Locke gibi, J. Madison gibi, F. Hayek gibi, liberal demokrasinin önde gelen kuramcılarından olan bilim ve siyaset felsefecisi K. Popper’in, başta faşizm ve komünizm olmak üzere özgürlükçü demokratik düzenin karşısında olan ideolojilerin acımasız bir değerlendirmesini ve eleştirisini yaptığı ‘Açık Toplum ve Düşmanları” isimli özgün eserinin ‘Platon’un Büyüsü’ başlıklı bölümünün hemen önünde yer alan iki özlü söz var. Bunlardan birisi Atinalı Perikles’e, diğeri ise Platon ‘a ait.
Bunlardan Popper ‘in açık toplumdan yana olduğuna işaret ettiği Perikles, ‘Bir politikayı ancak birkaç kişi ortaya koyabilir, ama hepimiz onu yargılayacak yetenekteyiz’ derken, Perikles’ten yaklaşık 80 yıl sonra yaşayan açık toplum düşmanı Platon, ‘İlkelerin en büyüğü, erkek-kadın hiç kimsenin öndersiz kalmamasıdır. Kimsenin aklı kendi girişkenliği ile iş becermeye alışmamalıdır: İster gayretkeşlikten gelsin ister oyun olsun savaşta da barışta da herkes gözünü önderine dikmeli ve sadakatle onun ardından gitmelidir. En küçük işlerde bile herkes önderini izlemelidir. Ancak önderi öyle buyurduğunda kalkmalı, yürümeli, yıkanmalı, yemelidir. Bir sözcüklükle, herkes, kendi ruhunu, bağımsız hareket etmeyi hayal edemeyecek ve böyle hareket etmek yeteneğini büsbütün yitirecek biçimde alıştırarak eğitmelidir’ demektedir.
Perikles ve Platon’un az yukarıda ifade ettiğim sözleri, hepimizin her gün katkı yapması gereken demokrasi kavramına ve kurumuna inanan ve inanmayan iki ayrı yaklaşımı açık ve çarpıcı biçimde ortaya koymaktadır.
Öyle ki, açık toplumdan yana olan Perikles’in yaklaşımında, yönetimde söz sahibi olan birden çok kişi, yani halk, yani demokrasi olmasına karşın, açık topluma düşman olan Platon’un anlayışında, hikmetinden sual olunmaz bir lider ile ona kayıtsız şartsız tabi ve teslim olan bir sürü ve dolayısıyla totaliter bir yönetim biçimi vardır.
Amin Maalouf, ‘Yüzüncü Ad‘ isimli romanında halka çeki düzen vermenin peşinde olan, tek doğru etrafında halkı biçimlendirmeyi amaçlayan, demokrasi ve açık toplum düşmanı Platon’cu toplum mühendisliği anlayışını: ‘Senin için iyi olan, başkaları için de iyidir; gerçek senin elindeyse, yolunu yitirmiş koyunları doğru yola getirmen gerekir, hangi yolla olursa olsun’ sözleri ile metaforik biçimde ifade eder.
Amin Maalouf‘un kullandığı bu metafor, Michel Foucault’ın iktidar teknolojisinin gelişiminde önemli bir yere sahip olduğunu ifade ettiği ve özellikle İbraniler tarafından geliştirilen pastoral iktidar, yani halkın yararına olan iktidar geleneğinin bir türü olan çoban-kral anlayışına dayanır.
Pastoral iktidarda, çoban-kral kendisine Tanrı tarafından emanet edilen sürünün esenliğinden sorumludur. Burada sürüden ayrılanları takip edip doğru yola getirmek, yani yeniden sürüye katmak, yola getiremediklerini ise yok etmek çoban kralın asli görevidir.
Modern dönemlerde de siyasal seçkinler, yoldan çıkanları doğru yola getirmek için, kimi zaman beyin yıkama ve propaganda gibi yöntemleri, kimi zaman şiddet yöntemini, çoklukla da her iki yöntemi birlikte kullanırlar.
Oysaki demokrasi, Popper’in yaklaşımı ile ve her şeyden önce, kimin yöneteceğinden daha çok, nasıl yöneteceği ile ilgili olan ve zorba yönetimlerden kaçınmayı mümkün kılan bir yönetim biçimi olmakla, devletin, kötü yöneticilerin şiddet kullanmadan yönetimden uzaklaştırılabilmelerini mümkün kılan bir yapı ve anlayış temelinde örgütlenmesini gerektirir.
Günümüzün önde gelen demokrasi kuramcılarından G. Sartori’ye göre de liberal demokrasi, yönetilenleri, yani halkı özgürleştirmek ve bu suretle zorbalıktan korumak anlamına gelen ‘demo-protection’ ve yine halkı yetkilendirmek suretiyle yönetime ortak etmek anlamına gelen ‘demo-power’ öğelerinden oluşur.
Halkı zorbalıktan korumak ve özgürleştirmek, siyasi iktidarın kullanılmasını sınırlandırmayı ve denetlemeyi, bu yolla yönetimde keyfiliği önlemeyi, siyasi iktidarı hukukla bağlamayı, yani anayasacılığı, yanı sıra sosyal politikalar ile desteklenen ekonomik ve hukuki rekabetin egemen olduğu açık piyasa ekonomisini, uluslararası standartlara ve sözleşmelere dayalı bir insan hakları hukukunu, tamamı ile şeffaf bir kamu maliyesini gerektirir.
Yarışmaya, yani halkın tercihine dayanan liberal demokrasi ise, farklı düşünce ve inançları kurucu unsur olarak kabullenmeyi, yani siyasi çoğulculuğu, karşı siyasi düşüncelerin ve felsefelerin kendilerini ifade etmelerini, bir siyasi parti içinde örgütlenmelerini, siyasi eşitliğe dayanarak gerçekleştirilen düzenli seçimleri gerektirir. Bütün bunlar, halkı yönetime ortak etmenin, diğer bir deyişle halkı yetkilendirmenin asgari araçlarıdır.
Halkı yetkilendirmenin aracı olarak saydığımız unsurların arasında yer alan siyasi partiler, hiç kuşkusuz siyasi rejimler ile demokrasinin de en önemli ve en vazgeçilmez unsurlarındandır. Esasen, demokratik bir siyasi yaşam siyasi partiler olmaksızın düşünülemez.
Onun için usta siyaset bilimci M. Duverger; ‘Klasik anayasa hukukunu bilen, fakat siyasi partilerin işlevini bilmeyen kişi, çağdaş siyasi rejimler hakkında yanlış bir görüş sahibidir: siyasi partilerin işlevini bilen ve fakat klasik anayasa hukukunu bilmeyen kişi ise, çağdaş siyasi rejimler hakkında eksik ama doğru bir görüş sahibidir’ diyerek bizleri uyarıyor.
Bu uyarıyı dikkate alarak demek gerekir ki; nispi ölçüde temsili nitelik taşıyan parlamentonun oluşmasına, kısmen de olsa siyasi iktidarın mutlakiyetçi monarkın elinden alınmasına ve oy hakkının giderek genişlemesine bağlı olarak, On Dokuzuncu Yüzyılda önce ABD’de, ardından İngiltere’de ortaya çıkan siyasi partiler gerek geçmişte ve gerekse günümüzde, bir ülkenin siyasi rejimi ile o ülkede demokrasinin işleyişi, varlığı veya yokluğu hakkında bize fikir veren en önemli kuruluşlardır.
Siyasi partilerin, geride bıraktıkları iki yüzyılı aşkın süre içinde, toplumlara ve insanlara yaşattıklarına baktığımızda, siyasi partilerin bulundukları ülkenin siyasal rejiminin hem dostu ve hem de düşmanı, o ülkede demokrasinin yaşamasının ve gelişmesinin veya tam bunun tersinin en etkili aracı olduğunu söylemek mümkündür.
Bu gerçeği gördüğü için ünlü Fransız kamu hukukçusu G.Vedel ‘Demokrasi siyasi partiler olmaksızın yaşayamaz, ancak siyasi partiler yüzünden son bulabilir’ der.
Hitler’in Nasyonal Sosyalist Parti’si, Mussolini’nin İtalyan Faşist Parti’si, Stalin’in Komünist Parti’si, Talat ve Enver Paşaların İttihat ve Terakki Parti’si Vedel’in tespitini doğruluyor.