Giriş
Türkiye’de mahpusların aile hayatına saygı hakkı bağlamında karşılaştıkları en önemli sorunlardan biri, ailelerinin ikamet ettiği yerlerden yüzlerce kilometre uzaktaki ceza infaz kurumlarında tutulmaları ve nakil taleplerinin idare tarafından reddedilmesidir. Anayasa Mahkemesi (AYM) Genel Kurulu’nun 18 Eylül 2025 tarihinde karara bağlayıp 03/4/2026 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanan Emre Nazlıgüloğlu,[1] Yakup Aslantepe (2)[2] ve Emin Heybeli[3] başvuruları, bu meselenin hukuki boyutunu yeniden gündeme getirmiştir. Kararlar incelendiğinde, AYM çoğunluğunun cezaevi idareleri tarafından sunulan "kapasite doluluğu" gerekçesini geniş bir takdir yetkisi bağlamında değerlendirdiği görülmektedir. Ancak bu yaklaşım, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin (AİHM) Avşar ve Tekin, [4] İlerde ve Diğerleri[5] ile Kacır ve Diğerleri[6] ve Emre,[7] kararlarında ortaya koyduğu standartlarla ciddi bir uyumsuzluk içindedir. Aşağıda, söz konusu yargısal süreçler, başvuruların ortak noktaları ve AYM’nin kararlara muhalif kalan üyelerinin AİHM ilkeleriyle örtüşen karşı oy gerekçelerine ilişkin değerlendirmelere yer verilmiştir.
1. AYM Tarafından Yakında Zamanda Verilen
Kararlar
AYM'nin yakında zamanda Resmi Gazete’de yayımlanan kararlarından biri olan Emre Nazlıgüloğlu başvurusunda, Sincan Ceza İnfaz Kurumu’nda barındırılmaktayken kapasite aşımı gerekçesiyle rızası dışında Kahramanmaraş Türkoğlu L Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumu’na nakledilen bir mahpusun şikayeti ele alınmıştır. Başvurucu, ailesinin Ankara’da yaşadığını, babasının emekli maaşı dışında bir geliri olmadığını ve küçük yaştaki çocuklarının bu uzun mesafeyi maddi imkânsızlıklar nedeniyle katedemediğini belirterek nakil işleminin iptalini istemiştir (§ 11). Ancak AYM çoğunluğu, cezaevlerindeki aşırı kalabalığın idareyi zorunlu nakillere ittiğini, bu durumun kamu düzeni ve güvenliği açısından meşru olduğunu savunarak başvuruyu "açıkça dayanaktan yoksun" bulmuştur. Mahkeme, idarenin takdir yetkisinin genişliğine vurgu yaparak, aile hayatına yapılan bu ağır müdahaleyi katlanılabilir sınırlar içinde değerlendirmiştir.
Diğer dosya olan Yakup Aslantepe (2) başvurusunda, başvurucu eşi ve çocuklarının Ankara’da ikamet etmesi nedeniyle Ankara’daki veya bu ile yakın çevre illerdeki cezaevlerine nakil talebinde bulunmuştur. Başvurucu, çocuklarının babasız büyümesinin yarattığı psikolojik tahribatı ve görüş günlerinin hafta içi mesai saatlerine denk gelmesi sebebiyle okul çağındaki çocuklarının ziyaretine gelemediğini dile getirmiştir (§ 10). İdari makamlar ve derece mahkemeleri, talep edilen cezaevlerinin kapasitelerinin dolu olduğu gerekçesiyle talebi reddetmiştir. AYM Genel Kurulu, idarenin kapasite yönetimindeki takdirini mutlak kabul ederek, başvurucunun iddialarının aile hayatına saygı hakkı kapsamında bir ihlal doğurmadığına karar vermiştir.
Üçüncü dosya olan Emin Heybeli başvurusunda ise, başvurucu Isparta’da yaşayan ailesine yakın olmak amacıyla tam 22 kez nakil talebinde bulunmuştur. Başvurucu, ailesiyle arasındaki 750 kilometrelik mesafenin maddi imkansızlıklar nedeniyle aşılamadığını, ailesinin ziyarete gelebildiğinde dahi otogarlarda gecelemek zorunda kaldığını belirterek, Isparta veya çevre illere naklini istemiştir (§ 12). İdare Mahkemesi, bölgedeki cezaevlerinin doluluk oranlarını gerekçe göstererek davayı reddetmiştir. AYM çoğunluğu, bu kararda da idarenin sunduğu "yer yok" savunmasını yeterli bularak, başvurucunun aile hayatına müdahale edilmediğine hükmetmiştir.
2. AİHM’in Konuyla İlgili Türkiye Hakkında Verdiği Kararlar
a. Avşar ve Tekin / Türkiye
AİHM’in 17 Eylül 2019 tarihli Avşar ve Tekin/Türkiye kararı, mahpusların aile hayatına saygı hakkı ve cezaevi nakil talepleri konusundaki temel ilkeleri ortaya koyan önemli bir karardır. Davaya konu olayda başvurucu A. Avşar, ailesinin Diyarbakır’da ikamet etmesine karşın yaklaşık 12 yıldır ailesinden yüzlerce kilometre uzaklıktaki Kırıkkale F Tipi Ceza İnfaz Kurumu’nda tutulmuştur. Avşar, Parkinson hastası olan annesinin seyahat edemeyecek durumda olduğunu belirterek nakil talebinde bulunmuş, ancak bu talebi “cezaevlerinin dolu olduğu” gerekçesiyle reddedilmiştir. Diğer başvurucu A. Tekin ise 1992 yılından bu yana ailesinden uzak cezaevlerinde tutulduğunu, Siirt’in bir köyünde yaşayan çocuklarının 2003’ten beri kendisini ziyaret edemediğini ileri sürmüştür. İdari makamlar ve yerel mahkemeler, bu nakil taleplerini cezaevlerindeki kapasite sorunlarını ve idarenin takdir yetkisini gerekçe göstererek yerinde bulmamıştır.
AİHM, başvurucuların yıllar boyunca ailelerinin ikamet yerlerinden bu denli uzakta tutulmalarının, Sözleşme’nin 8. maddesi kapsamında aile hayatına doğrudan bir “müdahale” teşkil ettiğini saptamıştır (§ 62). Mahkeme, müdahalenin kanuni dayanağının olduğunu ve aşırı kalabalıkla mücadelenin meşru bir amaç taşıdığını kabul etmekle birlikte (§ 64-67), 2006 yılı Avrupa Cezaevleri Kuralları ışığında idarenin mahpusların aileleriyle temaslarını sürdürmelerine yardımcı olma yönünde pozitif bir yükümlülüğü bulunduğunu hatırlatmıştır (§ 69). Özellikle uzun süreli mahpusluklarda coğrafi uzaklığın aile bağlarını koparan temel bir faktör olduğuna dikkat çeken Mahkeme, ulusal makamların mümkün mertebe mahpusları ikamet yerlerine yakın kurumlara dağıtması gerektiği ilkesini vurgulamıştır (§ 70).
Kararda, idarenin sadece genel kapasite sorunlarını veya cezaevi güvenliğini öne sürerek nakil taleplerini reddetmesi hukuken yeterli görülmemiştir. AİHM, kamu makamlarının başvurucuların ailevi durumlarını, annenin sağlık sorunlarını, çocukların seyahat imkanlarını ve ziyaretlerin azlığını telafi edecek alternatif önlemleri (artırılmış telefon süresi, esnek ziyaret saatleri vb.) bireysel bazda hiç değerlendirmediğini tespit etmiştir (§ 73).
Sonuç olarak, başvurucuların kişisel yararları ile kamu yararı arasında adil ve bireyselleştirilmiş bir dengenin kurulmadığına hükmedilerek Sözleşme’nin 8. maddesinin ihlal edildiğine karar verilmiştir (§ 74). Bu karar, kapasite mazeretinin temel hakları kısıtlamak için bir “açık çek” olarak kullanılamayacağını ve idari/yargısal denetimin somut olaydaki kişisel zorlukları mutlaka kapsaması gerektiğini açıkça ortaya koymuştur.
b. İlerde ve Diğerleri/Türkiye Kararı
AİHM’in 5 Aralık 2023 tarihli İlerde ve Diğerleri/Türkiye kararı, devletin mahpus ile ailesi arasındaki bağı koruma ve geliştirme yönündeki pozitif yükümlülüğünü vurgulayan önemli bir karardır ve ailelerinden 1.000 kilometrenin üzerinde mesafelerde tutulan mahpusların başvurularına ilişkindir. Somut olayda başvurucu D.T, başlangıçta ailesinin ikamet ettiği Kayseri’ye daha yakın olan Nevşehir E Tipi Ceza İnfaz Kurumu’nda tutulmaktayken; önce İzmir Menemen T Tipi Ceza İnfaz Kurumu’na, ardından İzmir 2 No.lu T Tipi Ceza İnfaz Kurumu’na nakledilmiştir (§ 34-35 ve § 42).
Başvurucu, malul ve yaşlı olan annesinin üç farklı aktarma içeren 1.000 kilometrelik zorlu yolculuğu yapamayacağını, nitekim annesinin kendisini 3 yılı aşkın sürede sadece bir kez ziyaret edebildiğini belirtmiştir. Ayrıca eşinin de bu masraflı yolculuğu karşılayacak maddi imkanının bulunmadığını, yetkililerin ise bu dezavantajı hafifletecek daha uzun telefon görüşmesi veya esnek ziyaret saatleri gibi hiçbir alternatif kolaylık sağlamadığını ifade etmiştir (§ 210).
AİHM, Sözleşme’nin 8. maddesinin mahpuslara doğrudan belirli bir cezaevi seçme hakkı tanımadığını kabul etmekle birlikte (§ 213), başvurucunun sunduğu hususları (annesi ve eşinin 1.000 km’lik yolda karşılaştığı zorluklar ve ziyaretlerin kısıtlılığı) dikkate alarak, bu durumun aile hayatına bir “müdahale” teşkil ettiğine hükmetmiştir (§ 215). Mahkeme, cezaevlerindeki kalabalıklığın önlenmesinin meşru bir amaç olduğunu kabul etse de, başvurucunun Nevşehir’den İzmir’e nakli sırasında kendisine hiçbir gerekçe sunulmamasını, aile hayatına saygı hakkına keyfî müdahaleye karşı usuli güvencelerin yokluğu olarak nitelendirmiştir (§ 219).
Kararda, aileden uzak tutulmanın yarattığı külfetin “genel kapasite sorunları” bahanesiyle geçiştirilemeyeceği vurgulanmış ve AİHM, idarenin nakil taleplerini reddederken ziyaret azlığını giderecek telafi edici yöntemleri (daha uzun ziyaretler veya daha uzun telefon konuşmaları gibi) somut olarak değerlendirmek zorunda olduğunu açıkça ortaya koymuştur (§ 219). Bu tür bir bireyselleştirilmiş değerlendirme yapılmadan tesis edilen işlemlerin orantılılık ilkesine aykırı olduğu sonucuna varılarak Sözleşme’nin 8. maddesinin ihlal edildiğine karar verilmiştir (§ 220).
c. Kacır ve Diğerleri/Türkiye Kararı
10 Haziran 2025 tarihli Kacır ve Diğerleri/Türkiye kararı, ceza infaz kurumlarındaki kapasite sorunuyla ilgili hususların mahpusların haklarını engelleyemeyeceğini ortaya koyan önemli bir karardır. AİHM bu davada, özellikle kapasite fazlalığı mazeretinin nakil taleplerinde nasıl bir "mutlak gerekçe" haline getirildiğini incelemiştir. Mahkeme, Türkiye’deki cezaevi sistemindeki aşırı kalabalık sorununun yapısal bir problem olduğunu ve bu problemi çözme yükümlülüğünün doğrudan devlete ait olduğunu belirtmiştir (§ 82). Kararda, mahpusların ailelerinden yüzlerce kilometre uzakta tutulmalarının ve nakil taleplerinin reddedilmesinin, idarenin kapasiteyi yönetememesinden kaynaklandığı, ancak bu idari eksikliğin mahpusun aile bağlarını koparmasını haklılaştıramayacağı vurgulanmıştır (§ 84). AİHM, başvurucuların kişisel yararları ile cezaevi yönetiminin lojistik ihtiyaçları arasında adil bir dengenin kurulmadığını, idarenin "yer yok" mazeretinin ardına saklanarak temel hakları denetim dışı bıraktığını saptamıştır (§ 86). AİHM, her bir mahpusun durumunun özel olarak ele alınması gerektiğini ve genel ve soyut kapasite verileriyle aile hayatına saygı hakkının sınırlandırılamayacağını hüküm altına alarak Sözleşme’nin 8. maddesinin ihlaline karar vermiştir (§ 87).
d. Emre/Türkiye Kararı
AİHM’in 16 Aralık 2025 tarihli Emre/Türkiye kararı, mahpusların aile hayatına saygı hakkının korunmasında idarenin uyması gereken temel kriterleri belirleyen en güncel kararlardan biridir. Bu davada başvurucu, ailesinin Edirne’de ikamet etmesine karşın kendisinin yaklaşık 850 km uzaklıktaki Kırşehir E Tipi Ceza İnfaz Kurumu’nda tutulması nedeniyle ailesinin ziyaretine gelemediğini ileri sürmüştür. İdari makamlar bu nakil talebini, cezaevlerindeki doluluk oranlarını ve mahkumiyet suçunun niteliğini gerekçe göstererek reddetmiştir.
AİHM, başvurucunun ailesinden bu denli uzakta tutulmasının ve nakil talebinin reddedilmesinin, Sözleşme’nin 8. maddesi kapsamında aile hayatına doğrudan bir “müdahale” teşkil ettiğini saptamıştır (§ 32). Mahkeme, müdahalenin kanuni dayanağının olduğunu ve cezaevi güvenliği ile aşırı kalabalıkla mücadelenin meşru bir amaç taşıdığını kabul etmekle birlikte (§ 33), yerel makamların başvurucunun kişisel durumunu (eşi ve iki okul çağındaki çocuğunun 40-45 saatlik, iki aktarmalı otobüs yolculuğu zorlukları) yeterince değerlendirmediğini vurgulamıştır (§ 34).
AİHM, kamu makamlarının başvurucunun çocuklarının seyahat zorluğunu, ailenin ekonomik durumunu ve ziyaretlerin azlığını telafi edecek alternatif önlemleri (daha uzun ziyaretler veya daha uzun telefon görüşmeleri) bireysel bazda hiç tartışmadığını tespit etmiştir (§ 35). Yerel makamlar, başvurucunun özel argümanları ile kamu yararı arasında bireyselleştirilmiş bir denge kurmamıştır (§ 36). Sonuç olarak, müdahalenin izlenen meşru amaç bakımından orantısız olduğu ve demokratik bir toplumda gerekli olmadığı kanaatine varılarak Sözleşme’nin 8. maddesinin ihlal edildiğine karar verilmiştir (§ 37).
3. AYM Üyelerinin Muhalefet Gerekçeleri
AYM çoğunluğunun her üç dosyada da mahpusların nakil taleplerini reddeden idari işlemleri hukuka uygun bulmasına karşın, bazı üyeler bu kararlara muhalif kalmıştır. Bu karşı oy ve farklı gerekçe yazıları, AİHM’in yukarıda özetleri verilen kararlarında ortaya koyduğu ilkelerle uyum içinde olduğu gibi AYM çoğunluğunun anayasal denetim işlevini ne ölçüde daralttığını aşağıdaki başlıklar altında ortaya koymaktadır:
a. Müdahalenin Varlığının İnkarı ve Aşırı Şekilci Yaklaşım
AYM çoğunluğu, cezaevi nakil taleplerinin reddinin aile hayatına saygı hakkına bir müdahale teşkil edebilmesi için "ziyaretin neredeyse imkansız hale gelmesi" gerektiği yönünde oldukça katı ve kısıtlayıcı bir kriter benimsemiştir. Bu yaklaşım, muhalif üyeler tarafından devletin pozitif yükümlülüklerini işlevsiz kıldığı gerekçesiyle eleştirilmiştir. Emre Nazlıgüloğlu ve Emin Heybeli kararlarında Başkanvekili Hasan Tahsin Gökcan, 750 kilometrelik mesafenin veya toplu taşıma ile 9 saat süren bir yolculuğun, mahpus yakınlarının yaş, sağlık ve ekonomik durumları gözetildiğinde olağandan çok daha fazla güçlük yarattığını vurgulamıştır. Bu derece ciddi fiziki ve maddi engellerin bulunduğu bir tabloda "hakka yönelik bir müdahale bulunmadığını" iddia etmek, anayasal hakkın koruma alanını daraltmaktadır.
Üyeler Engin Yıldırım ve Kenan Yaşar ise, infaz hukukunda göz ardı edilen çok temel bir kavrama dikkat çekmişlerdir; aile hayatına saygı hakkı, yalnızca ceza infaz kurumundaki mahpusun bireysel hakkı değil, dışarıdaki eş, çocuk ve ebeveynlerin de doğrudan yararlandığı ortak bir haktır. Mahpusun ailesinden uzaklaştırılması, dışarıdaki yakınlarının hak alanına da doğrudan bir müdahaledir. Bu tespit, AİHM'in Kacır kararında başvurucu A.Ş.’nin 83 yaşındaki bakıma muhtaç babası ve 70 yaşındaki annesinin uzun ve yorucu yolculukları gerçekleştirememesini doğrudan bir ihlal nedeni saymasıyla birebir örtüşmektedir. AİHM'in "dışarıdaki ailenin mağduriyeti" vurgusu ile muhalif üyelerin gerekçeleri, müdahalenin varlığının kabulü noktasında uyumludur.
b. Kapasite Gerekçesinin Mutlak Doğru Kabul Edilmesi
AYM çoğunluğunun, idare tarafından sunulan doluluk oranlarınu ve kapasite yetersizliği iddialarını hiçbir yargısal denetime tabi tutmaksızın mutlak bir ret gerekçesi olarak kabul etmesi, muhalif üyelerce ölçülülük ilkesinin ihlali olarak değerlendirilmiştir. Emin Heybeli kararında hukuka aykırılığın ulaştığı boyut, Üyeler Yusuf Şevki Hakyemez ve Selahaddin Menteş’in tespitleriyle gözler önüne serilmiştir. Derece mahkemelerinin kararlarında, başvurucunun nakil talep ettiği Yalvaç T Tipi Ceza İnfaz Kurumunun doluluk oranının yalnızca %74 olarak belirtilmesine rağmen, talebin "kapasite" gerekçesiyle reddedilmesi ve bu duruma mahkemelerce hiçbir makul gerekçe getirilmemesi, kişisel yarar ile kamusal yarar arasındaki dengenin başvurucu aleyhine tamamen ortadan kaldırıldığını göstermektedir.
Benzer şekilde, Üye Selahaddin Menteş, Emre Nazlıgüloğlu kararında idarenin işlem tesis ederken mevzuatta açıkça yer alan "eşi, altsoyu ve üstsoyu bulunduğu yerde ikamet etmeyenlere öncelik verilmesi" kuralını (167 No.lu Genelge) hiç uygulamadığını ve mahkemelerin ise bu eksikliği sorgulamadığını vurgulamıştır. İdarenin takdir yetkisi sınırsız değildir ve objektif kriterlere dayanmalıdır. Bu eleştiriler, AİHM'in İlerde ve Emre kararlarında vurguladığı "idari kapasite eksikliğinin faturasının mahpusun aile hayatına kesilemeyeceği" ve "kararların bireyselleştirilmiş bir değerlendirmeye dayanması gerektiği" ilkelerinin iç hukuktaki yansımalarıdır.
c. Anayasal Güvencelerin Zayıflatılması
Üye Yusuf Şevki Hakyemez, her üç kararda da çoğunluğun kısıtlayıcı yorumunun, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin (AİHS) 53. maddesine açıkça aykırı olduğunu, zira AYM'nin uluslararası sözleşmelerin sağladığı asgari insan hakları standartlarının dahi gerisinde bir içtihat ürettiğini ifade etmiştir. AYM'nin, ihlal iddialarını incelemeye geçebilmek için başvuruculardan neredeyse ispatı imkânsız boyutlarda ağır zararlar talep etmesi ve buna karşılık idarenin soyut verilerini denetimden muaf tutması, bireysel başvuru yolunu güvence olmaktan çıkarmaktadır.
Özellikle Yakup Aslantepe (2) kararında, muhalif üyeler başvurucunun talebini yeterince temellendirememesi nedeniyle, çoğunluğun "aile hayatına müdahale yoktur" şeklindeki tespitini hukuken son derece hatalı bulmuşlardır. Bir mahpusun ailesinden yüzlerce kilometre uzağa gönderilmesi veya ailesine yakın kurumlara nakil talebinin reddedilmesi, her şartta anayasal denetimi zorunlu kılan bir "müdahaledir". Müdahalenin varlığını baştan inkâr eden bu yaklaşım, AİHM’in Kacır kararında altını çizdiği "olağanüstü hal koşullarında dahi temel haklara yönelik keyfi müdahalelere karşı asgari usuli korumanın sağlanması gerektiği" ilkesiyle taban tabana zıttır. Muhalif üyelerin gerekçeleri, idarenin eylemlerinin anayasal sınırlar içinde kalmasını sağlama yükümlülüğünün AYM tarafından yerine getirilmediğini ortaya koymaktadır.
Sonuç
AYM’nin cezaevi nakil taleplerine ilişkin Emre Nazlıgüloğlu, Yakup Aslantepe (2) ve Emin Heybeli kararları, Türkiye'de mahpusların aile hayatına saygı hakkının korunması noktasında yargısal denetimin ne denli daraltıldığının çarpıcı bir göstergesidir. AİHM’in Avşar ve Teki, Emre, İlerde ve Kacır içtihatları ile AYM’nin bu son kararları karşılaştırıldığında, iki mahkeme arasındaki hak koruma standartları makasının giderek açıldığı görülmektedir. AİHM, mahpusun ailesinden yüzlerce kilometre uzağa gönderilmesini veya ailesine yakın kurumlara nakil taleplerinin reddedilmesini doğrudan bir müdahale olarak kabul edip bu müdahalenin ölçülülüğünü sıkı bir denetime tabi tutarken; AYM çoğunluğu, müdahalenin varlığını dahi kabul etmemek için aşırı şekilci ve ispatı neredeyse imkansız kriterler aramaktadır. Muhalif üyelerin de isabetle vurguladığı üzere, cezaevindeki mahpusun ailesinden koparılması sadece infaz hukukunun bir unsuru değil, anayasal bir hakkın özüne dokunan bir sorundur.
Bu noktada en dikkat çekici ve hukuken izahı muhtaç çelişki; AYM’nin incelediğimiz bu kararların gerekçesinde "Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Kararları" başlığı altında AİHM’in konuyla ilgili verdiği kararlarını detaylıca özetlemiş olmasıdır. AYM; özellikle Türkiye ile ilgili kararlarda AİHM’in "kapasite sorununun devletin bir yönetimsel kusuru olduğu", "bu kusurun bedelinin mahpusun aile hayatına yüklenemeyeceği" ve "nakil reddediliyorsa mutlaka telafi edici alternatiflerin (ek telefon, görüntülü görüşme vb.) değerlendirilmesi gerektiği" yönündeki tespitlerine kendi metninde açıkça yer vermiştir. Ancak Mahkeme, bizzat zikrettiği bu hususları, önündeki somut olaylara tatbik ederken tamamen görmezden gelmiş ve AİHM’in Türkiye ile ilgili saptadığı ihlal gerekçeleriyle aynı nitelikteki başvurularda şablon gerekçelerle "ihlali bulamamıştır." Karar metinlerinde AİHM içtihatlarına geniş yer verip, uygulama aşamasında bu içtihatların tam tersi yönünde hüküm tesis etmek, bireysel başvuru mekanizmasının ruhuna aykırı bir "şekli referans" yaklaşımıdır.
Bu bağlamda ulaşılan temel sonuçlar ışığında, AİHM kararlarının en güçlü vurgularından biri olan devletin kapasite sorunlarının bedelinin bireylere yükletilemeyeceği ilkesinin AYM kararlarında tamamen göz ardı edildiği söylenebilir. Cezaevlerinin aşırı kalabalık olması devletin infaz ve idare politikalarının bir sonucudur; bu nedenle idarenin kendi planlama eksikliğini takdir yetkisi kalkanı ardına gizleyerek mahpusları ve ailelerini cezalandırması hukuk devleti ilkesiyle bağdaşmaz. Ayrıca AYM çoğunluğunun idarece sunulan soyut ‘’yer yok’’ savunmasını yeterli bulması, yargısal denetimi işlevsiz kılmaktadır. Özellikle kapasitesi müsait olan kurumlara dahi nakil yapılmaması, ortada idari bir zorunluluktan ziyade bireysel menfaatleri yok sayan bir idari kolaycılık olduğunu göstermektedir. AİHM'in aradığı temel kriter, her mahpusun kendi özel ailevi, ekonomik ve sağlık koşullarının kamu yararı ile teraziye konduğu bireyselleştirilmiş bir değerlendirmedir ve bu değerlendirmenin yapılmadığı her ret kararı açık bir hak ihlalidir.
Öte yandan AYM’nin uluslararası asgari standartların gerisine düşen bu kısıtlayıcı içtihatları, Türkiye'de temel hak ve özgürlüklerin son güvencesi olan bireysel başvuru mekanizmasının etkililiğini de ciddi şekilde zayıflatmaktadır. İdarenin işlemlerine karşı şablon gerekçelerle ret kararları verilmesi, hak arama hürriyetini kağıt üzerinde bırakma riski taşımaktadır. Netice itibarıyla mahpusların aile hayatına saygı hakkı, idarenin kapasite hesaplamalarına mutlak surette feda edilebilecek ikincil bir hak değildir. AYM’nin idarenin işlemlerini denetlerken insan odaklı bir yaklaşım benimsemesi ve AİHM içtihatlarıyla uyumu yeniden sağlaması hukuki bir zorunluluktur. İdarenin nakil imkanı sağlayamadığı istisnai durumlarda dahi artırılmış iletişim hakları, esnek görüş saatleri ve görüntülü görüşme gibi alternatif telafi edici tedbirleri hayata geçirmesi, aksi takdirde ise yargı makamlarınca ihlal kararı verilmesi demokratik toplum düzeninin vazgeçilmez bir gereğidir.
-----------
[1] https://www.hukukihaber.net/aymnin-202115533-basvuru-numarali-karari
[2] https://www.hukukihaber.net/aymnin-202165748-basvuru-numarali-karari
[3] https://www.hukukihaber.net/aymnin-202252566-basvuru-numarali-karari
[4] https://hudoc.echr.coe.int/?i=001-198562
[5] https://hudoc.echr.coe.int/?i=001-237264
[6] https://hudoc.echr.coe.int/?i=001-249129
[7] Https://hudoc.echr.coe.int/? i=001-247552