapılmıştır (§ 102, 108). Ayrıca, başvurucunun yasal sivil toplum faaliyetlerinin "örgüt talimatı" olarak sunulması, ifade özgürlüğüne yönelik hukuka aykırı bir müdahale olarak kabul edilmiştir (§ 153-158). Her iki karar da cezai sorumluluğun şahsiliği ilkesini ve rutin hak kullanımlarının cezalandırma gerekçesi yapılamayacağını hususları tescil edilmiştir.

Son olarak bu dosyalarda dikkat çeken "itirafçılık" ve "etkin pişmanlık" kurumlarının kullanımı, sistemin kendi içindeki adaletsizliğini de gözler önüne sermektedir. Sümeyra Bakla başvurusunda AYM, verdikleri ifadelerle sayısız insanın hayatını karartan bu kişilerin, günün sonunda bizzat o yargı ve idare mekanizması nezdinde hiçbir itibarlarının kalmadığı, başkalarına yaşattıkları "sivil ölüm" sarmalından kendilerini de kurtaramadıklarını ortaya koymuştur. Bu durum, idari yaptırım süreçlerinin sadece birer tasfiye aracı olarak kullanıldığını, hukuk devleti ilkelerinin ise bu süreçte sadece birer şekli prosedür olarak kaldığını doğrulamaktadır..

Sivil Ölüm Pratiği ve Sosyal Tecrit

KHK ihraçlarının oluşturduğu en ağır sonuç, uygulamanın bireyleri toplumdan ve ekonomik hayattan tamamen dışlayan bir "sivil ölüm" pratiğine dönüşmesidir. Bu süreç, sadece kamu hizmetinden ömür boyu men edilmekle sınırlı kalmamış; SGK kayıtlarına işlenen ve "Kod 37" olarak bilinen fiili şerhler aracılığıyla kişilerin özel sektörde dahi iş bulmaları imkansız hale getirilmiştir. Diploması iptal edilen öğretmenler, baroya kayıtları engellenen hukukçular ve çalışma hakları kısıtlanan doktorlar; devletin "idari tedbir" adı altında kurguladığı devasa bir sosyal tecrit sarmalının içine itilmişlerdir. Bu durum, bireyin sadece mesleki kimliğini değil, aynı zamanda onuruyla yaşama hakkını da hedef alan sistematik bir dışlanma biçimidir.

AİHM, Pişkin/Türkiye kararında işten çıkarma tedbirinin bireyler üzerindeki etkilerini net bir şekilde ortaya koymuştur. Mahkeme; bu işlemin yalnızca bir geçim kaynağı kaybı olmadığını, başvurucunun mesleki itibarını zedeleyen, sosyal ilişkilerini sarsan ve toplum nezdinde "damgalanmasına" yol açan ağır bir müdahale olduğunu tespit etmiştir (§ 185-187). AİHM'e göre bu uygulama, kişileri "sosyal ve mesleki bir tecride" sürükleyerek özel sektördeki istihdam imkanlarını dahi fiilen ortadan kaldırmıştır.

Kararda, işten çıkarmanın somut gerekçeler sunulmadan ve savunma hakkı kısıtlanarak "basitleştirilmiş bir usulle" gerçekleştirilmesi, özel hayata saygı hakkı bağlamında "keyfiliğe karşı asgari güvencelerden yoksunluk" olarak nitelendirilmiştir (§ 215-216). Mahkeme, OHAL şartlarında bu tür hızlı usullerin uygulanmasını peşinen bir ihlal nedeni saymasa da; idari aşamadaki bu eksikliklerin yargısal süreçte yerel mahkemelerce giderilmemesini, "ulusal güvenlik" argümanının hiçbir somut delille desteklenmeden kabul edilmesini ve başvurucuya etkili bir itiraz imkanı sunulmamasını hem adil yargılanma hem de özel hayata saygı hakkının ihlali olarak kabul etmiştir (§ 144, 227-229). Bu tablo, idarenin geniş takdir yetkisinin denetimsiz bırakılmasının, demokratik bir toplumda kabul edilemez bir hukuk dışılığa yol açtığını ortaya koymuştur. Ayrıca ihraçlarla birlikte pasaport iptalleri ve aile fertlerinin de sürece dahil edilmesi, yaptırımın şahsiliği ilkesini aşarak kolektif bir cezalandırmaya dönüşmüştür.

Buna karşın AYM, bu sivil ölüm tablosunu ve sosyolojik gerçekliği görmezden gelmiş; müdahaleyi OHAL şartlarının gerektirdiği, milli güvenliği koruma amaçlı "meşru ve ölçülü" bir idari tasarruf olarak nitelendirmiştir. Mahkemenin, kişilerin özel sektörde çalışmasını engelleyen yasal bir engel bulunmadığına dair savunması, SGK şerhleri ve piyasadaki fiili dışlama pratikleri karşısında hukuki bir gerçeklikten ziyade bir temenni niteliği taşımaktadır. Oysa AİHM, orantılılık incelemesinde kağıt üzerindeki haklardan ziyade hayatın gerçekliğine odaklanmaktadır. Mahkeme, uygulanan tedbirin kişiyi toplum nezdinde yaftalayıp yaftalmadığına ve geçimini sağlama kabiliyetini ortadan kaldırıp kaldırmadığına bakmaktadır.

AYM’nin, KHK ihraçlarının bireyin ekonomik, sosyal ve mesleki hayatı üzerindeki uzun vadeli ve kalıcı hasarlarını gerçekçi bir şekilde irdelemekten kaçınması, AİHM standartlarıyla çelişki oluşturmaktadır. AİHM içtihadındaki orantılılık denetimi, müdahalenin ağırlığı ile güdülen amacın hassas bir şekilde dengelenmesini şart koşarken; AYM, müdahalenin birey üzerindeki etkisini yok sayarak bu dengeyi bozmuştur. Bu yaklaşım, sadece çalışma hakkını değil, mülkiyet hakkı kapsamında değerlendirilmesi gereken emeklilik hakları ve birikmiş mali haklar üzerindeki müdahaleyi de denetimsiz bırakarak hukuk devleti güvencelerini daha da zayıflatmıştır.

Sadakat Yükümlülüğü

AYM ve Danıştay içtihatlarında ihraçların temel dayanağı olan "sadakat yükümlülüğü", kamu görevlisinin statüsüne göre farklı hukuki zeminlere oturtulmuştur. AYM, incelediği dosyalarda başvurucunun mesleklerine göre ikili bir terminoloji benimsemiştir. Özellikle hakim ve savcı olan B.K. (§ 72), Halit İnciroğlu (§ 100), N.E. (§ 107) ve A.S. (§ 108) kararlarında doğrudan "anayasal düzene sadakat" veya "demokratik anayasal düzene sadakat" kavramları öne çıkarılmıştır. Buradaki temel vurgu, yargı mensubunun bağlılığının siyasi iktidara veya devlete bir biat değil; Anayasa’nın temel değerlerine, hukuk devletine ve demokratik ilkelere yönelik olduğudur. AİHM’in Kartal/Türkiye[15] (§ 65-71) kararında vurguladığı gibi, yargı mensupları için sadakat "hükümet politikalarına uyum" değil, kamu hizmetinin tarafsızlığı ve hukuka uygunluğu çerçevesinde profesyonel bir sorumluluktur. Devletin memurları ile arasındaki "özel güven ve sadakat bağı" argümanı, yargı bağımsızlığını zedeleyecek veya kişiyi yargı denetiminden tamamen yoksun bırakacak bir bahane olarak kullanılamaz.

Hakim-savcılar için sadakat yükümlüğüyle ilgili bu ifadelere yer veren AYM; diğer kamu görevlilierinin (Erkan Sezgin (§ 82) ve Sinan Ulu (§ 111) dosyalarında söylemini tamamen "devlete sadakat" ve "devletin çıkarlarını koruma" eksenine kaydırmıştır. Bu dosyalarda sadakat, Anayasa m. 129 çerçevesinde devlet mekanizmasının güvenliği ve hiyerarşik bağlılık üzerinden tanımlanmıştır. AİHM’in Vogt/Almanya[16] kararı (§ 60-61), sadakat yükümlülüğünün sınırlarını çizen en temel kararlardan biridir. AİHM bu kararda, sadakatin belirli bir siyasi iktidara kişisel biat değil, doğrudan anayasal düzene ve hukukun üstünlüğüne bağlılık olduğunu tescillemiştir. Mahkeme’ye göre, bir kamu görevlisinin sadakat bağının koptuğunu iddia edebilmek için soyut niyet okumaları yeterli değildir; kişinin görevini yaparken tarafsızlığını bozduğuna dair somut bir suistimalin ispatı gerekir. AYM ise memur dosyalarında idarenin "güven ilişkisi zedelendi" şeklindeki soyut değerlendirmesini yeterli görerek, sadakat yükümlülüğünü toptancı bir tasfiye aracına dönüştürmüştür.

AYM kararlarındaki asıl çelişki ise ihlal verdiği ve vermediği hakim dosyaları arasındaki yaklaşım farkında yatmaktadır. Mahkeme, B.K.ve Halit İnciroğlu kararlarında sadakat kavramını "demokratik düzene bağlılık" gibi anayasal bir zemine oturtup, idarenin sunduğu soyut delilleri (tanık beyanı vb.) yetersiz bularak ihlal kararı vermiştir. Ancak yine hakim olan N.E. ve A.S. dosyalarında, "anayasal düzene sadakat" kavramını kullanmasına rağmen, ByLock gibi teknik verilerin sıhhatini derinlemesine denetlemeyerek bu yüksek sadakat tanımını pratikte idarenin takdirini onaylayan sığ bir onay mekanizmasına dönüştürmüştür. Bu durum, hakimler için bile sadakatin Anayasa'ya bağlılıktan ziyade, idarenin muğlak "irtibat" varsayımlarını sorgulamadan kabul etme zorunluluğuna dönüştüğünü göstermektedir.

Sümeyra Bakla kararındaki karşı oy gerekçesinde de vurgulandığı üzere, sadakat yükümlülüğü idareye sınırsız bir tasfiye yetkisi veren bir "boş çek" değildir. Görevini ifa ederken Anayasaya aykırı bir davranışı bulunmayan kamu görevlilerinin, yasal faaliyetler üzerinden "sadakatsiz" ilan edilmesi, yargıyı hukuki bir denetim mekanizması olmaktan çıkarıp siyasi bir onay makamına dönüştürmüştür. Bu süreç, yargı mensupları üzerinde bir "chilling effect" (caydırıcı etki) yaratarak yargı bağımsızlığını zedelemekte ve devlete duyulan sadakati hukuki bir sorumluluktan çıkarıp siyasi bir biate indirgemektedir. Teknik bir verinin veya soyut bir irtibat iddiasının hukuki sonuç doğurması ancak o verinin sıhhatinin bilimsel ve yargısal olarak doğrulanmasıyla mümkündür; AYM'nin bu aşamayı atlaması, "objektif sorumluluk" prensibini hukuk dışı bir şekilde yaşatmaya devam etmiştir.

Lustration (Arındırma) Standartları ve Türkiye Pratiği

AYM, KHK ihraçlarını meşrulaştırmak amacıyla sık sık Avrupa’daki rejim değişikliği sonrası uygulanan "arındırma" (lustration) süreçlerine atıf yapmaktadır. Ancak Türkiye'deki KHK rejimi, AİHM’in arındırma süreçleri için belirlediği evrensel standartlarında da çok uzaktır. AİHM, özellikle Polyakh ve Diğerleri/Ukrayna[17] kararında, bu tür süreçlerin hukuk devleti ilkeleriyle bağdaşabilmesi için katı kriterlere tabi olması gerektiğini vurgulamıştır.

AİHM’e göre bir arındırma sürecinin meşru kabul edilebilmesi için; müdahalenin bireysel değerlendirmeye dayanması, her bir kişinin somut kusurunun ortaya konulması ve savunma hakkının eksiksiz tanınması şarttır. Polyakh kararında Mahkeme, başvurucuların sadece belirli bir dönemde üst düzey görev yapmış olmalarından dolayı, kişisel bir suç ortaklığı veya demokratik düzene karşı somut bir tehdit oluşturdukları kanıtlanmadan görevden alınmalarını ağır bir kusur olarak nitelendirmiştir (§ 294-296). Kararda, lustration yasalarının bireyselleştirilmiş bir inceleme yapmaksızın, geniş kitleleri kapsayacak şekilde "toptancı" bir yaklaşımla uygulanmasının demokratik toplum düzeniyle bağdaşmayacağı belirtilmiştir (§ 306).

Türkiye'deki ihraç pratiği ise Doğu Avrupa örneklerinden çok daha ağır sonuçlar doğurmaktadır. Örneğin Polonya'da uygulanan 10 yıllık kamu hizmetinden yasaklama süresi dahi AİHM tarafından "cezai nitelikte" görülerek orantısız bulunmuşken, Türkiye'de ihraçların süresiz olması ve özel sektörde çalışmayı fiilen imkansız hale getirmesi kolektif bir cezalandırma niteliği taşımaktadır. AİHM, Polyakh kararında kamu görevinden çıkarma gibi ağır tedbirlerin süresiz uygulanmasının ve bireylerin özel hayatı üzerindeki etkilerinin "demokratik bir toplumda gerekli" olmadığını belirtmiştir (§ 312, 321). Türkiye’deki sistemin ömür boyu süren ve her alanda sosyal tecrit yaratan yapısının "idari bir tedbir" olarak sunulması, bu standartlar ışığında hukuken kabul edilebilir değildir.

Kısaca, demokratik bir düzende arındırma, hukuk devletini korumak ve devlet kurumlarına olan güveni yeniden tesis etmek için yapılır. Ancak hukukun temel ilkelerini askıya alarak, savunma hakkını kısıtlayarak ve mülkiyet haklarını gasp ederek yapılan bir süreç bizzat demokratik düzeni tehdit eder hale gelir. Türkiye pratiği, AİHM'in çizdiği "hukuki arındırma" sınırlarını aşmış; bireysel sorumluluğun gözetilmediği ve yargı denetiminin etkisiz kılındığı bir "tasfiye ve yeniden yapılandırma" rejimine dönüşmüştür.

Sonuç: Hukuk Devleti Krizinin Bir Vesikası Olarak KHK İhraçları

AYM’nin 15 Temmuz sonrası KHK ihraçlarına ilişkin sergilediği yargısal performans, hukuk devleti ilkelerinin devletin bekası ve olağanüstü hal refleksleri karşısında nasıl dar bir kalıba hapsedildiğini göstermektedir. Halit İnciroğlu ve B.K. kararlarında idarenin "sadece komşuluk ve iş arkadaşlığına" dayanan asgari somut delilden yoksun iddialarının özel hayata müdahale olarak tescillenmesi olumlu bir adım gibi görülse de, masumiyet karinesine ilişkin reddedilen iddialar bu korumayı yarım bırakmıştır.

AYM'nin, KHK ihraçlarını AİHS 6. madde kapsamında bir "cezai yaptırım" olarak görmek yerine, "olağanüstü idari tedbir" kılıfına sokması temel bir hukuk krizine yol açmaktadır. Bu yaklaşım, bireyleri SGK şerhleriyle ekonomik hayattan dışlayan, pasaport tahditleriyle hareket alanını kısıtlayan ve toplum nezdinde "terörist" damgasıyla baş başa bırakan "sivil ölüm" gerçeğini teknik bir tanımla örtbas etmektedir. Masumiyet karinesinin bu denli şekli bir yorumla etkisizleştirilmesi, beraat eden kişilerin dahi idari kararlarla cezalandırılmaya devam edilmesine kapı aralamakta ve evrensel hukuk standartlarıyla tezat oluşturmaktadır.

Ayrıca, ByLock gibi delil bütünlüğü ve elde ediliş yöntemi tartışmalı verilerin içerik analizi yapılmaksızın otomatik birer ihraç aracına dönüştürülmesi, yargıdaki öngörülebilirlik krizini kronik hale getirmiştir. AİHM’in Yalçınkaya içtihadında ortaya koyduğu "yasallık" ve "öngörülebilirlik" kriterlerinin AYM tarafından seçici bir şekilde kullanılması, hukuk güvenliğini ortadan kaldırmaktadır. Hukuk düzeni; bireylerin hangi eylemlerinin ne tür sonuçlar doğuracağını önceden bildikleri, savunma haklarının sadece usulen değil esastan kullanılabildiği ve "sadakat" kavramının siyasi bir biat aracına dönüşmediği bir zeminde varlığını sürdürebilir.

KHK ihraçlarının yargısal denetiminde izlenen mevcut yol, maalesef demokratik toplum düzeninin gereklerinden ziyade, "devleti bireye karşı koruma" politikasının bir yansımasıdır. Yargı mekanizması, şekilci yaklaşımları bir kenara bırakarak yaptırımların birey üzerindeki gerçek etkilerine, yani meselenin özüne odaklanmalıdır. Adalet, sadece prosedürlerin tamamlanması değil, hakkın somut olarak sahibine iade edilmesidir. Türk yargısının bu süreçte hukukun üstünlüğünü devletin kudretine tercih etmesi, toplumsal barışın ve hukuk güvenliğinin yeniden inşası için mutlak bir zorunluluktur.

Nihayetinde, aradan geçen uzun yıllara ve verilen binlerce karara rağmen, KHK ihraçları meselesinde maddi ve usul hukuku bakımından tutarlı bir içtihat birliği sağlanamamıştır. Bu durum, sorunun sadece mahkemelerde çözülemeyecek kadar yapısal ve toplumsal bir boyuta ulaştığını göstermektedir. Hukuk devletine yaraşır nihai ve adil çözüm; yasama organının inisiyatif alarak, yargısal boşlukları dolduran ve biriken mağduriyetleri evrensel hukuk çerçevesinde ortadan kaldıracak kalıcı bir yasal düzenlemeyi hayata geçirmesidir.

---------------

[1] https://www.hukukihaber.net/aymnin-202393746-basvuru-numarali-karari

[2] https://www.hukukihaber.net/aymnin-202262466-basvuru-numarali-karari

[3] https://www.hukukihaber.net/aymnin-202330928-basvuru-numarali-karari

[4] https://www.hukukihaber.net/aymnin-202286339-basvuru-numarali-karari

[5] https://www.hukukihaber.net/aymnin-202338006-basvuru-numarali-karari

[6] https://www.hukukihaber.net/aymnin-202338927-basvuru-numarali-karari

[7] https://www.hukukihaber.net/aymnin-202346215-basvuru-numarali-karari

[8] https://www.hukukihaber.net/aymnin-202357158-basvuru-numarali-karari

[9] https://hudoc.echr.coe.int/eng?i=001-210243

[10] https://hudoc.echr.coe.int/eng?i=001-57479

[11] https://hudoc.echr.coe.int/eng?i=001-248193

[12] https://hudoc.echr.coe.int/eng?i=001-228393

[13] https://hudoc.echr.coe.int/eng?i=001-249393

[14] https://hudoc.echr.coe.int/eng?i=001-219912

[15] https://hudoc.echr.coe.int/eng?i=001-234689

[16] https://hudoc.echr.coe.int/eng?i=001-58012

[17] https://hudoc.echr.coe.int/eng?i=001-196607