6306 sayılı Kanun kapsamında yürütülen kentsel dönüşüm süreçlerinde, kat maliklerinin en az salt çoğunluğuyla alınan kararlar ve bu doğrultuda akdedilen Arsa Payı Karşılığı İnşaat Sözleşmeleri, uygulamada çoğunluk iradesine katılmayan veya haksız şartlar içeren sözleşmeyi imzalamaktan imtina eden azınlıkta kalan maliklerin mülkiyet haklarının ağır biçimde ihlal edilmesi riskini beraberinde getirmektedir. Çoğunluğun iradesiyle şekillenen bu sözleşmelerde, esasında azınlıkta kalan kat maliklerinin mülkiyet haklarının özünü korumak ve sözleşmesel adaletsizlikleri gidermek adına başvurabileceği üç temel hukuki mekanizma bulunmakta olup bunlar; Sözleşmenin İptali Davası, Sözleşmenin Uyarlanması Davası ve Denkleştirme (Alacak) Davası olarak kristalize olmaktadır. Ancak bu dava türleri, özellikle iptal ve uyarlama talepli olanlar, usul hukuku ve borçlar hukuku tekniği açısından son derece ağır riskler ve karmaşık usuli dengeler barındırdığından, alelade bir dilekçeyle açılmaları davacı malik ve uygulayıcı hukukçu için yıkıcı mali ve mesleki sonuçlar doğurabilecek niteliktedir.
Sözleşmenin iptali davası, çoğunluk tarafından imzalanan ve azınlığı da sarmalına almaya çalışan sözleşmesel ilişkinin geçmişe etkili (ex tunc) olarak ortadan kaldırılmasını amaçlar ve maddi hukuk temelini ekseriyetle Türk Borçlar Kanunu’nun 28. maddesinde düzenlenen gabin (aşırı yararlanma) kuralları ile Türk Medeni Kanunu’nun 2. maddesindeki dürüstlük kuralı ve eşit davranma borcuna dayandırır. Yüklenicinin ya da çoğunluğun, azınlıkta kalan kat malikinin kentsel dönüşüm baskısı altındaki zor durumundan, düşüncesizliğinden veya deneyimsizliğinden yararlanarak edimler arasında açık bir objektif oransızlık yaratması ya da aynı arsa payına sahip diğer maliklere kupon daireler tahsis edilirken azınlık malike projenin en değersiz bölümlerinin ayrılması, sözleşmenin sübjektif ve objektif unsurlar yönünden sakatlanmasına yol açar ve iptal davasına sebebiyet verir. Ne var ki, Arsa Payı Karşılığı İnşaat Sözleşmeleri doğası gereği bölünemez bir borç ilişkisi meydana getirdiğinden, teknik usul hukuku kuralları uyarınca davacı azınlık malik dışındaki tüm arsa sahipleri ve yüklenici müteahhit arasında zorunlu dava arkadaşlığı mülahaza edilir; davanın yalnızca yüklenici yada kat maliklerinin bir kısmı muhatap alınarak açılması mahkemece usulden ret sebebi sayılacağından, sözleşmede imzası bulunan tüm kat maliklerinin davalı safında yer alması teknik bir zorunluluktur. Bu tür bir yargılamada Asliye Hukuk Mahkemesi hâkimi, uyuşmazlığın çözümü ve adalet terazisinin kurulabilmesi için noterlik kanalıyla düzenleme şeklinde yapılmış ve yevmiye numarası almış olan tüm sözleşmelerin dosyaya re'sen celbini talep ederek bu metinlerin içerdiği teknik, mali ve hukuki şartları birbiriyle kıyaslamak suretiyle gizli bir ayrımcılık veya sömürme kastı olup olmadığını denetler. Bu davaların doğrudan malvarlığı haklarına ve mülkiyetin özüne ilişkin olması sebebiyle maktu harca tabi olmaması, dava dilekçesinde iptali istenen payın veya bağımsız bölümün harca esas gerçek değerinin gösterilmesini ve bu değer üzerinden Binde 68,31 oranındaki nispi harcın peşin ödenmesini zorunlu kılar; davanın tamamen reddedilmesi ihtimalinde davalı yüklenici ve diğer malikler lehine dava değeri üzerinden Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi uyarınca fahiş miktarlarda nispi karşı vekalet ücretine hükmedilmesi riski bulunduğundan, avukatın bu mali projeksiyonu müvekkiline eksiksiz anlatması ve mutlaka müvekkilden yazılı onay (muvafakatname) alması mesleki sorumluluğun en kritik eşiğidir.
Sözleşmenin uyarlanması davası ise iptal davasının aksine sözleşmeyi tamamen ortadan kaldırmayı değil, sözleşmeyi ayakta tutma (favor negotii) ilkesi gereğince koruyarak adil olmayan kat, cephe, konum ve m2 gibi unsurlarını katlanılabilir ve hakkaniyete uygun bir seviyeye çekmeyi amaçlar. Maddi hukuk dayanağını Türk Borçlar Kanunu’nun 138. maddesinde düzenlenen aşırı ifa güçlüğü müessesesinden alan bu davada, sözleşmenin yapıldığı sırada taraflarca öngörülemeyen ve öngörülmesi de beklenmeyen olağanüstü durumların, özellikle kentsel dönüşüm sürecindeki imar planı değişikliklerinin, emsal düşüşlerinin veya mimari projedeki gizli paylaşım adaletsizliklerinin azınlık malik aleyhine katlanılamayacak bir dengesizlik yaratmış olması aranır. Hâkimin sözleşme serbestisi ilkesine istisnai olarak müdahale ettiği bu teknik yargılama usulünde mahkeme; mimar, inşaat mühendisi ve gayrimenkul değerleme uzmanlarından oluşan donanımlı bir bilirkişi heyetiyle taşınmaz başında keşif icra ederek, yeni yapılacak projedeki tüm bağımsız bölümler için kat, cephe, manzara, güneş alma açısı, ticari fonksiyon ve m2 kriterlerini içeren matematiksel bir şerefiye puanlama matrisi hazırlatır. Hâkim, azınlık malikin uğradığı haksızlığı ve şerefiye kaybını bu matris üzerinden somut olarak tespit ettiğinde, sözleşmedeki ilgili paylaşım hükmünü hükmen değiştirerek, yükleniciye ait olan veya henüz üçüncü kişilere satılmamış eş değer nitelikteki adil bir bağımsız bölümün azınlık malike özgülenmesine karar verir. Gerek iptal gerekse uyarlama davalarında uyuşmazlığın yargılama boyunca sonuçsuz kalmasını ve yüklenicinin hak edilen nitelikli daireleri üçüncü kişilere devrederek süreci imkânsız hale getirmesini engellemek adına, Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 389. maddesi uyarınca uyuşmazlık konusu taşınmazlar üzerine yaklaşık ispat koşulu gerçekleştirilerek "üçüncü kişilere devrin önlenmesi" yönünde ihtiyati tedbir şerhi talep edilmelidir. Ancak tüm bu ağır nispi harçlar, zorunlu dava arkadaşlığının getirdiği taraf teşkili güçlükleri ve davanın kaybı halinde doğacak devasa karşı vekalet ücreti riskleri mülahaza edildiğinde, eğer davanın kazanılacağına dair elinizde mutlak ve sarsılmaz teknik deliller yoksa iptal ve uyarlama davalarını açmaktan imtina edilmeli; bunun yerine sözleşmenin geçerliliğine ve inşaatın gidişatına dokunmayan, azınlık malikin mülkiyetindeki değer kaybını doğrudan paraya tahvil ederek yükleniciden veya hakkından fazla pay alan diğer maliklerden tahsilini amaçlayan ve risk oranı çok daha düşük olan Denkleştirme Davası tercih edilmelidir. Söz konusu dava sebepsiz zenginleşme kurumuna dayanmaktadır.
Özel hukukta malvarlığı dengesinin korunması ilkesinin temel yansımalarından biri olan sebepsiz zenginleşme kurumu, bir kimsenin haklı bir hukuki sebep olmaksızın başkasının zararına malvarlığında artış meydana gelmesi hâlinde devreye giren tamamlayıcı bir borç kaynağıdır. Türk Borçlar Kanunu’nun 77 ve devamı maddelerinde düzenlenen bu kurum, sözleşme ve haksız fiil sorumluluğunun uygulanamadığı hâllerde, adalet ve hakkaniyet ilkeleri doğrultusunda bozulan malvarlığı dengesinin yeniden tesisini amaçlamaktadır. Sebepsiz zenginleşmeden söz edilebilmesi için öğretide ve yargı içtihatlarında kabul edildiği üzere; bir tarafın malvarlığında zenginleşme, diğer tarafın malvarlığında fakirleşme, bu iki durum arasında illiyet bağı ve zenginleşmeyi haklı kılan geçerli bir hukuki sebebin bulunmaması gerekmektedir.
Sebeplilik unsurunun yokluğu, sebepsiz zenginleşme kurumunu özellikle karmaşık hukuki ilişkilerin bulunduğu alanlarda önemli hâle getirmektedir. Kentsel dönüşüm uygulamaları da çok taraflı yapısı, sözleşme ilişkilerinin çeşitliliği ve mülkiyet hakkına doğrudan etkileri nedeniyle bu kurumun sıklıkla tartışıldığı alanlardan biri olarak karşımıza çıkmaktadır. Zira kentsel dönüşüm süreci, yalnızca teknik ve idari bir yapı yenileme faaliyeti olmayıp; maliklerin mülkiyet haklarını, ekonomik menfaatlerini ve malvarlığı değerlerini doğrudan etkileyen çok boyutlu bir hukuki süreci ifade etmektedir.
6306 sayılı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun kapsamında yürütülen kentsel dönüşüm uygulamalarında, riskli yapıların yıkılmasıyla birlikte taşınmaz hukuki nitelik olarak arsa hâline gelmekte; bu aşamadan sonra maliklerin yüklenici ile arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesi akdetmeleri yaygın bir uygulama alanı bulmaktadır. Bu sözleşmelerde, eski bağımsız bölümlerin yerine geçecek yeni bağımsız bölümlerin maliklere nasıl dağıtılacağı, metrekare, kat, cephe, oda sayısı ve kullanım değeri gibi unsurlar çoğu zaman ayrıntılı şekilde düzenlenmektedir. Ancak uygulamada, sözleşme hükümlerine rağmen yeni yapılan binada bağımsız bölümler arasında ciddi değer farklılıklarının ortaya çıktığı; bazı maliklerin önceki mülkiyet konumlarına kıyasla belirgin şekilde avantajlı, bazılarının ise dezavantajlı duruma düştüğü görülmektedir.
Bu noktada, kentsel dönüşüm sürecinde ortaya çıkan değer dengesizliklerinin hangi hukuki çerçevede değerlendirilmesi gerektiği önem kazanmaktadır. Zira her değer farklılığı otomatik olarak hukuka aykırılık teşkil etmemekle birlikte, maliklerin mülkiyet hakkının özünü zedeleyecek ölçüde bir orantısızlığın varlığı hâlinde, bu durumun özel hukuk bakımından sonuç doğurması kaçınılmazdır. Özellikle sözleşmenin lafzı ve amacı dikkate alındığında, tarafların açık iradesi dışında bir malvarlığı aktarımının gerçekleşmesi, sebepsiz zenginleşme hükümlerinin uygulanmasını gündeme getirebilmektedir.
Bu çerçevede Yargıtay 3. Hukuk Dairesi’nin 04.11.2019 tarihli, E.2018/4855, K.2019/8655 sayılı kararı [1], kentsel dönüşüm uygulamalarında bağımsız bölümlerin yeniden paylaşımı nedeniyle ortaya çıkan değer farklılıklarının sebepsiz zenginleşme hükümleri çerçevesinde değerlendirilip değerlendirilemeyeceğine ilişkin son derece önemli tespitler içermektedir. Karar, özellikle kentsel dönüşüm sürecinde eski yapıdaki maliklerin yeni yapıda elde edecekleri bağımsız bölümlerin yalnızca sayısal olarak değil, ekonomik değer bakımından da korunması gerektiğini ortaya koyması bakımından dikkat çekmektedir.
Uyuşmazlık, kentsel dönüşüm kapsamında yıkılarak yeniden inşa edilen bir apartmanda bağımsız bölümlerin dağıtımı sonucunda bazı maliklerin diğer malikler aleyhine sebepsiz şekilde zenginleştikleri iddiasından kaynaklanmaktadır. Dosya kapsamına göre taraflar, uzun yıllardır kullanılan ve zaman içerisinde ekonomik ömrünü büyük ölçüde tamamlayan bir yapının malikidir. Söz konusu bina riskli yapı niteliği taşıdığından yıkılmış ve yeniden yapılmasına karar verilmiştir. Bu süreçte tüm kat malikleri ile yüklenici arasında 02.04.2014 tarihli düzenleme şeklinde satış vaadi ve arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesi imzalanmıştır. Sözleşmede toplam on sekiz bağımsız bölüm yapılacağı, bunların altısının yükleniciye bırakılacağı, kalan on iki bağımsız bölümün ise eski maliklere tahsis edileceği kararlaştırılmıştır. Ayrıca sözleşmede herkesin oturduğu dairenin yerini alacağı ve katlardaki daire paylaşımlarının eşite yakın metrekarelerde yapılacağı yönünde hükümlere yer verilmiştir.
Davacılar, yeni binanın tamamlanması ve yapı kullanım izin belgesinin alınmasından sonra ortaya çıkan durumun sözleşmede öngörülen paylaşım ilkesine aykırı olduğunu ileri sürmüşlerdir. İddialarına göre eski yapıda aynı katta bulunan ve birbirine yakın özelliklere sahip olan bağımsız bölümler, yeni yapıda önemli farklılıklar gösterecek şekilde dağıtılmıştır. Bazı daireler daha büyük metrekareye, daha fazla oda sayısına, daha avantajlı cepheye veya daha yüksek ekonomik değere sahip hale gelirken, bazı maliklerin elde ettiği bağımsız bölümler ise görece daha düşük değerde kalmıştır. Bu nedenle aynı hukuki ve ekonomik konumda bulunan maliklerden bir kısmının diğerlerine göre önemli bir menfaat elde ettiği, bunun sonucunda da malikler arasında haksız bir değer transferinin meydana geldiği ileri sürülmüştür. Davacılar, bu durumun sebepsiz zenginleşme oluşturduğunu belirterek keşif ve bilirkişi incelemesi yapılmasını, her bir bağımsız bölümün değerinin tespit edilmesini ve ortaya çıkacak farkın davalılardan tahsil edilmesini talep etmişlerdir.
Davalılar ise taraflar arasında geçerli bir arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesinin bulunduğunu, bağımsız bölümlerin paylaşımının bu sözleşmeye göre gerçekleştirildiğini ve herkesin sürece rızası bulunduğunu savunmuşlardır. Ayrıca sözleşmede eşit metrekare garantisi verilmediğini, proje hazırlanırken yüklenicinin yetkili olduğunu ve paylaşımın tüm maliklerin bilgisi dahilinde gerçekleştirildiğini ileri sürmüşlerdir. Davalılara göre burada bir sebepsiz zenginleşmeden söz etmek mümkün değildir. Şayet sözleşmenin uygulanmasından kaynaklanan bir sorun varsa bunun muhatabı diğer kat malikleri değil yüklenicidir. Bu nedenle davanın reddi gerektiğini savunmuşlardır.
İlk derece mahkemesi davalıların savunmasını benimsemiş ve davanın reddine karar vermiştir. Mahkemeye göre taraflar arasında serbest iradeyle yapılmış bir paylaşım söz konusudur. Arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesinde hangi bağımsız bölümün kime ait olacağı belirlenmiş, taraflar da bu paylaşımı kabul etmişlerdir. Mahkeme, bu durumu “rızai taksim” olarak değerlendirmiş ve paylaşımı kabul eden kişilerin sonradan azlık veya çokluk iddiasında bulunamayacaklarını belirtmiştir. Bu gerekçeyle herhangi bir keşif yapılmasına veya bilirkişi incelemesine ihtiyaç duyulmadan davanın reddine karar verilmiştir.
Davacıların istinaf başvurusu üzerine dosyayı inceleyen Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 24. Hukuk Dairesi de ilk derece mahkemesinin kararını hukuka uygun bulmuştur. Bölge Adliye Mahkemesi, taraflar ile yüklenici arasında geçerli bir sözleşme bulunduğunu, bu nedenle hukuki sebepten yoksun bir kazandırmadan söz edilemeyeceğini ifade etmiş ve sebepsiz zenginleşme koşullarının oluşmadığı gerekçesiyle istinaf başvurusunun esastan reddine karar vermiştir.
Dosyanın temyiz edilmesi üzerine uyuşmazlığı inceleyen Yargıtay 3. Hukuk Dairesi ise ilk derece mahkemesi ve Bölge Adliye Mahkemesinin yaklaşımını isabetli bulmamıştır. Daire, kararında öncelikle kentsel dönüşüm uygulamalarının amacı üzerinde durmuş ve 6306 sayılı Kanun’un afet riski taşıyan yapıların dönüştürülerek güvenli yaşam alanlarının oluşturulmasını hedeflediğini vurgulamıştır. Bununla birlikte, kentsel dönüşüm sürecinin maliklerin mülkiyet haklarının ekonomik değerini ortadan kaldıran veya azaltan bir araç olarak kullanılamayacağına dikkat çekmiştir.
Yargıtay kararının en önemli yönlerinden biri, mülkiyet hakkının korunmasına ilişkin yaptığı değerlendirmedir. Kararda, mülkiyet hakkının yalnızca bir taşınmaza sahip olma yetkisini değil, aynı zamanda o taşınmazın ekonomik değerinden yararlanma hakkını da içerdiği belirtilmiştir. Anayasa’nın 35. maddesi ile güvence altına alınan mülkiyet hakkının yanı sıra Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) Ek 1 No’lu Protokol kapsamında da mülkiyet hakkının korunduğu ifade edilmiştir. Bu nedenle kentsel dönüşüm uygulamaları sonucunda maliklerin ekonomik durumlarının haksız şekilde bozulmaması gerektiği vurgulanmıştır.
Kararda ayrıca sebepsiz zenginleşme kurumuna ilişkin önemli açıklamalar yapılmıştır. Türk Borçlar Kanunu’nun 77 ila 82. maddelerinde düzenlenen sebepsiz zenginleşme, haklı bir neden olmaksızın bir kişinin malvarlığının artması ve buna karşılık başka bir kişinin malvarlığının azalması durumunda ortaya çıkan bir borç ilişkisidir. Sebepsiz zenginleşmeden söz edilebilmesi için dört temel unsurun bulunması gerekir. Bunlar; bir kişinin malvarlığında zenginleşme meydana gelmesi, başka bir kişinin malvarlığında buna karşılık gelen bir fakirleşmenin oluşması, zenginleşme ile fakirleşme arasında uygun illiyet bağının bulunması ve bu değer aktarımının haklı bir hukuki sebebe dayanmamasıdır. Sebepsiz zenginleşme kurumunun temel amacı, kişiler arasında meydana gelen haksız değer kaymalarını ortadan kaldırmak ve malvarlıkları arasındaki dengenin yeniden kurulmasını sağlamaktır.
Yargıtay, somut olayda taraflar arasında bir sözleşme bulunmasının tek başına sebepsiz zenginleşme ihtimalini ortadan kaldırmayacağını açıkça ortaya koymuştur. Çünkü davacılar sözleşmenin geçersiz olduğunu ileri sürmemekte, sözleşmenin uygulanması sonucunda ortaya çıkan paylaşımın ekonomik değer bakımından eşitsizlik yarattığını iddia etmektedirler. Başka bir ifadeyle uyuşmazlık sözleşmenin varlığından değil, sözleşmenin uygulanmasının doğurduğu sonuçlardan kaynaklanmaktadır. Bu nedenle mahkemenin yalnızca sözleşmenin varlığına dayanarak davayı reddetmesi yeterli görülmemiştir.
Daireye göre, kentsel dönüşüm sonucunda ortaya çıkan yeni yapıda maliklere tahsis edilen bağımsız bölümlerin değerleri karşılaştırılmalı, eski yapıdaki hak sahipliği durumu ile yeni yapıdaki ekonomik değerler arasında önemli bir farklılık bulunup bulunmadığı araştırılmalıdır. Özellikle bağımsız bölümlerin konumu, bulunduğu kat, cephe özellikleri, kullanım alanı, metrekare büyüklüğü ve piyasa değeri gibi unsurlar dikkate alınmalıdır. Eğer yapılan inceleme sonucunda bazı maliklerin diğer malikler aleyhine ölçüsüz bir değer artışı elde ettiği tespit edilirse, sebepsiz zenginleşme hükümlerinin uygulanması gündeme gelebilecektir.
Yargıtay, bu incelemenin teknik bilgi gerektirdiğini özellikle vurgulamıştır. Bu nedenle mahkemenin konusunda uzman üç kişilik bilirkişi heyeti oluşturması, taşınmaz üzerinde keşif yapması, arsa paylarını ve bağımsız bölümlerin yapı kullanım izin belgesinin alındığı tarihteki gerçek değerlerini belirlemesi gerektiğini ifade etmiştir. Ancak ilk derece mahkemesinin hiçbir bilirkişi incelemesi yaptırmadan ve davacıların delillerini toplamadan davayı reddettiği görülmüştür. Yargıtay’a göre davalıların sebepsiz zenginleşip zenginleşmediği hususu özel ve teknik bilgi gerektiren bir mesele olup, bilirkişi incelemesi yapılmaksızın sonuca ulaşılması mümkün değildir.
Bu gerekçelerle Yargıtay, Bölge Adliye Mahkemesinin istinaf başvurusunun esastan reddine ilişkin kararını kaldırmış, ilk derece mahkemesi kararını ise eksik inceleme nedeniyle bozmuştur. Böylece mahkemeye, tarafların arsa payları ile yeni bağımsız bölümlerin ekonomik değerlerini ayrıntılı biçimde inceleyerek yeniden karar vermesi yönünde talimat vermiştir.
Sonuç olarak bu karar, kentsel dönüşüm hukukunda mülkiyet hakkının ekonomik değer boyutunu ön plana çıkaran ve uygulamada sıkça karşılaşılan paylaşım uyuşmazlıklarına ışık tutan önemli bir içtihattır. Karar, kentsel dönüşüm sonrasında maliklere verilen bağımsız bölümlerin yalnızca şeklen değil, ekonomik değer bakımından da değerlendirilmesi gerektiğini ortaya koymaktadır. Yargıtay, sözleşme yapılmış olmasının her durumda paylaşımın adil olduğu anlamına gelmeyeceğini kabul etmiş; bağımsız bölümlerin değerleri arasında ciddi farklılıklar bulunması halinde sebepsiz zenginleşme hükümlerinin uygulanabileceğini belirtmiştir. Bu yönüyle karar, kentsel dönüşüm uygulamalarında maliklerin haklarının korunmasına ve paylaşımın hakkaniyete uygun şekilde gerçekleştirilmesine yönelik önemli bir yargısal güvence niteliği taşımaktadır. Özellikle dönüşüm projelerinde yeni bağımsız bölümlerin tahsis edilmesi sırasında ortaya çıkan değer farklılıklarının yargısal denetime tabi tutulabileceğini kabul etmesi nedeniyle, sonraki yıllarda açılan birçok davaya da yol gösterici nitelikte bir içtihat olarak değerlendirilmektedir.
Azınlık haklarının savunulmasında karşılaşılan en büyük usuli engellerden bir diğeri ise zamanaşımı süreleri olup, Yargıtay yerleşik içtihatlarında çoğunluğun azınlığı gözetmeksizin yaptığı adaletsiz paylaşımları ve mülkiyet ihlallerini bir haksız fiil olarak nitelendirmekte ve sözleşmenin imza tarihinden itibaren başlayan 2 yıllık katı haksız fiil zamanaşımı süresini işletmektedir. Her ne kadar çoğunluğun adil olmayan paylaşım neticesinde fazladan m2 veya şerefiye elde etmesinin azınlık malik aleyhine bir sebepsiz zenginleşme teşkil ettiği ve bu nedenle davanın haksız fiil rejimine değil sebepsiz zenginleşme hükümlerine dayandırılarak daha esnek ve uzun sürelere tabi tutulması gerektiği yönündeki doktrin görüşü hukuken çok daha isabetli olsa da uygulamada Yargıtay’ın bu muhafazakar ve katı 2 yıllık bariyerine takılmamak adına, azınlık maliklerin hak ihlalini öğrendikleri veya sözleşmenin imzalandığı tarihten itibaren en kısa sürede hukuki aksiyon almaları ve davaları çok büyük bir usuli hassasiyetle ikame etmelerini önermekteyiz.
-------------
[1] Yargıtay 3. HD, T. 04.11.2019, E. 2018/4855, K. 2019/8655,