<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/" xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/" xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/" version="2.0">
  <channel>
    <title>Hukuki Haber</title>
    <link>https://hukukihaber.net</link>
    <description>Türkiye'den ve dünyadan hukuki haberler, makaleler, siyasetten, spora her konuda hukuki haber...</description>
    <atom:link xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" href="https://hukukihaber.net/rss/makale" type="application/rss+xml"/>
    <language>tr-TR</language>
    <copyright>Copyright © 2023. Her hakkı saklıdır.</copyright>
    <category>News</category>
    <lastBuildDate>Thu, 21 May 2026 03:18:17 +0300</lastBuildDate>
    <ttl>1</ttl>
    <atom:link rel="self" href="https://hukukihaber.net/rss/makale"/>
    <atom:link rel="hub" href="https://pubsubhubbub.appspot.com/"/>
    <item>
      <title><![CDATA[DEVLETİN GÜVENLİĞİNE İLİŞKİN BELGELER]]></title>
      <link>https://hukukihaber.net/devletin-guvenligine-iliskin-belgeler-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://hukukihaber.net/devletin-guvenligine-iliskin-belgeler-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>“Devletin güvenliğine ilişkin belgeler” başlıklı madde 326: </strong><i>“(1) Devletin güvenliğine veya iç veya dış siyasal yararlarına ilişkin belge veya vesikaları kısmen veya tamamen yok eden, tahrip eden veya bunlar üzerinde sahtecilik yapan veya geçici de olsa, bunları tahsis olundukları yerden başka bir yerde kullanan, hileyle alan veya çalan kimseye sekiz yıldan oniki yıla kadar hapis cezası verilir</i>.</p>

<p><i>(2) Yukarıdaki yazılı fiiller, savaş sırasında işlenmiş veya Devletin savaş hazırlıklarını veya savaş etkinliğini veya askeri hareketlerini tehlikeye koymuş ise müebbet hapis cezası verilir”</i>.</p>

<p><strong>Madde gerekçesine göre; </strong><i>“Madde, Türkiye ile savaş halinde bulunan düşman bir devletten herhangi bir akademik derece veya şeref, unvan, nişan ve sair fahri rütbe veya bunlara ait maaş almayı veya başka yararlar kabul etmeyi ihanet sayan bir görüşten hareketle bunları alan veya kabul edenleri cezalandırmaktadır”</i>.</p>

<p>Devletin güvenliği, “devlet” denilen ve kamu kudretini kullanma yetkisine sahip kılınıp, ülkenin benimsediği yönetim sistemini koruyup kollayan, kişi hak ve hürriyetlerini gözeten, kendisini hukukla bağlı kabul eden kamu tüzel kişiliğinin somut tehlikelerle karşı karşıya bırakılmaması anlamını taşır. Bunun için de, devletin güvenliğine iç veya dış siyasal yararların, yani izlediği yol ve yöntemlerden elde ettiği ve elde etmeyi düşündüğü ülke yararlarını koruyan belgelerin yok edilmesi veya ortadan kaldırılması, tahrip edilmesi, bunlar üzerinde sahtecilik yapılması veya başka amaçlarla kullanılması veya bulundukları yerden alınması suç sayılmıştır.</p>

<p>Devletin güvenliğine ilişkin belgelerin kötüye kullanılması bir soyut tehlike suçudur. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu m.326/2’de, bu suçun somut tehlike hali düzenlenmiştir. Devletin güvenliğine ilişkin belgelere zarar verilmesi, bu belgelerin tahsis edildiği yerden başka yerde kullanılması veya bulundukları yerden izinsiz alınması fiilleri, savaş sırasında işlenmiş veya Devletin savaş etkinliğini veya askeri hareketlerin tehlikeye düşürmüş, yani somut tehlikeye yol açmışsa, fail hakkında müebbet hapis ceza uygulanacaktır.</p>

<p>Failin, Devletin güvenliğine ilişkin belgelerin zilyedi olması, yani bu belgeleri elinde tutması veya güvenliğinden sorumlu olması, TCK m.326’da tanımlanan suçun işlenmesine engel değildir. Esas itibariyle 326. madde, devletin güvenliğine ilişkin belgeleri elinde veya bilgisinde bulunduran veya bu belgelere ulaşabilecek konumda olan kişilerin ceza sorumluluğunu düzenlemiştir.</p>

<p>326. madde, bir vatana ihanet suçu tipidir. Devletin güvenliği ve dolayısıyla Ülke ve Milletin güvenliğini ilgilendiren her türlü belgenin güvenliğinin sağlanıp korunması bu belgelerin zarar görmemesi, başka yerde kullanılmaması ve yetkisi olmayan kişilerce bulundukları yerlerden alınmaması gerekir.</p>

<p>Örneğin; fotokopi çekilmesi, tercüme edilmesi veya tasdik edilmesi amacıyla yerinden çıkarılan, fakat TCK m.326’da tanımlanan icra hareketlerinden birisine konu edilen veya yetkisi olmadığı halde belgeyi bulunduğu yerden alan, bir arama sırasında rastladığı bu yönde bir belgeyi alıp tahrip veya tahrif eden veya başka amaçla kullanan veya yetkili olmadığı bir soruşturmaya müdahil olup 326. madde kapsamına giren belgeyi gizlice veya izinsiz elde eden failin ceza sorumluluğu doğacaktır. Devletin güvenliğine ilişkin belgelerin bulundukları yerden veya kişiden hile ile alma veya çalma da, suçun seçimlik hareketleri arasında sayılmıştır. 326. maddede tanımlanan suçun, Devletin güvenliğine ilişkin belgeler konusunda yetkili olan kişiler ile yetkisiz kişilerin iştiraki ile işlenmesi mümkündür.</p>

<p>Devletin güvenliğine ilişkin belgelere karşı suç, seçimlik hareketli suçlardan olup, TCK m.326’da tanımlanan icra hareketlerinden birisi vasıtasıyla işlenebilir. Suçun manevi unsuru genel kast olup, failin suçun hareket ve neticesine yönelik bilme ve isteme iradesi yeterlidir. Bu suç teşebbüse elverişli olup, yasal tanımda yer alan icra hareketlerinden birisinin tamamlanmaya çalışıldığı sırada, failin elinde olmayan sebeplerle suçun yarıda kalması mümkün olabilir.</p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/prof-dr-ersan-sen" title="Prof. Dr. Ersan ŞEN"><img alt="Prof. Dr. Ersan ŞEN" height="96" src="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/200x200/hukukihaber-net/images/yazarlar/_1778u8tYyuYY1Yu77.81y0yuuoUY81ouuuai5yu2uu7uYYuouuuauY9u79uuuaYYuyY_1.jpg" width="96" /></a></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<h4><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/prof-dr-ersan-sen" title="Prof. Dr. Ersan ŞEN">Prof. Dr. Ersan ŞEN</a></strong></h4>

<p></p>

<p>(Bu makale, sayın <a href="https://www.hukukihaber.net/prof-dr-ersan-sen" rel="dofollow">Prof. Dr. Ersan ŞEN </a>tarafından <a href="https://www.hukukihaber.net/" rel="dofollow">www.hukukihaber.net</a> sitesinde yayınlanması için kaleme alınmıştır. Kaynak gösterilse dahi makalenin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan makalenin bir bölümü, aktif link verilerek kullanılabilir. Yazarı ve kaynağı gösterilmeden kısmen ya da tamamen yayınlanması şahsi haklara ve fikri haklara aykırılık teşkil eder.)</p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://hukukihaber.net/devletin-guvenligine-iliskin-belgeler-1</guid>
      <pubDate>Wed, 20 May 2026 19:56:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2023/04/terazi/study-law-school-italy-890213.jpeg" type="image/jpeg" length="22805"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[İşyerinde Kavga ve Sataşma Neticesinde Fesih]]></title>
      <link>https://hukukihaber.net/isyerinde-kavga-ve-satasma-neticesinde-fesih-dal-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://hukukihaber.net/isyerinde-kavga-ve-satasma-neticesinde-fesih-dal-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>İş Hukuku uygulamalarında işyerinde işçiler arasında yaşanan kavga ve sataşmalara sıkça rastlanmaktadır. Bir işçinin işyerindeki diğer işçilere yahut da işveren ve/veya işveren vekillerine karşı kavga ve sataşma fiilleri de olabilmektedir. Yaşanan bu gibi olaylar sonrasında işverenin nasıl hareket ettiği ve nasıl sonuçlandırdığı olası iş mahkemelerinde görülecek olan davalarda önem arz etmektedir. İşyerinde yaşanan kavga yahut sataşmaya bağlı fesihlerde işveren tarafından işçiler arası eşitlik ilkesine uyulup uyulmadığı detaylı bir şekilde incelenmelidir. Ayrıca yaşanan olayın büyüklüğüne göre iş kazası sayılıp sayılmadığı da zaman zaman tartışma konusu olmaktadır.</p>

<p>Fesih kavramı sözleşmeyi sona erdirmek isteyen tarafın sözleşmeyi sona erdirmeye yönelik tek yanlı irade açıklamasıdır. Taraflardan birisinin fesih iradesini açıklamasıyla birlikte iş sözleşmesi geleceğe yönelik olarak ortadan kalkar. Buna bağlı olarak irade açıklaması nın şüpheye yer vermeyecek şekilde ve karşı tarafa ulaşması gerekir. Karşı tarafın himayesine girmeyen feshe yönelik irade açıklamaları hüküm ve sonuçlarını doğurmaz. Fesih beyanı, karşı tarafa ulaştığı an itibarıyla tüm sonuçlarını doğurur ve bu beyandan geri dönmek artık mümkün değildir.</p>

<p>4857 sayılı İş Kanunu’nun 18. maddesi işverene, işçinin davranışlarından ve yeterliliğinden kaynaklanan nedenlerle iş sözleşmesini feshetme yetkisi vermiştir. İşçinin davranışlarından kaynaklanan fesihte takip edilen amaç, işçinin daha önce işlediği iş sözleşmesine aykırı davranışları cezalandırmak veya yaptırıma bağlamak değil; onun sözleşmesel yükümlülükleri ihlale devam etmesi, tekrarlaması rizikosundan kaçınmaktır. İşçinin davranışları nedeniyle iş sözleşmesinin feshedilebilmesi için, işçinin iş sözleşmesine aykırı, sözleşmeyi ihlal eden bir davranışının varlığı gerekir. İşçinin kusurlu davranışı ile sözleşmeye aykırı davranmış ve bunun sonucunda iş ilişkisi olumsuz bir şekilde etkilenmişse işçinin davranışından kaynaklanan geçerli bir fesih söz konusu olur. Buna karşılık, işçinin kusur ve ihmaline dayanmayan sözleşmeye aykırı davranışlarından dolayı işçiye bir sorumluluk yüklenemeyeceğinden işçinin davranışlarından kaynaklanan geçerli fesih nedeninden de bahsedilemez.</p>

<p>İşçinin davranışlarından ve yeterliliğinden kaynaklanan nedenler, aynı yasanın 25. maddesinde belirtilen nedenler yanında, bu nitelikte olmamakla birlikte, işyerlerinde işin görülmesini önemli ölçüde olumsuz etkileyen nedenlerdir. İşçinin davranışlarından veya yetersizliğinden kaynaklanan nedenlerde, iş ilişkisinin sürdürülmesinin işveren açısından önemli ve makul ölçüler içinde beklenemeyeceği durumlarda, feshin geçerli nedenlere dayandığını kabul etmek gerekecektir.</p>

<p>İşçinin davranışlarına dayanan fesih, her şeyden önce, iş sözleşmesinin işçi tarafından ihlal edilmesini şart koşmaktadır. Bu itibarla, önce işçiye somut olarak hangi sözleşmesel yükümlülüğün yüklendiği belirlendiği, daha sonra işçinin, hangi davranışı ile somut sözleşme yükümlülüğünü ihlal ettiğinin eksiksiz olarak tespit edilmesi gerekir. Şüphesiz, işçinin iş sözleşmesinin ihlali işverene derhal feshetme hakkını verecek ağırlıkta olmadığı da bu bağlamda incelenmelidir. Daha sonra ise, işçinin isteseydi yükümlülüğünü somut olarak ihlal etmekten kaçınabilip kaçınamayacağının belirlenmesi gerekir. İşçinin somut olarak tespit edilmiş sözleşme ihlali nedeniyle işverenin işletmesel menfaatlerinin zarar görmüş olması şarttır. İşçinin yükümlülüklerinin kapsamı bireysel ve toplu iş sözleşmesi ile yasal düzenlemelerde belirlenmiştir. İşçinin kusurlu olarak (kasden veya ihmalle) sebebiyet verdiği sözleşme ihlalleri, sözleşmenin feshi açısından önem kazanır. Geçerli fesih sebebinden bahsedilebilmesi için, işçinin sözleşmesel yükümlülüklerini mutlaka kasıtlı ihlal etmesi şart değildir. Göstermesi gereken özen yükümlülüğünün ihlal edilerek ihmali davranış ile ihlali yeterlidir.</p>

<p>İşçinin, işverenin başka bir işçisine sataşması 4857 sayılı İş Kanunu’nun 25/II, d hükmü uyarınca haklı fesih nedeni sayılmıştır. Sataşma niteliğinde olmadığı sürece, diğer işçilerle devamlı ve gereksiz tartışmaya girişmek, iş arkadaşları ile ciddi geçimsizlik göstermek geçerli fesih nedenidir. Buna karşılık bir darp veya hakaret söz konusu olmaksızın işçinin, yasanın gerekçesinde de belirtildiği gibi <i>"amirleri veya iş arkadaşları ile ciddi geçimsizlik göstermesi, sıkça ve gereksiz yere tartışmaya girişmesi"</i> gibi davranışlarda bulunması, işyerinde olumsuzluklara yol açması halinde, geçerli bir fesih nedenidir. Gerçekten işçinin işverenle, işveren vekilleriyle veya diğer işçilerle geçimsizliği işyerinin normal işleyişine zarar veriyorsa işveren süreli fesih hakkını kullanabilir.</p>

<p>İş yerinde sosyal etkileşim, bireylerin iş performansını ve genel işyeri atmosferini derinden etkileyen bir faktördür. Ancak, olumsuz sosyal etkileşimler, iş yerinde kavga ve sataşma gibi davranışları tetikleyebilir. Bu kavramlar, çalışanlar arasındaki çatışmaları ve eğilimleri anlamak açısından kritik öneme sahiptir.</p>

<p><strong>1. Kavga Kavramı :</strong></p>

<p>Kavga, genellikle fiziksel bir çatışma olarak tanımlanır ve farklı bireyler arasında şiddet içeren bir etkileşim olarak ortaya çıkar. İş yerinde kavga, hem bireylerin fiziksel sağlığını tehdit eder hem de iş ortamında güvenlik açıklarına neden olur. Örneğin, bir çalışanın başka bir çalışana karşı fiziksel saldırıda bulunması, yalnızca saldırıya uğrayan bireyin değil, aynı zamanda çevresindekilerin de psikolojik ve duygusal sağlığını olumsuz etkileyebilir. Kavga, genellikle stres, yoğun rekabet, kötü yönetim veya iletişim eksikliği gibi faktörlerin bir sonucu olarak ortaya çıkar. Ayrıca, kavga, iş yerinde moral bozukluğuna ve ekip çalışmasının sekteye uğramasına neden olabilir, bu da iş verimliliğini olumsuz etkiler.</p>

<p><strong>2. Sataşma Kavramı :</strong></p>

<p>Sataşma, daha çok sözlü veya duygusal bir saldırı şeklinde ortaya çıkar. Bu, bireyler arasında alay etme, küçümseme veya tehdit edici ifadelerle kendini gösterir. Sataşma, genellikle çalışma ortamında güç dengesizlikleri, ayrımcılık veya cinsiyet temelli ayrımcılık gibi sorunların bir sonucu olarak ortaya çıkar. Sataşmanın etkileri, bireyler üzerinde derin psikolojik etkilere yol açabilir. Uzun vadeli sataşmalara maruz kalan bireylerde anksiyete, depresyon ve düşük özsaygı gibi sorunlar gelişebilir. Ayrıca, sataşma, ekip üyeleri arasında güven kaybına yol açabilir ve iş yerindeki genel atmosferi bozabilir.</p>

<p>Kavga ve sataşma, iş yerinde ciddi sorunlar yaratabilir. Bu nedenle, yöneticilerin bu tür davranışları önleyici stratejiler geliştirmeleri önemlidir. İş yerinde pozitif bir atmosfer yaratmak, açık iletişimi teşvik etmek ve çatışma yönetimi eğitimleri düzenlemek, bu tür olumsuz davranışların önüne geçebilir. Ayrıca, iş yerinde sıfır tolerans politikaları uygulamak, çalışanların bu tür davranışlara maruz kalma olasılığını azaltabilir. Çalışanların haklarını korumak ve onları desteklemek, sağlıklı bir işyeri kültürü oluşturmada önemli bir adımdır. İş yerinde kavga ve sataşma, bireylerin psikolojik ve fiziksel sağlığı üzerinde olumsuz etkiler yaratabilir. Bu nedenle, yöneticilerin bu tür davranışları önlemek için etkili stratejiler geliştirmesi ve uygulaması gerekmektedir. Sağlıklı bir işyeri atmosferi yaratmak, çalışanların motivasyonunu artırabilir ve genel iş verimliliğini olumlu yönde etkileyebilir.</p>

<p><strong>Kavga, Sataşma ve Fesihler Arası Değerlendirme :</strong></p>

<p>İşyerinde kavga ve sataşma, iş ilişkilerinin bozulmasına ve çalışma ortamının olumsuz etkilenmesine neden olabilir. Kavga ve sataşmalar, işyeri disiplinini bozarak verimliliği düşürebilir. İşçilerin birbirlerine fiziksel veya sözlü saldırıda bulunmaları çalışma ortamını gergin hale getirir. Bu durum hem diğer çalışanların moralini bozar hem de genel iş huzurunu zedeler. Bu tür durumlar, işverenin disiplin kurallarını uygulamasına ve hatta iş sözleşmesinin feshine neden olabilir. Ancak, kavga, sataşma ve fesih arasındaki ilişki, her durumda aynı değildir. Kavga ve sataşma, işyerinde tolerans gösterilemeyecek davranışlardır. Bu tür davranışlar, işverenin işyerindeki düzen ve disiplini korumak için gerekli önlemleri almasına neden olabilir. Kavga ve sataşma her zaman fesihle sonuçlanmayabilir. Nitekim kavga ve sataşmanın fesihle sonuçlanabilmesi için genellikle işyerinde ciddi bir düzen ve disiplin bozukluğuna neden olmalıdır. Buna bağlı olarak kavga veya sataşma sonrası yapılacak değerlendirmelerde; Kavganın veya sataşmanın ciddiyeti dikkate alınmalı, Kavgada yer alan tüm tarafların katkısı değerlendirilmeli, Kavgayı kimin başlattığı, kimin hangi ölçüde dahil olduğu belirlenmeli, İşverenin bu tür olayları önlemek için gerekli tedbirleri alıp almadığı incelenmeli ve ilgili işçinin savunmasının alınması gereklidir. Sonrasında yapılacak değerlendirme ile fesih aşamasına geçilmelidir.</p>

<p>İş Kanunu’nun 25’inci maddesi kapsamında değerlendirilecek ağır sözleri, işçi, işverenin veya vekilinin tahrikleri sonucu söylemesi, geçerli fesih nedeni sayılmalıdır. İş Kanunu’nun 25’inci maddesi kapsamında değerlendirilecek ağır sözleri, işçi, işverenin veya vekilinin tahrikleri sonucu söylemesi, ya da tahrik kapsamında savunma sınırlarını aşarak darp veya hakarette bulunması geçerli fesih nedeni sayılmalıdır. İşverenin tahrik eden veya sataşmayı başlatan işçinin iş sözleşmesini feshetmemesi, eşit işlem borcu kapsamında sataşılan ve cevap veren işçinin iş sözleşmesinin feshin haksız kılsa da, davranış işyerinde olumsuzluklara yol açmış ise geçerli nedeni ortadan kaldırmayacaktır.</p>

<p>Fesih, iş sözleşmesinin sona erdirilmesidir. Kavga ve sataşma nedeniyle fesih türleri, haklı-haksız fesih ve geçerli nedenle fesih olmak üzere gruplanabilir. Kavga ve sataşma nedeniyle fesih, haklı fesih olarak değerlendirilebilir. Ancak, feshin haklı olup olmadığı, her durumda ayrı ayrı değerlendirilmelidir. Haklı nedenle fesih işçinin ciddi anlamda kusurlu bulunduğu hallerde uygulanır. Ancak işverene yahut da işçiye göre haklı olarak görülen bir fesih yargılama aşamasında haksız olarak değerlendirilebilecektir. İş ilişkisinin sürdürülmesi beklenemeyecek durumlarda fesih, geçerli neden ileri sürülerek gerçekleştirilir. Bu durumda da karşımıza geçerli nedenle fesih kavramı ortaya çıkar. Ancak kavga ve sataşma nedeniyle feshin işe iadeye konu olabilmesi için genellikle yapılan feshin haksız olması gerekmektedir. Nitekim uygulama açısından kavga ve sataşma nedeniyle geçerli nedenle bildirimli fesih yoluna gidilmemektedir. Uygulama açısından en az rastlanan diğer bir durum ise kavga ve sataşma sonrası işveren yahut işçi tarafından bildirimli fesih yoluna gidilmesidir. Nitekim bildirimli fesih bu şekilde ani gelişen olaylardan ziyade işin akışına göre tarafların alacakları kararlar sonrası işlemektedir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Kavga ve sataşma ile ilgili işyerinde yaşanan olumsuzluklarda her somut olaya göre ayrı ayrı değerlendirilme yapılmalıdır. Yapılacak değerlendirmede Yargıtay’ın konuya ilişkin görüşüne hâkim olunmalıdır. Kişiler arasında hukuk güvenliğinin sağlanması, benzer olaylar da farklı sonuçların çıkmasının önüne geçmek için Yargıtay kararlarının dikkate alınması önemlidir. Somut olayda özellikle kavganın veya sataşmanın tek taraflı olup olmadığı, tek taraflı saldırılarda ise tahrik durumu olup olmadığı hususları dikkatle değerlendirilmelidir. Ayrıca işverenlerin yaşanan olay karşısında yaptıkları feshin prosedürü, sonrasında taraflar arasında olabilecek davaların sonuçları bakımından önem arz etmektedir. Bu kapsamda haklı nedenle fesih imkânı varken geçerli nedenle fesih yapılmasının olası sonuçlarına ayrıca işyerinde yürütülmesi gereken disiplin prosedürü varken bu prosedüre uymamanın sonuçlarını çalışmamamızda detaylıca belirttik.</p>

<p>Sonuç olarak işyerinde kavga, sataşma, küfür, hakaret yahut benzeri eylemleri değerlendirirken eylemlerin ağırlığı, karşılıklı olup olmadığı ayrı ayrı değerlendirilmeli ve İş Kanunu kapsamında yer aldığı şekilde haklı yahut da geçerli fesih yoluna gidilmelidir. Fesih işlemi yapılırken de seçilen fesih yöntemine yahut da işyerinde uygulanan sözleşme kapsamında belirtilen fesih prosedürüne uyulması gerekmektedir. Kanaatimizce kanunda yapılacak bir değişiklikle işyerinde kavga ve sataşma hususlarına yönelik daha belirgin bir çerçeve çizilmesi uygun olabilecektir. Özellikle haklı nedenle feshin geçerli nedenle feshe dönüşmesine ilişkin yapılacak düzenleme ile kavga ve sataşma halinde haklı neden ve geçerli neden ayrımının sonuçları işçi bakımından lehe olacaktır. Öte yandan yapılacak düzenleme ile işverenler açısından olası bir durumda nasıl hareket edileceğinin daha anlaşılır bir şekil alması sağlanabilir.</p>

<p><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/av-kerimhan-dal" title="Av. Kerimhan DAL"><img alt="Av. Kerimhan DAL" height="96" src="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/200x200/hukukihaber-net/uploads/2025/07/kerimhan-dal.jpg" width="96" /></a></strong></p>

<h4><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/av-kerimhan-dal" title="Av. Kerimhan DAL">Av. Kerimhan DAL</a></strong></h4></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://hukukihaber.net/isyerinde-kavga-ve-satasma-neticesinde-fesih-dal-1</guid>
      <pubDate>Wed, 20 May 2026 10:28:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/01/terazi/terazisd.jpg" type="image/jpeg" length="18713"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[BELEDİYELERİN YOL AĞLARINDAKİ BAKIM YÜKÜMLÜLÜKLERİ İHLALİNDEN DOĞAN KÜMÜLATİF ARAÇ ZARARLARI VE İDARENİN SORUMLULUĞU]]></title>
      <link>https://hukukihaber.net/belediyelerin-yol-aglarindaki-bakim-yukumlulukleri-ihlalinden-dogan-kumulatif-arac-zararlari-ve-idarenin-sorumlulugu</link>
      <atom:link rel="self" href="https://hukukihaber.net/belediyelerin-yol-aglarindaki-bakim-yukumlulukleri-ihlalinden-dogan-kumulatif-arac-zararlari-ve-idarenin-sorumlulugu" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>ÖZET</strong></p>

<p>Bu akademik inceleme yerel yönetimlerin ulaştırma ve altyapı hizmetlerindeki bakım-onarım yükümlülüklerinin ihlali neticesinde motorlu taşıtlarda meydana gelen kümülatif(zamana yayılı) zararların idare hukuku prensipleri çerçevesindeki tazmin edilebilirliğini ele almaktadır. Şehir içi yol ağlarında sıklıkla karşılaşılan yapısal bozulmalar, çukurlar ve asfalt deformasyonları araçlarda yalnızca anlık çarpma hasarlarına değil, aynı zamanda uzun vadeli mekanik yıpranmalara da sebebiyet vermektedir. Çalışma kapsamında, Anayasa'nın 125. maddesi başta olmak üzere 5393 sayılı Belediye Kanunu, 5216 sayılı Büyükşehir Belediyesi Kanunu ve ilgili diğer mevzuat hükümleri detaylıca irdelenmiştir. Hizmet kusuru ve tehlike ilkesine dayalı kusursuz sorumluluk kavramları arasındaki teorik sınırlar tartışılarak idari yargı pratiğinde ispat külfeti ve uygun illiyet bağının kümülatif zararlar yönünden nasıl esnetilmesi gerektiği yüksek yargı içtihatları eşliğinde analiz edilmiştir.</p>

<p><strong>1. GİRİŞ VE KAVRAMSAL ÇERÇEVE</strong></p>

<p>Hukuk devleti ilkesinin en önemli yansımalarından biri, idarenin kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararları tazmin etme yükümlülüğüdür. Toplumun ortak ihtiyaçlarını karşılamak üzere tasarlanan kamu hizmetleri, süreklilik, düzenlilik ve eşitlik prensipleri doğrultusunda yürütülmek zorundadır. İdarenin asli görevleri arasında yer alan kentsel altyapı ve ulaştırma hizmetleri modern yaşamın kesintisiz akışı için büyük bir öneme sahiptir. Karayollarının inşası, bakımı ve güvenliğinin sağlanması yerel yönetimler ile merkezi idarenin ortak sorumluluk alanına girmektedir. Günümüzde kentleşmenin ve motorlu araç kullanımının büyük bir hızla artması şehir içi yol ağları üzerindeki fiziki yükü ve yıpranma payını artırmıştır. Belediyelerin bütçelerinin yetersizliği, düzenli bakımlarının yapılmaması veya yol kalitesinin yeterli seviyede olmaması sebebiyle yollarda oluşan derin çukurlar, rögar kapaklarının yol seviyesiyle eşit düzeyde yapılmaması ve yollarda meydana gelen bölgesel çökmeler trafik güvenliğini tehlikeye atmaktadır. Bu durum ayrıca bireylerin mülkiyet hakkına doğrudan zarar veren idari bir kusur olarak karşımıza çıkmaktadır.</p>

<p>Uygulamada, söz konusu yol kusurlarından kaynaklanan araç hasarları iki farklı kategoride ortaya koyabiliriz. Bunlardan ilki araçlarda meydana gelen "ani ve statik hasarlar"dır. Bu tip durumlarda kaza tespit tutanakları ve olay yeri fotoğrafları ile illiyet bağı kolaylıkla kurulabilmektedir. İkinci kategori ise bu çalışmanın asıl konusunu oluşturan "zamana bağlı kümülatif hasarlar"dır.</p>

<p>Sürücünün ikametgâhı ile iş yeri arasında yer alan ve idarece uzun süre bakımsız bırakılan bir güzergâhı düzenli olarak kullanması neticesinde, aracın süspansiyon ve yürür aksamında meydana gelen olağan dışı, hızlandırılmış yıpranmalar bu gruba girmektedir. Bu makale, klasik hizmet kusuru anlayışının kümülatif zararları tazmin noktasındaki yetersizliklerini aşmayı ve modern ispat hukuku teorileriyle konuya yeni bir perspektif kazandırmayı amaçlamaktadır.</p>

<p><strong>2. YOL BAKIM VE ONARIM HİZMETLERİNE İLİŞKİN NORMATİF ALTYAPI</strong></p>

<p>Türkiye'de karayolu ağlarının yönetimi ve bakımı yolun hukuki statüsüne ve coğrafi konumuna göre çeşitli idari makamlar arasında paylaştırılmıştır. Sorumluluğun tespiti ve husumetin doğru idareye yöneltilmesi açısından bu paylaşımın sınırlarının net olarak çizilmesi gerekmektedir. 5393 sayılı Belediye Kanunu'nun 14/1-a maddesi uyarınca kentsel altyapı ve ulaşım hizmetleri belediyelerin asli görevleri arasında yer almaktadır. Bu madde uyarınca belediyenin yalnızca yol inşa etme görevi yoktur; aynı zamanda o yolun ekonomik ömrü boyunca ulusal standartlara (TSE) uygun, sürüş güvenliğini tehdit etmeyecek kondisyonda tutulması görevini de yüklemektedir. Belediyeler bu kapsamda gereken her türlü tedbiri almakla yükümlüdür.</p>

<p>Büyükşehir statüsüne sahip illerde ise 5216 sayılı Büyükşehir Belediyesi Kanunu hükümleri uygulama alanı bulacaktır. 5216 sayılı Kanunun 7/1-g maddesi "Büyükşehir belediyesinin yetki alanındaki mahalleleri ilçe merkezine bağlayan yollar, meydan, bulvar, cadde ve ana yolları yapmak, yaptırmak, bakım ve onarımı ile bu yolların temizliği ve karla mücadele çalışmalarını yürütmek; kentsel tasarım projelerine uygun olarak bu yerlere cephesi bulunan yapılara ilişkin yükümlülükler koymak; ilân ve reklam asılacak yerleri ve bunların şekil ve ebadını belirlemek; meydan, bulvar, cadde, yol ve sokak ad ve numaraları ile bunlar üzerindeki binalara numara verilmesi işlerini gerçekleştirmek" yetki sınırları çizilmiştir. Buna göre bulvarlar, meydanlar ve geniş caddelerin yapım, bakım ve onarımı doğrudan büyükşehir belediyeleri üzerine bırakılırken; mahalle aralarında kalan tali yollar ve dar sokakların sorumluluğu ilçe belediyeleri üzerine bırakılmıştır.</p>

<p>2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu ile 6001 sayılı Karayolları Genel Müdürlüğünün Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun uyarınca şehir içinden geçse dahi devlet yolları ve il yolları statüsündeki transit güzergâhların bakım, onarım ve trafik güvenliğinin Karayolları Genel Müdürlüğüne ait olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Dolayısıyla idari başvuru aşamasında yolun niteliğinin doğru tespit edilmesi sorumlu idarenin tespiti açısından büyük önem taşımaktadır.</p>

<p><strong>3. İDARİ SORUMLULUĞUN TEMELLERİ: KUSUR VE RİSK</strong></p>

<p>İdarenin hukuki sorumluluğu özel hukuktaki haksız fiil sorumluluğundan farklı olarak, kamu hukukunun kendine has dinamikleri üzerine inşa edilmiştir. T.C. Anayasası'nın 125. maddesinin son fıkrasında yer alan "İdare, kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı ödemekle yükümlüdür" hükmü bu sorumluluğun anayasal temelini oluşturur. İdare hukukunda mali sorumluluk, kural olarak "hizmet kusuru", istisnai olarak ise "kusursuz sorumluluk" esasına dayanır.</p>

<p>Hizmet kusuru idarenin yürütmekle yükümlü olduğu bir kamu hizmetinin kuruluşunda, işleyişinde veya teşkilatında meydana gelen objektif aksaklıklarda sorumluluğunu ortaya koymaktadır. Yol bakım hizmetleri bağlamında hizmet kusuru üç şekilde ortaya çıkabilir. Hizmetin hiç işlememesi (Bozulan veya çöken bir yolun idare tarafından tamamen kaderine terk edilmesi ve hiçbir müdahalede bulunulmaması) Hizmetin geç işlemesi (Vatandaşların CİMER veya yerel şikâyet hatları üzerinden bildirimde bulunmasına rağmen, yoldaki derin bir çukurun uzun süreler boyunca onarılmaması) Hizmetin kötü işlemesi (Onarımın standartlara aykırı yapılmasıdır. Niteliksiz asfalt kullanımı, zemin etüdünün yapılmaması veya yamaların ilk yağışta tekrar açılarak daha tehlikeli çukurlar oluşturması bu kapsamda değerlendirilebilir.) İdarenin yol ağını sürekli denetim altında tutma yükümlülüğü bulunduğundan "çukurdan haberimiz yoktu" savunması idari yargıda kabul görmemektedir.</p>

<p>İdarenin kusursuz sorumluluğu, devletin ve idari kurumların eylem veya işlemlerinden doğan zararları, herhangi bir hizmet kusuru aranmaksızın tazmin etmesi yükümlülüğü anlamına gelmektedir. Yolların idaresi, doğası gereği bünyesinde potansiyel tehlikeler barındıran kompleks bir faaliyettir. Bazı hallerde idare tüm bakım ve onarım süreçlerini gerektiği gibi yürütmesine rağmen zararın doğmasını engelleyemeyebilir. Bu noktada, idarenin "fedakârlığın denkleştirilmesi" ve "kamu külfetleri karşısında eşitlik" prensipleri gereği kusuru bulunmasa dahi sorumluluğuna gidilebilecektir. Ağır tonajlı araçların ve yoğun iklim koşullarının yıprattığı yolların yönetimi potansiyel bir risk yaratır. Bu riskin gerçekleşerek bireyin mal varlığında zararlar yaratması getirmesi durumunda idarenin tehlike ilkesi uyarınca kusursuz sorumluluğu doğabilecektir.</p>

<p><strong>4. KÜMÜLATİF ZARAR KAVRAMI VE UYGUN İLLİYET BAĞININ İSPATI</strong></p>

<p>Araçlarda çukurlar ve yapısal bozukluklar nedeniyle meydana gelen zamana bağlı kümülatif hasarlar ispat hukuku açısından sorunlu bir alan olarak karşımıza çıkmaktadır. Geleneksel zarar teorisi eylem ile sonuç arasında kesintisiz bağ arar. Oysa kümülatif zararlarda süreç küçük mikro-travmaların zaman içerisinde birikmesiyle oluşur. Bu noktada güzergâhtaki kusurlu geçiş sayısı, yolun bozukluğundan kaynaklanan her bir dikey ivme etkisini, parçada oluşan anlık mikro deformasyonu, malzemenin olağan yorulma payını göz önünde bulundurarak araçta meydana gelen kümülatif zararın tespit edilmesi gerekmektedir. Bu noktada "uygun illiyet bağı" teorisinin modern yorumlarına başvurulması gerekmektedir. İdari eylemin tek bir olay değil, "süregelen bir eylemsizlik hali" olduğu kabul edilmelidir.</p>

<p>Kümülatif zarar iddiasının ispatını temel 3 madde altında ortaya koyabilmektedir. Bunlardan ilki güzegahın ortaya konulmasıdır. Zarara uğrayan taraf araç güzergahını Plaka Tanıma Sistemi (PTS), Kent Güvenlik Yönetim Sistemi (KGYS) kayıtları, ev-işyeri adres bilgileri, tanık ve kamera kayıtları ile ortaya koyabilmektedir. Burada önemli olan husus kişinin bozuk güzergahı kullanma zorunluluğunun ve kullandığı gerçeğinin ortaya konulmasıdır. Ayrıca belirtmemiz gerekir ki ev-işyeri bilgileri ispat açısından fiili karine oluşturabilecektir.</p>

<p>Kümülatif zararı iddiasını ortaya koymada ikinci önemli maddemiz eksper incelemesidir. Araçların kusurlu yollar nedeniyle zarara uğrayabilecek parçaları arasında lastik, jantlar, süspansiyon sistemi, amortisörler, rot ayarı, tabla ve burçlar, egzoz sistemi ve motor karteri sayılabilir. Bu noktada aracın eski muayene kayıtları, varsa eksper raporu, yenilenen parçalar var ise bunlara dair fatura ve servis kayıtları, aracın yaşı ve kilometre bilgileri eşliğinde eksper raporu alınması ve meydana gelen zarar ile idarenin kusuru arasındaki illiyet bağının ortaya konulması büyük önem taşımaktadır.</p>

<p>Kümülatif zararı ortaya koymada bir diğer önemli maddemiz ise idareye yapılan talep ve şikayetlere ilişkin kayıtlardır. Bu sayede idarenin bilme ve onarım yapma yükümlülüğünü ihlal ettiği ve hizmet kusuruna neden olduğu ortaya konulmuş olacaktır.</p>

<p><strong>5. YÜKSEK YARGI İÇTİHATLARI VE YARGI YOLU</strong></p>

<p>Türkiye'de karayollarındaki bakım eksikliklerinden doğan zararların tazmini konusunda yüksek yargı organları zaman zaman görüş ayrılıkları yaşamış olsa da, uyuşmazlıkların çözüm yeri ve esası konusunda artık yerleşik bir içtihat hukuku oluşmuştur.</p>

<p>Karayollarındaki fiziki kusurlar veya yapısal hatalar nedeniyle talep edilecek tazminat uyuşmazlıklarında hangi mahkemenin görevli olduğu, olayın şartlarına göre farklılık gösterir. Ne var ki, 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu’nun açık hükmü gereği bu davaların çözüm yeri istisnasız olarak adli yargı mercileridir. Eğer kazanın yaşandığı kusurlu yolun bakım ve onarım sorumluluğu kamuya (Belediyelere veya Karayolları Genel Müdürlüğü'ne) aitse, söz konusu davaların adresi adli yargı kolunda yer alan Asliye Hukuk Mahkemeleri olmalıdır. Diğer taraftan, güzergahın yap-işlet-devret modeliyle özel firmalar tarafından yönetildiği otoyollarda durum farklılaşır. Bu tür özel yollardaki bozukluklardan kaynaklanan zararlarda, aracı kullanan kişinin seyahat amacı belirleyici bir kriterdir. Şayet sürücü şahsi, yani ticari veya mesleki olmayan bir nedenle seyahat ediyorsa dava Tüketici Mahkemelerinde açılmalıdır. Ancak yapılan yolculuğun temelinde ticari ya da mesleki bir faaliyet yatıyorsa, uyuşmazlığın çözüm yeri yine Asliye Hukuk Mahkemeleri olacaktır.</p>

<p>Belediye veya Karayolları Genel Müdürlüğü'nün sorumluluğunda olan bir yolda, idarenin yoldaki çukuru kapatmaması, gerekli uyarı levhalarını yerleştirmemesi veya bakım çalışmalarını standartlara uygun yapmaması neticesinde meydana gelen araç zararları ile diğer maddi zararlar, doğrudan doğruya kamu hizmetinin yürütülmesine ilişkin bir "hizmet kusuru" teşkil eder. Danıştay'ın bu konuda vermiş olduğu kararlar illiyet bağı ve idarenin sorumluluğunun sınırları konusunda yol göstericidir. <a href="https://www.hukukihaber.net/danistay-15-dairesinin-20139890-e-2017807-k-sayili-karari" rel="dofollow">Danıştay 15. Dairesi’nin T.20/02/2017, E.2013/9890, K.2017/807 sayılı kararın</a>da yol zeminindeki bozukluk ve ıslaklık nedeniyle meydana gelen kazada gerekli bakım-onarımı yapmayan ve uyarıcı işaret koymayan idarenin hizmet kusuru bulunduğu kabul edilmiştir. Bu kapsamda öncelikli olarak olayın meydana geliş şekli, idarenin hizmet kusurunun ağırlığı, zararın niteliği araştırılmalıdır.</p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/danistay-15-dairesinin-201314422-e-20171836-k-sayili-karari" rel="dofollow">Danıştay 15. Dairesinin T.18/04/2017 E.2013/14422 K.2017/1836 sayılı kararı</a>nda İzmir'de yoldaki çukur sebebiyle meydana gelen ölümlü kazada geride kalanların, ceza mahkemesince yaptırılan bilirkişi incelemesi sonucunda idarenin hizmet kusuru olduğunun anlaşıldığını belirterek belediyeye tazminat davası açtığına yer verilmiştir. Adli Tıp Kurumu raporuyla yolda gerekli aydınlatma ve işaretleme tedbirlerini almayan idarenin %60 oranında hizmet kusuru işlediği; kask takmayıp hızını ayarlamayan sürücünün ise %40 oranında kusur taşıdığı tespit edilmiştir. Danıştay, İdare Mahkemesi'nin bu kusur oranları ışığında idarenin sorumluluğuna hükmederek hesapladığı maddi ve manevi tazminatların yasal faiziyle birlikte ödenmesi kararını hukuka uygun bularak onamıştır.</p>

<p><strong>6. USUL HUKUKU YÖNÜNDEN DEĞERLENDİRMELER (ZORUNLU İDARİ BAŞVURU)</strong></p>

<p>İdari yargıda açılacak tam yargı (tazminat) davaları bir takım katı usul kurallarına tabidir. 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu md. 13/1'e göre "İdari eylemlerden hakları ihlal edilmiş olanların idari dava açmadan önce, bu eylemleri yazılı bildirim üzerine veya başka süretle öğrendikleri tarihten itibaren bir yıl ve her halde eylem tarihinden itibaren beş yıl içinde ilgili idareye başvurarak haklarının yerine getirilmesini istemeleri gereklidir." Bu zorunlu idari başvuru süreci işletilmeden doğrudan mahkemeye gidilmesi, davanın usulden reddi ile sonuçlanacaktır.</p>

<p>İYUK md. 13 uyarınca mağdur, eylemi ve zararı öğrendiği tarihten itibaren 1 yıl ve her halükarda eylem tarihinden itibaren 5 yıl içinde ilgili belediyeye veya idareye yazılı olarak başvurmalıdır. Ani hasarlarda bu süre olayın gerçekleştiği gün başlarken; makalemizin konusu olan kümülatif zararlarda "zararı öğrenme tarihi" hukuki bir tartışma yaratmaktadır. Doktrindeki baskın görüşe ve yargısal eğilimlere göre, kümülatif hasarlarda öğrenme tarihi, aracın mekanik bir incelemeye tabi tutularak arızanın yol kaynaklı olduğunun yetkili bir ekspertiz veya servis raporuyla somutlaştırıldığı tarihtir</p>

<p><strong>7. SORUMLULUĞU ORTADAN KALDIRAN VEYA AZALTAN HUKUKİ HALLERİ</strong></p>

<p>İdari eylem ve işlemlerden kaynaklanan tazminat yükümlülüğü, nedensellik (illiyet) bağını kesen birtakım harici faktörlerin varlığında bütünüyle ortadan kalkabileceği gibi; 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nda yer alan hükümlerin idare hukukuna kıyasen uygulanması yoluyla oransal olarak da azaltılabilmektedir. Bu kapsamda öne çıkan temel etkenlerden ilki mücbir sebeptir.</p>

<p>Kamu idaresinin önceden tahmin edip tedbir almasının ve karşı koymasının fiilen imkânsız olduğu olağanüstü tabiat olayları mücbir sebep olarak nitelendirilebilir. Örneğin, ansızın gelişen yıkıcı bir depremin karayolunda meydana getirdiği derin yarıkların araçlara verdiği zararlarda idareye kusur atfedilemez. Buna karşılık, bölgenin iklim standartları dahilinde gerçekleşen yağışların ardından asfalt yüzeyinde meydana gelen erime ve bozulmalar mücbir sebep şemsiyesi altına alınamaz; bu tür deformasyonlar açıkça projelendirme, mühendislik veya hatalı malzeme kullanımından kaynaklanan birer hizmet kusurudur.</p>

<p>İlliyet bağını kesen veya azaltan unsurlardan bir diğeri ise üçüncü kişinin ağır kusurudur. Yol güzergâhında altyapı, doğalgaz veya telekomünikasyon çalışması yürüten taşeron firmaların ya da kurumların, çalışma sahasını usulüne uygun kapatmayarak çukur veya hafriyat bırakması neticesinde doğan zararları bu kapsamda değerlendirebiliriz. Yine üçüncü kişilerin kendi hatalarıyla yollara verdikleri zararlar da bu kapsama dahildir. Ne var ki mahkemeler, belediyelerin kendi yetki havzalarındaki her türlü kazı ve yapım işini denetleme mükellefiyetine sahip olmasından yola çıkarak, genellikle idareyi mağdura karşı "müteselsilen (zincirleme) sorumlu" kabul etmektedir. Belediyenin, mağdura ödemek zorunda kaldığı tazminat bedelini daha sonra asıl kusurlu işletmeye veya müteahhide rücu etme (yansıtma) hakkı ise saklıdır</p>

<p>İlliyet bağını kesen veya azaltan unsurlardan üçüncüsü ise zarar görenin ağır kusurudur. Sürücünün söz konusu yolun fiziki eksikliklerini ve tehlikelerini bilmesine rağmen hız sınırlarını aşması, aracın taşıma kapasitesinin üzerinde yük yüklemesi yahut gerekli trafik dikkatini sergilememesi hallerini bu kapsamda değerlendirebiliriz. Yargılama aşamasında mahkemece görevlendirilen bilirkişi heyeti, olayın oluşumuna göre taraflar arasında matematiksel bir kusur dağılımı (örneğin idare %71, zarar gören %29) belirler ve hükmedilecek tazminat miktarından davacının kusuru oranında hakkaniyet indirimi (tenzilat) yapılır. Bu kapsamda somut olayın tüm unsurları göz önünde bulundurulmalı ve ondan sonra eksper raporu eşliğinde karar verilmelidir.</p>

<p><strong>8. SONUÇ </strong></p>

<p>İdarenin varoluş amacından doğan en temel ödevlerinden biri; çağdaş standartlara uygun ulaşım ağları inşa etmek, bu yolların periyodik onarımını sağlamak ve ortaya çıkan fiziki riskleri gecikmeksizin ortadan kaldırmaktır. Yerel yönetimlerin bu kamusal yükümlülüğü ihmal etmesi neticesinde yollarda süreklilik kazanan çukurlar ve yapısal bozukluklar, yurttaşların mülkiyet hakkını ihlal etmesinin yanı sıra motorlu taşıtlarda zamanla biriken (kümülatif) mekanik zararlara zemin hazırlamaktadır.</p>

<p>Aniden gerçekleşen kaza kaynaklı hasarlarla kıyaslandığında, zamana yayılan kümülatif yıpranmaların hukuken ispatlanması daha karmaşık bir süreçtir. Buna rağmen; aracın söz konusu güzergâhı sürekli kullandığını teyit eden elektronik veriler, bağımsız bilirkişi incelemeleri ve idareye yapılmış şikâyet bildirimleri vasıtasıyla "uygun illiyet bağı" rahatlıkla kurulabilmektedir. Hukuk devleti ilkesi, idari yargı makamlarının "hizmet kusuru" kavramını katı ve durağan bir çerçeveden çıkararak, mütemadi idari eylemsizliklerin birikimli sonuçlarını da kapsayacak modern ve dinamik bir yorum metodolojisine geçiş yapmasını zorunlu kılmaktadır.</p>

<p>Artan hukuki ihtilafları asgariye indirmek ve kamu bütçesinin tazminat yüküyle tükenmesinin önüne geçmek için, belediyelerin önleyici bakım stratejilerini benimsemesi şarttır. Bu bağlamda, çöp kamyonları veya belediye otobüsleri gibi sahada sürekli aktif olan araçlara yapay zekâ destekli yüzey tarama sistemlerinin entegre edilmesi asfalt deformasyonlarının büyümeden tespitini sağlayacaktır. Ek olarak, Sayıştay denetim raporlarında "yol bakım kalitesinin" bağımsız bir performans kriteri haline getirilmesi yerel yöneticilerin hesap verebilirliğini artıracak ve hizmet standardını yükseltecektir.</p>

<p>Hasılı sağlam altyapıya sahip ve sürüş güvenliği sağlanan kentlerin inşası, sadece idarenin karşılaşacağı mali külfetleri engellemekle kalmayacak, aynı zamanda bireylerin devlete duyduğu anayasal güven hissini de kalıcı olarak sağlamada büyük rol oynayacaktır.</p>

<p><strong>Av. Tarık Buğra KAYA</strong></p>

<p><span style="color:#999999">KAYNAKÇA</span></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><span style="color:#999999">Türkiye Cumhuriyeti Anayasası (1982).5393 Sayılı Belediye Kanunu, 5216 Sayılı Büyükşehir Belediyesi Kanunu, 2918 Sayılı Karayolları Trafik Kanunu, 6001 Sayılı Karayolları Genel Müdürlüğünün Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun, 2577 Sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu, 6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu, Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü E.2019/543, K.2019/675, Danıştay 15. Daire E.2015/8023, K.2017/1402, Reyhan Kayışlı Arslanbuğa Bozuk Yolda Meydana Gelen Trafik Kazasında İdarenin Tazminat Sorumluluğu 18/02/2021, Yoldaki Çukur, Bozuk Asfalt ve Açık Rögar Nedeniyle Oluşan Zararlarda Belediyenin Hukuki Sorumluluğu Onur Küçükyetim, Çağlayan, R. (2019) İdari Yargılama Hukuku ve İdari Sorumluluk (5. Baskı), Seçkin Yayıncılık, Ankara.Gözler, K. (2022). İdare Hukuku Dersleri (21. Baskı). Ekin Yayınları, Bursa.Giritli, K., Bilgen, P., &amp; Akgüner, T. (2015). İdare Hukuku. Der Yayınları, İstanbul.Yıldırım, T. (2018). Türkiye'de İdari Yargı Sistemi ve Sorumluluk Hukuku Esasları. Yetkin Yayınları, Ankara</span></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://hukukihaber.net/belediyelerin-yol-aglarindaki-bakim-yukumlulukleri-ihlalinden-dogan-kumulatif-arac-zararlari-ve-idarenin-sorumlulugu</guid>
      <pubDate>Wed, 20 May 2026 10:18:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2024/11/terazi/terazi-tokmak-kitaplss.jpg" type="image/jpeg" length="18980"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Mağduriyet Egoizmi Karşısında Avukat: Acının Temsili ile Hukukun Sınırı Arasında]]></title>
      <link>https://hukukihaber.net/magduriyet-egoizmi-karsisinda-avukat-acinin-temsili-ile-hukukun-siniri-arasinda-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://hukukihaber.net/magduriyet-egoizmi-karsisinda-avukat-acinin-temsili-ile-hukukun-siniri-arasinda-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Özet</strong></p>

<p>Mağduriyet, hukukun en güçlü başlangıç noktalarından biridir. Haksızlığa uğrayan insan yalnızca zararının giderilmesini değil, sesinin duyulmasını, acısının tanınmasını ve uğradığı haksızlığın kamusal olarak adlandırılmasını ister. Bu yönüyle mağduriyet, hak arama davranışının meşru ve insani kaynağıdır. Ancak mağduriyet duygusu her zaman hukukileşerek ilerlemez; kimi zaman genişler, katılaşır, kendi etrafında ahlaki bir üstünlük alanı kurar ve kişiye sınırsız talep hakkı verdiği yanılsamasını üretir. Bu noktada mağduriyet, adalet arayışının zemini olmaktan çıkarak mağduriyet egoizmine dönüşür.</p>

<p>Mağduriyet egoizmi, kişinin uğradığı haksızlığı bütün hukuki, ahlaki ve usuli sınırların üstüne yerleştirmesi; kendi acısını başkalarının haklarını, delil rejimini, ölçülülük ilkesini ve yargılamanın tarafsızlığını bastıran bir meşruiyet kaynağına dönüştürmesidir. Bu durum, özellikle avukatlık mesleği bakımından hassas bir gerilim yaratır. Avukat, müvekkilinin acısını anlamak ve temsil etmek zorundadır; fakat o acının içinde eriyerek hukuku intikamın aracına dönüştüremez. İyi avukatlık, müvekkilin duygusunu inkâr etmeden ona hukuki biçim kazandırmak; mağduriyetin haklı çekirdeğini korurken onun ölçüsüz genişlemesine sınır koyabilmektir.</p>

<p>Bu makale, mağduriyet egoizmi karşısında avukatın konumunu empati, mesafe, meslek etiği, yargısal dikkat ve savunma hakkı bağlamında incelemektedir. Temel iddia şudur: Avukat, mağduriyetin sözcüsü olabilir; fakat mağduriyetin sınırsızlaştırılmış egosunun memuru olamaz. Avukatın sadakati, müvekkilin her duygusuna teslim olmak değil, müvekkilin gerçek menfaatini hukukun sınırları içinde korumaktır.</p>

<p><strong>1. Giriş: Mağduriyetin Haklılığı ile Mağduriyetin Mutlaklığı Arasında</strong></p>

<p>Hukuk çoğu zaman bir mağduriyet anlatısıyla başlar. Bir insan gelir ve anlatır: Haksızlığa uğramıştır. Aldatılmıştır, yaralanmıştır, küçük düşürülmüştür, dışlanmıştır, dolandırılmıştır, tehdit edilmiştir, terk edilmiştir, itibarı zedelenmiştir, emeği gasp edilmiştir, onuru kırılmıştır. Avukatın masasının karşı tarafında oturan kişi çoğu kez sadece bir hukuki uyuşmazlığın tarafı değildir; aynı zamanda kendi hayat hikâyesinin bir yerinde incinmiş, kırılmış, görünmez bırakılmış bir öznedir. Bu nedenle avukatlık, yalnızca kanun maddelerini bilen bir teknik meslek değildir. Avukat, insanın haksızlık deneyimiyle ilk temas eden mesleklerden biridir. Mahkeme salonundan önce gelen yer, çoğu zaman avukatın odasıdır. Müvekkil orada yalnızca olayları sıralamaz; kendisini, öfkesini, utancını, kırgınlığını, haklılık ihtiyacını ve tanınma arzusunu da getirir. Avukatlık masasının üstüne sadece belgeler değil, insanın iç dünyası da konur.</p>

<p>Fakat işte tam burada kritik bir ayrım doğar. Her mağduriyet haklılık üretmez; her acı hukuki doğruluk anlamına gelmez; her incinme, sınırsız talep hakkı vermez. İnsan haksızlığa uğramış olabilir; fakat bu, onun her iddiasını ispatlanmış, her talebini ölçülü, her öfkesini meşru, her yöntemini hukuka uygun kılmaz. Mağduriyet, hukukun kapısını açabilir; ama hukukun yerine geçemez.</p>

<p>Mağduriyet egoizmi dediğimiz şey, tam da bu geçiş noktasında ortaya çıkar. Kişi, uğradığı haksızlığı kendi benliğinin merkezine yerleştirir ve artık dünyayı bu merkezden okumaya başlar. Kendi acısı, bütün ölçülerin ölçüsü olur. Karşı taraf yalnızca hukuki bir muhatap değil, mutlak kötüye dönüşür. Mahkeme, hakikati araştıracak bir yargılama makamı değil, mağdurun anlatısını onaylaması gereken bir sahne olarak görülür. Avukat ise hukuki aklın temsilcisi değil, müvekkilin öfkesini taşıması gereken bir sözcü gibi konumlandırılır.</p>

<p>Bu tablo, avukat açısından en zor mesleki sınavlardan birini doğurur. Avukat müvekkiline duyarsız kalamaz; onun acısını küçümseyemez; mağduriyetini soğuk bir prosedür meselesine indirgeyemez. Ancak avukat, müvekkilin mağduriyet duygusu tarafından da bütünüyle ele geçirilemez. Çünkü avukatın görevi, acıyı hukuka tercüme etmektir; acıyı hukukun yerine geçirmek değildir. Bu nedenle mağduriyet egoizmi karşısında avukatın konumu, iki uç arasında kurulmalıdır: Bir yanda mağduru susturan, onun acısını teknik ayrıntılar içinde eriten soğuk hukukçuluk; diğer yanda mağduriyet duygusunu mutlaklaştırıp hukuku intikamın aracına dönüştüren kontrolsüz tarafgirlik. İyi avukatlık, bu iki uç arasında zor, ince, fakat onurlu bir yerde durur.</p>

<p><strong>2. Mağduriyetin Haklı Çekirdeği</strong></p>

<p>Mağduriyet egoizmini tartışırken ilk dikkat edilmesi gereken nokta, mağduriyeti baştan patolojik veya sorunlu bir hâl gibi görmemektir. Çünkü mağduriyet, çoğu zaman hukuki ve ahlaki bir gerçeğe dayanır. İnsan gerçekten zarar görmüş olabilir. Bedeni incinmiş, malvarlığı eksilmiş, itibarı zedelenmiş, ailesi dağılmış, iş hayatı sarsılmış, güven duygusu yıkılmış olabilir. Bu nedenle “mağduriyet egoizmi” kavramı, mağduru suçlayan, mağdurun acısını küçümseyen, onun hak arama davranışını gayrimeşru gösteren bir kavram olarak kullanılmamalıdır. Aksi halde hukuk, zaten incinmiş olan kişiye ikinci bir incinme yaşatır. Mağdur önce fiilin, sonra da duyarsızlığın mağduru hâline gelir.</p>

<p>Mağdurun tanınma ihtiyacı son derece insani bir ihtiyaçtır. Haksızlığa uğrayan kişi çoğu zaman yalnızca sonuç almak istemez; yaşadığı şeyin adının konulmasını ister. “Bana yapılan haksızlıktır” cümlesinin kamusal olarak duyulmasını ister. Bu nedenle dava, yalnızca maddi sonuç üreten bir mekanizma değildir; aynı zamanda sembolik bir tanınma alanıdır. Avukat bu haklı çekirdeği görmezse müvekkilini anlayamaz. Onu sadece dilekçeye çevrilecek bir olaylar toplamı gibi görür. Oysa müvekkilin anlattığı şey çoğu zaman çıplak olay değildir; olayın kendisinde bıraktığı izdir. İyi avukat, bu izi görür. Müvekkilin öfkesinin altında bazen korku, bazen aşağılanma, bazen utanç, bazen çaresizlik, bazen de kaybedilmiş bir saygınlığı yeniden kazanma arzusu bulunduğunu anlar.</p>

<p>Ancak avukatın anlaması, onaylaması anlamına gelmez. Empati, teslimiyet değildir. Müvekkilin duygusuna temas etmek başka şeydir; o duygunun hukuki stratejiyi bütünüyle yönetmesine izin vermek başka şeydir. Mağduriyetin haklı çekirdeğini korumak için bile onun ölçüsüz genişlemesini sınırlamak gerekir. Çünkü kontrolsüz mağduriyet dili, sonunda mağdurun kendi davasına da zarar verir.</p>

<p><strong>3. Mağduriyet Egoizmi Nedir?</strong></p>

<p>Mağduriyet egoizmi, kişinin uğradığı haksızlık nedeniyle kendisini hukuki ve ahlaki sınırların üstünde görmeye başlamasıdır. Bu psikolojide kişi artık yalnızca zararının giderilmesini istemez; kendi acısının bütün dünyayı yeniden düzenlemesini bekler. Herkesin kendisine inanmasını, herkesin kendi öfkesini paylaşmasını, yargılamanın kendi anlatısı etrafında şekillenmesini ister.</p>

<p>Bu hâl birkaç tipik cümlede kendisini gösterir:</p>

<p>“Ben mağdurum, o hâlde bana inanılmalı.”</p>

<p>“Ben acı çektim, bu yüzden karşı tarafın savunma hakkı bu kadar önemsenmemeli.”</p>

<p>“Ben zarar gördüm, o hâlde onun da hayatı mahvolmalı.”</p>

<p>“Ben haklıyım, avukat da benim öfkemi aynen mahkemeye taşımalı.”</p>

<p>“Bu kadar acıdan sonra usulden, delilden, ölçülülükten söz edilemez.”</p>

<p><strong>Bu cümlelerin ortak noktası, mağduriyetin hukuki denetimin yerine geçirilmesidir.</strong> Mağduriyet, delilin yerine geçer; öfke, gerekçenin yerine geçer; ahlaki üstünlük hissi, ispatın yerine geçer. Böylece hukuk, mağduriyet anlatısının hizmetkârı hâline getirilmek istenir. Oysa hukuk tam da bu nedenle vardır: Acıyı tanımak, fakat acının tek başına hüküm kurmasına izin vermemek için. Hukuk, haksızlığı ciddiye alır; ama haksızlığa uğrayan kişinin bütün taleplerini otomatik olarak haklı kabul etmez. Hukuk, mağduru dinler; fakat karşı tarafı da dinlemek zorundadır. Hukuk, zararı görür; fakat delili, usulü, savunmayı ve ölçülülüğü de korur.</p>

<p>Mağduriyet egoizmi, en çok bu noktada hukuki düzenle çatışır. Çünkü hukuk yavaş, usuli, denetime açık ve sınırlayıcıdır. Mağduriyet egoizmi ise hızlı, mutlak, duygusal ve sınırsızdır. Hukuk “ispatla” der; mağduriyet egoizmi “acıma bak” der. Hukuk “karşı tarafı da dinleyelim” der; mağduriyet egoizmi “onu dinlemek bile bana haksızlık” der. Hukuk “ölçülü olalım” der; mağduriyet egoizmi “benim acımın ölçüsü olmaz” der. Bu yüzden avukatın görevi, mağduriyet ile hukuk arasında bir çeviri yapmaktır. Avukat, müvekkilin acısını inkâr etmeden ona hukuki biçim verir. Öfkeyi talebe, kırgınlığı delile, tanınma arzusunu usuli hakka, intikam isteğini ölçülü bir hukuki sonuca dönüştürmeye çalışır.</p>

<p><strong>4. Avukatın Empatik Mesafesi</strong></p>

<p>Avukatlıkta en zor becerilerden biri empatik mesafedir. Empati olmadan avukatlık mekanikleşir; mesafe olmadan avukatlık savrulur. Avukat müvekkilini anlamalıdır, fakat müvekkilinin duygusal evreninde kaybolmamalıdır. Onun acısını duymalıdır, fakat o acının diliyle düşünmeye başlamamalıdır.</p>

<p>Empatik mesafe, avukatın müvekkiline şöyle yaklaşabilmesidir: “Seni duyuyorum. Yaşadığın şeyin sende nasıl bir yıkım oluşturduğunu görüyorum. Fakat bunu mahkemeye bu ham öfkeyle taşırsak haklılığımız güçlenmez, zayıflar. Şimdi bunu hukuki dile çevirmemiz, delillendirmemiz, ölçülü bir talep hâline getirmemiz gerekir.” Bu cümle, avukatlığın temel sınır çizgisidir. Avukat, müvekkilin öfkesini küçümsemez; ama o öfkeye mesleki aklını teslim etmez. Çünkü avukatın görevi müvekkilin duygusunu çoğaltmak değil, onu hukuken işlenebilir hâle getirmektir.</p>

<p>Empatik mesafeyi kaybeden avukat iki ayrı hataya düşebilir. Birinci hata, soğuk teknisyenliktir. Bu durumda avukat müvekkilin acısını hiç görmez. Onu yalnızca “dosya”, “talep”, “delil”, “dava türü”, “süre” ve “harç” üzerinden okur. Müvekkilin yaşadığı kırılmayı anlamadığı için onunla güven ilişkisi kuramaz. Bu tür avukatlık, teknik olarak doğru işler yapabilir; fakat insanı temsil etmekte eksik kalır.</p>

<p>İkinci hata ise duygusal özdeşleşmedir. Bu durumda avukat müvekkilin acısını o kadar sahiplenir ki, mesleki mesafesini kaybeder. Karşı tarafı artık hukuki bir özne olarak değil, müvekkilin anlatısındaki mutlak kötü olarak görür. Dilekçenin dili sertleşir, talepler ölçüsüzleşir, dava stratejisi intikam duygusuna göre şekillenir. Avukat, hukuki temsilci olmaktan çıkar; müvekkilin öfkesinin uzantısı hâline gelir. Oysa iyi avukatlık ne duygusuz teknisyenliktir ne de duygusal taşeronluk. İyi avukatlık, müvekkilin acısını anlayarak ona hukuki sınır koyabilmektir.</p>

<p><strong>5. Müvekkilin Öfkesi ve Avukatın Sınır Koyma Görevi</strong></p>

<p>Müvekkilin avukattan beklediği şey çoğu zaman yalnızca hukuki yardım değildir. Müvekkil, avukatın kendi öfkesine katılmasını, kendi haklılık anlatısını onaylamasını, karşı taraf hakkında aynı duygusal sertliği paylaşmasını isteyebilir. Hatta kimi zaman avukatın sakinliği, müvekkil tarafından duyarsızlık gibi algılanır.</p>

<p>“Avukatım bile beni anlamıyor.”</p>

<p>“Benim kadar öfkelenmiyor.”</p>

<p>“Karşı tarafı yeterince sert anlatmıyor.”</p>

<p>“Bu dilekçe çok yumuşak olmuş.”</p>

<p>“Ben onun mahvolmasını istiyorum.”</p>

<p>Bu tür beklentiler, avukatın sınır koyma becerisini sınar. Çünkü avukatın müvekkile sadakati, müvekkilin her istediğini yapmak değildir. Avukat, müvekkilin gerçek ve hukuken korunabilir menfaatini gözetir. Müvekkilin anlık öfkesi ile uzun vadeli hukuki menfaati çatıştığında, avukatın görevi öfkeye değil menfaate sadık kalmaktır.</p>

<p>Bazen iyi avukatlık, müvekkile “hayır” diyebilmektir.</p>

<p>“Bu iddiayı bu şekilde ileri süremeyiz.”</p>

<p>“Bu dil bize zarar verir.”</p>

<p>“Bu talep hukuken ölçüsüz görünür.”</p>

<p>“Bu belgeyi böyle kullanmak doğru olmaz.”</p>

<p>“Bu davayı intikam alanına çevirirsek mahkeme bizi dinlemez.”</p>

<p>“Karşı tarafın haksız olması, bizim her yöntemi kullanabileceğimiz anlamına gelmez.”</p>

<p>Bu cümleler müvekkilin hoşuna gitmeyebilir. Fakat avukatlık her zaman müvekkili memnun etme sanatı değildir; kimi zaman müvekkili hukuki gerçeklikle yüzleştirme cesaretidir. Avukat, müvekkilin kendisine kızmasını göze alarak onu daha büyük bir hatadan koruyabilmelidir. Çünkü mağduriyet egoizminin en tehlikeli tarafı, müvekkile kendi zararına davranışları haklı göstermesidir. Müvekkil öfkeyle hareket eder, ölçüsüz taleplerde bulunur, karşı tarafı aşağılayan bir dil ister, hukuken zayıf iddiaların dosyaya sokulmasını talep eder, yargılamayı kişisel hesaplaşma sahnesine dönüştürmek ister. Avukat buna teslim olursa, yalnızca meslek etiğini değil, müvekkilin davasını da zedeler.</p>

<p><strong>6. Mağduriyetin İntikam Diline Dönüşmesi</strong></p>

<p>Mağduriyet egoizminin en belirgin sonucu, adalet talebinin intikam talebine dönüşmesidir. Başlangıçta kişi hak arıyordur; fakat zamanla karşı tarafın cezalandırılması, küçük düşürülmesi, toplum içinde itibarsızlaştırılması, ekonomik olarak çökertilmesi veya psikolojik olarak yıpratılması temel amaç hâline gelir.</p>

<p>Bu ayrım özellikle önemlidir: Adalet talebi, hukuki sorumluluğun tespitini ve uygun sonucun doğmasını ister. İntikam talebi ise karşı tarafın acı çekmesini ister. Adalet talebi ölçü arar. İntikam talebi doyum arar. Adalet talebi delile ihtiyaç duyar. İntikam talebi anlatısının onaylanmasını yeterli görür. Adalet talebi mahkemeye yönelir. İntikam talebi çoğu zaman mahkemeyi de kendi öfkesinin aracına dönüştürmek ister. Bu nedenle avukat, müvekkilin talebinin hangi hatta ilerlediğini sürekli kontrol etmelidir. Müvekkil gerçekten hukuki bir sonuç mu istiyor, yoksa dava yoluyla karşı tarafın hayatını mı cezalandırmak istiyor? Zararının giderilmesini mi istiyor, yoksa karşı tarafın bütün varlığının ahlaken mahkûm edilmesini mi? Hak arama mı yapıyor, yoksa hukuku kişisel öfkesinin taşıyıcısına mı dönüştürüyor?</p>

<p>Bu sorular kolay sorular değildir. Çünkü çoğu olayda adalet ile intikam duygusu iç içe geçer. İnsan haksızlığa uğradığında doğal olarak öfkelenir. Sorun öfkenin varlığı değildir; öfkenin hukuki aklı bütünüyle ele geçirmesidir. Avukatın görevi, öfkeyi yok saymak değil, onu hukukun taşıyabileceği sınırlara çekmektir.</p>

<p><strong>7. Mağduriyet Egoizmi ve Yargılamanın Ahlakileştirilmesi</strong></p>

<p>Mağduriyet egoizmi, yargılamayı aşırı ahlakileştirir. Hukuki uyuşmazlık, iyi ile kötü arasındaki mutlak bir savaşa dönüştürülür. Karşı taraf artık hata yapan, borcunu ödemeyen, sözleşmeye aykırı davranan, suç isnadı altında bulunan veya savunma hakkını kullanan bir kişi değildir; mutlak kötülüğün temsilcisi hâline gelir.</p>

<p>Bu dil, yargılamanın doğasını bozar. Çünkü yargılama, tarafların ahlaki varlığını bütünüyle tartan bir mahşer sahnesi değildir. Hukuk, somut fiile, delile, sorumluluğa, kusura, zarara, illiyet bağına ve usule bakar. Fakat mağduriyet egoizmi, somut hukuki tartışmayı karakter mahkûmiyetine dönüştürme eğilimindedir.</p>

<p>Böylece dilekçelerde, duruşma beyanlarında ve müvekkil anlatılarında şu kayma görülür: “Şu eylem hukuka aykırıdır” demek yerine, “O zaten kötü bir insandır” denir. “Şu zararı doğurmuştur” demek yerine, “Beni mahvetti, o da mahvolmalı” denir. “Şu delillerle sorumluluğu sabittir” demek yerine, “Benim yaşadıklarım ortadayken daha ne delili?” denir.</p>

<p>Bu ahlakileştirici dil, ilk bakışta güçlü görünür. Fakat çoğu zaman hukuken zayıflatıcıdır. Çünkü yargılamayı somut olaydan koparır, mahkemede savunulabilir noktaları dağıtır, hâkimde duygusal abartı izlenimi yaratır ve karşı tarafa mağdurun ölçüsüzlüğünü gösterme imkânı verir. Avukat burada dili yeniden hukukileştirmelidir. “Kötü insan” söylemini “hukuka aykırı fiil” diline, “mahvolsun” talebini “hukuki sorumluluk doğsun” talebine, “beni anlamıyorlar” yakınmasını “şu deliller tartışılmadı” itirazına çevirmelidir. Bu çeviri, avukatlığın en önemli entelektüel ve etik işlevlerinden biridir.</p>

<p><strong>8. Ceza Yargılamasında Mağduriyet Egoizmi: Savunma Hakkı Üzerindeki Baskı</strong></p>

<p>Mağduriyet egoizmi ceza yargılamasında daha ağır sonuçlar doğurabilir. Çünkü ceza yargılaması, devletin cezalandırma yetkisini kullandığı alandır. Burada mağdurun acısı ne kadar gerçek olursa olsun, sanığın adil yargılanma hakkı, masumiyet karinesi, susma hakkı, müdafi yardımından yararlanma hakkı, delillerin tartışılması hakkı ve şüpheden sanık yararlanır ilkesi ortadan kalkmaz.</p>

<p>Ancak toplumsal infialin yüksek olduğu, mağduriyet anlatısının güçlü biçimde dolaşıma girdiği dosyalarda savunma hakkı kolayca ahlaki baskı altına alınır. Sanık müdafii, sanki mağdura karşı konumlanmış gibi gösterilir. <strong>Delili tartışması mağduru incitmek, çelişkiyi göstermesi mağduru suçlamak, usul itirazı yapması gerçeği örtmek, tanığı sorgulaması acıya saldırmak gibi sunulabilir.</strong></p>

<p>Bu, ceza yargılaması açısından son derece tehlikelidir. Çünkü savunma hakkı, sadece sanığın kişisel hakkı değildir; yargılamanın meşruiyet koşuludur. Savunmanın susturulduğu yerde mahkûmiyet kararı verilse bile adalet duygusu tamamlanmış olmaz. Hukuk, mağduriyetin yüksek sesi altında sanığın haklarını kaybederse, yargılama hakikati bulma süreci olmaktan çıkar; kamu vicdanını yatıştırma ritüeline dönüşür.</p>

<p>Sanık müdafii burada ince bir hat üzerinde yürür. Mağdurun acısını küçümsememeli, onu ikinci kez incitecek bir dil kullanmamalıdır. Fakat mağduriyet anlatısının delil yerine geçmesine de izin vermemelidir. Müdafiin görevi mağduru aşağılamak değil, iddiayı denetlemektir. Mağduru susturmak değil, anlatının hukuki ve delilî sınırlarını göstermektir.</p>

<p>Bu nedenle savunma şu cümleyi sakin ama kararlı biçimde kurabilmelidir: “Mağdurun acısına saygı duyuyoruz; ancak ceza yargılamasında hüküm acıya değil, hukuka ve duruşmada tartışılmış delile dayanır.” Bu cümle, mağduriyet egoizmi karşısında savunmanın temel ahlaki ve hukuki konumudur.</p>

<p><strong>9. Hibrit Kopuş Savunması Açısından Mağduriyet Egoizmi</strong></p>

<p>Hibrit Kopuş Savunması perspektifinden bakıldığında mağduriyet egoizmi, duruşma atmosferini etkileyen özel bir psikolojik ve dramaturjik basınç alanı üretir. Özellikle kamuoyuna yansımış, sosyal medya ilgisi çekmiş, mağdur anlatısı güçlü olan dosyalarda mahkeme salonu yalnızca hukuki aktörlerin bulunduğu bir yer olmaktan çıkar; duygusal beklentilerin, sembolik cezalandırma taleplerinin ve toplumsal onay arzusunun sahnesi hâline gelir. Bu atmosferde savunmanın tamamen uyumlu, görünmez ve pasif kalması tehlikeli olabilir. Çünkü mağduriyet anlatısı, dosyanın bütün anlamını belirleyen tek anlatıya dönüşebilir. Mahkeme, farkında olmadan bu anlatının ritmine girebilir. İddia makamı, mağduriyetin ahlaki gücünü delil tartışmasının yerine geçirebilir. Tutanak, savunmanın itirazlarını değil, mağduriyet anlatısının duygusal yoğunluğunu taşıyabilir.</p>

<p>HKS burada savunmaya dereceli bir strateji önerir. Her mağduriyet dosyasında sert kopuş gerekmez. Bazen birinci derece uyumla, mağdurun acısına saygılı fakat hukuki sınırları hatırlatan bir savunma dili yeterlidir. Bazen ikinci derece mikro müdahaleler gerekir: “Bu hususun delil değeri nedir?”, “Bu beyanın hangi maddi olguyu ispatladığı açıklansın”, “Bu anlatının duygu boyutu ile delil boyutu ayrıştırılsın”, “Tutanağa savunmanın bu itirazı geçirilsin.” Bazen ise üçüncü derece kontrollü kopuş zorunlu hâle gelir: Delilsiz ahlaki mahkûmiyet atmosferi kuruluyorsa, savunma açıkça yargılamanın hukuk zemininden uzaklaştığını belirtmelidir.</p>

<p>Burada kritik olan şey üsluptur. Savunma, mağduriyet egoizmine karşı çıkarken mağdura saldıran bir dile düşmemelidir. Kopuş, kişiye değil yargısal çerçevenin bozulmasına yönelmelidir. Müdafi şöyle bir hat kurmalıdır: “Bu dosyada mağduriyet iddiası ciddiyetle dinlenmelidir; ancak mağduriyet iddiasının ciddiyeti, sanığın savunma hakkını zayıflatmaz. Delil tartışması, mağdura saygısızlık değildir. Tam tersine, yargılamanın adil olmasının zorunlu koşuludur.”</p>

<p>Bu çizgi, HKS’nin kontrollü kopuş mantığına uygundur. Savunma ne mağduriyetin ahlaki baskısı altında görünmezleşir ne de mağdura saldıran kaba bir çatışma diline savrulur. Hukuki zemini korumak için gerektiğinde müdahale eder; fakat müdahalenin dozunu duruşma atmosferine, hâkimin tutumuna, dosyanın delil yapısına ve tutanak riskine göre ayarlar.</p>

<p><strong>10. Avukatın Üçlü Sadakati</strong></p>

<p>Mağduriyet egoizmi karşısında avukatın konumu, üçlü bir sadakat üzerinden kurulmalıdır.</p>

<p>Birincisi, müvekkile sadakat. Avukat, müvekkilinin acısını ciddiye almak, onun haklarını korumak, zararını görünür kılmak ve hukuki menfaatini takip etmek zorundadır. Bu sadakat olmadan avukatlık olmaz. Müvekkil, avukatına güvenebilmelidir. Avukatın kendisini anladığını, yanında durduğunu ve hukuki mücadeleyi sahiplendiğini hissetmelidir.</p>

<p>İkincisi, hukuka ve meslek etiğine sadakat. Avukat, müvekkilinin temsilcisidir; fakat hukukun dışına çıkma yetkisine sahip değildir. Müvekkilin öfkesi, avukata hakaret etme, delili çarpıtma, karşı tarafı insanlıktan çıkarma, yargılamayı yanıltma veya ölçüsüz talepleri bilerek sürdürme hakkı vermez. Avukat, müvekkiline sadık kalırken mesleğin onurunu ve hukukun sınırlarını korumak zorundadır.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Üçüncüsü, yargılamanın adalet işlevine sadakat. Avukat taraf vekilidir; tarafsız hâkim değildir. Ancak bu, yargılamanın tümüyle kirlenmesine kayıtsız kalabileceği anlamına gelmez. Avukat, kendi tarafının hakkını savunurken aynı zamanda yargılamanın hukuki zeminde kalmasına katkı sunar. Delilin tartışılmasını ister, usul güvencelerini hatırlatır, ölçülülük talep eder, aşırı ahlakileştirici dili sınırlar.</p>

<p>Bu üç sadakat arasındaki denge bozulduğunda avukatlık da bozulur. Yalnızca müvekkilin duygusuna sadakat, avukatı öfkenin memuruna dönüştürür. Yalnızca soğuk hukuka sadakat, avukatı insan acısından koparır. Yalnızca soyut adalet kaygısı ise avukatı kendi tarafının somut menfaatini takip etmekten uzaklaştırabilir. İyi avukatlık, bu üç sadakati aynı anda taşıyabilme sanatıdır.</p>

<p><strong>11. Mağduriyet Egoizmi Karşısında Pratik Avukatlık İlkeleri</strong></p>

<p>Bu noktada mesele yalnızca teorik değildir. Avukat, günlük meslek pratiğinde mağduriyet egoizmiyle karşılaştığında bazı temel ilkeleri gözetmelidir.</p>

<p>İlk ilke, duyguyu dinlemek fakat stratejiyi duyguya teslim etmemektir. Müvekkilin öfkesi dinlenmeli, acısı anlaşılmalı, yaşadığı haksızlık ciddiye alınmalıdır. Ancak dava stratejisi bu ham duygu üzerinden kurulamaz. Strateji; delil, süre, usul, hukuki nitelendirme, mahkeme pratiği ve karşı tarafın savunma imkânları dikkate alınarak kurulmalıdır.</p>

<p>İkinci ilke, müvekkile erken dönemde sınırları anlatmaktır. Avukat, davanın başında müvekkile hukukun neyi yapabileceğini ve neyi yapamayacağını açıkça söylemelidir. Hukuk her acıyı bütünüyle onaramaz. Her haksızlık yargı kararıyla tamir edilemez. Her ahlaki yanlış hukuki sorumluluk doğurmaz. Her öfke dilekçeye taşınamaz. Bu gerçekler baştan konuşulmazsa, müvekkil dava sürecinden hem haksız hem de aldatılmış hissederek çıkar.</p>

<p>Üçüncü ilke, dili hukukileştirmektir. Müvekkilin “beni mahvetti” dediği yerde avukat “şu somut zarar doğdu” demelidir. Müvekkilin “o kötü biri” dediği yerde avukat “şu fiil hukuka aykırıdır” demelidir. Müvekkilin “herkes onun gerçek yüzünü görsün” dediği yerde avukat “mahkemenin görev alanı şu hukuki uyuşmazlıkla sınırlıdır” diyebilmelidir.</p>

<p>Dördüncü ilke, karşı tarafı insanlıktan çıkaran dilden kaçınmaktır. Karşı taraf haksız olabilir, kusurlu olabilir, suç işlemiş olabilir, tazminat sorumluluğu altında bulunabilir. Fakat avukatlık dili, kişiyi bütünüyle değersizleştiren ve hukuki tartışmayı karakter infazına dönüştüren bir dile teslim olmamalıdır.</p>

<p>Beşinci ilke, müvekkilin gerçek menfaatini anlık tatmininden ayırmaktır. Müvekkil bazen sert bir dilekçeyle rahatlamak ister; fakat bu dilekçe davaya zarar verebilir. Bazen karşı tarafa ağır isnatlarda bulunmak ister; fakat bunlar ispatlanamazsa müvekkili yeni hukuki risklere sokabilir. Bazen davayı büyütmek ister; fakat uzun ve yıpratıcı süreç sonunda daha fazla zarar görebilir. Avukat, bu ayrımı yapmalıdır.</p>

<p>Altıncı ilke, gerektiğinde temsil ilişkisinin sınırını koymaktır. Müvekkil avukattan hukuka aykırı, meslek etiğine aykırı veya yargılamayı kötüye kullanmaya dönük taleplerde ısrar ediyorsa, avukat bu ilişkiyi sürdürüp sürdüremeyeceğini sorgulamalıdır. Çünkü avukatlık, müvekkilin her arzusuna profesyonel biçim verme mesleği değildir.</p>

<p><strong>12. Mağduriyet Egoizmi ve Avukatın Kendi Egosuyla İmtihanı</strong></p>

<p>Bu meselenin yalnızca müvekkil tarafı yoktur; avukat tarafı da vardır. Bazen mağduriyet egoizmi, avukatın kendi mesleki egosuyla birleşir. Avukat, müvekkilin acısını kendi savaş alanına dönüştürebilir. Dosya, müvekkilin hakkını koruma aracı olmaktan çıkar; avukatın kendisini güçlü, sert, mücadeleci, yenilmez gösterdiği bir sahneye dönüşür.</p>

<p>Bu da en az müvekkilin mağduriyet egoizmi kadar tehlikelidir. Çünkü avukat bu durumda müvekkilin duygusunu yönetmek yerine onun duygusundan beslenir. Sertliği strateji sanır. Ölçüsüzlüğü cesaret zanneder. Gereksiz çatışmayı mesleki kararlılık gibi sunar. Oysa her sertlik iyi avukatlık değildir. Her bağırma savunma değildir. Her yüksek perdeden konuşma, hak arama değildir.</p>

<p>Avukatın kendi egosunu kontrol etmesi, mağduriyet egoizmiyle mücadelede zorunludur. Çünkü müvekkilin öfkesi ile avukatın mesleki hırsı birleştiğinde dava hukuki zeminini hızla kaybedebilir. İyi avukat, kendi performansını değil, müvekkilin gerçek menfaatini merkeze alır. Gerektiğinde geri çekilir, yumuşar, bekler, susar, daraltır, sadeleştirir. Çünkü avukatlık yalnızca hamle yapma sanatı değil, hamleyi zamanında ve ölçüsünde yapma sanatıdır.</p>

<p><strong>13. Sonuç: Acıyı Temsil Etmek, Acıya Teslim Olmak Değildir</strong></p>

<p>Mağduriyet, hukukun en sahici kaynaklarından biridir. İnsan haksızlığa uğradığında susmak istemez; hakkının tanınmasını, acısının görülmesini, zararının giderilmesini ister. Avukat bu talebi ciddiye almak zorundadır. Mağduriyetin haklı çekirdeğini görmeyen avukatlık, insanı dosyaya indirger.</p>

<p>Fakat mağduriyetin haklılığı, onun sınırsızlaştırılmasını meşru kılmaz. Acı, delilin yerine geçemez. Öfke, hukuki gerekçenin yerini alamaz. Tanınma arzusu, karşı tarafın savunma hakkını ortadan kaldıramaz. Mağduriyet, hukukun kapısını açabilir; ama hukukun yerine geçemez.</p>

<p>Avukatın konumu tam da burada belirir. Avukat, mağduriyetin tercümanıdır; fakat mağduriyet egoizminin memuru değildir. Müvekkilin yanında durur; fakat onun her duygusunun arkasına saklanmaz. Acıyı duyar; fakat acının hukuki aklı yutmasına izin vermez. Öfkeyi anlar; fakat öfkeyi dilekçenin, duruşmanın ve stratejinin tek ilkesi hâline getirmez.</p>

<p>Bu nedenle avukatın sadakati, müvekkilin her talebine teslim olmak değildir. Avukatın gerçek sadakati, müvekkilin haklı menfaatini hukukun sınırları içinde korumaktır. Bazen bu sadakat, müvekkile daha sert bir dava açmakla değil, onu daha ölçülü bir hukuki hatta çekmekle gösterilir. Bazen iyi avukatlık, müvekkilin öfkesini mahkemeye taşımak değil, o öfkeyi mahkemede dinlenebilir bir adalet talebine dönüştürmektir.</p>

<p>Sonuçta hukuk, acıyı yok saymamalıdır; fakat acıya teslim de olmamalıdır. Avukatlık da aynı ilke üzerinde yükselir: İnsan acısına duyarlı, fakat hukuki sınır bilincine sahip bir meslek ahlakı. Mağduriyet egoizmi karşısında avukatın asıl konumu budur: Müvekkilin acısını temsil etmek, ama hukukun onurunu da korumak.</p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/av-fahrettin-kayhan" title="Av. Fahrettin KAYHAN"><img alt="Av. Fahrettin KAYHAN" height="96" src="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/200x200/hukukihaber-net/uploads/2026/05/fahrettin-kayhan.jpeg" width="96" /></a></p>

<h4><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/av-fahrettin-kayhan" title="Av. Fahrettin KAYHAN">Av. Fahrettin KAYHAN</a></strong></h4></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://hukukihaber.net/magduriyet-egoizmi-karsisinda-avukat-acinin-temsili-ile-hukukun-siniri-arasinda-1</guid>
      <pubDate>Wed, 20 May 2026 10:08:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2023/08/terazi/toksdghsdhglg.jpg" type="image/jpeg" length="43972"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[SOSYAL MEDYA ORTAMINDA ESTETİK AMAÇLI SAĞLIK HİZMETLERİNİN DİJİTAL TANITIMI VE HUKUKİ SINIRLARI]]></title>
      <link>https://hukukihaber.net/sosyal-medya-ortaminda-estetik-amacli-saglik-hizmetlerinin-dijital-tanitimi-ve-hukuki-sinirlari-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://hukukihaber.net/sosyal-medya-ortaminda-estetik-amacli-saglik-hizmetlerinin-dijital-tanitimi-ve-hukuki-sinirlari-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>ÖZET</strong></p>

<p>Dijital platformların gündelik yaşam üzerindeki etkisinin artmasıyla birlikte sağlık hizmetleri de sosyal medya ekonomisinin önemli bir unsuru hâline gelmiştir. Özellikle estetik ve güzellik sektöründe faaliyet gösteren sağlık kuruluşları, özel klinikler, hekimler ve güzellik merkezleri; Instagram, TikTok, YouTube ve benzeri dijital platformlar aracılığıyla görünürlük temelli pazarlama faaliyetleri yürütmektedir. Bu platformlar yalnızca tanıtım mecrası olarak değil; aynı zamanda potansiyel danışan kitlesinin yönlendirilmesi, tüketici davranışlarının şekillendirilmesi ve sağlık hizmetlerine yönelik talebin artırılması bakımından etkili dijital iletişim araçları olarak kullanılmaktadır. Sosyal medya kullanımının yaygınlaşmasıyla birlikte estetik ve güzellik hizmetlerine ilişkin içeriklerin klasik reklam anlayışının ötesine geçtiği görülmektedir. Özellikle “before-after” görselleri, danışan deneyim videoları, operasyon süreçlerinin canlı yayınlanması, influencer iş birlikleri, sponsorlu içerikler ve örtülü reklam niteliği taşıyan dijital paylaşımlar aracılığıyla sağlık hizmeti ile ticari reklam arasındaki hukuki sınır giderek belirsizleşmektedir. Sağlık hizmetlerinin sosyal medya platformlarında görsel tüketim nesnesine dönüştürülmesi, sağlık hizmetinin etik niteliği ile sosyal medya odaklı ticari tanıtım anlayışı arasında ciddi bir çatışma yaratmaktadır. Bunun yanı sıra sosyal medya algoritmalarının yüksek etkileşim alan estetik dönüşüm içeriklerini ön plana çıkarması, estetik müdahalelerin sıradanlaştırılmasına ve kullanıcıların özellikle fiziksel görünüm odaklı psikolojik yönlendirmelere maruz kalmasına neden olmaktadır. Böylelikle sağlık hizmetleri yalnızca tıbbi gereklilik çerçevesinde değil; sosyal kabul, dijital görünürlük ve tüketim kültürü ekseninde de şekillenmeye başlamaktadır. Türk hukukunda sağlık hizmetlerine ilişkin reklam faaliyetleri; 1219 sayılı Tababet ve Şuabatı San’atlarının Tarzı İcrasına Dair Kanun, Tıbbi Deontoloji Nizamnamesi, 6502 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun, Sağlık Hizmetlerinde Tanıtım ve Bilgilendirme Faaliyetleri Hakkında Yönetmelik ile 6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunu kapsamında çeşitli sınırlamalara tabi tutulmuştur. Bununla birlikte mevcut normatif düzenlemelerin büyük ölçüde geleneksel medya sistemi esas alınarak oluşturulduğu, sosyal medya platformlarının dinamik yapısı, influencer ekonomisi ve algoritmik içerik dolaşımı karşısında uygulamada önemli denetim sorunlarının ortaya çıktığı görülmektedir. Özellikle sağlık hizmetine ilişkin içeriklerin “bilgilendirme”, “danışan deneyimi”, “kişisel paylaşım” veya “eğitici içerik” görünümü altında sunulması, örtülü ticari iletişim sorununu gündeme getirmektedir. Bu durum, tüketicilerin manipülatif yönlendirmelere açık hâle gelmesine, sağlık hizmetinin ticarileşmesine ve hasta mahremiyeti ile kişisel verilerin korunmasına ilişkin hukuki risklerin artmasına neden olmaktadır. Bu nedenle sosyal medya ortamında estetik ve güzellik hizmetlerine ilişkin dijital reklam faaliyetlerinin sağlık hukuku, tüketici hukuku, kişisel verilerin korunması hukuku ve dijital iletişim hukuku çerçevesinde çok yönlü biçimde değerlendirilmesi zorunlu hâle gelmiştir.</p>

<p>Bu çalışmada sosyal medya ortamında estetik ve güzellik hizmetlerine ilişkin reklam faaliyetleri; sağlık hukuku, tüketici hukuku, kişisel verilerin korunması hukuku ve dijital iletişim hukuku perspektifinden incelenmiş; özellikle örtülü reklam, sağlık verisi paylaşımı, manipülatif görsel içerikler ve influencer pazarlaması bakımından mevcut hukuki rejimin yeterliliği değerlendirilmiştir.</p>

<p><strong>GİRİŞ</strong></p>

<p>Teknolojik gelişmeler ve dijital iletişim araçlarının yaygınlaşması, ekonomik ve mesleki faaliyetlerin yürütülme biçiminde köklü değişiklikler meydana getirmiş; sosyal medya platformları yalnızca bireysel iletişim alanı olmaktan çıkarak ticari faaliyetlerin, mesleki görünürlüğün ve tüketici davranışlarının yönlendirilmesinde temel araçlardan biri hâline gelmiştir. Özellikle estetik ve güzellik sektöründe faaliyet gösteren sağlık kuruluşları, özel klinikler, hekimler ve güzellik merkezleri bakımından Instagram, TikTok, YouTube ve benzeri dijital platformlar; potansiyel danışanlara doğrudan ulaşılabilen, yüksek etkileşim sağlayan ve ticari yönlendirme gücü oldukça yüksek dijital pazarlama mecraları meydana getirmiştir. Bu platformlar aracılığıyla gerçekleştirilen içerik üretimi, klasik reklam anlayışının ötesine geçerek sağlık hizmetlerinin dijital ortamda sunulma ve pazarlanma biçimini önemli ölçüde dönüştürmüştür. Sosyal medya kullanımının yaygınlaşmasıyla birlikte estetik ve güzellik hizmetlerine ilişkin içeriklerin niteliği de dönüşüm geçirmiş; özellikle “before-after” görselleri, danışan deneyim videoları, operasyon süreçlerinin canlı yayınlanması, influencer iş birlikleri, sponsorlu içerikler ve algoritmik görünürlük amacı taşıyan paylaşımlar aracılığıyla sağlık hizmeti ile ticari reklam arasındaki hukuki sınır giderek belirsizleşmiştir. Bu içerikler çoğu zaman “bilgilendirme”, “eğitici paylaşım”, “kişisel deneyim aktarımı” veya “danışan memnuniyeti” görünümü altında sunulmakta; ancak fiilen belirli bir sağlık hizmetine yönelik talep oluşturma ve tüketiciyi yönlendirme işlevi görmektedir. Bu durum, sağlık hizmetlerine ilişkin reklam yasağının dolaylı biçimde aşılması sonucunu doğurmaktadır. Özellikle estetik alanında faaliyet gösteren bazı sağlık kuruluşlarının sosyal medya platformlarında algoritmik görünürlük elde etmek amacıyla agresif dijital pazarlama stratejileri uyguladığı görülmektedir. Sosyal medya platformlarında takipçi sayısının artırılması, içeriklerin viral hâle getirilmesi ve algoritmik görünürlüğün güçlendirilmesi amacıyla yürütülen dijital tanıtım faaliyetleri, sağlık hizmetinin etik niteliği ile ticari görünürlük kaygısı arasında ciddi bir çatışma doğurmaktadır. Nitekim sağlık hizmetinin temel amacı bireyin sağlık hakkının korunması ve kamu sağlığının güvence altına alınması iken, dijital platformlarda yürütülen bazı faaliyetlerin sağlık hizmetini ticari görünürlüğü artırmaya yönelik bir pazarlama unsuruna dönüştürdüğü görülmektedir. Bu durum yalnızca reklam hukuku bakımından değil; aynı zamanda kamu sağlığı, tüketicinin korunması ve meslek etiği bakımından da önemli hukuki sorunlar doğurmaktadır.</p>

<p>Türk hukukunda sağlık hizmetlerine ilişkin reklam faaliyetleri; 1219 sayılı Tababet ve Şuabatı San’atlarının Tarzı İcrasına Dair Kanun, Tıbbi Deontoloji Nizamnamesi, 6502 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun, Sağlık Hizmetlerinde Tanıtım ve Bilgilendirme Faaliyetleri Hakkında Yönetmelik, Ticari Reklam ve Haksız Ticari Uygulamalar Yönetmeliği ile 6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunu kapsamında çeşitli sınırlamalara tabi tutulmuştur. Ancak mevcut normatif düzenlemelerin büyük ölçüde geleneksel medya sistemi esas alınarak oluşturulmuş olması, sosyal medya platformlarının dinamik yapısı, influencer ekonomisi, dijital pazarlama teknikleri ve algoritmik içerik dolaşımı karşısında uygulamada önemli denetim sorunlarının ortaya çıkmasına sebebiyet vermiştir. Özellikle sağlık hizmetine ilişkin içeriklerin “bilgilendirme”, “danışan deneyimi”, “kişisel paylaşım” veya “eğitici içerik” görünümü altında sunulması; reklam niteliği taşıyan faaliyetlerin açık reklam kurallarına tabi olmaksızın yürütülmesine imkan sağlamaktadır. Bu durum, tüketicilerin manipülatif yönlendirmelere açık hale gelmesine ve sağlık hizmetine ilişkin etik sınırların zayıflamasına neden olmaktadır. Ayrıca estetik operasyon görüntülerinin ve hasta görsellerinin sosyal medya platformlarında paylaşılması, kişisel verilerin korunması ve hasta mahremiyeti bakımından da ciddi hukuki riskler doğurmaktadır. Özellikle sağlık verilerinin özel nitelikli kişisel veri kapsamında korunması karşısında, estetik işlemlere ilişkin görsel ve içeriklerin sosyal medya platformlarında paylaşılabilmesi; ilgili kişilerin açık, belirli ve bilgilendirmeye dayalı rızalarının alınmasını zorunlu kılmaktadır. Bunun yanı sıra veri işleme süreçlerine ilişkin aydınlatma yükümlülüğünün usulüne uygun şekilde yerine getirilmesi ve paylaşım faaliyetinin hukuki dayanağını ortaya koyan yazılı onam prosedürlerinin eksiksiz biçimde uygulanması gerekmektedir. Bu kapsamda sağlık kuruluşları ve hizmet sunucularının, paylaşım süreçlerinde 6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunu’nda öngörülen hukuka uygunluk, belirli amaç, ölçülülük ve veri minimizasyonu ilkelerine uygun hareket etme yükümlülüğü bulunduğu açıktır. Bu çerçevede sosyal medya ortamında estetik ve güzellik hizmetlerine ilişkin dijital reklam faaliyetlerinin; sağlık hukuku, tüketici hukuku, kişisel verilerin korunması hukuku, ticari reklam hukuku ve dijital iletişim hukuku perspektifinden birlikte değerlendirilmesi zorunlu hâle gelmiştir. Zira sağlık hizmetlerinin dijital platformlar aracılığıyla görünürlük odaklı dijital pazarlama faaliyetlerinin bir unsuru haline gelmesi, yalnızca reklam hukukuna ilişkin bir mesele olmayıp aynı zamanda kamu sağlığı, meslek etiği, hasta güvenliği ve bireyin kişilik haklarının korunması bakımından çok boyutlu hukuki sonuçlar doğurmaktadır.</p>

<p><strong>I. SAĞLIK HİZMETLERİNDE REKLAM YASAĞININ HUKUKİ TEMELLERİ</strong></p>

<p><strong>A. Sağlık Hizmetinin Ticari Faaliyetten Ayrılan Niteliği</strong></p>

<p>Sağlık hizmeti, doğrudan insan yaşamı, beden bütünlüğü ve kamu sağlığı ile bağlantılı olması nedeniyle klasik ticari faaliyetlerden farklı bir hukuki rejime tabi tutulmaktadır. Anayasa’nın 56. maddesi uyarınca devlet, herkesin hayatını beden ve ruh sağlığı içerisinde sürdürmesini sağlamakla yükümlü olup sağlık hizmetlerinin planlanması, düzenlenmesi ve denetlenmesi kamu otoritesinin temel görevleri arasında yer almaktadır. Bu nedenle sağlık hizmetlerinin salt piyasa koşulları ve ticari kazanç amacı çerçevesinde değerlendirilmesi mümkün değildir. Zira sağlık hizmetinin temel amacı ekonomik menfaat sağlanması değil, bireyin sağlık hakkının korunması ve kamu sağlığının güvence altına alınmasıdır. Sağlık hizmetinin ticari faaliyetlerden ayrılan niteliği, hekimlik mesleğinin etik ve kamusal yönünden kaynaklanmaktadır. Hekimlik faaliyeti, güven ilişkisine dayalı, yüksek dikkat ve özen yükümlülüğü gerektiren bir meslek faaliyeti niteliğinde olup sağlık hizmeti sunumunda mesleki etik ilkelerin korunması, hasta güvenliğinin sağlanması ve bireylerin yanıltıcı sağlık beyanlarından korunması büyük önem ihtiva etmektedir. Nitekim sağlık alanındaki reklam yasaklarının temelinde de hasta güvenliğinin korunması, sağlık hizmetine ilişkin yanıltıcı ve abartılı beyanların önlenmesi, mesleki etik ilkelerin muhafaza edilmesi ve sağlık hizmetinin ticari metalaşmasının engellenmesi yer almaktadır. Özellikle sağlık alanında yapılan yönlendirici reklam faaliyetleri, bireylerin sağlık kaygıları ve fiziksel görünüm hassasiyetleri üzerinden manipülatif sonuçlar doğurabilmektedir. Bu nedenle sağlık hizmetine ilişkin reklam faaliyetleri, diğer ticari sektörlere kıyasla daha sıkı hukuki ve etik denetime tabi tutulmaktadır. Bu kapsamda Türk hukukunda sağlık hizmetlerine ilişkin reklam faaliyetleri çeşitli normatif düzenlemeler aracılığıyla sınırlandırılmış olup 1219 sayılı Tababet ve Şuabatı San’atlarının Tarzı İcrasına Dair Kanun ile Tıbbi Deontoloji Nizamnamesi, hekimlik mesleğinin ticari görünüm kazanmasını engellemeyi amaçlayan temel düzenlemeleri içermektedir. Özellikle Tıbbi Deontoloji Nizamnamesi’nin 8. ve 9. maddelerinde hekimin reklam niteliği taşıyan davranışlarda bulunamayacağı, mesleki faaliyetlerini ticari rekabet aracı haline getiremeyeceği ve hasta sağlamaya yönelik yönlendirici faaliyetlerde bulunamayacağı açık şekilde düzenlenmiştir. Bununla birlikte dijital iletişim araçlarının gelişmesi ve sosyal medya platformlarının yaygınlaşmasıyla birlikte sağlık hizmeti sunumunun niteliğinde önemli dönüşümler meydana gelmiştir. Özellikle estetik ve güzellik sektöründe faaliyet gösteren sağlık kuruluşları ve hekimlerin sosyal medya platformları aracılığıyla görünürlük elde etmeye yönelik yoğun dijital içerik faaliyetleri yürüttüğü görülmektedir. Bu durum sağlık hizmetinin yalnızca tedavi ilişkisi çerçevesinde değil; dijital görünürlük, takipçi sayısı, etkileşim oranı ve sosyal medya erişimi üzerinden de değerlendirilmesine neden olmaktadır. Özellikle Instagram, TikTok ve YouTube gibi platformlarda gerçekleştirilen “before-after” paylaşımları, danışan deneyim videoları, sponsorlu içerikler ve influencer iş birlikleri aracılığıyla sağlık hizmeti ile ticari tanıtım faaliyetleri arasındaki sınır giderek belirsizleşmektedir. Böylelikle sağlık hizmeti sunumu ile dijital pazarlama faaliyetleri iç içe geçmekte; hekimlik mesleğinin etik niteliği ile görünürlük odaklı dijital tanıtım anlayışı arasında ciddi bir çatışma ortaya çıkmaktadır. Bu çerçevede sağlık hizmetlerinde reklam yasağının yalnızca klasik reklam araçları bakımından değil, sosyal medya platformları ve dijital iletişim teknikleri bakımından da yeniden değerlendirilmesi zorunlu hale gelmiştir. Zira dijital platformların algoritmik yapısı ve görünürlük esaslı çalışma sistemi, sağlık hizmetlerinin ticari rekabet unsuru haline gelmesini kolaylaştırmakta; bu durum ise kamu sağlığı, hasta güvenliği, meslek etiği ve tüketicinin korunması bakımından önemli hukuki riskler doğurmaktadır.</p>

<p><strong>B. Tanıtım ve Reklam Ayrımı</strong></p>

<p>Türk hukukunda sağlık kuruluşlarının belirli ölçüde bilgilendirme faaliyeti yürütmesine izin verilmekte; ancak sağlık hizmetinin ticari rekabet unsuru haline gelmesine yol açabilecek reklam niteliğindeki yönlendirici faaliyetler çeşitli normatif düzenlemeler aracılığıyla sınırlandırılmaktadır. Bu yaklaşımın temelinde, sağlık hizmetinin kamu yararı ile doğrudan bağlantılı olması ve hekimlik mesleğinin güven ilişkisine dayalı etik niteliğinin korunması amacı bulunmaktadır. Nitekim sağlık alanında yürütülen tanıtım faaliyetlerinin, bireylerin sağlık hakkı, hasta güvenliği ve kamu sağlığı üzerindeki etkileri dikkate alındığında; bu faaliyetlerin klasik ticari reklam faaliyetlerinden farklı bir hukuki rejime tabi tutulması zorunlu hale gelmektedir. Bununla birlikte dijital iletişim araçlarının gelişmesi ve sosyal medya platformlarının yaygınlaşması, sağlık hizmetlerine ilişkin bilgilendirme faaliyetleri ile reklam niteliği taşıyan ticari yönlendirmeler arasındaki sınırın önemli ölçüde belirsizleşmesine neden olmuştur. Özellikle Instagram, TikTok ve YouTube gibi sosyal medya platformlarında gerçekleştirilen içerik paylaşımlarında sağlık hizmetine ilişkin bilgilendirme ile tüketiciyi belirli bir sağlık hizmetine yönlendirme amacı taşıyan reklam faaliyetleri çoğu zaman iç içe geçmektedir. Bu durum, mevcut reklam yasağı rejiminin dijital platformlar bakımından yeniden değerlendirilmesini gerekli kılmaktadır. Hekimin uzmanlık alanını belirtmesi, mesleki çalışma alanlarına ilişkin açıklama yapması veya sağlık hizmetinin genel çerçevesine yönelik bilgilendirici içerikler paylaşması kural olarak hukuka uygun bilgilendirme faaliyeti kapsamında değerlendirilebilmektedir. Ancak sağlık hizmetine ilişkin içeriklerin; hasta kazanma amacı taşıyacak şekilde yönlendirici, abartılı veya yanıltıcı nitelik kazanması halinde söz konusu faaliyetlerin reklam niteliği taşıdığı kabul edilmektedir. Özellikle somut olayın özelliğine göre “en iyi sonuç”, “garantili işlem”, “tek seansta çözüm”, “kalıcı sonuç” veya “mucize değişim” gibi ifadeler; sağlık hizmetinin ticari pazarlama unsuru haline getirilmesine yol açabilecek nitelikte değerlendirilmekte ve sağlık mevzuatı bakımından hukuki sorun doğurmaktadır. Bununla birlikte sosyal medya platformlarında gerçekleştirilen yönlendirme faaliyetleri çoğu zaman açık reklam dili kullanılmaksızın yürütülmektedir. Özellikle danışan deneyim videoları, operasyon süreçlerine ilişkin görseller, “before-after” paylaşımları, influencer iş birlikleri ve kullanıcı deneyimi aktarımı biçimindeki içerikler; doğrudan reklam ibaresi taşımamakla birlikte fiilen belirli bir sağlık hizmetine yönelik talep oluşturma ve tüketiciyi yönlendirme işlevi görmektedir. Bu nedenle sosyal medya ortamında sağlık hizmetlerine ilişkin içeriklerin önemli bir kısmı, örtülü ticari iletişim niteliği taşımaktadır. Özellikle estetik ve güzellik sektöründe yürütülen dijital içerik faaliyetleri bakımından, sağlık hizmetinin görsel etki ve sosyal medya görünürlüğü üzerinden pazarlanabilir bir hizmete dönüştüğü görülmektedir. Sosyal medya algoritmalarının yüksek etkileşim sağlayan estetik dönüşüm içeriklerini ön plana çıkarması, sağlık hizmetlerinin dijital görünürlük esaslı rekabet ortamına dâhil olmasına neden olmaktadır. Bu durum ise sağlık hizmetinin etik niteliği ile ticari görünürlük amacı taşıyan dijital pazarlama faaliyetleri arasında ciddi bir çatışma doğurmaktadır. Dolayısıyla sosyal medya platformlarında yürütülen sağlık temelli içerik faaliyetlerinin yalnızca ifade özgürlüğü veya bilgilendirme hakkı kapsamında değerlendirilmesi yeterli olmayıp söz konusu faaliyetlerin tüketiciyi yönlendirme kapasitesi, kamu sağlığı üzerindeki etkileri, meslek etiği ilkeleri ve reklam hukuku bakımından doğurduğu sonuçlar birlikte değerlendirilmelidir. Bu çerçevede sağlık hizmetlerine ilişkin dijital içeriklerin hukuki niteliğinin belirlenmesinde; içeriğin sunuluş biçimi, kullanılan ifadeler, görsel unsurlar, ticari amaç, algoritmik görünürlük hedefi ve tüketici davranışları üzerindeki etkisi birlikte dikkate alınmalıdır.</p>

<p><strong>II. SOSYAL MEDYA PLATFORMLARINDA ESTETİK VE GÜZELLİK HİZMETLERİNİN PAZARLANMASI VE HUKUKİ SINIRLARI</strong></p>

<p><strong>A. Influencer Doktor Modeli ve Dijital Görünürlük Ekonomisi</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Sosyal medya çağında sağlık hizmeti sunucuları yalnızca mesleki yetkinlikleri ve bilimsel uzmanlıkları üzerinden değil; aynı zamanda dijital görünürlük düzeyleri, sosyal medya etkileşim oranları ve algoritmik erişim kapasiteleri üzerinden de rekabet etmektedir. Özellikle İnstagram, TikTok ve YouTube gibi sosyal medya platformlarında kısa video içerikleri, operasyon süreçlerine ilişkin görseller, danışan deneyim videoları, canlı yayınlar ve tanınmış kişilerle gerçekleştirilen iş birlikleri aracılığıyla sağlık hizmeti sunucularının dijital görünürlüğünü artırmaya yönelik yeni bir iletişim modeli ortaya çıkmıştır. Öğretide sıklıkla “influencer doktor modeli” olarak ifade edilen bu yapı kapsamında hekim, yalnızca sağlık hizmeti sunan meslek mensubu olarak değil; aynı zamanda dijital içerik üreticisi, sosyal medya figürü ve kişisel marka niteliği taşıyan bir görünürlük unsuru olarak konumlandırılmaktadır. Bu gelişmeler neticesinde sağlık hizmeti sunumu ile dijital pazarlama faaliyetleri arasındaki sınır giderek belirsizleşmekte; sağlık hizmetleri sosyal medya platformlarının görünürlük ve etkileşim esaslı rekabet sistemi içerisinde değerlendirilmeye başlanmaktadır. Özellikle estetik ve güzellik sektöründe faaliyet gösteren sağlık kuruluşları bakımından sosyal medya görünürlüğü; danışan kitlesine ulaşılması, kurumsal bilinirliğin artırılması ve ticari rekabet avantajı sağlanması bakımından önemli bir araç haline gelmiştir. Bununla birlikte sağlık hizmetinin dijital görünürlük ekseninde pazarlanabilir bir hizmet niteliği kazanması, hekimlik mesleğinin etik temelleri ile ticari tanıtım faaliyetleri arasında ciddi hukuki ve etik tartışmaları beraberinde getirmektedir. Özellikle görünürlük odaklı içerik üretim süreçlerinin sağlık hizmetini ticari rekabet unsuru line getirdiği, hekimlik mesleğinin güven ilişkisine dayalı yapısını zayıflatabildiği ve tüketiciler üzerinde manipülatif etkiler doğurabildiği ileri sürülebilir. Nitekim sosyal medya platformlarında paylaşılan estetik dönüşüm içerikleri, operasyon görüntüleri ve danışan deneyim videoları çoğu zaman sağlık hizmetine ilişkin gerçekçi olmayan beklentiler oluşturabilmekte; bireylerin fiziksel görünüm kaygıları ve sosyal kabul hassasiyetleri üzerinden yönlendirici etki yaratabilmektedir. Özellikle “before-after” içerikleri ve yüksek görsel etki taşıyan dijital paylaşımlar aracılığıyla estetik müdahalelerin sıradanlaştırıldığı, normalleştirildiği ve ticari pazarlama unsuruna dönüştürüldüğü görülmektedir. Bunun yanı sıra sosyal medya platformlarının algoritmik çalışma sistemi de söz konusu süreci önemli ölçüde güçlendirmekte yüksek etkileşim sağlayan estetik dönüşüm videolarının ve dikkat çekici görsel içeriklerin platform algoritmaları tarafından daha fazla kullanıcıya önerilmesi, sağlık hizmetlerine ilişkin dijital içeriklerin görünürlüğünü artırmakta ve estetik hizmetlerine yönelik talebin yapay biçimde yükselmesine neden olabilmektedir. Böylelikle sağlık hizmeti, yalnızca tıbbi ihtiyaç ve tedavi gerekliliği çerçevesinde değil; dijital görünürlük, sosyal medya etkileşimi ve toplumsal görünüm algısı üzerinden de şekillenmeye başlamaktadır. Söz konusu durum yalnızca reklam hukuku bakımından değil; aynı zamanda sağlık hukuku, tüketicinin korunması hukuku, kişisel verilerin korunması hukuku ve meslek etiği bakımından da önemli hukuki sorunlar doğurmaktadır. Zira sağlık hizmetinin sosyal medya algoritmaları aracılığıyla görünürlük esaslı rekabet sistemine dahil olması, hekimlik mesleğinin kamusal ve etik niteliğinin zedelenmesine yol açabilmektedir. Özellikle sağlık hizmetinin “takipçi”, “erişim”, “beğeni” ve “etkileşim” gibi dijital ölçütler üzerinden değerlendirilmesi; sağlık hizmetinin ticarileşmesini hızlandırmakta ve bireylerin manipülatif dijital yönlendirmelere daha açık hale gelmesine sebebiyet verebilmektedir. Bu çerçevede sosyal medya platformlarında yürütülen sağlık temelli dijital içerik faaliyetlerinin yalnızca ifade özgürlüğü veya bilgilendirme hakkı kapsamında değerlendirilmesi yeterli olmayıp; söz konusu faaliyetlerin kamu sağlığı, hasta güvenliği, meslek etiği, tüketicinin korunması ve sağlık hizmetinin ticari sınırları bakımından doğurduğu sonuçların birlikte değerlendirilmesi gerekmektedir. Özellikle estetik ve güzellik sektöründe yürütülen dijital görünürlük faaliyetlerinin sağlık hizmetinin etik ilkeleriyle uyumlu şekilde sınırlandırılması ve etkin biçimde denetlenmesi, kamu sağlığının korunması ve sağlık hizmetinin güven ilişkisine dayalı niteliğinin muhafaza edilmesi bakımından önem arz etmektedir.</p>

<p><strong>B. Before–After Paylaşımlarının Hukuki Niteliği</strong></p>

<p>Estetik ve güzellik sektöründe en yaygın dijital pazarlama yöntemlerinden biri “before-after” görselleri aracılığıyla gerçekleştirilen içerik paylaşımlarıdır. Sosyal medya platformlarında yoğun biçimde kullanılan bu içerikler, çoğu zaman sağlık hizmetinin belirli ve garanti edilmiş sonuçlar doğurduğu yönünde algı oluşturmakta; bireylerde gerçek dışı beklentiler meydana getirebilmekte ve tüketicilerin sağlık hizmetine ilişkin karar alma süreçlerini etkileyebilmektedir. Özellikle estetik müdahalelerin görsel etki üzerinden sunulması, sağlık hizmetinin tıbbi niteliğinin geri planda kalmasına ve işlemlerin ticari pazarlama unsuru haline dönüşmesine neden olabilmektedir.<strong> </strong>Bunun yanı sıra söz konusu paylaşımların manipülatif görsel teknikler içerebildiği de görülmektedir. Özellikle filtre kullanımı, ışık düzenlemeleri, açı farklılıkları, dijital rötuş uygulamaları ve çeşitli görsel müdahaleler aracılığıyla estetik işlemlerin etkisinin gerçeğe aykırı veya abartılı biçimde sunulması mümkündür. Bu durum, sağlık hizmetine ilişkin tüketici algısının yönlendirilmesine ve yanıltıcı sağlık beyanlarının ortaya çıkmasına sebebiyet verebilmektedir. Nitekim estetik işlemlere ilişkin görsel içeriklerin, işlemin riskleri, komplikasyon ihtimalleri ve kişisel farklılıklar dikkate alınmaksızın yalnızca olumlu sonuçlar üzerinden sunulması; tüketicilerin eksik veya hatalı bilgiye dayalı karar vermesine yol açabilecek nitelik taşımaktadır.<strong> </strong>Söz konusu paylaşımlar aynı zamanda kişisel verilerin korunması hukuku ve hasta mahremiyeti bakımından da önemli hukuki sorunlar doğurabilmaktadır. Estetik operasyon görüntüleri, yüz görselleri ve işlem süreçlerine ilişkin kayıtlar; sağlık verisi niteliğinde özel nitelikli kişisel veri kapsamında değerlendirilmekte olup 6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunu’nun 6. maddesi uyarınca sağlık verileri özel koruma altına alınmıştır. Söz konusu verilerin işlenmesi ve üçüncü kişilerle paylaşılması sıkı hukuki şartlara bağlanmıştır. Bu nedenle estetik işlemlere ilişkin görsel ve içeriklerin sosyal medya platformlarında paylaşılabilmesi için veri işleme faaliyetinin hukuki dayanağının açık şekilde ortaya konulması gerekmektedir. Bu kapsamda ilgili kişilerin açık, belirli, bilgilendirmeye dayalı ve özgür iradeyle açıklanmış rızalarının alınması zorunlu olmakla birlikte veri işleme süreçlerine ilişkin aydınlatma yükümlülüğünün usulüne uygun biçimde yerine getirilmesi, paylaşımın kapsamı, amacı, süresi ve erişim alanına ilişkin gerekli bilgilendirmenin yapılması gerekmektedir. Ayrıca paylaşım faaliyetinin hukuki dayanağını oluşturan yazılı onam prosedürlerinin eksiksiz şekilde uygulanması, sağlık kuruluşları ve hizmet sunucuları bakımından önemli bir yükümlülük niteliği taşımaktadır.<strong> </strong>Uygulamada çoğu zaman standart nitelikte açık rıza formlarının kullanıldığı görülmektedir. Ancak sosyal medya görünürlüğü, ticari fayda ve dijital tanıtım amacıyla alınan rızaların gerçekten özgür iradeye dayanıp dayanmadığı hususu tartışmalıdır. Özellikle sağlık hizmeti ilişkisinin doğası gereği hasta ile sağlık hizmeti sunucusu arasında bulunan bilgi ve güç asimetrisi dikkate alındığında, ilgili kişinin sosyal medya paylaşımına ilişkin rızasının her somut olay bakımından ayrıca değerlendirilmesi gerekmektedir. Bunun yanı sıra kişinin açık rızasının bulunması, sağlık hizmetinin etik sınırlarının ortadan kalktığı anlamına da gelmemektedir. Zira sağlık hizmetine ilişkin görsel içeriklerin ticari görünürlük amacıyla kullanılması, hekimlik mesleğinin etik ilkeleri, hasta mahremiyeti ve kişilik haklarının korunması bakımından ayrıca değerlendirilmesi gereken hukuki sonuçlar doğurmaktadır.<strong> </strong>Bu nedenle estetik ve güzellik sektöründe yürütülen dijital içerik faaliyetlerinin yalnızca reklam hukuku perspektifiyle değil; aynı zamanda sağlık hukuku, kişisel verilerin korunması hukuku, tüketicinin korunması hukuku ve meslek etiği ilkeleri çerçevesinde bütüncül biçimde ele alınmasını zorunlu kılmaktadır. Özellikle sosyal medya platformlarında yayımlanan estetik içeriklerin denetimi bakımından daha etkin ve açık normatif düzenlemelere ihtiyaç bulunduğu açıktır.</p>

<p><strong>III. TÜKETİCİ HUKUKU VE ÖRTÜLÜ REKLAM SORUNU</strong></p>

<p>6502 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun’un 61. maddesi uyarınca ticari reklamların; doğru, dürüst, açık ve tüketiciyi yanıltmayacak nitelikte olması zorunludur. Anılan hüküm kapsamında reklamların, tüketicilerin bilgi eksikliği, tecrübesizliği veya psikolojik hassasiyetlerinden yararlanacak biçimde kurgulanması hukuka aykırılık teşkil etmektedir. Aynı Kanun’un 62. maddesinde ise haksız ticari uygulamalar yasaklanmış; tüketicilerin ekonomik davranış biçimini bozabilecek, karar alma süreçlerini manipüle edebilecek ve normal koşullarda vermeyecekleri kararları almalarına neden olabilecek uygulamaların hukuka aykırı olduğu açık şekilde düzenlenmiştir. Bu kapsamda estetik ve güzellik sektöründe sosyal medya aracılığıyla yürütülen dijital reklam faaliyetlerinin, tüketicilerin davranışları üzerindeki yönlendirici etkisi bakımından tüketici hukuku çerçevesinde ayrıca değerlendirilmesi gerekmektedir.</p>

<p>estetik amaçlı tıbbi uygulamalarda sosyal medya reklamlarının çoğu zaman bireylerin fiziksel görünüm kaygıları, toplumsal kabul hassasiyetleri ve psikolojik yönelimleri üzerinden şekillendiği görülmektedir. Özellikle sosyal medya platformlarında “kusursuz görünüm”, “ideal beden algısı” ve “mükemmel estetik sonuç” anlayışının yoğun biçimde görselleştirilmesi; bireylerin fiziksel görünüm algıları üzerinde yönlendirici ve baskı oluşturucu etki meydana getirebilmektedir. Nitekim bireylerin fiziksel görünüm kaygıları üzerinden oluşturulan dijital yönlendirmeler, estetik müdahalelere ilişkin karar alma süreçlerinin objektif sağlık ihtiyaçlarından uzaklaşmasına neden olabilmektedir. Özellikle operasyon görüntüleri, danışan deneyim videoları ve yüksek görsel etki taşıyan paylaşımlar aracılığıyla estetik işlemlerin yalnızca olumlu sonuçlarının ön plana çıkarıldığı görülmektedir. Buna karşılık işlemlerin riskleri, komplikasyon ihtimalleri, kişisel farklılıklar ve olası tıbbi sonuçlara ilişkin yeterli bilgilendirme çoğu zaman geri planda kalmaktadır. Bu durum, tüketicilerin eksik veya yanıltıcı bilgiye dayalı karar vermelerine sebebiyet verebilmekte; estetik müdahalelere ilişkin gerçekçi olmayan beklentiler oluşmasına neden olabilmektedir. Özellikle “kesin sonuç”, “garantili değişim”, “hızlı dönüşüm” veya “mükemmel görünüm” algısı oluşturabilecek dijital içerikler, tüketicilerin ekonomik davranışlarını etkileyebilecek manipülatif ticari uygulama niteliği taşıyabilmektedir. Örtülü reklam sorunu ise özellikle influencer iş birlikleri bakımından daha belirgin hale gelmektedir. Ticari Reklam ve Haksız Ticari Uygulamalar Yönetmeliği’nin 22. maddesi uyarınca örtülü reklam yapılması açık şekilde yasaklanmıştır. Anılan düzenleme kapsamında reklam olduğu açıkça belirtilmeksizin gerçekleştirilen ve tüketiciyi ticari amaç doğrultusunda yönlendirme niteliği taşıyan içerikler hukuka aykırı kabul edilmektedir. Buna rağmen sosyal medya platformlarında sponsorlu estetik deneyimleri, ücretsiz işlem karşılığında yapılan paylaşımlar, influencer iş birlikleri ve reklam ilişkisini gizleyen dijital içeriklerin oldukça yaygın olduğu görülmektedir. Özellikle “kişisel deneyim paylaşımı”, “günlük yaşam içeriği”, “danışan hikayesi” veya “samimi tavsiye” görünümü altında sunulan içerikler aracılığıyla reklam faaliyetlerinin gizlenmesi, tüketicilerin söz konusu içeriklerin ticari niteliğini fark etmelerini güçleştirmektedir. Bu durum, sağlık hizmetlerine ilişkin ticari iletişimin şeffaflığını ortadan kaldırmakta ve tüketicilerin manipülatif dijital yönlendirmelere daha açık hale gelmesine neden olmaktadır. Nitekim sosyal medya platformlarının algoritmik çalışma sistemi de yüksek etkileşim sağlayan estetik dönüşüm içeriklerini daha fazla kullanıcıya ulaştırarak söz konusu yönlendirici etkinin genişlemesine sebebiyet verebilmektedir. Böylelikle sağlık hizmetleri yalnızca tıbbi ihtiyaç ve tedavi gerekliliği çerçevesinde değil; dijital görünürlük, sosyal medya etkileşimi ve ticari pazarlama stratejileri doğrultusunda da şekillenmeye başlamaktadır. Öte yandan Sağlık Hizmetlerinde Tanıtım ve Bilgilendirme Faaliyetleri Hakkında Yönetmelik hükümleri uyarınca sağlık hizmet sunucularının talep yaratmaya yönelik, yanıltıcı, doğruluğu bilimsel olarak kanıtlanmamış veya diğer sağlık kuruluşlarına kıyasla üstünlük algısı oluşturabilecek içerikler paylaşması yasaklanmıştır. Aynı şekilde sağlık hizmetinin ticari rekabet unsuru haline getirilmesine yol açabilecek yönlendirici tanıtım faaliyetleri de mevzuat kapsamında sınırlandırılmıştır. Bu kapsamda sosyal medya ortamında gerçekleştirilen estetik içeriklerin yalnızca reklam hukuku bakımından değil; aynı zamanda sağlık hukuku, meslek etiği ve kamu sağlığının korunması ilkeleri bakımından da değerlendirilmesi zorunludur.</p>

<p>Sonuç olarak estetik ve güzellik sektöründe sosyal medya aracılığıyla yürütülen dijital reklam ve tanıtım faaliyetlerinin; tüketicinin korunması, kamu sağlığı, hasta güvenliği ve sağlık hizmetinin etik niteliği dikkate alınarak daha etkin biçimde denetlenmesini zorunlu kılmaktadır. Özellikle influencer iş birlikleri, sponsorlu içerikler ve örtülü reklam niteliği taşıyan dijital paylaşımlar bakımından açık, uygulanabilir ve güncel hukuki standartların oluşturulması; sağlık hizmetlerinin ticari görünürlük kaygısından uzak, etik ilkelere uygun biçimde yürütülmesi bakımından önem arz etmektedir.</p>

<p><strong>IV. KİŞİSEL VERİLERİN KORUNMASI VE HASTA MAHREMİYETİ</strong></p>

<p>Sosyal medya ortamında estetik amaçlı sağlık hizmetlerine ilişkin görsel ve içerik paylaşımı, yalnızca reklam hukuku kapsamında değerlendirilebilecek bir faaliyet niteliği taşımamakta; aynı zamanda kişisel verilerin korunması, hasta mahremiyeti, kişilik haklarının korunması ve meslek etiği ilkeleri bakımından da çok boyutlu hukuki sonuçlar doğurmaktadır. Özellikle operasyon görüntüleri, işlem süreçlerine ilişkin videolar, danışan fotoğrafları ve benzeri dijital içerikler; 6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunu kapsamında sağlık verisi niteliğinde özel nitelikli kişisel veri olarak kabul edilmekte olup bu verilerin işlenmesi ve sosyal medya platformlarında paylaşılması sıkı hukuki şartlara tabi tutulmaktadır.<strong> </strong>KVKK’nın 4. maddesi uyarınca kişisel verilerin işlenmesinde hukuka uygunluk, belirli ve meşru amaç, ölçülülük ve veri minimizasyonu ilkelerine riayet edilmesi zorunludur. Bu çerçevede estetik müdahalelere ilişkin görsel içeriklerin sosyal medya platformlarında paylaşılması sürecinde, paylaşımın amacı ile kullanılan içerik arasında makul ve ölçülü bir ilişkinin bulunması gerekmektedir. Özellikle sağlık hizmetine ilişkin görsellerin yalnızca dijital görünürlük sağlama, sosyal medya etkileşimini artırma veya ticari tanıtım amacıyla kullanılması; hasta mahremiyetinin korunması ve sağlık hizmetinin etik sınırları bakımından tartışmalı sonuçlar doğurabilmektedir.<strong> </strong>Bu kapsamda estetik amaçlı sağlık hizmetlerine ilişkin görsel ve içeriklerin paylaşılabilmesi için ilgili kişilerin açık, belirli, bilgilendirmeye dayalı ve özgür iradeyle açıklanmış rızalarının alınması gerekmektedir. Bunun yanı sıra veri işleme faaliyetinin kapsamı, amacı, hukuki sebebi ve paylaşım süreçlerine ilişkin gerekli aydınlatmanın usulüne uygun şekilde yapılması zorunludur. Dolayısıyla sağlık hizmeti sunucularının yalnızca standart nitelikte onam formlarıyla yetinmeleri yeterli olmayıp; paylaşım faaliyetinin kapsamını açık biçimde ortaya koyan ilgili kişinin bilgilendirilmiş iradesini yansıtan ve mevzuata uygun şekilde düzenlenmiş aydınlatma ve açık rıza prosedürlerini eksiksiz biçimde uygulamaları gerekmektedir.<strong> </strong>Öte yandan ilgili kişinin açık rızasının bulunması, sağlık hizmetine ilişkin görsel içeriklerin sınırsız biçimde paylaşılabileceği anlamına da gelmemektedir. Zira sağlık hizmetinin dijital görünürlük ve ticari tanıtım amacıyla teşhir unsuruna dönüştürülmesi, hekimlik mesleğinin güven ilişkisine dayalı etik niteliği ile bağdaşmayan sonuçlar doğurabilecek mahiyettedir. Bu nedenle sağlık hizmetine ilişkin dijital içerik faaliyetlerinin hukuka uygunluğu değerlendirilirken yalnızca açık rızanın varlığı değil; aynı zamanda paylaşımın ölçülülüğü, hasta mahremiyetine etkisi, kişilik hakları üzerindeki sonuçları ve sağlık hizmetinin etik sınırları birlikte dikkate alınmalıdır.<strong> </strong>Nitekim Sağlık Hizmetlerinde Tanıtım ve Bilgilendirme Faaliyetleri Hakkında Yönetmelik kapsamında sağlık hizmet sunucularının talep yaratmaya yönelik, yanıltıcı, abartılı veya yönlendirici nitelikte içerikler paylaşmaları yasaklanmış olup; sağlık hizmetinin ticari rekabet unsuru hâline getirilmesine yol açabilecek dijital tanıtım faaliyetleri çeşitli sınırlamalara tabi tutulmuştur. <strong> </strong>Sonuç olarak estetik amaçlı sağlık hizmetleri alanında yürütülen dijital içerik faaliyetleri bakımından daha açık, güncel ve etkin denetim mekanizmalarının oluşturulması gerekmekle birlikte; özellikle sosyal medya platformlarında yayımlanan operasyon görüntüleri, danışan deneyim içerikleri ve görsel paylaşımlar bakımından hasta haklarının korunmasını esas alan, veri güvenliği yükümlülüklerini güçlendiren ve sağlık hizmetinin etik niteliğini muhafaza eden normatif düzenlemelere duyulan ihtiyaç giderek artmaktadır.</p>

<p><strong>SONUÇ</strong></p>

<p>Dijital iletişim teknolojilerinin gelişmesi ve sosyal medya platformlarının gündelik yaşam üzerindeki etkisinin artması, sağlık hizmetlerinin sunum ve tanıtım biçiminde köklü değişimlere yol açmıştır. Özellikle estetik ve güzellik hizmetleri alanında faaliyet gösteren sağlık kuruluşları, özel klinikler ve hekimler bakımından sosyal medya platformları; yalnızca bilgilendirme aracı olmaktan çıkarak görünürlük temelli dijital pazarlama faaliyetlerinin merkezine dönüşmüştür. Bu dönüşüm neticesinde sağlık hizmeti ile ticari reklam arasındaki geleneksel sınır önemli ölçüde belirsizleşmiş; sağlık hizmetleri sosyal medya algoritmaları, dijital görünürlük ve etkileşim ekonomisi içerisinde yeniden şekillenmeye başlamıştır. Çalışma kapsamında yapılan değerlendirmeler göstermektedir ki; özellikle “before-after” paylaşımları, operasyon görüntüleri, danışan deneyim videoları, influencer iş birlikleri ve sponsorlu içerikler aracılığıyla yürütülen dijital faaliyetler, çoğu zaman bilgilendirme sınırını aşarak örtülü reklam ve yönlendirici ticari iletişim niteliği kazanmaktadır. Bu durum yalnızca reklam hukuku bakımından değil; aynı zamanda sağlık hizmetinin etik niteliği, kamu sağlığının korunması, hasta güvenliği ve tüketicinin manipülatif yönlendirmelerden korunması bakımından da önemli hukuki sorunlar doğurmaktadır. Özellikle sosyal medya platformlarının algoritmik yapısı nedeniyle yüksek etkileşim sağlayan estetik içeriklerin daha geniş kullanıcı kitlelerine ulaştırılması, estetik müdahalelerin sıradanlaştırılmasına ve bireylerin fiziksel görünüm algıları üzerinden yönlendirilmesine zemin hazırlamaktadır. Türk hukukunda sağlık hizmetlerine ilişkin reklam faaliyetleri; 1219 sayılı Tababet ve Şuabatı San’atlarının Tarzı İcrasına Dair Kanun, Tıbbi Deontoloji Nizamnamesi, 6502 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun, Ticari Reklam ve Haksız Ticari Uygulamalar Yönetmeliği, Sağlık Hizmetlerinde Tanıtım ve Bilgilendirme Faaliyetleri Hakkında Yönetmelik ile 6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunu kapsamında çeşitli sınırlamalara tabi tutulmuş olmakla birlikte mevcut normatif düzenlemelerin büyük ölçüde geleneksel medya sistemi esas alınarak oluşturulduğu görülmektedir. Buna karşılık sosyal medya platformlarının dinamik yapısı, sponsorlu içerikler ve algoritmik görünürlük sistemi karşısında mevcut denetim mekanizmalarının uygulamada yetersiz kalabildiği anlaşılmaktadır. Özellikle reklam niteliği taşıyan dijital içeriklerin “kişisel deneyim”, “bilgilendirme”, “günlük yaşam paylaşımı” veya “danışan memnuniyeti” görünümü altında sunulması, örtülü reklam yasağının dolaylı biçimde aşılmasına neden olabilmektedir. Bunun yanı sıra estetik amaçlı sağlık hizmetlerine ilişkin operasyon görüntülerinin, danışan fotoğraflarının ve sağlık verilerinin sosyal medya platformlarında paylaşılması; kişisel verilerin korunması hukuku ve hasta mahremiyeti bakımından da ciddi riskler doğurmaktadır. Özellikle sağlık verilerinin özel nitelikli kişisel veri statüsünde bulunması karşısında, dijital içerik paylaşım süreçlerinde açık rıza, aydınlatma yükümlülüğü, ölçülülük ilkesi ve veri minimizasyonu ilkelerinin titizlikle uygulanması zorunludur. Bununla birlikte ilgili kişinin açık rızasının bulunması tek başına hukuka uygunluk bakımından yeterli kabul edilmemeli; paylaşım faaliyetinin amacı, kapsamı, hasta mahremiyetine etkisi ve sağlık hizmetinin etik niteliği üzerindeki sonuçları birlikte değerlendirilmelidir. Bu çerçevede sosyal medya ortamında sağlık hizmetlerine ilişkin dijital içerik faaliyetlerinin yalnızca reklam hukuku perspektifiyle ele alınması yeterli olmayıp; sağlık hukuku, tüketici hukuku, kişisel verilerin korunması hukuku, dijital iletişim hukuku ve meslek etiği ilkeleri kapsamında bütüncül bir yaklaşımla değerlendirilmesi gerekmektedir. Özellikle estetik amaçlı sağlık hizmetleri alanında yürütülen dijital tanıtım faaliyetleri bakımından daha açık, güncel ve uygulanabilir normatif standartların oluşturulması; influencer reklamlarına ilişkin denetim mekanizmalarının güçlendirilmesi, örtülü reklam uygulamalarının daha etkin şekilde yaptırıma bağlanması ve sağlık verilerinin korunmasına ilişkin idari denetim süreçlerinin geliştirilmesi önem arz etmektedir.</p>

<p>Sonuç itibarıyla sağlık hizmetinin sosyal medya görünürlüğü ekseninde ticari rekabet unsuru haline dönüşmesi, sağlık hukukunun temel koruma alanları bakımından dikkatle değerlendirilmesi gereken yeni bir hukuki gerçeklik ortaya çıkarmaktadır. Sağlık hizmetinin güven ilişkisine dayalı etik niteliğinin korunabilmesi için dijital pazarlama faaliyetlerinin yalnızca ticari serbestlik ilkesi çerçevesinde değil; kamu sağlığı, hasta hakları, tüketicinin korunması ilkeleri doğrultusunda sınırlandırılması zorunlu görünmektedir.</p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/av-fatma-berna-vural" title="Av. Fatma Berna VURAL"><img alt="Av. Fatma Berna VURAL" height="96" src="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/200x200/hukukihaber-net/uploads/2026/05/fatma-berna-vural-5.jpeg" width="96" /></a></p>

<h4><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/av-fatma-berna-vural" title="Av. Fatma Berna VURAL">Av. Fatma Berna VURAL</a></strong></h4></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://hukukihaber.net/sosyal-medya-ortaminda-estetik-amacli-saglik-hizmetlerinin-dijital-tanitimi-ve-hukuki-sinirlari-1</guid>
      <pubDate>Tue, 19 May 2026 16:44:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/05/terazi/saglik-estetikk.jpg" type="image/jpeg" length="37932"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[HUKUKA AYKIRI DELİLLERİN DEĞERLENDİRME ZAMANI VE ŞEKLİ]]></title>
      <link>https://hukukihaber.net/hukuka-aykiri-delillerin-degerlendirme-zamani-ve-sekli-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://hukukihaber.net/hukuka-aykiri-delillerin-degerlendirme-zamani-ve-sekli-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>1- Hukuka aykırı delillere ilişkin açıklamalar;</strong></p>

<p><strong>Ceza Muhakemesi Hukukumuzda her nedense “hukuka aykırı deliller” konusu;</strong> Anayasa m.38/6’nın, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu m.206/2-a’nın, m.217/2’nin, m.230/1-b’nin ve m.289/1-i’nin açık hükümlerine rağmen hala tartışılan, netleştirilemeyen, kimisinde “delile acımak” olarak da nitelendirilebilecek maddi hakikate ve adalete ulaşamamak, kimisine göre “delil delildir, maddi hakikati gösteren bir delilin hukuka aykırılığı olamaz” anlayışıyla, kimisinde de “hukuka aykırı deliller tamam kullanılmasın, ama bu da sınırsız olmasın” kaygısı öne çıkar, bu kaygıya daha az kapılanlar ise, “mutlak ve nispi”, “önemli ve önemsiz”, “büyük ve küçük” kriterlerinden hareketle, sübjektif değerlendirmeler yaparak, bazı hukuka aykırı delillerin sanığın aleyhine delil olarak kullanılmasına göz yummak isterler ve bu görüşü savunanlar da maddi hakikate ve adalete ulaşma mazeretini öne çıkarırlar.</p>

<p>Daha önce söylediğim gibi tekrar belirtmek isterim ki; hukuka aykırı yol ve yöntemlerle elde edilen delillerin sanık aleyhine mahkumiyete esas alınabilmesi, hatta kullanılabilmesi ve hatta yargılama bir bütün olduğundan soruşturma aşamasında bile tutuklama veya adli kontrol tedbirine gerekçe gösterilmesi mümkün değildir. Hukuka aykırı delillerin kullanılabilme imkansızlığının da bir istisnası bulunmamaktadır. Ceza yargılamasının amacının maddi hakikate ve adalete ulaşmak olduğunda tereddüt bulunmamakla birlikte, bir hukuk devletinde bu ulaşma gayretinin <i>ne pahasına olursa olsun </i>şeklinde gerçekleşmesi beklenemez. Maddi hakikate ve adalete ulaşma, adli mercilerin yaptıklarının ve toplanan delillerin hukuka uygunluğu ile sınırlıdır.</p>

<p><strong>2- 6706 sayılı Cezai Konularda Uluslararası Adli İş Birliği Kanunu’nun “Soruşturma veya kovuşturmanın devralınması” başlıklı 25. maddesinin 3. fıkrası;</strong></p>

<p><strong>Bu fıkraya göre;</strong> <i>“Talepte bulunan yabancı devlet mevzuatına göre yapılmış soruşturma veya kovuşturma işlemleri ve elde edilen deliller Türk hukuku bakımından geçerli sayılır”</i>.</p>

<p>Bu hüküm; “normlar hiyerarşisi” ilkesini güvence altına alan “Anayasanın bağlayıcılığı ve üstünlüğü” başlıklı Anayasa m.11/2’de yer alan, <i>“Kanunlar Anayasaya aykırı olamaz.” </i>hükmü gereğince, “Suç ve cezalara ilişkin esaslar” başlıklı Anayasa m.38/6’da bulunan, <i>“Kanuna aykırı elde edilmiş bulgular, delil olarak kabul edilemez.” </i>hükmüne aykırı olup,<i> </i>“Mahkemelerin bağımsızlığı” başlıklı Anayasa m.138/1’de bulunan, <i>“Hakimler, görevlerinde bağımsızdırlar; Anayasaya, kanuna ve hukuka uygun olarak vicdani kanaatlerine göre hüküm verirler.” </i>hükmü de dikkate alındığında, talepte bulunan yabancı devlet mevzuatına göre toplanan bir delilin, iç hukukumuz bakımından kamu düzeninden olan ve emredici nitelik taşıyan hukuka aykırı delillerin kullanılamayacağına dair, hem Anayasa m.38/6’da ve hem de CMK m.206/2-a, m.217/2 ile m.230/1-b nedeniyle şüphelinin veya sanığın aleyhine kullanılması hukuka aykırıdır.</p>

<p>“Milletlerarası anlaşmaları uygun bulma” başlıklı Anayasa m.90/5’de yer alan; <i>“Usulüne göre yürürlüğe konulmuş Milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz. Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır.” </i>hükmünün, temel hak ve hürriyetleri daha fazla güvence altına alan ve hukuka aykırı delillerin hükme esas alınamayacağını düzenleyen Anayasa m.38/6’yı bertaraf edebilmesi mümkün değildir. İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi’nin “Tanınmış insan haklarının korunması” başlıklı 53. maddesinin, hukuka aykırı delillerin şüphelinin veya sanığın aleyhine kullanılamayacağına dair görüşümüzü desteklediği düşüncesindeyiz. <strong>İHAS m.53’e göre;</strong> <i>“Bu Sözleşme hükümlerinin hiçbirisi, herhangi bir yüksek sözleşmeci tarafın yasalarına ve onun taraf olduğu başka bir sözleşme uyarınca tanınmış insan hakları ve temel özgürlükleri sınırlayacak veya onları ihlal edecek şekilde yorumlanamaz”</i>.</p>

<p><strong>3- Hukuka aykırı delillerin değerlendirilme zamanına ve şekline geçmeden evvel, Ceza Muhakemesi Hukukumuz bakımından bazı Yargıtay kararlarına yer vermek istiyoruz;</strong></p>

<p><strong>a) <a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-7-ceza-dairesinin-20215762-e-20258147-k-sayili-karari" rel="dofollow">Yargıtay 7. Ceza Dairesi’nin 27.05.2025 tarihli, 2021/5762 E. ve 2025/8147 K</a>. sayılı oy çokluğuyla verilen kararına katılmanın mümkün olmadığını, fakat hukuka aykırı delillerin kullanılamayacağına dair muhalefet şerhine iştirak ettiğimizi belirtmek isteriz.</strong></p>

<p><strong>Sayın 7. Ceza Dairesi; </strong>yasadışı bahis oynattığı yönünde ikrarı olan sanığın eyleminin, dosya kapsamına göre 7258 sayılı Futbol ve Diğer Spor Müsabakalarında Bahis ve Şans Oyunları Düzenlenmesi Hakkında Kanun’un m.5/1-b hükmünde tanımlanan suçu oluşturduğundan bahisle, suçun vasfında hataya düşülmek suretiyle 7258 sayılı Kanunun m.5/1-a’da tanımlanan suç gereğince mahkumiyet hükmü kurulmak suretiyle eksik ceza tayin eden ve zincirleme suç yönünden değerlendirme yapmayan mahkumiyet kararını bozmuş ve hukuka aykırı deliller konusuna hiç girmemiştir.</p>

<p><strong>Hukuka aykırı elde edilen maddi deliller dışında sanığın ikrarının somut olayda mahkumiyet için yeterli olup olmadığı konusunda Daire kararını veren sayın çoğunlukla uyuşmazlığa düşen ve karara bu yönde muhalefet şerhi koyan sayın üyeye göre;</strong></p>

<p>Usule uygun şekilde CMK m.116 ve m.119 uyarınca yazılı adli arama emrinin veya adli arama kararının olmadığı, bu nedenle hukuka aykırı arama sonucunda ele geçen bilgisayarın ve kupon yazıcısının “yasak delil” niteliğinde olduğu,</p>

<p>Diğer bir hukuka aykırılığın ise “gizli soruşturmacı” olmayan kolluk görevlilerin elde ettiği delillerden kaynaklandığı, “gizli soruşturmacı” müessesesinin CMK m.139’da düzenlendiği, her ne kadar muhalefet şerhinde gizli soruşturmacı tayininin CMK m.139/7’de yer alan katalog suçlarla sınırlı olduğu belirtilerek, 7258 sayılı Kanunun 5. maddesinde muhalefetten kaynaklanan suçlarda gizli soruşturmacı görevlendirilemeyeceğine dair bir açıklamaya yer verildi ise de, esasen 7258 sayılı Kanunun 5. maddesinin 6. fıkrasının (c) bendine göre bahis suçlarında gizli soruşturmacı tayini suretiyle delil toplanabileceği, fakat somut olayda bu yönde bir kararın da bulunmadığı,</p>

<p>Yine hukuka aykırı aramada ele geçen bilgisayarlardan alınan kütük üzerinde bir değerlendirme vasıtası olan bilirkişi incelemesi yaptırılarak delillere ulaşılması halinde, bu yolla elde edilen delillerin de hukuka aykırı olacağı, çünkü arama ve elkoyma tedbirleri hukuka aykırı olduğundan, bu yolla elde edilen delillerin de hukuka aykırı sayılması gerektiği, sonuçta “zehirli ağacın meyvesi de zehirlidir” kuralının hukuka aykırı delillerde kabul edildiği,</p>

<p>Bu durumda hukuka aykırı elde edilen deliller dışında dosya kapsamında yegane delil olarak sanığın ikrarının bulunduğu, bir beyan delili olan ikrarın tek başına mahkumiyete esas alınamayacağı, her ne kadar örtülü veya açık suç ikrarının delil değeri olsa da, bunun “mutlak kanıt” olarak kabul edilemeyeceği, ceza yargılamasında amacın maddi hakikate ve adalete ulaşmak olduğu, bu amaca hizmet etmeyen ikrarın mahkumiyete esas alınamayacağı, ikrarın muhakkak başka delillerle desteklenmesinin gerektiği, kaldı ki hukuka aykırı elde edilmiş deliller sayesinde sanıktan ikrarın elde edildiği, sanığın kendisini suçlamasının sağlandığı, muhalefet şerhinde bu yönde bir değerlendirmede bulunulmasa bile, “zehirli ağacın meyvesi de zehirlidir” kuralının geçerli olacağı, “mücerret/soyut ikrar” olarak nitelendirilen ikrarın elde edilme şeklinin hukuka aykırı delillere dayandığı, hukuka aykırı uygulanan arama ve elkoyma tedbirlerinden elde edilen deliller vasıtasıyla sanığın ikrarı ve kendisi aleyhine beyan delili sunması sağlandığından, hukuka aykırı yol ve yöntemlerle elde edilen deliller sayesinde ulaşılan delilin, dolayısıyla somut olayda ikrarın hukuka aykırı sayılacağı,</p>

<p><strong>Tüm bu nedenlerle;</strong> sayın çoğunluğun görüşüne katılmadığımızı, “hukuka aykırı deliller” hususunda net ve kabul edilebilir gerekçeler ortaya koyan muhalefet şerhine esasa müessir olmayan birkaç çekincemiz hariç olmak üzere katıldığımızı, dolayısıyla sanığın mahkumiyetine dair karara iştirak etmediğimizi, mahkumiyete esas alınan delillerin hukuka aykırı elde edildiğini, bu hukuka aykırılığın sadece arama ve elkoyma tedbirlerini değil, bu yolla elde edilen tüm delilleri ve dolayısıyla sanığın ikrarını da kapsadığı, sanığın mahkumiyetine dair verilen kararın Anayasa m.38/6 başta olmak üzere, CMK m.206/2-a’ya, m.217/2’ye, m.230/1-b’ye ve m.289/1-i’ye açıkça aykırı olduğunu ifade etmek isteriz.</p>

<p><strong>b) Hukuka aykırı delillerle ilgili <a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-10-ceza-dairesinin-20192783-e-20256186-k-sayili-karari" rel="dofollow">Yargıtay 10. Ceza Dairesi’nin 28.05.2025 tarihli, 2019/2783 E. ve 2025/6186 K. sayılı bozma kararı</a>na ve gerekçesine katıldığımızı belirtmek isteriz.</strong></p>

<p><strong>Yargıtay 10. Ceza Dairesi bu kararında;</strong> <i>“5271 sayılı CMK’nın ‘Gizli soruşturmacı görevlendirilmesi’ başlıklı 139/1. maddesinde; ‘Soruşturma konusu suçun işlendiği hususunda somut delillere dayanan kuvvetli şüphe sebeplerinin bulunması ve başka surette delil elde edilememesi halinde, kamu görevlileri gizli soruşturmacı olarak görevlendirilebilir. Bu madde uyarınca yapılacak görevlendirmeye hakim tarafından karar verilir.’ denilmektedir.</i></p>

<p><i>İlgili yasa maddesi gereğince, gizli soruşturmacılar suç ve failini belirlemek ve suçla ilgili delil temin etmek için kişileri suça teşvik etmeden bilgi toplayabilecektir.</i></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><i>28.11.2011 tarihli güven alımı tutanağı içeriğine göre; olay öncesinde sorumlu kolluk görevlisinin gizli soruşturmacılara ‘sanığın kullandığı hat üzerinden kullanıcılarla iletişim kurarak belirtilen yerde buluşma sağlamak suretiyle eroin satışı yaptığına’ ilişkin bilgi verdiği, diğer bir ifadeyle sanığın isminin, kullandığı hattın ve uyuşturucu madde satma yönteminin kolluk görevlilerince bilindiği, bunun üzerine gizli soruşturmacının sanık ile telefon irtibatı kurmak suretiyle buluşma sağlayıp, sanıktan eroin satın aldığı olayda;</i></p>

<p><i>Kolluk görevlilerinin sanığı genel soruşturma usulleri ile takip ederek ya da 5271 sayılı CMK’da yazılı diğer koruma tedbirlerine başvurarak suça ilişkin delilleri elde etmeleri mümkün olduğu halde, öncelikle şüphelisi belli olmayan suçun işlendiği hususunda delil toplamaya yönelik uygulanması gereken gizli soruşturmacı kararına dayanarak delil toplamaya çalışıldığı olayda, gizli soruşturmacıların soruşturma yapan adli kolluk görevlisi olduğu kabul edilse dahi, görevlilerin suç teşkil eden fiilleri yalnız pasif davranışlarla izleyip tespit etmek yerine, <strong>sanığı arayıp buluşma sağlayarak uyuşturucu madde satın alma iradesini ortaya koyduğu, yani kanıt toplamak amacıyla sanığın suç teşkil eden bir eylem hazırlığında olmadığı aşamada suça teşvik edecek nitelikte uyuşturucu madde isteyerek sanığın iradesi üzerinde etkili olduğu ve bu nedenle elde edilen delilin hukuka aykırı delil niteliğinde olduğu</strong>, Anayasa’nın 38/6. maddesi ve 5271 sayılı CMK’nın 206/2-(a) maddesi uyarınca hukuka aykırı delilin hükme esas alınamayacağı gözetilmeden, sanığın beraatı yerine mahkumiyetine karar verilmesi,” </i>gerekçesiyle bozma kararı vermiştir.</p>

<p><strong>c) <a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-10-ceza-dairesinin-20214885-e-20258376-k-sayili-karari" rel="dofollow">Yargıtay 10. Ceza Dairesi’nin 17.09.2025 tarihli, 2021/4885 E. ve 2025/8376 K. sayılı kararı</a>nda; </strong><i>“Sanığın telefon ile aranıp ‘kontör lazım’ denildiğinde 30,00 TL karşılığında ikametinde uyuşturucu satın alınacağı bilgisi edinilmesi üzerine; günün nöbetçi Cumhuriyet savcısı ile görüşüldüğü seri numaraları alınmış 30,00 TL’nin verilmesi suretiyle uyuşturucu ticaretine girilmesi durumunda ikametinde arama yapılması sözlü talimatı üzerine, seri numaraları alınmış 30,00 TL ile kolluk görevlisi ...’nin sanığın ikametinin kapısını çaldığı, kapıyı açan sanığa 30,00 TL’yi uzatarak kontör istediği ve uyuşturucu maddenin teslim alındığı buluşmanın gerçekleştirildiği olayda; açık kimliği, adresi ve telefon numarası belirlenen ve uyuşturucu madde suçu işlediği hususunda yeterli şüphe edinilen sanık hakkında usule uygun biçimde yapılacak fiziki ve teknik takip sonucunda delil elde edilmeye çalışılması gerektiği gözetilmeden, <strong>kolluk görevlisinin yalnızca pasif bir şekilde suç teşkil eden eylemi incelemekle sınırlı kalmayıp bir sonuca ulaşmak için yani kanıt toplamak amacıyla sanığın suç teşkil eden bir eylem hazırlığında olmadığı aşamada suça teşvik edecek nitelikte uyuşturucu madde isteyerek sanığın iradesi üzerinde etkili olduğu</strong> ve devamında Cumhuriyet savcısından alınan yazılı arama emri veya hakim kararı olmadan Cumhuriyet savcısının sözlü talimatı ile evinde arama yapıldığı, bu şekilde elde edilen delillerin hukuka aykırı delil niteliğinde olduğu, hukuka aykırı delillerin de hükme esas alınamayacağı anlaşıldığından sanığın beraati yerine mahkumiyetine karar verilmesi,” </i>gerekçesiyle bozma kararı verilmiştir. Bozma kararına ve gerekçesine iştirak ediyoruz.</p>

<p><strong>d)<a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-10-ceza-dairesinin-202114424-e-20223224-k-sayili-karari" rel="dofollow"> Yargıtay 10. Ceza Dairesi’nin 15.03.2022 tarihli, 2021/14424 E. ve 2022/3224 K. sayılı kararı</a>na göre; </strong>alıcı olarak davranan gizli soruşturmacıların kendilerine suça konu uyuşturucu maddeleri temin etmesi için sanığı kullandığı cep telefonundan aradıkları ve sanığın da bu teklifi kabul ederek, diğer sanıklarla birlikte, konuşma sırasında tespit edilen yerde uyuşturucu maddeleri gizli soruşturmacılara teslim edildiği olayda gizli soruşturmacıların, yalnızca pasif şekilde suç teşkil eden eylemi incelemekle sınırlı kalmadıkları, bir sonuca ulaşmak, yani kanıt toplamak amacıyla sanıkların suç teşkil eden fiilin icrasına ilişkin hazırlıklarının olmadığı aşamada, onları suça azmettirmek suretiyle sanıklardan uyuşturucu madde istedikleri, sanıkların iradeleri üzerinde etkili oldukları ve bu nedenle elde edilen delillerin hukuka aykırı delil niteliği taşıdığı ve hukuka aykırı delillerin de hükme esas alınmayacakları değerlendirildiğinde, sanıkların beraatları yerine mahkumiyetlerine karar verilmesi bozmayı gerektirmiştir. Sayın Dairenin bu bozma ve tahliye kararları ile gerekçesine katılıyoruz.</p>

<p><strong>e)<a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-10-ceza-dairesinin-20223587-e-202417492-k-sayili-karari" rel="dofollow"> Yargıtay 10. Ceza Dairesi’nin 04.04.2024 tarihli, 2022/3587 E. ve 2024/17492 K. sayılı kararı</a>na göre; </strong><i>“Sanığın gizli soruşturmacıya uyuşturucu madde sattığı iddiasıyla açılan davada 5271 sayılı Kanun’un ‘Teknik Araçlarla İzleme’ başlıklı 140 ıncı maddesindeki düzenlemeye göre, sanığın teknik araçlarla izlenmesine ilişkin bir karar bulunmadığı, gizli soruşturmacı görevlendirilmesine ilişkin karara dayanılarak ve 5271 sayılı Kanun’un 140 ıncı maddesi uyarınca ayrıca bir karar alınmadan teknik araçlarla izleme ve görüntüleme ve ses alma işlemi yapıldığının anlaşılması karsısında, bu şekilde elde edilen delillerin hukuka aykırı olup hükme esas alınamayacağı, hukuka aykırı şekilde elde edilen görüntünün gösterilmesi sonucu sanığın olayı kısmen doğrulamasının beyanını hukuka uygun hale getirmeyeceği,<strong> yargılama esnasında 07.06.2021 tarihli celsede dinlenen gizli soruşturmacının olayı hatırlayamadığını belirtmesi nazara alındığında sanığın uyuşturucu maddeyi başkasına satma ya da devretme iradesi veya eyleminin her türlü şüpheden uzak ve kesin olarak tespit edilemediği</strong>, anlatılan şekilde elde edilen delilin hukuka aykırı olduğu ve hükme esas alınamayacağı anlaşıldığından, sanığın beraati yerine mahkumiyetine karar verilmesi hukuka aykırı görülmüştür”</i>. Sayın Dairenin bu bozma ve tahliye kararlarına iştirak ediyoruz.</p>

<p><strong>f)<a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-10-ceza-dairesinin-202316840-e-20253578-k-sayili-karari" rel="dofollow"> Yargıtay 10. Ceza Dairesi’nin 25.03.2025 tarihli, 2023/16840 E. ve 2025/3578 K. sayılı kararı</a>na göre; </strong><i>“Küçükçekmece ilçesi genelinde uyuşturucu madde ticareti yapan ve açık kimliği tespit edilemeyen faillerin belirlenmesi ve bu suça yönelik delil toplanması amacıyla 5271 sayılı CMK’nın 139. maddesi uyarınca gizli soruşturmacı görevlendirilmesine ilişkin karar alınmış ise de; 02.06.2018 tarihli rapor içeriğine göre kolluk görevlilerince uyuşturucu madde ticareti içi kullanıldığı belirlenen 0539 ... nolu hattın tespit edildiği ve tespit edilen bu hattın gizli soruşturmacılara verilerek bu hat üzerinden sanık ile irtibat kurulmasının sağlandığı olayda; alıcı olarak davranan gizli soruşturmacıların, sanık ile telefon irtibatı kurarak hazırladıkları 02.06.2018 tarihli raporda sanığın ‘caddeden gelirken şirin sokak var oraya gel görürüm sen ne kadar borcun var?’ demesi üzerine sanığın belirttiği yerde buluşulduğu, sanığın yanında bir kişinin daha olduğu, gizli soruşturmacının ‘arkadaş mı?’ diye sorması üzerine sanığın ‘hı hı ne kadar?’ dediği, gizli soruşturmacının ‘kanki ben bi 50'lik sana zahmet’ diyerek parayı sanığa verdiği ve uyuşturucu maddeyi aldığı, şüphelinin kullandığı GSM hattının görevlilerce tespit edilmesine rağmen şüpheli hakkında öncelikle 5271 sayılı CMK gereğince genel soruşturma usulleri ve CMK’nın 135. maddesi kapsamında iletişimin tespitine ilişkin tedbir kararı alınarak delil elde edilmeye çalışılması gerekirken sanıkla buluşma öncesinde gizli soruşturmacıların sanığı telefon ile arayarak irtibat kurdukları, <strong>gizli soruşturmacıların yalnızca pasif bir şekilde suç teşkil eden eylemi incelemekle sınırlı kalmayıp bir sonuca ulaşmak için yani kanıt toplamak amacıyla sanığın suç teşkil eden bir eylem hazırlığında olmadığı aşamada suça teşvik edecek nitelikte uyuşturucu madde isteyerek sanığın iradesi üzerinde etkili oldukları ve bu nedenle elde edilen delillerin hukuka aykırı delil niteliğinde olduğu</strong>, hukuka aykırı delillerin de hükme esas alınamayacağı anlaşıldığından sanığın beraatı yerine mahkumiyetine karar verilmesi hukuka aykırı görülmüştür”</i>. Sayın Dairenin bozma kararına ve gerekçesine iştirak ediyoruz.</p>

<p><strong>Yeri gelmişken belirtmeliyiz ki;</strong> Ceza Muhakemesi Hukukunda maddi hakikate ve adalete ulaşmak amacıyla tüm delillerin hukuka uygun yol ve yöntemlerle toplanması gerekir ki, bu uygunluk süreçleri de kapsar, yani CMK m.134’e ve m.135’e uygun cep telefonunu inceleme, onun içinde yer alan verilere ve haberleşmelere ulaşma ile ilgili şüpheli ile yapılan mülakat, şüphelinin korkutularak, kandırılarak veya rızası ile verdiği izin ve paylaştığı şifreden hareketle cep telefonunun veya bilgisayarın incelenmesi, suç unsuru teşkil eden veya bir suçun delili olan verilerin, bilgilerin ve haberleşmelerinin tespitinden sonra makinenin kapatılıp, usule uygun yazılı emir veya karar alınarak tekrar açılması ve delillere ulaşılması, o delillerin hukuka aykırılığını ve kirletilmelerini ortadan kaldırmaz.</p>

<p><strong>4- Hukuka aykırı delillerin değerlendirilme zamanı ve şekli;</strong></p>

<p><strong>CMK m.206’nın başlığı “Delillerin ortaya konulması ve reddi” olup, maddenin 1. fıkrasında;</strong> sanığın sorguya çekilmesinden sonra delillerin ortaya koyulmaya başlanılacağı, tebligata rağmen mazeretsiz olarak sanık sorguya gelmemişse, bunun delillerin ortaya koyulmasını engellemeyeceği ve ortaya koyulan delillerin sonradan gelen sanığa bildirileceği,</p>

<p>206. maddenin 2. fıkrasında; ortaya koyulması talep edilen delillerin (a) bendine göre kanuna aykırı elde edilmeleri, (b) bendine göre delille kanıtlanmak istenilen olayın karara etkisinin olmaması ve (c) bendine göre de delilin ortaya koyulmasının sırf davayı uzatmak amacıyla talep edilmesi halinde reddedileceğinin, bunun dışında delillerin ortaya koyulacağının, maddenin 3. fıkrasına göre; mahkemenin kabulü kaydıyla Cumhuriyet savcısı ile sanık veya müdafiinin birlikte rıza göstermeleri halinde, tanığın dinlenmesinden veya başka herhangi bir delilin ortaya koyulmasından vazgeçilebileceği, bu konuda katılanın rızasının aranmayacağı,</p>

<p><strong>CMK m.207’de;</strong> ceza muhakemesi ile amacın maddi hakikate ve adalete ulaşmak olduğu, bu sebeple delilin ortaya koyulması isteminin veya ispat edilmeye çalışılan olayın geç bildirilmesinin delilin ortaya koyulması talebinin reddi için gerekçe oluşturmayacağı, bu durumda geç bildirilen delilin ve olayın yine de duruşmada değerlendirilmeye alınacağı,</p>

<p>CMK m.206/2-a’nın, Anayasa m.38/6’ya ve CMK m.217/2-a’ya uygun olduğu, bir delilin hukuka uygun olup olmadığına ilişkin değerlendirmenin davanın sonunda değil, delillerin ortaya koyulması aşamasında yapılmasının gerektiği, bir delilin hukuka aykırı olduğunun tespiti halinde, bunun reddi için davanın sonunun beklenmemesinin gerektiği, aksi halde CMK m.206/2-a’nın bir anlamının ve amacının olmayacağı,</p>

<p>Hukuka aykırı olduğu tespit edilen delilin, ya dosyadan çıkarılıp başka bir yerde saklanması veya dosyanın ayrı bir yerinde tutulmasının gerektiği, ancak CMK m.230/1-b’de <i>“bu kapsamda dosya içerisinde bulunan ve hukuka aykırı yol ve yöntemlerle elde edilen delillerin ayrıca ve açıkça gösterilmesi” </i>ibaresi yer aldığından, hukuka aykırı olduğu tespit edilen delilin dosya dışına çıkarılamayacağı, dava dosyasında ayrı bir yerde muhafaza edilmesinin gerektiği, bu hukuka aykırılığa ilişkin tartışmaya ve sebebe de gerekçeli kararda yer verileceği, böylece kanun yollarında hukuka aykırı olduğu delil ile ilgili hukukilik denetiminin yapılmasının mümkün olabileceği,</p>

<p><strong>Bu kapsamda;</strong> “Hükmün gerekçesinde gösterilmesi gereken hususlar” başlıklı CMK m.230/1-b’nin de delillerin hukuka uygun elde edilip edilmediğinin davanın sonuna ve karar aşamasına bırakılmasına dayanak oluşturmayacağı, “Delilleri takdir yetkisi” başlıklı CMK m.217’nin ve m.230/1-b’nin hukuka aykırı delillerin kararla birlikte tespitine ve hukuka aykırılığın tespitinden dolayı hukuka aykırı delillerin sanığın mahkumiyetine esas alınmadığının gerekçeli karara yazılması ile yetinilemeyeceği, çünkü CMK m.206/1-a’nın ve m.217/2’nin hukuka aykırı delillerin değerlendirilme zamanı ve şekli ile ilgili net hükümler içerdiği, her ne kadar hukuka aykırı delillerin ne zaman değerlendirileceği ve hukuka aykırılığı tespit edilen deliller hakkında ne şekilde hareket edileceğine dair açık hüküm olmadığı söylense de bunun doğru olmadığı, CMK m.206/2-a’nın düzenlendiği yer ve başlığı ile birlikte ele alınmasının gerektiği, bunun da kovuşturmanın başlangıcını, sanığın sorgusunun sonrasını, CMK m.215 ila m.217 öncesini içine aldığı,</p>

<p>“Hükmün gerekçesinde gösterilmesi gereken hususlar” başlıklı CMK m.230/1-b’de <i>“Delillerin tartışılması ve değerlendirilmesi, hükme esas alınan ve reddedilen delillerin belirtilmesi; bu kapsamda dosya içerisinde bulunan ve hukuka aykırı yöntemlerle elde edilen delillerin ayrıca ve açıkça gösterilmesi.” </i>hükmünün yer alması, yalnızca mahkumiyet hükmünün gerekçesinde bulunması gereken unsurlar olup, bu hükümden hareketle bir delilin hukuka aykırılığı ile ilgili bir beyanın veya talebin varlığı halinde veya CMK m.206/2-a uyarınca mahkemece re’sen, o delilin hukuka uygun yol ve yöntemlerle elde edilip edilmediğinin, yani hukukilik denetiminin davanın başında yapılmasının gerektiği, sanığın veya müdafiinin bir delilin hukuka aykırılığı ile ilgili savunma veya talebi ile ilgili kararın davanın sonunda bırakılmasının ve buna gerekçe olarak CMK m.230/1-b’nin gösterilmesinin doğru olmayacağı, ancak uygulamada özellikle tutuklu yapılan yargılamalarda daha ziyade sorguların ve tahliye taleplerinin öne çıktığı,</p>

<p>CMK m.206 ve devamı hükümlerine uygun delillerin ortaya koyulması ve tartışılması sürecinin isabetli uygulanmadığı, ortaya koyulması istenen delilin hukuka aykırı elde edildiğinden bahisle reddine ilişkin taraf talebinin mahkeme tarafından CMK m.206/2-a’ya uygun şekilde ve davanın başında değerlendirilmediği ve karara bağlanmadığı, bu hususun kararla birlikte değerlendirileceği söylenerek, mahkeme tarafından kısa kararın açıklanmasından sonra gerekçeli kararda delillerle ilgili tartışmanın yapıldığı, ancak gerekçeli kararda da hangi delile üstünlük verildiğinin ve bunun sebebinin çoğunlukla gösterilmediği,</p>

<p><strong>Daha da önemlisi;</strong> CMK m.230/1-b’ye uygun şekilde dosyada bulunan ve hukuka aykırı yöntemlerle elde edilen delillerin gerekçeli kararda ayrıca ve açıkça gösterilmediği, buna göre CMK m.206/2-a uyarınca delillerin ortaya koyulması sırasında hukuka aykırı olduğu tespit edilen delilin dosyadan çıkarılmaması, her ne kadar CMK m.230/1-b’de mahkumiyet hükmünün gerekçesi yönünden dosyada bulunan ve hukuka aykırı yöntemlerle elde edilen delillerin açıkça gösterilmesi gerektiği belirtilse ve CMK m.230’un 2 ila 3. fıkralarında bu zorunluluktan bahsedilmese de, delillerin tartışılması ve değerlendirilmesi, hükme esas alınan, alınmayan ve reddedilen delillerin belirtilmesi, hukuka aykırı delillerin gösterilmesi sadece mahkumiyet kararları yönünden değil, diğer kararlar bakımından da dikkate alınması suretiyle hukuka aykırı olduğu tespit edilen delilin dosyadan çıkarılmayıp, CMK m.230/1-b’ye uygun şekilde gerekçeli kararda yazılıp gösterilmesinin gerektiği,</p>

<p><strong>Esasen;</strong> <i>gerekçeli karar hakkının</i> kovuşturmanın tüm taraflarını kapsadığı, bu nedenle beraat kararları bakımından CMK m.230/1-b’de öngörülen yükümlülüğün bulunmadığına dair iddianın karşılık bulmayacağı, CMK m.230/2’nin <i>çelişmeli yargılama sisteminde</i> delillere ilişkin tartışmayı da kapsadığı, sonuçta CMK m.223/2’de belirtilen sebeplerden birisine göre karar verilebilmesi için yalnızca mahkumiyette değil, beraatla sonuçlanan davalar yönünden de usule uygun delil tartışmasının yapılmasının gerektiği, mahkemenin kararında hangi delillere üstünlük verildiğinin, bunun sebebinin, hangi delilin hukuka uygun ve tartışmaya açılmışsa hukuka aykırı sayıldığı ile bunun sebebinin muhakkak gerekçeli kararda yer bulması gerektiği,</p>

<p>Mahkemenin; delillerle ilgili sessizliğinin, kararında hangi delile, neden üstünlük tanıdığını göstermemesinin, delillerle ilgili mahkumiyet ve hatta beraat kararlarında hukuka uygunluk tartışmasını sonuçlandırmamasının, bu konuda kanun yolları aşamasında elverişli denetime uygun şekilde gerekçeli karar yazmamasının ciddi bir eksiklik olacağı, gerekçeli karar hakkının da dürüst yargılanma hakkının içinde yer almasının ve bu hakkın taraflardan yalnızca sanığa ait olmasının, deliller yönünden beraat kararında gerekçeye yer verilmemesi eksikliğini açıklamaya yeterli olmayacağı, aksi yöntemin CMK m.34’e ve Anayasa m.141/3’e aykırı düşeceği,</p>

<p>İzahtan varestedir.</p>

<p><strong>Yeri gelmişken;</strong> mülga 1412 sayılı Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu m.237/3’den farklı olarak, yürürlükte olan 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 206. ve 207. maddelerinde, davayı gören mahkemeye re’sen delil toplama yetkisinin verilmediğini, taraflardan birisi geç de olsa bir delilin toplanıp ortaya koyulmasını talep etmediği sürece kovuşturmanın re’sen genişletilemeyeceğini, bu nedenle uygulamada tahkikatın genişletilmesi taleplerinin olup olmadığının taraflara mahkemece sorulduğunu, yine de uygulamada maddi hakikate ve adalete ulaşmak amacıyla, bazen sanığın lehine ve bazen de aleyhine talep olmadan mahkemenin delil toplayıp ortaya koyulmasını sağladığını, bunun hatalı olduğunu, yalnızca delilden vazgeçme halinde mahkemenin izne ihtiyaç bulunduğunu, bunun da CMK m.206/3’de belirtildiğini ifade etmek isteriz.</p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/prof-dr-ersan-sen" title="Prof. Dr. Ersan ŞEN"><img alt="Prof. Dr. Ersan ŞEN" height="96" src="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/200x200/hukukihaber-net/images/yazarlar/_1778u8tYyuYY1Yu77.81y0yuuoUY81ouuuai5yu2uu7uYYuouuuauY9u79uuuaYYuyY_1.jpg" width="96" /></a></p>

<h4><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/prof-dr-ersan-sen" title="Prof. Dr. Ersan ŞEN">Prof. Dr. Ersan ŞEN</a></strong></h4>

<p><span style="color:#999999">(Bu makale, sayın </span><a href="https://www.hukukihaber.net/prof-dr-ersan-sen" rel="dofollow"><span style="color:#999999">Prof. Dr. Ersan ŞEN </span></a><span style="color:#999999">tarafından </span><a href="https://www.hukukihaber.net/" rel="dofollow"><span style="color:#999999">www.hukukihaber.net</span></a><span style="color:#999999"> sitesinde yayınlanması için kaleme alınmıştır. Kaynak gösterilse dahi makalenin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan makalenin bir bölümü, aktif link verilerek kullanılabilir. Yazarı ve kaynağı gösterilmeden kısmen ya da tamamen yayınlanması şahsi haklara ve fikri haklara aykırılık teşkil eder.)</span></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://hukukihaber.net/hukuka-aykiri-delillerin-degerlendirme-zamani-ve-sekli-1</guid>
      <pubDate>Tue, 19 May 2026 15:34:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2023/02/terazi/terazz4.jpg" type="image/jpeg" length="25750"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[CEZA MUHAKEMESİ KANUNU BAĞLAMINDA ÇAPRAZ SORGU]]></title>
      <link>https://hukukihaber.net/ceza-muhakemesi-kanunu-baglaminda-capraz-sorgu-yaman</link>
      <atom:link rel="self" href="https://hukukihaber.net/ceza-muhakemesi-kanunu-baglaminda-capraz-sorgu-yaman" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>- 5271 sayılı CMK’nın 201. maddesine göre;</p>

<p>(1) Cumhuriyet savcısı, müdafi veya vekil sıfatıyla duruşmaya katılan avukat; sanığa, katılana, tanıklara, bilirkişilere ve duruşmaya çağrılmış diğer kişilere, duruşma disiplinine uygun olarak doğrudan soru yöneltebilirler. Sanık ve katılan da mahkeme başkanı veya hâkim aracılığı ile soru yöneltebilir. Yöneltilen soruya itiraz edildiğinde sorunun yöneltilmesinin gerekip gerekmediğine, mahkeme başkanı karar verir. Gerektiğinde ilgililer yeniden soru sorabilir.<br />
(2) Heyet halinde görev yapan mahkemelerde, heyeti oluşturan hâkimler, birinci fıkrada belirtilen kişilere soru sorabilir.</p>

<p>- Buna göre;</p>

<p>Cumhuriyet savcısı, müdafii (avukat) ve vekil, sanığa, tanığa, bilirkişiye ve diğer kişilere doğrudan soru sorabilir. Sadece hakimin soru sormasından ayrılan bir sistemdir.</p>

<p>Hâkim, yalnızca hukuka aykırı, konuyla ilgisiz veya yönlendirici-baskı içeren soruları engelleyebilir. Silahların eşitliği ilkesi gereği taraflara bu hak tanınmıştır.</p>

<p>Çapraz sorgu, özellikle tanık beyanının güvenilirliğini ölçmede, çelişkileri ortaya çıkarmada kritik rol oynar.</p>

<p><strong>- CMK’ya göre;</strong></p>

<p>Şüpheli-sanığın sorgusu CMK 147’ye göre,<br />
Tanıkların dinlenmesi usulü CMK 52’ye göre,<br />
Tanığın korunması CMK 58’e göre yerine getirilir.</p>

<p><strong>- Türkiye’de sistem:</strong></p>

<p>Tam anlamıyla Anglo-Sakson tarzı “sert çapraz sorgu” değildir.<br />
Hâkim hâlâ aktif rol sahibidir.<br />
Ancak m.201 ile tarafların doğrudan soru sorma yetkisi genişletilmiştir</p>

<p>- Sanık-müdafiin tanığa soru sorma hakkı engellenmişse savunma hakkı kısıtlanır. CMK m.201 kapsamındaki doğrudan soru sorma hakkı, adil yargılanmanın parçasıdır.</p>

<p>- Tanık beyanının test edilemeden, silahların eşitliği, çelişmeli yargılama ilkesi gereği çapraz sorgu imkânı tanınmadan hüküm kurulması bozma nedenidir.</p>

<p>- Müdafiin tanığa soru sormasının engellenmesi hukuka aykırıdır.</p>

<p>- Tanığın beyanı hükme esas alınıyorsa, mutlaka çapraz sorgu imkânı sağlanmalıdır.</p>

<p>- Hâkim sadece ilgisiz, hakaret içeren, yönlendirici soruları engelleyebilir. Bunun dışındaki sınırlamalar savunma hakkını ihlal eder.</p>

<p>- Sanığın bizzat soru sorma hakkı da vardır.<br />
Bu hak engellenirse adil yargılanma ihlali söz konusudur.</p>

<p>- Anayasa Mahkemesi<br />
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi m.6’ya göre sanığın aleyhine olan tanıkları sorgulama hakkı olduğuna karar vermiştir.</p>

<p>- Yargıtay ve AYM’ye göre eğer tanık beyanı hükme esas alınıyorsa, savunma o tanığı çapraz sorguya tabi tutamamışsa hüküm hukuka aykırı olur.</p>

<p>- Uygulamada,</p>

<p>“Soru sorma hakkı var, ama hâkim izin vermedi” ise tutanaklara geçirilmelidir.</p>

<p>“Tanık SEGBİS ile dinlendi, ama soru sorulamadı” ise bu da bozma sebebi olabilir.</p>

<p>Çapraz sorgu sınırlanabilir, ama tamamen ortadan kaldırılamaz.</p>

<p></p>

<h3><strong>- Çapraz sorgu nasıl yapılır?</strong></h3>

<p>Soru sorulmalı, tartışma yapılmamalı, kısa, kapalı ve yönlendirici sorular sorulmalıdır.</p>

<p><strong>- Etkili çapraz sorgu teknikleri:</strong></p>

<p>1. Kapalı soru sorulmalı, muhatap Evet-Hayır’a zorlanmalı, böylelikle tanık kontrol altına alınmalıdır.</p>

<p>“Olay saatinde orada değildiniz, doğru mu?</p>

<p>“Sanığı daha önce tanıyordunuz, değil mi?”</p>

<p>2. Çelişki yakalanarak tanığın güvenirliği ortaya çıkarılmalıdır.</p>

<p>“İfadenizde saat 19:00 dediniz, şimdi 20:00 diyorsunuz, hangisi doğru?”</p>

<p>3. Detaylandırma yapılarak mantık hatası ortaya çıkarılmalıdır.</p>

<p>“Sokak karanlıktı dediniz, aydınlatma yoktu, değil mi?”</p>

<p>“Peki sanığın siyah tişörtünü nasıl seçtiniz?”</p>

<p>4. Hafıza testi yapılarak beyanın zayıflığı ortaya konulmalıdır.</p>

<p>“Aradan 3 yıl geçti, bu olayı tüm ayrıntılarıyla nasıl hatırlıyorsunuz?”</p>

<p>5. Tanığın taraflılığının ortaya çıkarılması sağlanabilir.</p>

<p>“Sanık ile akrabalığınız var mı?”</p>

<p>“Aranızda önceye dayalı husumet var mı?”</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>- Hâkim müdahale eder ve çapraz soru sorma hakkı ihlal edilirse, mahkemeden CMK m.201 uyarınca doğrudan soru sorma hakkının kısıtlandığı, bu hususun tutanağa geçirilmesi talep edilmeli, talebin duruşma tutanağına aynen geçirilmesi sağlanmalıdır.</p>

<p>- İstinaf ve Yargıtay incelemesinde dikkate alınabilmesi için;</p>

<p>“Müdafi olarak tanığa yöneltmek istediğimiz soruların mahkemece engellenmesine itiraz ediyoruz. Bu durumun CMK m.201’e aykırı olduğunu ve savunma hakkını kısıtladığını beyan ederiz.” ibaresinin duruşma tutanağına yazılması sağlanmalı, mümkünse sorulan sorunun da aynen duruşma tutanağında yer almasına çalışılmalıdır.</p>

<p>- Bunun yanı sıra gizli tanığa kimliği sorulamaz, ancak olayı nasıl gördüğü sorgulanabilir.</p>

<p>- SEGBİS ile tanık dinlenirken ses kesilmiş ve soru sorulamamışsa bu husus mutlaka tutanağa geçirilmelidir.</p>

<p>- Sadece avukatı değil, sanığın da soru sorma hakkı vardır, sorabilir, engellenirse bozma sebebi olabilir.</p>

<p>- Çapraz sorguda;</p>

<p>1-Kısa, yönlendirici, “evet-hayır” cevaplı,</p>

<p>2-Tanığın görme–bilme kapasitesi, çelişkisi ve taraflılığı hedef alınır.</p>

<p>Örneğin;</p>

<p><strong>Cinsel saldırı suçunda;</strong></p>

<p>Müştekiye:</p>

<p>“Olaydan hemen sonra şikâyette bulunmadınız, doğru mu?”</p>

<p>“Sanıkla olaydan sonra iletişiminiz devam etti, değil mi?”</p>

<p>“Olay yerinde bağırdığınıza dair bir tanık yok, doğru mu?”</p>

<p>“Darp-cebir izine dair kesin bir rapor yok, değil mi?”</p>

<p><strong>Hırsızlık suçunda tanığa;</strong></p>

<p>“Olay geceydi ve ortam yeterince aydınlık değildi, doğru mu?”</p>

<p>“Sanığı daha önce tanımıyordunuz, değil mi?”</p>

<p>“Yüzünü net seçtiğinizi söylemeniz zor, değil mi?”</p>

<p>“Kaç saniye gördünüz? 10 saniyeden azdı, doğru mu?”</p>

<p>Kamera varsa:</p>

<p>“Görüntüdeki kişinin yüzü net seçilemiyor, doğru mu?”</p>

<p><strong>Kasten Yaralama suçunda;</strong></p>

<p>Tanığa:</p>

<p>“İlk fiziksel teması kimin başlattığını net görmediniz, doğru mu?”</p>

<p>“Taraflar arasında önceden husumet vardı, değil mi?”</p>

<p>“Olay çok kısa sürdü, detayları seçemediniz, doğru mu?”</p>

<p><strong>Yağma suçunda;</strong></p>

<p>Müştekiye:</p>

<p>“Size yönelik açık bir tehdit cümlesi kurulmadı, doğru mu?”</p>

<p>“Eşyanızı kendi rızanızla verdiniz, değil mi?”</p>

<p>“Sanığın elinde silah yoktu, doğru mu?”</p>

<p><strong>Hakaret suçunda;</strong></p>

<p>Tanığa:</p>

<p>“Sözler tartışma sırasında söylendi, doğru mu?”</p>

<p>“Karşılıklı konuşma vardı, tek taraflı değil, doğru mu?”</p>

<p>“Tam olarak hangi kelimenin kullanıldığını hatırlamıyorsunuz, doğru mu?”</p>

<p><strong>Dolandırıcılık suçunda;</strong></p>

<p>Müştekiye:</p>

<p>“Sanık size açıkça yalan bir bilgi vermedi, doğru mu?”</p>

<p>“Bu işlem bir ticari ilişki kapsamında yapıldı, değil mi?”</p>

<p>“Parayı kendi rızanızla gönderdiniz, doğru mu?”</p>

<p>şeklinde kapalı uçlu sorular yöneltilmelidir.</p>

<p><a href="https://hukukihabernet.teimg.com/hukukihaber-net/uploads/2026/03/onder-yaman-1.jpg" rel="nofollow" title=""><img alt="" src="https://hukukihabernet.teimg.com/hukukihaber-net/uploads/2026/03/onder-yaman-1.jpg" /></a></p>

<p><strong>Önder YAMAN<br />
Bakırköy Cumhuriyet Savcısı</strong></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://hukukihaber.net/ceza-muhakemesi-kanunu-baglaminda-capraz-sorgu-yaman</guid>
      <pubDate>Tue, 19 May 2026 10:24:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/03/terazi/kelepce-themisisaasd.jpg" type="image/jpeg" length="94481"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[MURİS MUVAZAASI ÇERÇEVESİNDE KIZ ÇOCUKLARININ MİRASTAN DIŞLANMASI SORUNU: ERKEK ÇOCUK LEHİNE YAPILAN DEVİRLERİN HUKUKİ SONUÇLARI, SAKLI PAY VE DAVA STRATEJİLERİ]]></title>
      <link>https://hukukihaber.net/muris-muvazaasi-cercevesinde-kiz-cocuklarinin-mirastan-dislanmasi-sorunu</link>
      <atom:link rel="self" href="https://hukukihaber.net/muris-muvazaasi-cercevesinde-kiz-cocuklarinin-mirastan-dislanmasi-sorunu" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Özet</strong></p>

<p>Türk toplumunda miras paylaşımına ilişkin uyuşmazlıkların önemli bir kısmı, mirasbırakanın sağlığında malvarlığını erkek çocukları lehine devretmesi ve kız çocuklarını fiilen mirastan dışlaması nedeniyle ortaya çıkmaktadır. Bu işlemler çoğu zaman tapuda satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesi görünümü altında gerçekleştirilmekte; gerçekte ise bağış iradesi gizlenmektedir. Türk hukukunda bu durum “muris muvazaası” olarak nitelendirilmektedir. Çalışmada muris muvazaasının hukuki niteliği, erkek çocuk lehine yapılan devirlerde Yargıtay’ın geliştirdiği değerlendirme kriterleri, saklı paya etkisi, tenkis ve denkleştirme kurumlarıyla ilişkisi, zamanaşımı meselesi ve uygulamada izlenmesi gereken dava stratejileri incelenmektedir.</p>

<p></p>

<p><strong>GİRİŞ</strong></p>

<p>Miras hukukunun temel amacı, mirasbırakanın ölümü sonrasında malvarlığının kanunda öngörülen sistem çerçevesinde adil şekilde intikalini sağlamaktır. Bununla birlikte uygulamada, özellikle geleneksel aile yapısının etkili olduğu bölgelerde, mirasbırakanların kız çocuklarının mirastan pay almasını önlemek amacıyla sağlığında çeşitli tasarruflarda bulunduğu görülmektedir.</p>

<p>Bu tasarruflar çoğu zaman görünüşte bir satış işlemi şeklinde düzenlenmektedir. Tapuda erkek çocuk lehine satış yapılmış gibi görünmekte; ancak işlem gerçekte karşılıksız kazandırma niteliği taşımaktadır. Amaç çoğu kez belirli mirasçıları mirastan mahrum bırakmak ve tereke dışında fiili bir paylaşım gerçekleştirmektir.</p>

<p>Bu tür uyuşmazlıklarda temel sorun, mirasbırakanın gerçek iradesinin tespiti ve yapılan işlemin hukuki niteliğinin belirlenmesidir. Çünkü işlemin muvazaalı kabul edilmesi halinde tapu iptali ve tescil gündeme gelirken, gerçek bir bağışın varlığı halinde hukuki koruma tenkis ile sınırlı kalabilmektedir.</p>

<p></p>

<p><strong>I. MURİS MUVAZAASI KAVRAMI VE HUKUKİ NİTELİĞİ</strong></p>

<p>Muris muvazaası, mirasbırakanın gerçek iradesini gizleyerek üçüncü kişiler önünde farklı bir işlem yapmış gibi görünmesidir.</p>

<p>Klasik örnek:</p>

<p>Mirasbırakanın erkek çocuğuna taşınmazını tapuda “satış” göstererek devretmesi; ancak gerçekte herhangi bir bedel almamış olmasıdır.</p>

<p>Bu durumda iki ayrı işlem bulunmaktadır:</p>

<p><strong>Görünürdeki işlem:</strong></p>

<p>Satış sözleşmesi</p>

<p><strong>Gizli işlem:</strong></p>

<p>Bağışlama</p>

<p>Bu işlem öğretide ve Yargıtay uygulamasında “nispi muvazaa” olarak kabul edilmektedir.</p>

<p>İki aşamalı bir geçersizlik söz konusudur:</p>

<p>İlk olarak görünürdeki satış işlemi gerçek iradeye aykırı olduğundan geçersizdir.</p>

<p>İkinci olarak gizlenen bağış işlemi taşınmaz devrinde resmi şekil şartlarına uyulmadığı için geçersiz kabul edilmektedir.</p>

<p>Bu nedenle taşınmaz hukuken terekeden çıkmamış sayılmaktadır.</p>

<p></p>

<p><strong>II. 01.04.1974 TARİHLİ 1/2 SAYILI İÇTİHADI BİRLEŞTİRME KARARI VE KAPSAMI</strong></p>

<p>Muris muvazaası alanında temel kaynak, 01.04.1974 tarihli 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararıdır.</p>

<p>Karara göre:</p>

<p>Miras hakkı ihlal edilen tüm mirasçılar, saklı pay sahibi olup olmadıklarına bakılmaksızın dava açabilir.</p>

<p>Bu yönüyle muris muvazaası, yalnızca saklı payı koruyan bir kurum değildir.</p>

<p>İşlem tamamen hükümsüz kabul edildiği için:</p>

<p>taşınmaz yeniden terekeye döner.</p>

<p>Bu nedenle dava sonucunda mirasçı yalnızca saklı payını değil, yasal miras payının tamamını talep edebilir.</p>

<p>Bu nokta özellikle tenkis davasından ayrılmaktadır.</p>

<p></p>

<p><strong>III. ERKEK ÇOCUK LEHİNE YAPILAN DEVİRLERDE “MAL KAÇIRMA” KASTI</strong></p>

<p>Uyuşmazlıkların büyük kısmı erkek çocuk lehine yapılan devirlerden kaynaklanmaktadır.</p>

<p>Özellikle şu düşünce uygulamada sıklıkla görülmektedir:</p>

<p>“Kız çocuk evlenmiştir; artık eşinin ailesine gitmiştir; taşınmaz erkek çocukta kalmalıdır.”</p>

<p>Bu yaklaşım sosyal bir gerçeklik olmakla birlikte hukuk bakımından doğrudan sonuç doğurmamaktadır.</p>

<p>Ancak Yargıtay kararlarında bu tür toplumsal eğilimler dikkate alınmaktadır.</p>

<p>Mahkemeler şu kriterleri araştırmaktadır:</p>

<p><strong>1. Davalı erkek çocuğun ekonomik gücü</strong></p>

<p>Taşınmazı satın alabilecek mali yeterliliği var mı?</p>

<p><strong>2. Satış bedeli ile gerçek değer arasındaki fark</strong></p>

<p>Taşınmaz milyonlar değerindeyken çok düşük bedel gösterilmiş mi?</p>

<p><strong>3. Murisin satış ihtiyacı</strong></p>

<p>Gerçekten paraya ihtiyacı var mıydı?</p>

<p><strong>4. Aile içi ilişkiler</strong></p>

<p>Mirasbırakan kız çocuklarıyla sorun yaşıyor muydu?</p>

<p><strong>5. Yöresel gelenekler</strong></p>

<p>Kız çocuklarını mirastan uzaklaştırma eğilimi var mı?</p>

<p>Bu unsurların birlikte değerlendirilmesiyle murisin gerçek iradesi ortaya çıkarılmaya çalışılır.</p>

<p></p>

<p><strong>IV. KIZ ÇOCUKLARI HANGİ DAVALARI AÇABİLİR?</strong></p>

<p><strong>A. Muris Muvazaasına Dayalı Tapu İptal ve Tescil Davası</strong></p>

<p>Eğer işlem görünüşte satış ancak gerçekte bağış niteliğindeyse açılması gereken temel dava budur.</p>

<p>Sonuç:</p>

<ul style="list-style-type:disc" type="disc">
 <li>işlem tamamen geçersiz olur</li>
 <li>taşınmaz terekeye döner</li>
 <li>davacı yalnız saklı payını değil tam miras payını alabilir</li>
</ul>

<p>En önemli avantajı:</p>

<p>zamanaşımına tabi olmamasıdır.</p>

<p><strong>B. Tenkis Davası</strong></p>

<p>İşlem gerçek bir bağış ise muvazaa iddiası ileri sürülemeyebilir.</p>

<p>Bu durumda saklı pay ihlal edilmişse tenkis gündeme gelir.</p>

<p>Ancak burada önemli sınırlamalar vardır:</p>

<p>Davacı yalnız saklı payını alabilir.</p>

<p>İşlem tamamen ortadan kalkmaz.</p>

<p><strong>C. Denkleştirme</strong></p>

<p>Mirasbırakanın çocuklarına sağlığında yaptığı bazı kazandırmalar, aksi belirtilmedikçe miras payına mahsup edilir.</p>

<p>Bu kurum özellikle:</p>

<ul style="list-style-type:disc" type="disc">
 <li>ev verilmesi</li>
 <li>iş yeri devri</li>
 <li>yüksek miktarlı para transferleri</li>
</ul>

<p>bakımından önemlidir.</p>

<p></p>

<p><strong>V. SAKLI PAY VE ERKEK ÇOCUK LEHİNE DEVRİN ETKİSİ</strong></p>

<p>Saklı pay, mirasbırakanın tamamen ortadan kaldıramayacağı miras payıdır.</p>

<p>Ancak uygulamada önemli bir yanlış düşünce vardır:</p>

<p>“Babam malını sağlığında istediğine verir; kimse karışamaz.”</p>

<p>Bu ifade mutlak doğru değildir.</p>

<p>Mirasbırakan tasarruf özgürlüğüne sahip olmakla birlikte;</p>

<p>mirasçıları etkisiz bırakmak amacıyla muvazaalı işlem yapamaz.</p>

<p>Özellikle saklı payı bertaraf etmeye yönelik işlemler yargısal denetime tabidir.</p>

<p></p>

<p><strong>VI. ZAMANAŞIMI VE HAK DÜŞÜRÜCÜ SÜRELER</strong></p>

<p>Burada kritik ayrım vardır:</p>

<p><strong>Muris muvazaası:</strong></p>

<p>Zamanaşımına tabi değildir.</p>

<p>Çünkü dava yolsuz tescile dayanır.</p>

<p>Yıllar sonra dahi açılabilir.</p>

<p><strong>Tenkis:</strong></p>

<p>Hak düşürücü süreye tabidir.</p>

<p>Mirasçı;</p>

<p>tasarrufu öğrendiği tarihten itibaren bir yıl içinde,</p>

<p>her durumda ölümden itibaren on yıl içinde dava açmalıdır.</p>

<p>Bu ayrım uygulamada çoğu davanın kaderini belirlemektedir.</p>

<p></p>

<p><strong>VII. UYGULAMADA EN GÜVENLİ DAVA STRATEJİSİ</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Uygulamada en doğru yöntem:</p>

<p><strong>terditli dava açılmasıdır.</strong></p>

<p>Talep sırası:</p>

<p>Birinci talep:</p>

<p>Muris muvazaası nedeniyle tapu iptal ve tescil</p>

<p>İkinci talep:</p>

<p>Tenkis</p>

<p>Bu yöntem davanın tamamen reddedilmesi riskini azaltmaktadır.</p>

<p><strong>SONUÇ</strong></p>

<p>Kız çocuklarının mirastan dışlanması amacıyla erkek çocuk lehine yapılan görünüşte satış işlemleri, Türk hukukunda yalnızca aile içi tercih veya gelenek meselesi değildir. Bu işlemler miras hukukunun temel ilkeleri, saklı pay sistemi ve dürüstlük kuralı çerçevesinde yargısal denetime tabidir.</p>

<p>Özellikle muris muvazaası kurumu, görünürde satış gibi yapılan ancak gerçekte bağış niteliği taşıyan işlemlere karşı güçlü bir koruma mekanizması oluşturmaktadır. Bununla birlikte her olayın kendi şartları içinde değerlendirilmesi; murisin gerçek iradesi, aile ilişkileri, ekonomik olgular ve toplumsal koşulların birlikte incelenmesi gerekir.</p>

<p>Kanaatimizce güncel uygulamada mirasçıların en etkili hukuki koruması, muris muvazaasına dayalı tapu iptal ve tescil talebinin terditli tenkis istemiyle birlikte ileri sürülmesidir.</p>

<p><img alt="Emrah Golgi̇yaz" height="220" src="https://hukukihabernet.teimg.com/hukukihaber-net/uploads/2026/05/emrah-golgiyaz.jpg" width="200" /></p>

<p><strong>Av. Emrah GOLGİYAZ</strong></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://hukukihaber.net/muris-muvazaasi-cercevesinde-kiz-cocuklarinin-mirastan-dislanmasi-sorunu</guid>
      <pubDate>Tue, 19 May 2026 10:20:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/02/terazi/themisis-1.jpg" type="image/jpeg" length="82066"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Psikiyatrik Tanı Almış Müvekkille Çalışmak: Avukatın Tanı Koymadan Gözlemleme, Damgalamadan Somutlaştırma Görevi]]></title>
      <link>https://hukukihaber.net/psikiyatrik-tani-almis-muvekkille-calismak-avukatin-tani-koymadan-gozlemleme-damgalamadan-somutlastirma-gorevi-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://hukukihaber.net/psikiyatrik-tani-almis-muvekkille-calismak-avukatin-tani-koymadan-gozlemleme-damgalamadan-somutlastirma-gorevi-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Özet</strong></p>

<p>Bu makale, psikiyatrik tanı almış veya ruhsal kırılganlık gösteren müvekkille çalışan avukatın mesleki konumunu, etik sınırlarını ve hukuki sorumluluğunu incelemektedir. Avukatın görevi psikiyatrik tanı koymak değildir; ancak müvekkilin anlatısında, karar alma kapasitesinde, gerçeklik değerlendirmesinde ve avukatla kurduğu ilişkide hukuki temsil bakımından önem taşıyan işaretleri gözlemlemesi gerekir. Psikiyatrik tanı, hak arama faaliyetini değersizleştiren bir damga olarak görülmemeli; aksine savunma ilişkisinin daha dikkatli, kayıtlı, somut ve insanî biçimde kurulmasını gerektiren bir veri olarak değerlendirilmelidir. Bu bağlamda makale, “zor müvekkil” ile psikiyatrik kırılganlık arasındaki ayrımı; anlatı testi, gerçeklik testi ve karar kapasitesi testi üzerinden ele almakta; gerçek mağduriyet ile psikiyatrik anlatının birbirine karıştığı durumlarda avukatın hukuki çekirdeği nasıl ayıklaması gerektiğini tartışmaktadır. Ayrıca ceza yargılamasında psikiyatrik durumun ceza sorumluluğu, savunma kapasitesi ve adli psikiyatri değerlendirmesi bakımından taşıdığı önem vurgulanmaktadır. Makalenin temel sonucu şudur: Avukat, tanı koymadan gözlemlemeli; müvekkili damgalamadan somutlaştırmalı; onun acısını ciddiye alırken dosyaya yalnızca hukuken taşınabilir çekirdeği koymalıdır.</p>

<p><strong>Giriş: Tanı Değil, Savunma İlişkisi</strong></p>

<p>Avukatlık pratiğinde bazı müvekkiller yalnızca hukuki sorunlarıyla gelmezler. Beraberlerinde ağır bir öfke, derin bir güvensizlik, dağılmış bir anlatı, yoğun bir mağduriyet duygusu, psikiyatrik tedavi geçmişi veya ruhsal kırılganlık da getirirler. Bu durum, avukat bakımından basit bir “zor müvekkil” meselesi değildir. Çünkü burada aynı anda birkaç alan kesişir: savunma hakkı, insan onuru, mesleki etik, hukuki gerçeklik testi, psikiyatrik kırılganlık ve avukatın kendi mesleki sınırları.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Psikiyatrik tanı almış bir kişiyle çalışırken avukatın ilk yanılgısı, müvekkilin bütün anlatısını tanısına indirgemektir. “Bu kişi zaten psikiyatrik hasta, o halde anlattıkları güvenilir değildir” yaklaşımı, savunma hakkı bakımından son derece tehlikelidir. Çünkü psikiyatrik tanı almış olmak, kişinin mutlaka gerçek dışı konuştuğu, hukuki taleplerinin dayanaksız olduğu veya uğradığı haksızlığı ifade edemeyeceği anlamına gelmez.</p>

<p>İkinci yanılgı ise bunun tam tersidir: Müvekkilin anlattığı her şeyi, hiçbir hukuki süzgeçten geçirmeden olduğu gibi dosyaya taşımak. Bu da başka bir tehlikedir. Çünkü bazı müvekkiller gerçekten ağır bir haksızlık yaşamış olabilir; fakat bu haksızlığı anlatma biçimi psikolojik olarak dağılmış, abartılı, komplocu, öfkeli veya tutarsız hale gelmiş olabilir. Avukatın görevi bu anlatıyı ne küçümsemek ne de bütünüyle sahiplenmektir. Avukatın görevi, anlatının içindeki <strong>hukuki çekirdeği</strong> bulmaktır.</p>

<p>Bu yazının temel tezi şudur: <strong>Avukat psikiyatrik tanı koymaz; fakat savunma ilişkisini etkileyen işaretleri gözlemlemek, müvekkili damgalamadan anlatının hukuki çekirdeğini somutlaştırmak ve gerektiğinde uzman değerlendirmesini sürece dahil etmek zorundadır.</strong></p>

<p><strong>I. Avukat Hekim Değildir; Fakat Gözlemci Olmak Zorundadır</strong></p>

<p>Avukatın görevi psikiyatrik teşhis koymak değildir. Avukat, müvekkiline “paranoid”, “bipolar”, “kişilik bozukluğu var”, “hezeyan içinde” gibi etiketler yapıştıramaz. Bu hem mesleki sınırın aşılmasıdır hem de müvekkilin onurunu zedeleyebilir. Fakat avukatın teşhis koymaması, hiçbir gözlem yapmayacağı anlamına gelmez. Aksine, avukat savunma ilişkisini sağlıklı kurabilmek için bazı işaretleri dikkatle izlemelidir.</p>

<p>Müvekkil olayları zaman, kişi, yer ve sebep-sonuç ilişkisi içinde anlatabiliyor mu? Aynı olay her görüşmede bütünüyle değişiyor mu? Avukata güvenebiliyor mu? Avukatı kısa süre içinde “tek kurtarıcı” veya “ihanet eden kişi” konumuna yerleştiriyor mu? Hukuki talep ile kişisel öfke birbirine karışmış mı? Delile dayalı iddia ile kuşku, sezgi ve komplo anlatısı ayrışabiliyor mu?</p>

<p>Bu sorular teşhis koymak için değil, savunma ilişkisini yönetmek için önemlidir. Çünkü avukatın mesleki sorumluluğu, müvekkilin anlattığı her şeyi psikolojik bir metin olarak değil, hukuki bir dosya malzemesi olarak değerlendirmektir. Olayın hangi kısmı ispatlanabilir? Hangi kısmı tanıkla desteklenebilir? Hangi kısmı belgeye bağlanabilir? Hangi kısmı yalnızca müvekkilin öznel yorumu olarak kalmaktadır? Hangi iddia hukuken sonuç doğurabilir? Hangi iddia dosyayı dağıtma riski taşır?</p>

<p>Bu ayrım yapılmadığında savunma iki uçtan birine savrulur: Ya müvekkil tanısı nedeniyle baştan değersizleştirilir ya da müvekkilin dağınık anlatısı dosyanın merkezine yerleştirilerek hukuki strateji zayıflatılır.</p>

<p><strong>II. Zor Müvekkil ile Psikiyatrik Kırılganlık Arasındaki Fark</strong></p>

<p>Her ısrarcı, kuşkucu, öfkeli veya çok konuşan müvekkil psikiyatrik vaka değildir. Hukuk pratiği doğası gereği kriz alanıdır. Müvekkil çoğu zaman avukata hayatının en gergin dönemlerinden birinde gelir. Boşanma, tutuklama, ceza soruşturması, miras kavgası, işten çıkarılma, aile içi şiddet, haksız suçlama veya malvarlığı kaybı gibi olaylar kişiyi duygusal olarak sarsabilir.</p>

<p>Bu nedenle avukat ilk aşamada aceleci davranmamalıdır. Müvekkilin öfkeli olması, ağlaması, tekrar tekrar aynı olayı anlatması, karşı tarafa güvenmemesi veya adalet sistemine öfke duyması tek başına psikiyatrik kırılganlık göstergesi değildir. Bazen bu tepkiler, yaşanan haksızlığın doğal sonucudur.</p>

<p>Ancak bazı durumlarda anlatı sıradan öfke veya kaygı sınırını aşar. Müvekkil olayları kronolojik olarak kuramıyorsa, her görüşmede temel anlatı değişiyorsa, delil yerine yalnızca sezgi ve komplo anlatısı sunuyorsa, herkesin kendisine karşı birleştiğini söylüyorsa, avukatı kısa sürede ya mutlak kurtarıcı ya da ihanet eden kişi olarak görüyorsa, hukuken imkânsız taleplerde ısrar ediyorsa, burada avukatın dikkatini artırması gerekir.</p>

<p>Buradaki mesele “bu kişi hasta mı?” sorusu değildir. Daha doğru soru şudur: <strong>Bu müvekkille olağan vekâlet ilişkisi yeterli olacak mı, yoksa özel dikkat, yazılı teyit, uzman değerlendirmesi veya daha sınırlı bir stratejik çalışma mı gerekecek?</strong></p>

<p><strong>III. Psikiyatrik Tanı, Hak Arama Faaliyetini Değersizleştirmez</strong></p>

<p>Hukuk pratiğinde çok sinsi bir eğilim vardır: Psikiyatrik geçmişi olan kişinin şikâyeti, talebi veya savunması çoğu zaman sessizce değersizleştirilir. Kollukta, savcılıkta, mahkemede, hatta bazen avukatlık görüşmesinde bile “bu kişi zaten sorunlu” şeklinde görünmez bir kanaat oluşabilir.</p>

<p>Oysa bu yaklaşım, hak arama özgürlüğü bakımından ciddi bir risktir. Psikiyatrik tanı almış bir kişi de haksızlığa uğrayabilir. Dolandırılabilir, tehdit edilebilir, darp edilebilir, mirastan dışlanabilir, aile içinde kötü muamele görebilir, işyerinde mobbinge uğrayabilir, kolluk veya yargı süreçlerinde örselenebilir. Hatta kimi zaman ruhsal kırılganlığı, onu haksızlıklara karşı daha korunmasız hale getirir. Bu nedenle avukatın temel ilkesi şu olmalıdır: <strong>Psikiyatrik tanı, hak arama faaliyetini lekeleyen bir unsur değildir; yalnızca avukatın daha dikkatli, daha kayıtlı, daha sabırlı ve daha sınırları belirgin çalışmasını gerektiren bir veridir.</strong></p>

<p>Burada “damgalanma” tehlikesi özellikle önemlidir. Müvekkilin psikiyatrik tanısı, onun her sözünü şüpheli hale getiren bir damgaya dönüşmemelidir. Hukuk, kişinin ruhsal kırılganlığını ona karşı kullanılan bir değersizleştirme aracına dönüştürdüğü anda, adalet fikrinden uzaklaşır. Fakat bunun karşısında başka bir dikkat de gereklidir. Avukat, müvekkilin psikiyatrik kırılganlığını hiç yokmuş gibi de davranamaz. Çünkü bazı durumlarda müvekkilin karar alma kapasitesi, olayları değerlendirme biçimi, risk algısı, karşı tarafa ilişkin kanaatleri veya avukattan beklentileri sağlıklı bir savunma ilişkisini zorlayabilir. Burada mesele müvekkili dışlamak değil, savunma hakkını daha güvenli bir zeminde kurmaktır.</p>

<p><strong>IV. Üçlü Ayırt Etme Ölçütü: Anlatı, Gerçeklik, Karar Kapasitesi</strong></p>

<p>Avukatın psikiyatrik kırılganlığı ayırt etmesinde pratik bir üçlü ölçüt kullanılabilir: <strong>anlatı testi, gerçeklik testi ve karar kapasitesi testi.</strong></p>

<p><strong>1. Anlatı Testi</strong></p>

<p>Anlatı testi, müvekkilin olayı hukuki olarak işlenebilir biçimde anlatıp anlatamadığıyla ilgilidir. Avukat için temel sorular basittir: Ne oldu? Ne zaman oldu? Kim yaptı? Nerede oldu? Hangi delil var? Kim gördü? Hangi belge mevcut? Daha önce nereye başvuruldu?</p>

<p>Müvekkil bu sorulara dağınık ama zamanla toparlanabilir cevaplar veriyorsa, bu olağan bir kriz anlatısı olabilir. Fakat her cevap başka bir komplo anlatısına, eski husumetlere, ilgisiz kişilere, delilsiz kesin hükümlere ve sürekli genişleyen bir düşman listesine dönüşüyorsa, anlatının psikiyatrik yükü artmış olabilir. Burada avukatın yapacağı şey müvekkili susturmak değildir. Avukat, anlatıyı hukuki forma sokmalıdır. Uzun, dağınık ve duygusal anlatının içinden delillendirilebilir, dava konusu yapılabilir ve hukuki sonuç doğurabilir kısımlar ayrılmalıdır.</p>

<p><strong>2. Gerçeklik Testi</strong></p>

<p>Gerçeklik testi, müvekkilin ihtimal ile kesinliği ayırıp ayıramadığıyla ilgilidir. Müvekkilin “bana haksızlık yapıldığını düşünüyorum” demesi ile “bütün hâkimler, savcılar, doktorlar, komşular ve akrabalar bana karşı örgüt kurdu” demesi aynı şey değildir. Elbette hayatta sistematik haksızlıklar, kurumsal ihmaller, organize baskılar ve gerçek komplolar da olabilir. Avukat bunları peşinen imkânsız sayamaz. Ancak böyle ağır iddialar mutlaka somut veriyle desteklenmelidir. Ağır iddia, ağır delil ihtiyacı doğurur. Bu nedenle avukatın sorusu şu olmalıdır: Bu iddia hangi belgeyle, hangi tanıkla, hangi kamera kaydıyla, hangi raporla, hangi resmi işlemle, hangi yazışmayla desteklenebilir? Müvekkilin anlatısı delile yaklaştıkça hukuki iddiaya dönüşür. Delilden uzaklaştıkça psikolojik yorum alanında kalır. Avukat bu ayrımı incelikle yapmalıdır.</p>

<p><strong>3. Karar Kapasitesi Testi</strong></p>

<p>Karar kapasitesi testi, müvekkilin hukuki sürece anlamlı biçimde katılıp katılamadığıyla ilgilidir. Müvekkil avukatın açıklamasını anlayabiliyor mu? Seçenekleri karşılaştırabiliyor mu? Hukuki riskleri kavrayabiliyor mu? Bugün verdiği kararı yarın makul biçimde açıklayabiliyor mu? Dava açmanın, şikâyette bulunmanın, sulh olmanın, susmanın, ifade vermenin veya feragatin sonuçlarını değerlendirebiliyor mu?</p>

<p>Bu noktada önemli bir ayrım vardır: Kişinin avukata göre yanlış karar vermesi, onun karar kapasitesinin bulunmadığını göstermez. İnsanlar yanlış, riskli veya duygusal kararlar verebilir. Ancak müvekkil kararın anlamını hiç kavrayamıyor, sürekli radikal biçimde fikir değiştiriyor, açıklanan riskleri anlayamıyor veya kendisini koruyamayacak ölçüde dağılmış görünüyorsa, avukat özel dikkat göstermelidir. Bu özel dikkat bazen daha yavaş ilerlemeyi, bazen yazılı teyit almayı, bazen yakın destek istemeyi, bazen de adli psikiyatri değerlendirmesi talep etmeyi gerektirebilir.</p>

<p><strong>V. Gerçek Mağduriyet ile Psikiyatrik Anlatıyı Ayırmak</strong></p>

<p>Psikiyatrik tanı almış müvekkille çalışmanın en zor yanı, gerçek mağduriyet ile psikiyatrik anlatının birbirine karıştığı alanlarda ortaya çıkar. Bazı müvekkiller gerçekten haksızlığa uğramıştır; fakat bunu öyle dağınık, öfkeli, kuşkucu veya abartılı anlatır ki, olayın hukuki özü görünmez hale gelir. Bazıları ise hukuken karşılığı zayıf olan kişisel çatışmaları büyük bir komplo, sistematik saldırı veya mutlak kötülük anlatısı içinde sunabilir. Avukatın işi bu noktada çok inceliklidir.</p>

<p>Avukat, müvekkilin acısını inkâr etmeden, anlatının hukukileştirilebilir kısmını ayırmalıdır. Bu ayrım soğuk bir teknik işlem değildir. Tam tersine, savunma hakkının en insanî noktalarından biridir. Çünkü avukat, müvekkilin dağılmış anlatısından hukuki bir omurga çıkararak aslında onun sesini duyulabilir hale getirir.</p>

<p>Bu nedenle görüşmede şu dört soru önemlidir:</p>

<p>Birincisi, müvekkilin anlattığı olayın somut karşılığı nedir?</p>

<p>İkincisi, bu olay hangi belge, tanık, kayıt, rapor veya maddi olgu ile desteklenebilir?</p>

<p>Üçüncüsü, müvekkilin anlatısında hukuken anlamlı olan kısım ile kişisel yorum olan kısım nasıl ayrılabilir?</p>

<p>Dördüncüsü, dosyaya taşınacak iddia müvekkilin onurunu korurken aynı zamanda hukuki inandırıcılığı zedelemeyecek şekilde nasıl kurulabilir?</p>

<p>Avukatın başarısı çoğu zaman burada ortaya çıkar. Dağınık anlatıyı küçümsemek kolaydır. Müvekkilin her dediğini dilekçeye koymak da kolaydır. Zor olan, anlatının içindeki hukuki çekirdeği bulup onu dosyanın taşıyabileceği bir dile dönüştürmektir.</p>

<p><strong>VI. Psikiyatrik Anlatının Bazı Görünümleri</strong></p>

<p>Avukatın pratikte karşılaşabileceği bazı anlatı biçimleri vardır. Bunlar tanı koymak için değil, çalışma biçimini düzenlemek için dikkate alınmalıdır.</p>

<p><strong>1. Paranoid veya Komplocu Anlatı</strong></p>

<p>Bazı müvekkiller neredeyse bütün hayat olaylarını kendilerine karşı kurulmuş geniş bir planın parçası olarak yorumlar. Komşular, eski eş, akrabalar, kolluk, savcı, hâkim, doktor, bilirkişi, banka görevlisi, işveren veya devlet kurumları aynı anlatı içinde birleşir. Müvekkil, delil sorulduğunda “zaten belli”, “herkes biliyor”, “bakışlarından anlaşılıyor”, “telefonumu dinliyorlar”, “bana işaret gönderiyorlar” gibi ifadeler kullanabilir. Bu durumda avukatın en büyük hatası, müvekkille komplo anlatısı içinde sürüklenmektir. İkinci hata ise müvekkili küçümseyip ilişkiyi koparmaktır.</p>

<p>Doğru yöntem şudur: İddia somutlaştırılır.</p>

<p>“Hangi olaydan söz ediyoruz?”<br />
“Hangi tarihte oldu?”<br />
“Bunu kim gördü?”<br />
“Elimizde hangi belge var?”<br />
“Bu iddiayı mahkemeye sunduğumuzda hangi delille destekleyeceğiz?”</p>

<p>Bu sorular müvekkile “sana inanmıyorum” demek değildir. Tam tersine, anlatıyı hukuk alanına taşıma çabasıdır.</p>

<p><strong>2. Taşkın, Dürtüsel veya Aşırı Genişleyen Anlatı</strong></p>

<p>Bazı müvekkiller çok hızlı konuşur, konudan konuya atlar, aynı anda çok sayıda dava açmak ister, herkesi şikâyet etmek ister, basına çıkmayı, sosyal medyada kampanya yapmayı, çok yüksek tazminatlar istemeyi, bütün kurumları harekete geçirmeyi talep eder. Gerçekçi olmayan beklentilerle gelir. Bazen “hemen bugün dava açalım”, “herkesi tutuklatsınlar”, “şu kadar milyon tazminat alırız” gibi ifadeler kullanır.</p>

<p>Bu durumda avukat acele karar almamalıdır. Müvekkilin anlık taşkınlığı ile hukuki strateji birbirine karıştırılmamalıdır. Stratejik kararlar mümkünse yazılı teyide bağlanmalı, müvekkile hukuki yolların sınırları açıkça anlatılmalı, dosya bir anda gereksiz yere genişletilmemelidir.</p>

<p>Avukat burada sakinleştirici ama sınır koyan bir dil kullanmalıdır: “Bu taleplerinizin hepsini not ediyorum. Ancak hukuken sonuç alabileceğimiz alanı belirlemek için önce delili, süreyi, görevli makamı ve talebin dayanağını ayrı ayrı değerlendirmemiz gerekir.”</p>

<p><strong>3. Depresif ve Çökkün Anlatı</strong></p>

<p>Bazı müvekkiller ise aşırı çökkün, umutsuz, kendisini değersiz gören, karar veremeyen, konuşmakta zorlanan, sürekli suçluluk duyan bir halde olabilir. “Artık hiçbir şeyin anlamı yok”, “ben bittim”, “yaşamak istemiyorum”, “her şey mahvoldu” gibi ifadeler ciddiye alınmalıdır. Bu durumda avukatın görevi terapistlik yapmak değildir. Ancak kendine zarar verme riski ima ediliyorsa, bu durum asla sıradan bir duygusal tepki gibi geçiştirilmemelidir. Avukat, insanî bir dille profesyonel destek alınmasını önermeli; acil risk varsa gerekli yakınlara veya ilgili sağlık birimlerine yönlendirme yapılmasını sağlamalıdır.</p>

<p>Burada kullanılacak dil damgalayıcı olmamalıdır: “Bu süreç sizi çok ağır etkilemiş görünüyor. Hukuki süreci birlikte yürütürüz; fakat bu ağırlığı tek başınıza taşımanız gerekmiyor. Profesyonel destek almanız hem sizin iyiliğiniz hem de süreci daha sağlıklı yürütebilmemiz için önemli olabilir.”</p>

<p><strong>4. Travmatik Anlatı</strong></p>

<p>Bazı müvekkiller yaşadıkları olayı parçalı, kopuk, düzensiz ve bedensel tepkilerle anlatır. Ağlama, donma, titreme, öfke patlaması, hatırlayamama, görüşmeyi sürdürememe veya belirli ayrıntılarda aşırı yoğunlaşma görülebilir. Bu durum her zaman yalan, çelişki veya güvenilmezlik olarak değerlendirilmemelidir. Travmatik yaşantılar bazen anlatıyı böler. Avukatın burada aceleci çapraz sorgucu gibi davranması, müvekkilin daha fazla kapanmasına yol açabilir.</p>

<p>Bu tür durumlarda kısa görüşmeler, güvenli ortam, açık sorular, zamana yayılmış anlatı alma ve gerektiğinde uzman desteği önemlidir. Avukatın amacı müvekkili zorlayarak “tam ve kusursuz anlatı” üretmek değil, hukuki dosya için gerekli bilgileri insanî sınırlar içinde toplamaktır.</p>

<p><strong>VII. Görüşme Yönetimi: Sakinlik, Sınır ve Somutlaştırma</strong></p>

<p>Psikiyatrik tanı almış veya ruhsal olarak kırılgan müvekkillerle görüşmede avukatın dili belirleyicidir. Küçümseyici, alaycı, buyurgan veya sabırsız dil, müvekkilin güvensizliğini artırabilir. Fakat sınırsız onaylayıcı dil de avukatı müvekkilin psikolojik anlatısının içine çekebilir. Bu nedenle en doğru dil, hem saygılı hem sınır koyan dildir.</p>

<p>Avukat şunu söyleyebilmelidir: “Size inanmıyorum demiyorum. Benim görevim anlattıklarınızı hukuk dosyasına çevirmek. Bunun için olayları tarih, kişi, belge, tanık ve somut veri üzerinden ayırmamız gerekir.” Bu cümle, psikiyatrik tanı almış müvekkille çalışmanın temel cümlelerinden biridir. Çünkü hem müvekkilin onurunu korur hem de avukatın mesleki sınırını belirler.</p>

<p>Görüşme pratiğinde bazı yöntemler özellikle yararlıdır. Görüşmeler mümkün olduğunca başlıklara ayrılmalıdır. Müvekkilin uzun ve dağınık anlatısı keskin biçimde bastırılmadan, hukuki kategorilere yönlendirilmelidir: “Bu anlattığınız olay hangi tarihte oldu?”, “Bunu gören biri var mı?”, “Elinizde belge var mı?”, “Bu konuda daha önce dilekçe verdiniz mi?”, “Bu iddiayı dosyada hangi delille gösterebiliriz?”</p>

<p>Her görüşmenin sonunda kısa bir özet yapılması da önemlidir. “Bugün şu üç konu üzerinde konuştuk; dosyada şu iki talebi ileri süreceğiz; şu iddiayı ise delil olmadığı için şimdilik dilekçeye koymayacağız.” Bu özet, hem müvekkilin beklentisini düzenler hem de ileride çıkabilecek yanlış anlamaları azaltır. Bazı durumlarda görüşme notlarının yazılı teyidi gerekebilir. Özellikle müvekkilin sık strateji değiştirdiği, avukata yönelik güveninin dalgalandığı veya sonradan “ben böyle demedim” deme ihtimalinin bulunduğu durumlarda bu yöntem avukatı da müvekkili de korur.</p>

<p><strong>VIII. Hukukî Strateji: Her İddia Dosyaya Taşınmamalıdır</strong></p>

<p>Psikiyatrik tanı almış müvekkillerin bazıları çok sayıda iddia, şikâyet, talep ve kuşku ile avukata gelir. Bazen bir olay dosyası, kısa sürede onlarca kişiye, kuruma, komploya, eski husumete, aile içi çatışmaya, devlet görevlilerine, sağlık personeline veya komşulara kadar genişleyen bir anlatıya dönüşebilir.</p>

<p>Avukat burada dosyayı büyütme baskısına karşı dikkatli olmalıdır. Her anlatı hukuki iddia değildir. Her kuşku delil değildir. Her öfke dava konusu yapılamaz. Her kişisel kırgınlık ceza hukuku veya tazminat hukuku bakımından sonuç doğurmaz. Bu nedenle avukatın stratejik görevi bazen müvekkilin söylemek istediği her şeyi söylemek değil, dosyanın taşıyabileceği en güçlü iddiayı seçmektir.</p>

<p>Bu seçim müvekkile açıkça anlatılmalıdır: “Bu anlattıklarınızın sizin için önemli olduğunu görüyorum. Ancak mahkeme önünde güçlü kalabilmemiz için delillendirebildiğimiz ve hukuken sonuç doğurabilecek iddialara odaklanmamız gerekir.” Böyle bir yaklaşım, müvekkilin anlatısını susturmaz; aksine onu hukuken etkili hale getirir. Çünkü dağınık, aşırı geniş ve delilsiz iddialar, bazen gerçek haksızlığın de görünmez hale gelmesine yol açar.</p>

<p><strong>IX. Ceza Dosyalarında Özel Dikkat: Sorumluluk ve Savunma Kapasitesi</strong></p>

<p>Ceza dosyalarında psikiyatrik kırılganlık ayrıca önemlidir. Çünkü burada yalnızca müvekkilin anlatısının düzenlenmesi değil, ceza sorumluluğu ve savunma hakkının etkin kullanımı da gündeme gelir.</p>

<p>Avukat özellikle şu soruları sormalıdır:</p>

<p>Fiil tarihinde müvekkilin ruhsal durumu nasıldı?<br />
Fiilin hukuki anlam ve sonuçlarını algılayabiliyor muydu?<br />
Davranışlarını yönlendirme yeteneği etkilenmiş miydi?<br />
Bugün yargılamayı takip edebiliyor mu?<br />
Müdafiiyle anlamlı iletişim kurabiliyor mu?<br />
İfade verirken ne söylediğini ve bunun sonuçlarını kavrayabiliyor mu?<br />
Adli psikiyatri değerlendirmesi gerekli mi?</p>

<p>Bu sorular müvekkili damgalamak için değil, savunma hakkını güvenceye almak için sorulur. Özellikle ceza sorumluluğu, kusur yeteneği, ifade güvenilirliği, tutuklama değerlendirmesi, duruşmaya katılma kapasitesi ve savunma stratejisi bakımından psikiyatrik durumun uzman raporuyla değerlendirilmesi gerekebilir.</p>

<p>Dilekçe dili burada son derece önemlidir. “Müvekkil akıl hastasıdır” gibi kaba ve damgalayıcı ifadeler yerine şu tür bir dil tercih edilmelidir: “Sanığın psikiyatrik tedavi geçmişi ve dosyaya yansıyan ruhsal durumu dikkate alındığında, fiilin hukuki anlam ve sonuçlarını algılama ve davranışlarını yönlendirme yeteneğinin uzman raporuyla değerlendirilmesi gerekmektedir.” Ya da: “Sanığın yargılama sürecine etkin biçimde katılıp katılamadığı, müdafiiyle anlamlı savunma ilişkisi kurup kuramadığı ve beyanlarının sağlıklı biçimde alınabilirliği bakımından adli psikiyatri değerlendirmesi yapılması savunma hakkının etkin kullanımı için zorunludur.” Bu dil, meseleyi damgalama alanından çıkarıp adil yargılanma ve savunma hakkı alanına taşır.</p>

<p><strong>X. Avukatın Sınırı: Kurtarıcı, Hekim veya Aile Üyesi Olmamak</strong></p>

<p>Psikiyatrik kırılganlığı olan bazı müvekkiller, avukatı yalnızca hukuki temsilci olarak görmeyebilir. Avukat zamanla müvekkilin gözünde kurtarıcı, sırdaş, terapist, aile üyesi, düşman, komplonun parçası veya mutlak güven figürü haline gelebilir. Bu durum savunma ilişkisini bozar.</p>

<p>Avukat, müvekkilin yaşadığı sıkıntıya duyarsız kalmamalıdır. Ancak avukat, psikolojik bakım rolünü de üstlenemez. Avukatın görevi müvekkili tedavi etmek, duygusal olarak sürekli yatıştırmak, hayatının bütün krizlerini yönetmek veya her saat ulaşılabilir olmak değildir.</p>

<p>Bu nedenle mesleki sınırlar baştan konulmalıdır. Görüşme saatleri belirlenmeli, acil olmayan konuların yazılı iletilmesi istenmeli, aynı konuda tekrar eden başvurular makul şekilde sınırlandırılmalı, avukatın hangi konuda hukuki yardım sunacağı açıkça anlatılmalıdır.</p>

<p>Bu sınır koyma, müvekkile karşı ilgisizlik değildir. Aksine sağlıklı bir savunma ilişkisinin şartıdır. Sınırları olmayan ilişki bir süre sonra hem avukatı tüketir hem müvekkilin beklentilerini gerçek dışı hale getirir hem de dosyanın hukuki seyrini bozar.</p>

<p>Avukat gerektiğinde müvekkile psikiyatrik veya psikolojik destek almasını da önerebilir. Fakat bu öneri damgalayıcı bir dille yapılmamalıdır. “Siz hastasınız, önce tedavi olun” dili yıkıcıdır. Bunun yerine şöyle bir dil daha doğrudur: “Bu süreç sizin için çok ağır ilerliyor. Profesyonel destek almanız hem kişisel olarak sizi güçlendirebilir hem de hukuki süreci daha sağlıklı yürütmemize yardımcı olabilir.” Bu dil, müvekkili dışlamaz; sürecin ağırlığını kabul eder.</p>

<p><strong>XI. Dilekçe Dili: Damgalamadan Görünür Kılmak</strong></p>

<p>Psikiyatrik tanı almış müvekkille ilgili dilekçe yazarken dil çok önemlidir. Dilekçe, müvekkili incitici, küçültücü veya damgalayıcı ifadeler içermemelidir. “Akıl hastası”, “dengesiz”, “sağlıksız beyanlar veren”, “gerçeklikten kopuk” gibi ifadeler, hem etik hem stratejik bakımdan sorunludur. Bunun yerine daha ölçülü ve hukuki ifadeler tercih edilmelidir:</p>

<p>“Psikiyatrik tedavi geçmişi bulunmaktadır.”</p>

<p>“Ruhsal durumu nedeniyle olayları değerlendirme ve yargılama sürecine etkin katılma kapasitesinin uzman raporuyla belirlenmesi gerekmektedir.”</p>

<p>“Savunma hakkının etkin kullanılabilmesi için adli psikiyatri değerlendirmesi yapılmalıdır.”</p>

<p>“Beyanlarının sağlıklı biçimde alınabilmesi için görüşme ve ifade süreçlerinde özel dikkat gösterilmesi gerekmektedir.”</p>

<p>Bu dil, müvekkilin tanısını onun aleyhine bir damgaya dönüştürmez. Meseleyi usul güvencesi, savunma hakkı ve adil yargılanma bağlamında kurar.</p>

<p><strong>XII. Avukat İçin Pratik Kontrol Listesi</strong></p>

<p>Psikiyatrik kırılganlık ihtimalinde avukat kendi içinde şu kontrol listesini kullanabilir:</p>

<p>Müvekkil olayı kronolojik anlatabiliyor mu?</p>

<p>Yer, zaman, kişi ve eylem ilişkisi kurulabiliyor mu?</p>

<p>Somut delil gösterebiliyor mu?</p>

<p>İhtimal ile kesinliği ayırabiliyor mu?</p>

<p>Avukatın hukuki açıklamalarını anlayabiliyor mu?</p>

<p>Riskleri kavrayabiliyor mu?</p>

<p>Kararlarında süreklilik var mı?</p>

<p>Dilekçeye konulamayacak kadar ağır ama delilsiz iddialarda ısrar ediyor mu?</p>

<p>Avukatı aşırı idealize ediyor veya aniden düşmanlaştırıyor mu?</p>

<p>Kendine ya da başkasına zarar verme iması var mı?</p>

<p>Görüşme makul mesleki sınırlar içinde sürdürülebiliyor mu?</p>

<p>Adli psikiyatri değerlendirmesi gerekli olabilir mi?</p>

<p>Bu sorulardan birkaçına ciddi olumsuz cevap veriliyorsa, avukat artık olağan çalışma biçimiyle yetinmemelidir. <strong>Daha kayıtlı, daha sınırlı, daha somut, daha yavaş ve gerektiğinde uzman desteğine açık bir çalışma düzenine geçmelidir.</strong></p>

<p><strong>Sonuç: Tanı Koyma, Gözlemle; Damgalama, Somutlaştır</strong></p>

<p>Psikiyatrik tanı almış müvekkille çalışmak, avukatın en zor mesleki sınavlarından biridir. Çünkü burada avukat, aynı anda iki hatadan kaçınmak zorundadır. Birinci hata, müvekkilin tanısını onun bütün anlatısını değersizleştiren bir damgaya dönüştürmektir. İkinci hata ise müvekkilin dağınık, kuşkucu veya delilsiz anlatısını hiçbir süzgeçten geçirmeden hukuki strateji haline getirmektir.</p>

<p>İyi avukat bu iki uç arasında durur. Müvekkilin acısını ciddiye alır; fakat dosyanın gerçeklik testini terk etmez. Müvekkilin onurunu korur; fakat hukuki stratejiyi psikolojik dalgalanmaya teslim etmez. Müvekkile saygılı davranır; fakat kendi mesleki sınırını kaybetmez. Psikiyatrik tanıyı hak arama faaliyetini lekeleyen bir unsur olarak değil, daha özenli bir savunma ilişkisi kurulmasını gerektiren bir veri olarak görür.</p>

<p>Sonuçta mesele şudur: Psikiyatrik tanı almış müvekkil, hukuk düzeninin kenarına itilecek bir kişi değildir. Tam tersine, savunma hakkının en dikkatli, en özenli ve en insanî biçimde işletilmesi gereken kişilerden biridir. Avukatın görevi onu tedavi etmek değildir. Fakat onu damgalamadan dinlemek, anlattıklarını hukuki zemine taşımak, delillendirilebilir olanı ayırmak, savunma hakkını korumak ve gerektiğinde uzman desteğini sürece dahil etmektir. Çünkü adalet, yalnızca güçlü, tutarlı, kendini iyi ifade eden ve psikolojik olarak dengeli kişilerin hakkı değildir. Adalet, kırılgan olanın da, dağılmış olanın da, kendini ifade etmekte zorlanan kişinin de hakkıdır. Belki de avukatlığın en soylu tarafı tam burada ortaya çıkar:</p>

<p><strong>Hukukun gürültüde kaybolan insan sesini, incitmeden, abartmadan, küçümsemeden ve hukuki biçimini vererek duyulabilir hale getirmek.</strong></p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/av-fahrettin-kayhan" title="Av. Fahrettin KAYHAN"><img alt="Av. Fahrettin KAYHAN" height="96" src="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/200x200/hukukihaber-net/uploads/2026/05/fahrettin-kayhan.jpeg" width="96" /></a></p>

<h4><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/av-fahrettin-kayhan" title="Av. Fahrettin KAYHAN">Av. Fahrettin KAYHAN</a></strong></h4></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://hukukihaber.net/psikiyatrik-tani-almis-muvekkille-calismak-avukatin-tani-koymadan-gozlemleme-damgalamadan-somutlastirma-gorevi-1</guid>
      <pubDate>Tue, 19 May 2026 00:10:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/05/terazi/psikiyatrik-ilac.jpg" type="image/jpeg" length="42836"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Ecrimisil: Haksız İşgal Tazminatının Hukuki Niteliği, Kamu Kurumlarında Uygulaması ve Yargısal Görünümü]]></title>
      <link>https://hukukihaber.net/ecrimisil-haksiz-isgal-tazminatinin-hukuki-niteligi-kamu-kurumlarinda-uygulamasi-ve-yargisal-gorunumu-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://hukukihaber.net/ecrimisil-haksiz-isgal-tazminatinin-hukuki-niteligi-kamu-kurumlarinda-uygulamasi-ve-yargisal-gorunumu-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Giriş</strong></p>

<p>Ecrimisil, Türk hukukunda taşınmazın <strong>haksız ve yetkisiz kullanımı</strong> nedeniyle doğan, uygulama alanı özellikle kamu taşınmazlarında yoğunlaşan önemli bir hukuki kurumdur. Günlük kullanımda çoğu zaman “işgal tazminatı” veya “haksız kullanım bedeli” şeklinde ifade edilse de, ecrimisil klasik anlamda bir kira alacağı değildir. Taraflar arasında geçerli bir kira sözleşmesinin bulunmadığı, taşınmazın malikinin veya yetkili idarenin rızası dışında kullanıldığı durumlarda gündeme gelir.</p>

<p>Kamu kurumları açısından ecrimisil, kamu taşınmazlarının korunması, izinsiz kullanımın önlenmesi ve kamu malının ekonomik değerinin güvence altına alınması bakımından son derece önemlidir. Özellikle Hazine taşınmazları, belediye taşınmazları, özel bütçeli idarelere ait taşınmazlar ve Vakıflar Genel Müdürlüğü ile mazbut vakıflara ait taşınmazlar bakımından ecrimisil, idarenin elindeki güçlü hukuki araçlardan biridir.</p>

<p>Bu makalede ecrimisilin tanımı, hukuki niteliği, mevzuattaki dayanakları, kamu kurumları bakımından uygulama şekli, hesaplanma esasları, yargısal yaklaşım ve uygulamadaki temel sorunlar ayrıntılı olarak ele alınacaktır.</p>

<p><strong>Ecrimisilin Tanımı</strong></p>

<p>Ecrimisil, en genel ifadeyle, bir taşınmazın <strong>haksız biçimde kullanılması nedeniyle ödenen tazminat</strong>tır. Bu yönüyle ecrimisil, taşınmazı kullanan kişinin o taşınmazdan elde ettiği menfaatin veya taşınmazdan mahrum bırakılan malikin uğradığı kaybın parasal karşılığıdır. Ecrimisil, taşınmaz üzerinde geçerli bir sözleşmeye dayanmayan, izinsiz ya da haksız kullanım durumlarında talep edilir.</p>

<p>Yargı kararlarında ecrimisil, açıkça <strong>haksız işgal tazminatı</strong> olarak tanımlanmıştır. Bu tanım, kurumun temelini doğru biçimde ortaya koyar. Zira burada amaç, taraflar arasında kurulan bir kira ilişkisinin bedelini almak değil; taşınmazın hukuka aykırı kullanımından doğan zararın veya mahrum kalınan kullanım değerinin karşılanmasıdır.</p>

<p>Kamu taşınmazlarında ecrimisilin önemi daha da artar. Çünkü kamuya ait taşınmazların işgali yalnızca malvarlığına zarar vermekle kalmaz; aynı zamanda kamu hizmetinin yürütülmesini, idarenin tasarruf yetkisini ve kamu düzenini de etkiler. Bu nedenle kanun koyucu, kamu taşınmazlarını özel koruma altına almıştır.</p>

<p><strong>Ecrimisilin Hukuki Niteliği</strong></p>

<p>Ecrimisilin hukuki niteliği, onun kira, tazminat veya sebepsiz zenginleşme hükümleriyle ilişkisini belirlemek açısından önemlidir. Öğreti ve yargı uygulamasında ecrimisil genel olarak <strong>haksız fiil benzeri bir tazminat</strong> niteliğinde kabul edilmektedir. Bununla birlikte ecrimisilin kapsamı ve uygulanma biçimi, taşınmazın kamuya veya özel kişiye ait olmasına göre değişiklik gösterebilir.</p>

<p>Ecrimisilin temel özellikleri şunlardır:</p>

<p>• Tazminat niteliği taşır.</p>

<p>• Kira değildir.</p>

<p>• Haksız işgalin parasal sonucudur.</p>

<p>• Kamu taşınmazlarında çoğu durumda kusur ve zarar aranmaz.</p>

<p>• Hesaplamasında rayiç kira, taşınmazın konumu, kullanım şekli ve elde edilen gelir dikkate alınır.</p>

<p>Yargıtay’ın yerleşik yaklaşımı, ecrimisilin kiraya benzetilemeyeceği yönündedir. Çünkü kirada tarafların karşılıklı ve serbest iradesiyle kurulmuş bir sözleşme ilişkisi vardır. Ecrimisilde ise taşınmazın izinsiz kullanımı söz konusudur. Bu nedenle ecrimisil, sözleşmesel değil, haksız işgalden doğan bir mali sonuçtur.</p>

<p><strong>Ecrimisilin Mevzuattaki Dayanakları</strong></p>

<p><strong>Devlet İhale Kanunu m. 75</strong></p>

<p>Kamu taşınmazları bakımından temel dayanak, 2886 sayılı Devlet İhale Kanunu’nun 75. maddesidir. Bu madde, Devletin özel mülkiyetinde veya hüküm ve tasarrufu altında bulunan taşınmaz mallar ile özel bütçeli idarelerin mülkiyetindeki taşınmazlar ve Vakıflar Genel Müdürlüğü ile mazbut vakıflara ait taşınmazlar hakkında ecrimisil uygulanacağını düzenler.</p>

<p><strong>DEVLET İHALE KANUNU</strong></p>

<p>Madde 75 – Devletin özel mülkiyetinde veya hüküm ve tasarrufu altında bulunan taşınmaz malları , özel bütçeli idarelerin mülkiyetinde bulunan taşınmaz mallar ve Vakıflar Genel Müdürlüğü ile idare ve temsil ettiği mazbut vakıflara ait taşınmaz malların, gerçek ve tüzelkişilerce işgali üzerine, fuzuli şagilden, bu Kanunun 9 uncu maddesindeki yerlerden sorulmak suretiyle, idareden taşınmaz ve değerleme konusunda işin ehli veya uzmanı üç kişiden oluşan komisyonca tespit tarihinden geriye doğru beş yılı geçmemek üzere tespit ve takdir edilecek ecrimisil istenir. Ecrimisil talep edilebilmesi için, idarelerin işgalden dolayı bir zarara uğramış olması gerekmez ve fuzuli şagilin kusuru aranmaz.</p>

<p>Bu hüküm, kamu kurumları açısından ecrimisilin kapsamını son derece açık biçimde ortaya koymaktadır. Özellikle iki unsur dikkat çekicidir: idarenin zararının ispatı aranmaz ve işgalcinin kusurlu olup olmadığına bakılmaz. Bu, kamu taşınmazlarının korunmasında idare lehine güçlü bir mekanizma oluşturur.</p>

<p><strong>Türk Medeni Kanunu m. 995</strong></p>

<p>Özel hukuk bakımından ecrimisilin temel dayanaklarından biri Türk Medeni Kanunu’nun 995. maddesidir. Bu madde, iyiniyetli olmayan zilyedin, geri vermekle yükümlü olduğu şeyi haksız alıkoyması nedeniyle hak sahibine verdiği zararlar ve elde ettiği ya da elde etmeyi ihmal ettiği ürünler karşılığında tazminat ödemek zorunda olduğunu düzenler.</p>

<p><strong>TÜRK MEDENİ KANUNU</strong></p>

<p>İyiniyetli olmayan zilyet bakımından Madde 995- İyiniyetli olmayan zilyet, geri vermekle yükümlü olduğu şeyi haksız alıkoymuş olması yüzünden hak sahibine verdiği zararlar ve elde ettiği veya elde etmeyi ihmal eylediği ürünler karşılığında tazminat ödemek zorundadır. İyiniyetli olmayan zilyet, yaptığı giderlerden ancak hak sahibi için de zorunlu olanların tazmin edilmesini isteyebilir. İyiniyetli olmayan zilyet, şeyi kime geri vereceğini bilmediği sürece ancak kusuruyla verdiği zararlardan sorumlu olur.</p>

<p>Bu madde, ecrimisilin özel hukuk yönünü açıklar. Burada amaç, taşınmazı haksız kullanan kişinin, hak sahibini uğrattığı kayıp ile elde ettiği menfaat nedeniyle tazminat ödemesidir.</p>

<p><strong>Hazine Taşınmazlarının İdaresi Hakkında Yönetmelik</strong></p>

<p>Yönetmelik, Hazine taşınmazları bakımından ecrimisilin nasıl tespit ve takdir edileceğini ayrıntılı biçimde düzenler. Özellikle emsal kira bedelleri, taşınmazın konumu, kullanım şekli, işgalin fiili ve hukuki durumu ve elde edilen gelir gibi kriterler üzerinde durur.</p>

<p><strong>HAZİNE TAŞINMAZLARININ İDARESİ HAKKINDA YÖNETMELİK</strong></p>

<p>Ecrimisilin tespit ve takdir edilmesi</p>

<p>Madde 85 :<br />
(2) (Değişik:RG-10/4/2011-27901) Ecrimisilin tespit ve takdirinde; İdarenin zarara uğrayıp uğramadığına ve işgalcinin kusurlu olup olmadığına bakılmaksızın, taşınmazın işgalci tarafından kullanım şekli, fiili ve hukuki durumu ile işgalden dolayı varsa elde ettiği gelir, aynı yer ve mahalde bulunan emsal nitelikteki taşınmazlar için oluşmuş kira bedelleri veya ecrimisiller, varsa bunlara ilişkin kesinleşmiş yargı kararları, ilgisine göre belediye, ticaret odası, sanayi odası, ziraat odası, borsa gibi kuruluşlardan veya bilirkişilerden soruşturulmak suretiyle edinilecek bilgiler ile taşınmazın değerini etkileyecek tüm unsurlar göz önünde bulundurulur. İşgalin şekli, Hazine taşınmazının konumu ve taşınmazdan elde edilen gelir gibi unsurlar itibariyle asgari ecrimisil tutarlarını belirlemeye Bakanlık yetkilidir.</p>

<p>(3) Kiraya verilen, irtifak hakkı kurulan veya kullanma izni verilen taşınmazlarda sözleşmenin bitiminden sonra kullanımın devam etmesi hâlinde, varsa sözleşme veya resmî senetteki hükme göre işlem yapılır. Aksi takdirde işgalciler hakkında ecrimisil tespit, takdir ve tahsilatı yapılır.</p>

<p><strong>Ecrimisil ile Kira Arasındaki Fark</strong></p>

<p>Ecrimisil ile kira uygulamada zaman zaman karıştırılır. Oysa aralarında temel ve önemli farklar vardır.</p>

<p>Kira, tarafların iradesiyle kurulmuş sözleşmeye dayanır. Ecrimisil ise, sözleşme bulunmaksızın veya sözleşme sona erdikten sonra taşınmazın izinsiz kullanılmasından doğar. Kira ilişkisi hukuken geçerli ve rızaya dayalı iken, ecrimisil haksız kullanımın tazminidir.</p>

<p>Bu fark, özellikle kamu taşınmazlarında daha da belirgindir. Bir taşınmaz kiraya verilmiş olabilir; ancak kira süresi sona ermesine rağmen taşınmaz boşaltılmamışsa artık kira alacağı değil, ecrimisil gündeme gelir.</p>

<p>Yargıtay da ecrimisilin kira ile karıştırılamayacağını açıkça ifade etmiştir. Ecrimisil, taşınmazdan yararlanmanın haksız işgalden kaynaklanan parasal karşılığıdır.</p>

<p><strong>Kamu Kurumları Açısından Ecrimisil</strong></p>

<p>Ecrimisil, kamu kurumları bakımından taşınmaz yönetiminin vazgeçilmez araçlarından biridir. Özellikle şu kurumlar açısından uygulama alanı bulur:</p>

<p>• Hazine taşınmazları</p>

<p>• Belediyelere ait taşınmazlar</p>

<p>• Özel bütçeli idarelerin taşınmazları</p>

<p>• Vakıflar Genel Müdürlüğü ve mazbut vakıflara ait taşınmazlar</p>

<p>• Kiraya verilmiş, irtifak hakkı kurulmuş veya kullanım izni verilmiş taşınmazlar</p>

<p>• Kurum paydaşlığı bulunan taşınmazlar</p>

<p>Kamu taşınmazlarının izinsiz kullanılması halinde idare, taşınmazın tespitini yapar, işgalin süresini ve alanını belirler, bedel takdir eder ve ecrimisil ihbarnamesi düzenler. Bu süreç çoğu zaman idari işlem niteliği taşır ve kamu alacağı tahsili rejimi içinde değerlendirilir.</p>

<p><strong>Hazine Taşınmazları</strong></p>

<p>Hazine taşınmazları, ecrimisilin en yaygın uygulandığı alanlardan biridir. Taşınmazın izinsiz olarak kullanılması, işgal edilmesi, üzerinde yapı kurulması veya fiilen tasarrufta bulunulması halinde idare ecrimisil isteyebilir.</p>

<p><strong>Belediyeler</strong></p>

<p>Belediye taşınmazları bakımından da ecrimisil uygulanır. Belediyeye ait arsa, bina, yol terk alanı, park alanı veya fiilen kullanılan başka bir taşınmazın izinsiz kullanımında belediye ecrimisil talep edebilir. Belediye taşınmazlarında da 2886 sayılı Kanun’un ecrimisile ilişkin hükümleri uygulanır.</p>

<p><strong>Vakıf Taşınmazları</strong></p>

<p>Vakıflar Genel Müdürlüğü ve mazbut vakıflara ait taşınmazlar da kanun kapsamında korunur. Bu taşınmazların izinsiz kullanımı ecrimisil doğurur.</p>

<p><strong>Özel Bütçeli İdareler</strong></p>

<p>Kanun değişiklikleriyle özel bütçeli idarelerin mülkiyetindeki taşınmazlar da açık biçimde düzenleme kapsamına alınmıştır. Böylece sadece Hazine değil, diğer kamu kurumlarının taşınmazları için de ecrimisil hükümleri geçerlidir.</p>

<p><strong>Ecrimisilin Şartları</strong></p>

<p>Ecrimisil talebinin doğması için bazı unsurlar aranır. Bu unsurlar, olayın türüne göre değişmekle birlikte genel olarak şöyle özetlenebilir:</p>

<p>1. Taşınmazın varlığı</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>2. Taşınmazın malikinin veya tasarruf yetkilisinin bulunması</p>

<p>3. Haksız veya izinsiz kullanımın mevcut olması</p>

<p>4. Kullanımın hukuki dayanağını yitirmiş olması</p>

<p>5. İşgalin fiilen devam etmesi</p>

<p>6. Gerekli ise tespit ve takdir işlemlerinin yapılması</p>

<p>Kamu taşınmazlarında ayrıca zarar ve kusur aranmayabilir. Bu husus Devlet İhale Kanunu’nda açıkça düzenlenmiştir. Dolayısıyla kamu idaresi, taşınmazın izinsiz kullanıldığını ispat ettiğinde, ayrıca işgal nedeniyle zararını ya da işgalcinin kusurunu ispat etmek zorunda kalmayabilir.</p>

<p><strong>Ecrimisilin Hesaplanması</strong></p>

<p>Ecrimisil hesabı, uygulamanın en önemli ve en tartışmalı yönlerinden biridir. Ecrimisil, keyfi biçimde belirlenmez; taşınmazın ekonomik değerini etkileyen objektif kriterler esas alınır.</p>

<p>Hesaplamada dikkate alınan başlıca unsurlar şunlardır:</p>

<p>• Taşınmazın konumu</p>

<p>• İmar durumu</p>

<p>• Yüzölçümü</p>

<p>• Niteliği</p>

<p>• Kullanım şekli</p>

<p>• Fiili işgal durumu</p>

<p>• Elde edilen gelir</p>

<p>• Aynı yer ve mahaldeki emsal kira bedelleri</p>

<p>• Emsal ecrimisil bedelleri</p>

<p>• Bilirkişi görüşleri</p>

<p>• Belediye, ticaret odası, sanayi odası, ziraat odası ve borsa gibi kuruluşlardan alınan bilgiler</p>

<p>Danıştay’ın yaklaşımına göre ecrimisil, taşınmazın işgal nedeniyle rayiç kira değeri esas alınarak belirlenmelidir. Başka bir deyişle, taşınmaz serbest piyasada kiralanmış olsaydı ne kadar gelir sağlayacak idiyse, bu değer ecrimisil hesabında dikkate alınmalıdır.</p>

<p><strong>Ecrimisilin Geriye Dönük Süresi</strong></p>

<p>2886 sayılı Devlet İhale Kanunu m. 75’e göre ecrimisil, tespit tarihinden geriye doğru <strong>beş yılı geçmemek üzere</strong> istenebilir. Bu düzenleme, kamu idaresine geçmişe dönük talep imkânı tanırken aynı zamanda hukuki güvenliği de gözetir.</p>

<p>Dolayısıyla taşınmazın işgali uzun zamandır devam etse bile, idare geriye dönük olarak en fazla beş yıllık ecrimisil isteyebilir. Bu süre, ecrimisil hesaplamasında ve uyuşmazlıkların çözümünde son derece önemlidir.</p>

<p><strong>Rıza ve İyiniyet Meselesi</strong></p>

<p>Ecrimisilde en çok tartışılan konulardan biri, taşınmazı kullanan kişinin rıza veya iyiniyet savunmasıdır. Uygulamada taşınmazı kullanan kişi, kullanımın bir hakka veya rızaya dayandığını ileri sürebilir. Ancak bu savunma her zaman ecrimisil sorumluluğunu ortadan kaldırmaz.</p>

<p>Eğer taşınmazın kullanımı:</p>

<p>• açık bir sözleşmeye dayanıyorsa,</p>

<p>• idarenin veya malikin rızası mevcutsa,</p>

<p>• bir izin veya tahsis ilişkisi sürüyorsa,</p>

<p>ecrimisil sorumluluğu doğmayabilir ya da tartışmalı hale gelebilir. Buna karşılık rıza sona erdiğinde ya da hukuki dayanak ortadan kalktığında kullanım haksız hale gelir.</p>

<p>Yargıtay’ın bir kararında, rızaya dayalı kullanımın haksız ve kötü niyetli kullanım olarak kabul edilmeyeceği; rızanın ortadan kalkmasıyla birlikte ecrimisil sorumluluğunun gündeme gelebileceği vurgulanmıştır.</p>

<p><strong>Kamulaştırmasız El Atma ile Ecrimisil İlişkisi</strong></p>

<p>Kamulaştırmasız el atma, idarenin kamulaştırma işlemlerini tamamlamadan taşınmaza fiilen el koymasıdır. Bu durumda idare, taşınmazı hukuka aykırı biçimde kullanmış olur. Yargıtay uygulamasına göre, kamulaştırmasız el atma halinde malik, yalnızca taşınmaz bedelini değil, belirli koşullarda ecrimisil de talep edebilir.</p>

<p>Bu husus, kamu idarelerinin taşınmazlara müdahale ederken kamulaştırma prosedürüne uymalarının zorunluluğunu ortaya koyar. Aksi halde hem taşınmaz bedeli hem de haksız kullanım karşılığı tazminat gündeme gelir.</p>

<p><strong>Ecrimisilin Tahsili</strong></p>

<p>Kamu kurumları bakımından ecrimisil, çoğu zaman idari tahakkuk işlemiyle belirlenir ve ilgilisine ihbarname ile tebliğ edilir. Ecrimisil bedeli rızaen ödenmezse, kamu alacağı olarak 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun hükümlerine göre tahsil edilebilir.</p>

<p>Bu yönüyle ecrimisil, sıradan bir özel hukuk alacağından farklıdır. İdare, kamu gücünü kullanarak tahsil sürecini ilerletebilir. Bu durum özellikle kamu taşınmazlarının korunmasında önemli bir avantaj sağlar.</p>

<p><strong>Yargısal Görünüm</strong></p>

<p>Yargıtay ve Danıştay kararları, ecrimisilin niteliğini ve kapsamını netleştirmiştir. Yargı uygulaması genel olarak şu ilkeleri kabul etmektedir:</p>

<p>• Ecrimisil kira değildir.</p>

<p>• Ecrimisil, haksız işgal tazminatıdır.</p>

<p>• Kamu taşınmazlarında zarar ve kusur aranmayabilir.</p>

<p>• Ecrimisil hesabında rayiç kira ve kullanım yararı dikkate alınmalıdır.</p>

<p>• Rızaya dayalı kullanım ile haksız kullanım ayrıdır.</p>

<p>• Kamulaştırmasız el atma durumunda ecrimisil talep edilebilir.</p>

<p>Bu ilkeler, uygulamada idarelerin ve taşınmaz maliklerinin talep haklarını güçlendirmektedir.</p>

<p><strong>Sonuç</strong></p>

<p>Ecrimisil, taşınmazın haksız ve yetkisiz kullanımı nedeniyle doğan önemli bir hukuki kurumdur. Özel hukukta Türk Medeni Kanunu’nun 995. maddesi ile iyiniyetli olmayan zilyedin sorumluluğu çerçevesinde, kamu hukukunda ise 2886 sayılı Devlet İhale Kanunu’nun 75. maddesi ile daha güçlü bir koruma aracı olarak karşımıza çıkar.</p>

<p>Kamu kurumları açısından ecrimisil özellikle Hazine, belediyeler, özel bütçeli idareler ve vakıf taşınmazlarında uygulanır. Bu uygulamada zarar ve kusur aranmayabilir; tespit, takdir ve tahsil süreçleri idari usullerle yürütülebilir. Ecrimisil hesabında taşınmazın konumu, niteliği, kullanım şekli, emsal kira bedelleri ve elde edilen gelir gibi unsurlar dikkate alınır.</p>

<p>Sonuç olarak ecrimisil, kamu mallarının korunması, haksız işgalin önlenmesi ve taşınmazın ekonomik değerinin güvence altına alınması bakımından Türk hukukunun temel mekanizmalarından biridir.</p>

<p><strong>Sonuç / Özet</strong></p>

<p>Ecrimisil, <strong>haksız işgal tazminatıdır</strong> ve kira ile karıştırılmamalıdır. Kamu kurumları bakımından özellikle Hazine, belediye, özel bütçeli idareler ve vakıf taşınmazlarında uygulanır. <strong>Devlet İhale Kanunu m. 75 uyarınca kamu taşınmazlarında zarar ve kusur aranmaz.</strong> Ecrimisil, taşınmazın rayiç kullanım değerine göre belirlenir ve geriye dönük en fazla beş yıllık süre için istenebilir.</p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/av-adem-aras" title="Av. Adem ARAS"><img alt="Av. Adem ARAS" height="96" src="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/200x200/hukukihaber-net/uploads/2024/05/adem-aras2.jpg" width="96" /></a></p>

<h4><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/av-adem-aras" title="Av. Adem ARAS">Av. Adem ARAS</a></strong></h4>

<p><span style="color:#999999"><strong>Kaynakça</strong></span></p>

<p><span style="color:#999999"><strong>Mevzuat</strong></span></p>

<p><span style="color:#999999">• 2886 sayılı Devlet İhale Kanunu m. 75</span></p>

<p><span style="color:#999999">https://www.mevzuat.gov.tr/</span></p>

<p><span style="color:#999999">• 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu m. 995</span></p>

<p><span style="color:#999999">https://www.mevzuat.gov.tr/</span></p>

<p><span style="color:#999999">• Hazine Taşınmazlarının İdaresi Hakkında Yönetmelik m. 85</span></p>

<p><span style="color:#999999">https://www.mevzuat.gov.tr/</span></p>

<p><span style="color:#999999"><strong>İçtihatlar</strong></span></p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-14-hukuk-dairesinin-20068684-e-200610197-k-sayili-karari" rel="dofollow"><span style="color:#999999">• (Kapatılan)14. Hukuk Dairesi 2006/8684 E. , 2006/10197 K.</span></a></p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-1-hukuk-dairesinin-201421289-e-20157260-k-sayili-karari" rel="dofollow"><span style="color:#999999">• 1. Hukuk Dairesi 2014/21289 E. , 2015/7260 K.</span></a></p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-3-hukuk-dairesinin-20218430-e-2022341-k-sayili-karari" rel="dofollow"><span style="color:#999999">• 3. Hukuk Dairesi 2021/8430 E. , 2022/341 K.</span></a></p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/danistay-4-dairenin-20241334-e-20247702-k-sayili-karari" rel="dofollow"><span style="color:#999999">• Danıştay 4. Daire Başkanlığı 2024/1334 E. , 2024/7702 K.</span></a></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://hukukihaber.net/ecrimisil-haksiz-isgal-tazminatinin-hukuki-niteligi-kamu-kurumlarinda-uygulamasi-ve-yargisal-gorunumu-1</guid>
      <pubDate>Tue, 19 May 2026 00:10:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/01/terazi/terazi-kitapladas.jpg" type="image/jpeg" length="35179"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[7223 Sayılı Kanun ve AB Ürün Sorumluluğu Hukuku Işığında Gıda Hukukunda Sorumluluktan Kurtulma Halleri]]></title>
      <link>https://hukukihaber.net/7223-sayili-kanun-ve-ab-urun-sorumlulugu-hukuku-isiginda-gida-hukukunda-sorumluluktan-kurtulma-halleri-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://hukukihaber.net/7223-sayili-kanun-ve-ab-urun-sorumlulugu-hukuku-isiginda-gida-hukukunda-sorumluluktan-kurtulma-halleri-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>GİRİŞ</strong></p>

<p>Gıda üreticisinin hukuki sorumluluğu, 7223 sayılı Ürün Güvenliği ve Teknik Düzenlemeler Kanunu kapsamında kural olarak kusursuz sorumluluk esasına dayanmaktadır. Kanun’un 6. maddesine göre bir ürünün kişiye veya mala zarar vermesi hâlinde, bu ürünün imalatçısı veya ithalatçısı zararı gidermekle yükümlüdür. Zarar görenin, uğradığı zararı ve uygunsuzluk ile zarar arasındaki nedensellik bağını ispat etmesi gerekir. Birden fazla imalatçı veya ithalatçının sorumlu olması hâlinde ise bunlar müteselsilen sorumlu tutulur.</p>

<p>Bununla birlikte ürün sorumluluğu, sınırsız ve mutlak bir sorumluluk rejimi değildir. Kanun koyucu, bir yandan zarar görenin korunmasını amaçlarken, diğer yandan üretici ve ithalatçının öngörülemez ve denetlenemez risklerden sınırsız biçimde sorumlu tutulmasını engellemek istemiştir. Bu nedenle 7223 sayılı Kanun’da hem sorumluluktan kurtulma halleri hem de sorumluluğun azaltılması veya kaldırılması sonucunu doğurabilecek bazı durumlar özel olarak düzenlenmiştir.</p>

<p>Gıda ürünleri bakımından bu denge daha da önemlidir. Zira gıda, insan sağlığını doğrudan etkileyen, çoğu zaman çok aşamalı üretim, depolama, taşıma ve satış süreçlerinden geçen; üretici, ithalatçı, dağıtıcı, satıcı ve nihai kullanıcı gibi birden fazla süjenin temas ettiği bir üründür. Bu nedenle gıda kaynaklı zararlarda zararın hangi aşamada ve kimin etki alanında ortaya çıktığının belirlenmesi, sorumluluğun sınırlarının çizilmesi bakımından belirleyici niteliktedir.</p>

<p>Öte yandan ürün sorumluluğu hukukunda yaşanan dönüşüm yalnızca ulusal düzenlemelerle sınırlı değildir. Avrupa Birliği’nde 23 Ekim 2024’de kabul edilen, 18 Kasım 2024’te AB Resmî Gazetesi’nde yayımlanan ve 8 Aralık 2024’te yürürlüğe giren ve (AB) 2024/2853 sayılı Yeni Ürün Sorumluluğu Direktifi, ürün sorumluluğu hukukunu günümüz teknolojik ve ekonomik koşullarına uyarlamayı amaçlayan önemli bir reform niteliğindedir. Söz konusu Direktif ile klasik ürün sorumluluğu anlayışı; dijitalleşen üretim süreçleri, bağlantılı sistemler, teknik karmaşıklık ve modern risk alanları dikkate alınarak yeniden şekillendirilmiştir. Her ne kadar Türk hukukunda doğrudan uygulanabilir olmasa da, özellikle 7223 sayılı Kanun’un yorumlanması bakımından yeni Direktif’in yaklaşımının dikkate alınması gerektiği açıktır.</p>

<p>Bu çalışmada, 7223 sayılı Kanun çerçevesinde gıda üreticisinin sorumluluktan kurtulma halleri incelenecek; konu, Avrupa Birliği ürün sorumluluğu hukukundaki güncel gelişmeler ışığında değerlendirilecektir.</p>

<p><strong>SORUMLULUKTAN KURTULMA HALLERİ</strong></p>

<p>7223 sayılı Kanun’un 21. maddesinde, iktisadi işletmeciyi sorumluluktan kurtaran halleri iki ayrı çerçevede düzenlemektedir. Maddenin birinci fıkrası (m. 21/I), uygunsuzluğu kendiliğinden giderip geri çağırma da dahil gerekli tedbirleri alan işletmecilerin bu Kanun’da düzenlenen idari yaptırımlardan kurtulacağını öngörmektedir.</p>

<p>Maddenin ikinci fıkrası (m. 21/II) ise imalatçı veya ithalatçının ileri sürebileceği üç kuruluş sebebini saymaktadır:</p>

<p>a. ürünü piyasaya bizzat arz etmeme,</p>

<p>b. uygunsuzluğun dağıtıcı, üçüncü kişi veya kullanıcıdan kaynaklanması ve</p>

<p>c. teknik düzenlemelere ya da zorunlu teknik kurallara uygun üretim.</p>

<p>Maddenin üçüncü fıkrasına (m. 21/III) göre ise imalatçı veya ithalatçı, ikinci fıkrada sayılan bu sebeplerden birini ispat ettiği takdirde Kanun’un 6. maddesinde öngörülen tazminat sorumluluğu da kalkar.</p>

<p>Bu çerçevede 21. madde, hem idari yaptırım hem de özel hukuk tazminatı boyutunda kapsamlı bir sorumluluktan kurtulma mekanizması öngörmektedir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Burada dikkat edilmesi gereken ilk husus, kurtuluş sebeplerinin istisnai nitelikte olmasıdır. Ürün sorumluluğunun temel amacı, piyasaya arz edilen ürünlerden zarar gören kişilerin korunmasıdır. Bu nedenle imalatçı veya ithalatçının sorumluluktan kurtulabilmesi için yalnızca soyut bir iddiada bulunması yeterli değildir; ileri sürülen kurtuluş sebebinin somut olay bakımından açık, inandırıcı ve teknik olarak ortaya konulması gerekir.</p>

<p><strong>1. </strong><strong>Ürünün Piyasaya Üretici veya İthalatçı Tarafından Arz Edilmemiş Olması</strong></p>

<p>İmalatçı veya ithalatçı, zarara sebep olan ürünü piyasaya kendisinin arz etmediğini ispat ederse sorumluluktan kurtulabilir. Ürün sorumluluğunun temelinde, ürünün ekonomik dolaşıma üretici veya ithalatçı tarafından sokulması olgusu yer almaktadır. Bu nedenle henüz üretim aşamasında bulunan, piyasaya sunulmamış veya üreticinin iradesi dışında dolaşıma sokulmuş bir ürün bakımından üreticinin sorumluluğundan söz edilmesi mümkün değildir.</p>

<p>Gıda ürünleri bakımından bu durum özellikle;</p>

<p>· numune ürünler,</p>

<p>· üretim tesisinden izinsiz çıkarılan ürünler,</p>

<p>· piyasaya arz edilmeden önce imha edilmesi gereken partiler</p>

<p>· veya üreticinin kontrolü dışında dolaşıma giren ürünler</p>

<p>bakımından gündeme gelebilir.</p>

<p>Ancak üretici, bu savunmayı ileri sürerken ürünün kendi kontrol alanından nasıl çıktığını, piyasaya arz iradesinin bulunmadığını ve gerekli güvenlik/idari tedbirleri aldığını da ortaya koymalıdır. Aksi halde yalnızca ürünün “yetkisiz biçimde piyasaya sürüldüğü” iddiası sorumluluktan kurtulmak için yeterli kabul edilmemelidir.</p>

<p>Özellikle seri üretim yapan büyük gıda işletmeleri bakımından, üretim sonrası denetim, stok kontrolü, geri çağırma prosedürleri ve dağıtım zincirinin izlenebilirliği büyük önem taşımaktadır. Üreticinin kendi organizasyon yapısındaki eksikliklerden kaynaklanan kontrol kayıplarını, yalnızca “ürün tarafımızca piyasaya arz edilmemiştir” savunmasıyla bertaraf etmesi, ürün güvenliği hukukunun koruyucu amacıyla bağdaşmayacaktır.</p>

<p><strong>2. </strong><strong>Uygunsuzluğun Dağıtıcı, Üçüncü Kişi veya Kullanıcıdan Kaynaklanması</strong></p>

<p>İmalatçı veya ithalatçı, üründeki uygunsuzluğun dağıtıcıdan, üçüncü bir kişinin müdahalesinden veya kullanıcıdan kaynaklandığını ispat ederse sorumluluktan kurtulabilir. Bu hüküm, gıda ürünleri bakımından özel bir öneme sahiptir. Çünkü gıda ürünleri çoğu zaman üretimden sonra depolama, taşıma, soğuk zincir, raf düzeni, satış ve tüketim gibi birçok aşamadan geçmektedir.</p>

<p>Örneğin üretim aşamasında mevzuata uygun ve güvenli şekilde üretilmiş bir süt ürününün dağıtım sürecinde soğuk zincirin bozulması sebebiyle insan sağlığına zararlı hale gelmesi durumunda, uygunsuzluk üretim sürecinden değil, dağıtım aşamasından kaynaklanmış olabilir. Benzer şekilde, tüketicinin ürün üzerinde yer alan muhafaza koşullarına aykırı davranması, son tüketim tarihinden sonra ürünü kullanması veya ürünü talimatlara aykırı biçimde saklaması durumunda da üreticinin sorumluluğu kaldırılabilir veya somut olayın özelliklerine göre azaltılabilir.</p>

<p>Ancak bu savunmanın kabul edilebilmesi için üreticinin, ürünün piyasaya arz edildiği anda güvenli ve uygun olduğunu, gerekli etiketleme ve bilgilendirme yükümlülüklerini yerine getirdiğini, özellikle saklama ve kullanım koşullarına ilişkin uyarıları açık biçimde sunduğunu ispat etmesi gerekir. Gıda ürünlerinde saklama sıcaklığı, alerjen bilgisi, son tüketim tarihi, tavsiye edilen tüketim tarihi, kullanım talimatı ve risk uyarıları, üreticinin sorumluluktan kurtulma iddiası bakımından belirleyici deliller arasında yer alır.</p>

<p>Diğer taraftan üreticinin bilgilendirme yükümlülüğünü gereği gibi yerine getirmediği durumlarda, uygunsuzluğun yalnızca kullanıcı davranışına bağlanması da mümkün değildir. Özellikle ambalaj üzerindeki uyarıların okunamayacak ölçüde küçük yazılması, alerjen bilgilerinin açıkça belirtilmemesi veya ürünün muhafaza koşullarının belirsiz bırakılması hâlinde, zarar görenin davranışı üreticinin sorumluluğunu tamamen ortadan kaldırmayabilir.</p>

<p>Bu noktada 7223 sayılı Kanun’un 21/3. maddesindeki önemli bir ayrıma dikkat etmek gerekmektedir: Söz konusu fıkra, zararın üçüncü kişinin fiili veya ihmalinden kaynaklanmış olmasının tek başına imalatçı veya ithalatçının tazminat sorumluluğunu azaltmayacağını açıkça hükme bağlamaktadır. Dolayısıyla 21/2. maddesi kapsamında geçerli bir kuruluş sebebinden yararlanabilmek için, uygunsuzluğun yapısal olarak ve doğrudan o müdahaleden ya da kullanıcı davranışından kaynaklandığının ispat edilmesi gerekir; kısmi veya dolaylı bir nedensellik bağı kuruluş sebebini işletmez.</p>

<p><strong>3. </strong><strong>Uygunsuzluğun Zorunlu Teknik Düzenlemelere Uygun Üretimden Kaynaklanması</strong></p>

<p>7223 sayılı Kanun’un 21. maddesinde düzenlenen bir diğer kurtuluş sebebi, üründeki uygunsuzluğun teknik düzenlemelere veya diğer zorunlu teknik kurallara uygun üretimden kaynaklanmasıdır. Bu hüküm, üreticiye, hukuken uymak zorunda olduğu emredici teknik kurallar nedeniyle ortaya çıkan uygunsuzluk bakımından sorumluluktan kurtulma imkânı tanımaktadır.</p>

<p>Ancak bu kurtuluş sebebi dar yorumlanmalıdır. Zira teknik düzenlemelere uygunluk, her durumda ürünün güvenli olduğu anlamına gelmez. 7223 sayılı Kanun’un 5. maddesinde, teknik düzenlemenin insan sağlığı ve güvenliği ile ilgili hükümlerine uygun ürünün aksi ispatlanana kadar güvenli kabul edileceği düzenlenmiştir. Bu nedenle teknik düzenlemeye uygunluk mutlak bir güvenlik karinesi değil, aksi ispatlanabilir bir karinedir.</p>

<p>Gıda ürünleri bakımından bu nokta özellikle önemlidir. Bir katkı maddesinin, kalıntı limitinin veya ambalaj materyalinin mevzuatta izin verilen sınırlar içinde bulunması, somut olayda ürünün tüketici açısından her koşulda güvenli olduğu anlamına gelmeyebilir. Özellikle çocuklar, yaşlılar, hamileler, kronik hastalığı olanlar veya alerjik bünyeye sahip tüketiciler bakımından ürünün taşıdığı risk ayrıca değerlendirilmelidir. Bu nedenle teknik düzenlemeye uygunluk, üreticinin sorumluluğunu otomatik olarak ortadan kaldırmamalı; ürünün somut olayda makul güvenlik beklentisini karşılayıp karşılamadığı ayrıca incelenmelidir.</p>

<p>Nitekim ürün güvenliği hukukunda temel ölçütlerden biri, ortalama tüketicinin üründen haklı olarak beklediği güvenlik seviyesidir. Bu nedenle mevzuata şeklen uygunluk, ürünün fiilen güvenli olduğu sonucunu her durumda doğurmaz. Özellikle insan sağlığına doğrudan etki eden gıda ürünlerinde, üreticinin yalnızca asgari teknik kurallara uyduğunu ileri sürmesi yeterli görülmemelidir.</p>

<p><strong>4. </strong><strong>Gelişim Riski Savunması ve Yeni AB Direktifi Bakımından Değerlendirme</strong></p>

<p>Ürün sorumluluğu hukukunda en tartışmalı savunmalardan biri, öğretide “gelişim riski savunması” olarak ifade edilen savunmadır. Bu savunmaya göre, ürünün piyasaya arz edildiği tarihte mevcut bilimsel ve teknik bilgi düzeyi, üründeki uygunsuzluğun veya tehlikenin tespit edilmesine elverişli değilse, üreticinin sorumluluktan kurtulması gündeme gelebilir.</p>

<p>Özellikle gıda ürünleri bakımından bu mesele ayrı bir önem taşımaktadır. Zira bazı gıda kaynaklı zararlar, ürünün tüketilmesinden hemen sonra değil; yıllar içerisinde ortaya çıkabilmektedir. Katkı maddeleri, pestisit kalıntıları, ambalaj materyallerinden gıdaya geçen kimyasallar, bulaşanlar veya uzun süreli toksik etkiler bakımından bilimsel belirsizlikler her zaman tamamen ortadan kaldırılabilmiş değildir. Bu nedenle üreticinin, ürün piyasaya arz edildiği tarihte mevcut bilimsel veriler çerçevesinde öngörülemeyen risklerden ne ölçüde sorumlu tutulacağı, ürün sorumluluğu hukukunun temel tartışma alanlarından birini oluşturmaktadır.</p>

<p>7223 sayılı Kanun’da gelişim riski savunmasına açık şekilde yer verilmemiştir. Bununla birlikte Kanun’un 21. maddesinde düzenlenen kurtuluş sebeplerinin yorumunda, özellikle teknik düzenlemelere uygunluk ve bilimsel öngörülebilirlik unsurlarının dolaylı biçimde dikkate alınabileceği ileri sürülebilir. Ancak insan sağlığını doğrudan ilgilendiren gıda ürünleri bakımından bu savunmanın dar yorumlanması gerektiği kabul edilmelidir. Çünkü ürün güvenliği hukukunun temel amacı, ekonomik risklerin mümkün olduğu ölçüde üretici tarafından üstlenilmesini sağlamak ve zarar gören tüketiciyi korumaktır.</p>

<p>Nitekim 8 Aralık 2024’te yürürlüğe giren ve (AB) 2024/2853 sayılı Yeni Ürün Sorumluluğu Direktifi de gelişim riski savunmasını tamamen ortadan kaldırmamakla birlikte, ürün güvenliği ve tüketicinin korunması eksenli yaklaşımı daha da güçlendirmiştir. Özellikle karmaşık teknik ürünler, dijital sistemler ve bilimsel belirsizlik içeren riskler bakımından üreticinin piyasaya arz sonrası izleme yükümlülüğü daha görünür hale gelmiştir. Bu yaklaşım, gıda üreticisinin yalnızca üretim anındaki değil; ürünün piyasadaki yaşam döngüsü boyunca ortaya çıkabilecek öngörülebilir riskler bakımından da dikkat ve özen yükümlülüğü altında olduğunu göstermektedir.</p>

<p>Günümüzde modern gıda üretimi yalnızca fiziksel üretim faaliyetinden ibaret değildir. Otomatik üretim sistemleri, sıcaklık kontrol mekanizmaları, dijital izlenebilirlik kayıtları, kalite kontrol yazılımları ve veri tabanlı takip sistemleri de ürün güvenliğinin bir parçası hâline gelmiştir. Bu nedenle ürün güvenliği kavramı da giderek genişlemekte; üreticinin kontrol alanı klasik üretim anlayışının ötesine taşmaktadır.</p>

<p><strong>SONUÇ</strong></p>

<p>Gıda üreticisinin hukuki sorumluluğu, klasik ürün sorumluluğu hukukunun en hassas alanlarından birini oluşturmaktadır. Çünkü gıda ürünleri, bireyin yalnızca ekonomik menfaatini değil; doğrudan yaşamını ve beden bütünlüğünü ilgilendirmektedir. Bu nedenle gıda kaynaklı zararlarda üreticinin sorumluluğunun kapsamı belirlenirken, yalnızca ticari hayatın gerekleri değil, insan sağlığının korunmasına ilişkin üstün kamusal yarar da dikkate alınmalıdır.</p>

<p>7223 sayılı Ürün Güvenliği ve Teknik Düzenlemeler Kanunu ile Türk hukukunda üreticinin kusursuz sorumluluğuna ilişkin önemli bir sistematik kurulmuş; özellikle uygunsuz ürünlerden doğan zararlar bakımından zarar gören lehine daha güçlü bir koruma mekanizması oluşturulmuştur. Bununla birlikte Kanun, üretici ve ithalatçının sınırsız bir sorumluluk tehdidi altında kalmasını önlemek amacıyla belirli kurtuluş sebeplerine de yer vermiştir.</p>

<p>Ancak gıda ürünleri bakımından bu kurtuluş sebeplerinin geniş yorumlanması, ürün güvenliği hukukunun temel amacıyla bağdaşmayacaktır. Özellikle teknik düzenlemeye uygunluk, üçüncü kişinin müdahalesi veya kullanıcı davranışı gibi savunmalar değerlendirilirken; ürünün niteliği, tüketicinin korunma ihtiyacı, bilgilendirme yükümlülüğünün kapsamı ve somut olayın özellikleri birlikte dikkate alınmalıdır. Aksi yaklaşım, ürün sorumluluğu rejimini zarar gören aleyhine işlevsiz hale getirme riski taşıyacaktır.</p>

<p>Diğer yandan Avrupa Birliği’nde 8 Aralık 2024’te yürürlüğe giren ve (AB) 2024/2853 sayılı Yeni Ürün Sorumluluğu Direktifi, ürün sorumluluğu hukukunun artık yalnızca klasik fiziksel üretim süreçleri üzerinden değerlendirilemeyeceğini ortaya koymaktadır. Günümüzde üretim süreçlerinin dijitalleşmesi, otomasyon sistemleri, izlenebilirlik teknolojileri ve teknik karmaşıklık, üreticinin kontrol alanının da yeniden değerlendirilmesini gerekli hale getirmektedir. Bu dönüşüm, gıda üreticisinin sorumluluğu bakımından da önem taşımaktadır.</p>

<p>Görüldüğü üzere, gıda üreticisinin hukuki sorumluluğunda sorumluluktan kurtulma halleri yorumlanırken, yalnızca üreticinin ekonomik korunması değil; tüketicinin yaşamı, sağlığı ve güvenliği esas alınmalıdır. Özellikle insan sağlığını doğrudan etkileyen ürünlerde, ürün güvenliği hukukunun koruyucu karakterinin zayıflatılmaması büyük önem taşımaktadır.</p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/av-ayfer-bayer" title="Av. Ayfer BAYER"><img alt="Av. Ayfer BAYER" height="96" src="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/200x200/hukukihaber-net/uploads/2024/04/ayfer-bayer1.jpg" width="96" /></a></p>

<h4><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/av-ayfer-bayer" title="Av. Ayfer BAYER">Av. Ayfer BAYER</a></strong></h4></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://hukukihaber.net/7223-sayili-kanun-ve-ab-urun-sorumlulugu-hukuku-isiginda-gida-hukukunda-sorumluluktan-kurtulma-halleri-1</guid>
      <pubDate>Mon, 18 May 2026 14:04:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2023/01/themis-4a1.jpg" type="image/jpeg" length="18426"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Çek ve Senet Alımında Hukuki Güvenlik]]></title>
      <link>https://hukukihaber.net/cek-ve-senet-aliminda-hukuki-guvenlik-cebi-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://hukukihaber.net/cek-ve-senet-aliminda-hukuki-guvenlik-cebi-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Ticari ve günlük hayatta sıkça çek ve bono gibi kambiyo senetleriyle karşılaşırız. Ancak bu senetlerin hukuki niteliğini, geçerliliğini ve şartlarını çoğu zaman tam olarak anlayamayız. Yazımızda çek ve bono gibi kambiyo senetlerinin düzenlenmesi, teslim alınması ve icra takibine konu edilmesi süreçlerinde göz önünde bulundurulması gereken hukuki şartları, imza geçerliliğini ve bu unsurların doğurduğu sonuçlarını dilimiz döndüğünce anlatmaya çalıştık.</p>

<p>Senet metnindeki zorunlu unsurların eksikliği veya temsil yetkisindeki hataların alacaklılar nezdinde ciddi hak kayıplarına yol açabileceği gerçeğinden hareketle, geçerli bir kambiyo senedinde bulunması gereken asgari şartlar ve ispat yükünün dağılımını da iyi kavramak gerekir.</p>

<p>Ticari işlemlerde ve borç ilişkilerinde alacağın güvence altına alınması ve tahsil kabiliyetinin artırılması amacıyla sıklıkla başvurulan araçların başında kambiyo senetleri gelmektedir. 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu (TTK) ve 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu (İİK) hükümleri uyarınca, çek ve bono (emre muharrer senet) gibi kıymetli evraklar, taşıdıkları soyut borç ikrarı ve sıkı şekil şartları nedeniyle genel alacaklardan farklı bir hukuki rejime tabidir.</p>

<p>Söz konusu düzenlemeler gereği, bir senedin kambiyo senedi vasfı taşıması, alacaklıya İİK kapsamında kambiyo senetlerine mahsus haciz yoluyla takip yapma imkânı vererek tahsil sürecini ciddi şekilde hızlandırır. <strong>Ancak bu imkândan yararlanabilmek, senedin kanunda öngörülen mutlak şekil şartlarına uygun olarak düzenlenmiş olmasına bağlıdır.</strong></p>

<p>Çalışmamız kapsamında kambiyo senetlerinde zorunlu şekil şartları ve bu şartların eksikliğinin sonuçları irdelenmiş; imza, temsil yetkisi gibi unsurların ispat hukuku açısından önemi ele alınmıştır.</p>

<p>● <strong>Kambiyo Senetlerinde Zorunlu Şekil Şartları ve Hukuki Nitelik</strong></p>

<p>Ticari hayatta çek ve bono, kural olarak illetten mücerret (soyut) bir borç ikrarını içerir. TTK'nın ilgili maddeleri uyarınca bir belgenin bono sayılabilmesi için metninde "bono" veya "emre muharrer senet" kelimesini, kayıtsız şartsız belirli bir bedeli ödeme vaadini, vadesini, ödeme yerini, kime veya kimin emrine ödenecek ise onun adını, düzenlenme tarihi ve yerini, ayrıca düzenleyenin imzasını içermesi zorunludur.</p>

<p>Bu unsurların eksikliği belgenin hukuki niteliğini doğrudan etkiler. Örneğin, düzenlenme yeri (veya düzenleyenin adının yanındaki adres) ve düzenlenme tarihi bulunmayan bir belge bono vasfını yitirerek adi senet (delil başlangıcı veya yazılı delil) hükmüne düşer. Bu durum, alacaklının kambiyo senetlerine özgü hızlı takip yollarına başvurmasını engeller ve genel hükümlere göre ispat külfetini ağırlaştırır. <u>Çeklerde de durum benzerdir; "çek" kelimesi, kayıtsız şartsız ödeme havalesi, muhatap banka, ödeme yeri, düzenlenme tarihi ve yeri ile keşidecinin imzası mutlak şartlardır.</u></p>

<p><i>"TTK ‘da şekil serbestisi hakim olmakla tedavül güvenliği bakımından, kıymetli evrakta bulunması gereken tüm şekil şartları kanunda gösterilmiştir. TTK 671, 776 ve 780 maddelerine <u>bakıldığında kambiyo senetlerinin sıkı şekil şartlarına tabi kılındığı görülmektedir. Dolayısıyla tarafların olası iradelerinin bir önemi bulunmamaktadır</u>. Senedin kambiyo senedi olarak kabul edilmesi TTK ‘daki şartların mevcudiyetine bağlı olup, şekli unsurların eksikliği durumunda, senet kambiyo senedi vasfına haiz olmayacaktır." <a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-12-hukuk-dairesinin-2020166-e-20207411-k-sayili-karari" rel="dofollow"><strong>Yargıtay, 12. Hukuk Dairesi, E. 2020/166, K. 2020/7411, T. 22.09.2020</strong></a></i></p>

<p><i>"Dava konusu senedin incelenmesinde <u>düzenleme yerinin yazılmadığı, keşidecinin adresinin tam olarak bulunmadığı, sadece Başhüyük olarak yazıldığı, dolayısıyla keşide yerinin bulunmadığı</u>, 6102 Sayılı TTK'nın 776 ve 777 maddeleri gereğince bononun keşide yerinin zorunlu unsurlarından olduğu, yukarıda detayı verilen T.C. Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin 13/01/2014 Tarih ve ... Esas-... Karar sayılı ilamı ve T.C. Yargıtay 12. Hukuk Dairesinin 13/06/2022 Tarih ve ... Esas-... Karar sayılı ilamı gereğince keşide yeri bulunmayan bononun kambiyo vasfını haiz olmadığı anlaşılmakla, davanın reddine karar verilmiştir."<strong> <a href="https://www.hukukihaber.net/konya-bam-6-hukuk-dairesinin-20251390-e-20251112-k-sayili-karari" rel="dofollow">Konya Bölge Adliye Mahkemesi 6. Hukuk Dairesi, E. 2025/1390, K. 2025/1112, T. 10.09.2025</a></strong></i></p>

<p><i>"Belgeyi düzenleyenin kimliği çoğu zaman belgenin altındaki imzadan anlaşılır. Belgenin geçerli olması için imza zorunluluğu gerekli ise, imzasız yazı belge sayılamayacağından sahtecilik suçuna konu olamayacaktır. <strong>Kambiyo senetlerinde belge üzerinde kişinin kendi el yazısı ile imzasının atılmış olması gerekir.</strong> <u>Zira imza ilgili kambiyo senedinin zorunlu kurucu şekil şartını oluşturup imzanın bulunmaması halinde gerek kambiyo senedi olarak gerekse hukuki sonuç doğuracak bir belge olarak kabul edilemez</u>.<strong> <a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-11-ceza-dairesinin-201612395-e-2017740-k-sayili-karari" rel="dofollow">Yargıtay, 11. Ceza Dairesi, E. 2016/12395, K. 2017/740, T. 07.02.2017</a></strong></i></p>

<p>● <strong>İmza İncelemesi ve Temsil Yetkisi</strong></p>

<p>Çek veya senet alınırken en sık karşılaşılan hukuki risklerden biri imza itirazlarıdır. Senet üzerindeki imzanın, bizzat borçluya veya onu temsile yetkili kişiye ait olması şarttır. Tüzel kişiler (şirketler) adına düzenlenen senetlerde, imzanın mutlaka şirket kaşesi üzerine atılmış olması ve imza sahibinin şirketi kambiyo taahhüdünde bulunmaya ehil yetkili bir temsilci olması gerekmektedir.</p>

<p>Burada dikkat edilmesi gereken çok önemli bir diğer husus, tüzel kişiyi temsilen atılan imzanın yanında, yetkilinin şahsen de sorumlu olmasını sağlamak için kaşe dışına atılan ikinci imzadır (aval hükmünde veya şahsi sorumluluk doğuran imza). Sadece şirket kaşesi üzerine atılan tek imza, kural olarak yalnızca şirketi bağlar. <strong>İleride açılabilecek imza inkârı davalarında alacaklının menfaatini korumak adına, senet alınırken imzanın borçlunun elinden çıktığının bizzat görülmesi ve huzurda imzalatılması en güvenilir yöntemdir.</strong></p>

<p><i>"Takibe konu 22.5.2017 tanzim, 23.5.2018 vade tarihli ve 2.000.000,00 TL bedelli bonoda düzenleyenin...… A.Ş. <u>olduğu ve ön yüzdeki düzenleyene ait iki imzanın da şirket kaşesi üzerinde olduğu, açıkta imzanın bulunmadığı görüldüğünden, imzanın şirket adına atıldığının kabulü gerekir. Dairemizin yerleşik içtihatları da bu yöndedir</u> (21.01.2019 tarih ve 2018/9989 E. - 2019/579 K., 04.12.2017 tarih ve 2016/24481 E.- 2017/15073 K. gibi)."<strong> <a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-12-hukuk-dairesinin-20205987-e-20211647-k-sayili-karari" rel="dofollow">Yargıtay, 12. Hukuk Dairesi, E. 2020/5987, K. 2021/1647, T. 17.02.2021</a></strong></i></p>

<p><i>"Davalının dosyaya ibraz ettiği ve dava konusu çekin davacı şirkete teslim edildiğine dair makbuzda, şirket kaşesi bulunmasına rağmen, üzerine atılan imzanın kime ait olduğuna dair herhangi bir bilginin bulunmadığı görülmektedir. Bu durumda mahkemece öncelikle, teslim makbuzundaki imza sahibinin tespiti gerekmektedir. Bunun için de makbuzdaki imzanın hangi şirket çalışanına ait olduğunun açıklatılması, ardından imza sahibi kişinin davacı şirket yetkilisi, temsilcisi veyahut görevlendirilen bir çalışanı olup olmadığının gerekirse Sosyal Güvenlik Kurumu ile yazışma yapılmak suretiyle tespit edilmesi, daha sonra davacı şirketin kaşesini kullanıp teslim makbuzunu imza eden bu kişinin mahkemeye çağrılarak imzanın kendisine ait olup olmadığının sorulması, inkarı halinde ise bu kişi yönünden imza incelemesine esas olmak üzere imza örnekleri toplanarak uzman bilirkişi heyetinden rapor alınmak suretiyle oluşacak sonuca göre bir karar verilmesi gerekirken, salt o tarihteki şirketi temsile yetkili kişilerin imza incelemesinin yapılmasıyla eksik ve yetesiz inceleme ile karar verilmesi bozmayı gerektirmiştir."<strong> <a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-11-hukuk-dairesinin-20207647-e-2022404-k-sayili-karari" rel="dofollow">Yargıtay, 11. Hukuk Dairesi, E. 2020/7647, K. 2022/404, T. 19.01.2022</a></strong></i></p>

<p>● <strong>Teminat Senetleri ve İspat Yükünün Dağılımı</strong></p>

<p>Uygulamada sıkça karşılaştığımız bir diğer hukuki ihtilaf, senedin "teminat senedi" olduğu iddiasıdır. Kambiyo senetleri mücerret borç ikrarı içerdiğinden, senedin bir temel ilişkiye (örneğin bir ticari sözleşmenin ifasına) teminat olarak verildiğini iddia eden borçlu, bu iddiasını ispatla yükümlüdür.</p>

<p>Bir senedin teminat vasfı taşıyabilmesi için, sadece üzerinde "teminat içindir" yazması her zaman yeterli korumayı sağlamaz. Senedin hangi sözleşmenin ve hangi edimin teminatı olduğunun, taraflar arasındaki yazılı bir belgeyle (teminat sözleşmesi veya senedin arkasına/önüne yazılan açık ve belirgin atıflarla) açıkça ortaya konması gerekir. Aksi takdirde borçlu, bu senedin teminat amaçlı olduğunu usulüne uygun ve aynı kuvvetlilikte yazılı delillerle kanıtlamak zorundadır. Alacaklıların, teminat amacıyla dahi olsa senet alırken, aralarındaki yazılı sözleşmeye senedin tanzim bilgilerini (keşide tarihi, bedeli, vadesi) detaylıca işlemeleri büyük önem taşır.</p>

<p><i><u>"Kambiyo senetleri teminat amaçlı olarak temlik edilebilirse de senet metninde açıkça hangi hukuki ilişkinin teminatı olduğunun gösterilmesi gerekmektedir. Dava konusu senedin ön yüzünde "teminat amaçlı alınmıştır" arka yüzünde ise "bedeli teminattır" ibareleri yer almışsa da hangi hukuki ilişkinin teminat altına alındığı açıklanmadığından yazılmamış sayılır.</u> Mahkemece açıklanan bu gerekçeler doğrultusunda ihtilafın çözülmesi yoluna gidilmesi gerekirken yazılı gerekçe ile kabul kararı verilmesi bozmayı gerektirmiştir."<strong> <a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-19-hukuk-dairesinin-20174883-e-20185957-k-sayili-karari" rel="dofollow">Yargıtay, 19. Hukuk Dairesi, E. 2017/4883, K. 2018/5957, T. 21.11.2018</a></strong></i></p>

<p><i>"Yerleşik Yargıtay içtihatlarında da belirtildiği üzere; bir senedin teminat senedi vasfını taşıyabilmesi için; ya senet metninde açık olarak teminatın hangi hususta verildiği belirtilmeli, ya da ayrı bir sözleşmeyle söz konusu teminat senedine atıf yapılarak senedin teminat senedi olduğunun belirlenebilir olması sağlanmalıdır. <u>Senet üzerine yazılacak olan "teminattır" ibaresi tek başına senede teminat senedi olma hüviyetini kazandırmaz. "teminat senedidir," "devredilemez", "ciro edilemez", ibareleri tek başına geçersiz olup, hiç yazılmamış kabul edilir.</u> Aynı yönde (Yargıtay 12.Hukuk Dairesi’nin 2014/11410 E. 2014/13843 K. sayılı ilamı). Bir senedin teminat senedi olduğunu ileri süren taraf bunu yazılı bir belge ile ispatlamalıdır."<strong> <a href="https://www.hukukihaber.net/izmir-bam-11-hukuk-dairesinin-20231373-e-2026101-k-sayili-karari" rel="dofollow">İzmir Bölge Adliye Mahkemesi 11. Hukuk Dairesi, E. 2023/1373, K. 2026/101, T. 23.01.2026</a></strong></i></p>

<p>● <strong>Boş (Açık) Senet Düzenlenmesi</strong></p>

<p>Kanun hükümleri uyarınca bono ve çeklerde açık senet düzenlenmesi hukuken mümkündür. Yani, senet teslim edilirken sadece imza atılarak vade ve miktar gibi kısımlar sonradan doldurulmak üzere alacaklıya bırakılabilir. Ancak borçlu, senedin aralarındaki anlaşmaya aykırı doldurulduğunu iddia ederse, bu iddiasını yazılı delille ispat etmek zorundadır.</p>

<p>Alacaklı yönünden senedin anlaşmaya uygun doldurulduğu karinesi geçerli olup, bu husus ispat kolaylığı sağlar. Yine de kötü niyet iddialarının önüne geçmek adına, taraflar arasında senedin ne şekilde doldurulacağına dair yazılı bir mutabakat bulunması hukuki güvenliği maksimize eder.</p>

<p></p>

<p><i>"Mahkemece, yapılan yargılama ve toplanan delillere göre, kambiyo hukukunda açığa imza atılmak suretiyle düzenlenen bononun sonradan doldurulması halinde geçerli olduğu, <u>bononun anlaşmaya aykırı olarak doldurulduğu hususunun davacı tarafından yazılı delille ispatlanamadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir</u>"<strong> <a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-19-hukuk-dairesinin-201611366-e-2017424-k-sayili-karari" rel="dofollow">Yargıtay, 19. Hukuk Dairesi, E. 2016/11366, K. 2017/424, T. 25.01.2017</a></strong></i></p>

<p></p>

<p><i>"TTK'nın 778/2-f maddesi atfıyla bonolara da uygulanan TTK'nın 680. madde hükmü uyarınca bononun kısmen doldurulmuş ya da sadece imzalanmış olarak tedavüle çıkarılması mümkün olup, bu eksiklik senedin ibrazına kadar tamamlanabilir. <u>Bu nedenle, keşideci imzası dışında tüm unsurları boş bir bononun düzenlenmesi mümkün olup, bu bononun doldurularak zorunlu unsurları tamamlanmak suretiyle kambiyo senedi vasfıyla işlem yapılması her zaman mümkündür.</u> Bu durumda ilk derece mahkemesine sunulan belgeler bonoya ilişkin ilanların yapılarak bir karar verilmesi gerekirken, keşideci imzası bulunan ve tedavüle çıkarılmadan eksik unsurlarının doldurulması imkan dahilinde bulunan belgenin bono olarak kabul edilmeyerek bu bono yönünden iptal isteminin reddine karar verilmesi doğru değildir."<strong> <a href="https://www.hukukihaber.net/istanbul-bam-14-hukuk-dairesinin-2020924-e-2023273-k-sayili-karari" rel="dofollow">İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 14. Hukuk Dairesi, E. 2020/924, K. 2023/273, T. 23.02.2023</a></strong></i></p>

<p></p>

<p><i>"herhangi bir kambiyo senedinin <strong>tüm unsurlarını içerecek şekilde tanzim edilmesi ve en geç ibraz anında doldurmak kaydıyla boş olarak da lehtara verilmesinin mümkün olduğu</strong>, bu durumda bedel hanesi <u>boş olarak verildiği iddia edilen senedin, sözleşmeye aykırı olarak doldurulduğunun keşideci tarafından yazılı delillerle ispatının gerektiği</u>, ancak davacı tarafından belirtilen hususu ispata yarar yazılı delil ibraz edilemediği gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir."<strong> <a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-11-hukuk-dairesinin-20205457-e-20215602-k-sayili-karari" rel="dofollow">Yargıtay, 11. Hukuk Dairesi, E. 2020/5457, K. 2021/5602, T. 20.09.2021</a></strong></i></p>

<p>● <strong>Kambiyo Senedinin Zayi Olması</strong></p>

<p>Kambiyo senetleri, "kıymetli evrak" niteliği gereği hakkın senede sıkı sıkıya bağlı olduğu belgelerdir. Bu hukuki rejimde senedin zilyetliğine sahip olmayan kişi, kural olarak senette mündemiç olan alacak hakkını ileri süremez. Dolayısıyla senedin rıza dışı elden çıkması (çalınması, kaybolması) veya yanma, su baskını gibi nedenlerle zayi olması, alacaklı açısından hakkın donması veya kaybı riskini doğurur.</p>

<p>Senedin zayi olması durumunda hak sahibinin mağduriyetini gidermek amacıyla Türk Ticaret Kanunu’nda <strong>"Zayi Nedeniyle İptal Davası"</strong> kurumu düzenlenmiştir. Bu süreçte izlenmesi gereken hukuki prosedür ve dikkat edilmesi gereken hususlar şunlardır:</p>

<p><strong>Ödeme Yasağı Kararı:</strong> Senet elinden çıkan hamil, senedin kötü niyetli üçüncü kişilerin eline geçmesi ve borçlu tarafından bunlara ödeme yapılması riskine karşı ivedilikle mahkemeye başvurmalıdır. Bu başvuruda, mahkemeden borçluya (bonoda düzenleyene, çekte muhatap bankaya) hitaben senedin ödenmemesi yönünde bir ihtiyati tedbir kararı (ödeme yasağı) verilmesi talep edilir.</p>

<p><strong>İptal Davası ve İlan Süreci:</strong> Senedin iptali için görevli ve yetkili Asliye Ticaret Mahkemesi’nde dava açılmalıdır. Mahkeme, senedin zayi olduğuna dair kuvvetli delillerin sunulması halinde, senedi elinde bulunduran varsa getirmesi için Türkiye Ticaret Sicili Gazetesi’nde belirli aralıklarla (genellikle üç kez) ilan yapar.</p>

<p><strong>Bekleme Süreleri:</strong> Kanunda öngörülen bekleme süresi içinde <i>(çeklerde ibraz süresinin geçmesinden itibaren en az üç ay, bonolarda ilk ilan tarihinden itibaren en az 6 ay)</i> senet mahkemeye sunulmazsa, senedin iptaline karar verilir. Bu sürelerin takibi, hakkın düşmemesi adına kritiktir.</p>

<p><strong>İptal Kararının Hükmü:</strong> Mahkemeden alınan iptal kararı, zayi olan senedin yerine geçer. <strong>Alacaklı, bu karar ilamı ile borçludan ödeme talep edebilir veya gerekirse icra takibi başlatabilir.</strong> İptal kararı, senedin mülkiyetini değil, sadece o senetten doğan hakkın kullanılabilmesini sağlayan bir teşhis belgesi niteliğindedir.</p>

<p><strong>İyiniyetli Üçüncü Kişilerin Durumu:</strong> Senedi zayi eden hamil, iptal davası açmış olsa dahi, eğer senet tedavüle çıkmış ve iyiniyetli bir üçüncü kişi tarafından usulüne uygun ciro silsilesiyle iktisap edilmişse, bu kişinin hakkı korunabilir. Bu sebeple senedin kaybedildiği anlaşıldığı an, zaman kaybetmeksizin hukuki yollara başvurulması "tedavül güvenliği" karşısında alacaklının tek korumasıdır.</p>

<p>Kambiyo senedinin kaybı, sadece bir kağıt parçasının kaybı değil, alacağın ispat vasıtasının kaybı anlamına geldiğinden, iptal davası süreci titizlikle yönetilmesi gereken teknik bir yargılama sürecidir.</p>

<p><i>"Senedin ziyaının söz konusu olduğu bütün hâllerde, senedi iyiniyetle devralan üçüncü şahısların haklarına iptal kararının hiç bir etkisi olmaz. Senedi iyiniyetle iktisap etmiş bulunan şahsın durumu, iptal kararıyla değişmez. <strong>Başka bir deyişle, iyiniyetin korunması esası iptal kararıyla sınırlandırılmamıştır.</strong> İptal davası davacının talebi doğrultusunda sonuçlandıktan sonra, bu davadan haberi olmadığı için, senedi iyiniyetle iktisap etmiş olsa bile, hamil, borçluya karşı hak sahibi olarak teşhis edilebilme pozisyonunu kaybetmektedir; çünkü iptal edilen kıymetli evrak, artık kıymetli evrak değildir. Buna karşılık, dava sonuçlanmadan önce senet iyiniyetle devralınmışsa, artık bundan sonra, iptal kararının iyiniyetli müktesebin iktisabına aleyhte bir etkisi olmaz. <u>Davacı, elindeki kararı, iyiniyetli hamile vermek zorundadır; bu karara dayanarak, senet bedelini borçludan tahsil etmiş bulunduğu takdirde ise, bu meblağın devri gerekir. Bu gibi hâllerde, iyiniyetli üçüncü şahsın senedin kendisine verilmesi veya sebepsiz zenginleşme iddiasıyla, iptal kararı hamiline yönelmek hakkı vardır</u>.<strong> <a href="https://www.hukukihaber.net/hukuk-genel-kurulunun-20171636-e-2019319-k-sayili-karari" rel="dofollow">Yargıtay, Hukuk Genel Kurulu, E. 2017/1636, K. 2019/319, T. 19.03.2019</a></strong></i></p>

<p><i>"TTK'nın 759. maddesi gereğince, iptal isteminde bulunan kişi, çek elinde iken zayi olduğunu inandırıcı bir şekilde gösteren delilleri mahkemeye sağlamak, çekin bir suretini ibraz etmek yahut da çekin esas içeriği hakkında bilgi vermekle yükümlüdür. Burada, iptal talebinde bulunan şahsın ispat etmesi gereken husus zilyedi bulunduğu çekin rizası hilafına elinden çıkmasıdır. Ancak, iptal davasında <u>kesin ispat aranmayıp çekin kaybolduğunun "kuvvetle muhtemel" olduğunu göstermesi yeterlidir</u> (TTK. m. 760). Hasımsız olarak açılan çek iptali davaları neticesinde elde edilecek iptal kararları kesin hüküm oluşturmaz."<strong> <a href="https://www.hukukihaber.net/samsun-bam-3-hukuk-dairesinin-2025732-e-2025738-k-sayili-karari" rel="dofollow">Samsun Bölge Adliye Mahkemesi 3. Hukuk Dairesi, E. 2025/732, K. 2025/738, T. 28.04.2025</a></strong></i></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><i>"Somut olayda, davanın reddine neden olan tüm bu hususlar, gelişen durumlara karşılık açılabilecek davalarda tartışılacaktır. İlk derece mahkemesince; verilen süreye rağmen davacının bono görüntüsüne dair herhangi bir belge sunmadığı, davacının yetkili hamil olup olmadığı dosya kapsamından anlaşılamadığından davanın reddine karar verilmesi doğru görülmemiş; somut uyuşmazlık yönünden mevcut delillerin yeterli sayılarak, yasal ilanlar yapılarak sonuca göre karar verilmesi gerektiğinden davanın reddine ilişkin kararın hükmün kaldırılarak davanın yeniden görülmek üzere dosyanın kararı veren mahkemeye gönderilmesine karar verilmiştir."<strong> <a href="https://www.hukukihaber.net/istanbul-bam-12-hukuk-dairesinin-2024769-e-2024700-k-sayili-karari" rel="dofollow">İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 12. Hukuk Dairesi, E. 2024/769, K. 2024/700, T. 09.05.2024</a></strong></i></p>

<p>Kambiyo senetleri bir alacağın tahsilini kolaylaştıran en güçlü araçlar olsa da, taşıdıkları katı şekil şartları nedeniyle düzenlenmeleri ve teslim alınmaları sırasında azami dikkat gerektirir. Hak kaybı yaşanmaması adına tacirlerin ve bireylerin, senet üzerindeki zorunlu unsurları kontrol etmeleri ve imzaları teyit etmeleri hayati önem taşır.</p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/av-taha-huseyin-cebi" title="Av. Taha Hüseyin ÇEBİ"><img alt="Av. Taha Hüseyin ÇEBİ" height="96" src="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/200x200/hukukihaber-net/images/yazarlar/Taha_Huseyin_CEBY.jpg" width="96" /></a></p>

<h4><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/av-taha-huseyin-cebi" title="Av. Taha Hüseyin ÇEBİ">Av. Taha Hüseyin ÇEBİ</a></strong></h4>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/omer-korak" title="Ömer KORAK"><img alt="Ömer KORAK" height="96" src="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/200x200/hukukihaber-net/uploads/2026/02/omer-korak.jpeg" width="96" /></a></p>

<h4><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/omer-korak" title="Ömer KORAK">Ömer KORAK</a></strong></h4></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://hukukihaber.net/cek-ve-senet-aliminda-hukuki-guvenlik-cebi-1</guid>
      <pubDate>Mon, 18 May 2026 13:15:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/01/cek-imza.jpg" type="image/jpeg" length="82687"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Fransız Liseleri Kartelleri – Okul Kayıt Ücretlerinin, Burs Oranlarının ve Öğretmen Maaşlarının Birlikte Tespiti]]></title>
      <link>https://hukukihaber.net/fransiz-liseleri-kartelleri-okul-kayit-ucretlerinin-burs-oranlarinin-ve-ogretmen-maaslarinin-birlikte-tespiti</link>
      <atom:link rel="self" href="https://hukukihaber.net/fransiz-liseleri-kartelleri-okul-kayit-ucretlerinin-burs-oranlarinin-ve-ogretmen-maaslarinin-birlikte-tespiti" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Rekabet Kurulu (“<strong>Kurul</strong>”) 24.04.2024 tarihli ve 24-20/466-196 sayılı kararına konu dosyada, İstanbul’da faaliyet gösteren Fransa menşeili Özel Saint-Joseph Fransız Lisesi (“<strong>Saint-Joseph</strong>”), Özel Saint Benoît Fransız Lisesi (“<strong>Saint Benoît</strong>”), Özel Notre-Dame de Sion Fransız Lisesi (“<strong>Notre-Dame de Sion</strong>”), Özel Saint-Michel Fransız Lisesi (“<strong>Saint-Michel</strong>”) ve Özel Sainte Pulchérie Fransız Lisesi’nin (“<strong>Sainte Pulchérie</strong>”) rekabeti ihlal ettiği iddialarını detaylıca inceleyerek bu teşebbüslerin;</p>

<p></p>

<p>(i) okul kayıt ücretleri, ücreti oluşturan unsurları ve burs oranlarını, ve</p>

<p>(ii) Türk öğretmenlerin maaşlarını</p>

<p></p>

<p>birlikte tespit ederek iki ayrı rekabet hukuku ihlaline taraf olduklarına kanaat getirerek, 4054 Sayılı Rekabetin Korunması Hakkında Kanun’un (“<strong>4054 Sayılı Kanun</strong>”) 4. maddesinin<a href="#_ftn1" name="_ftnref1" title="">[1]</a> ihlal edilmiş olması sebebiyle bu teşebbüslere toplam 21.324.909,09-TL idari para cezası uygulanmasına hükmetmiştir.</p>

<p></p>

<p>Bu bilgi notunda Kurul’un söz konusu Fransız liseleri aleyhine idari para cezası tesis edilmesine sebep olan kartel(ler)e<a href="#_ftn2" name="_ftnref2" title="">[2]</a> ilişkin tespit ve değerlendirmeleri, Rekabet Kurumunun (“<strong>Kurum</strong>”) resmi internet sitesinde 14.2.2025 tarihinde yayımlanan gerekçeli karar<a href="#_ftn3" name="_ftnref3" title="">[3]</a> üzerinden ele alınmaktadır.</p>

<p></p>

<p><strong>I. Dosyanın Arka Planı</strong></p>

<p></p>

<p>Kurum’a 22.06.2022 tarihinde iletilen gizlilik talepli şikâyet başvurusunda özetle, Saint-Joseph, Saint Benoît, Notre-Dame de Sion, Saint-Michel ve Sainte Pulchérie liselerinin, hazırlık sınıfı için belirlenen okul fiyatları konusunda aralarında anlaşarak tek fiyat uyguladıkları ve bu fiyatların önceki yılların fiyatlarına kıyasla enflasyon oranlarının çok üzerinde artırılarak fahiş seviyelere çıkarıldığı iddia edilmiştir.</p>

<p></p>

<p>Kurul tarafından iddiaları incelemek üzere ön-araştırma açılmasına karar verilmiş ve bu çerçevede ilgili teşebbüslerde eş zamanlı yerinde incelemeler (habersiz baskınlar) yapılmış, teşebbüslerden bilgi ve belge taleplerinde bulunulmuştur. Başlangıçta ilgili liselerin okul ücretlerini birlikte belirlediğine yönelik kartel iddiası üzerinden yürütülen dosya, aynı zamanda bu okullarda çalışan Türk öğretmenlerin maaşlarının da ilgili teşebbüsler tarafından birlikte belirlendiği, yani <i>iş gücü piyasalarında da bir rekabet hukuku ihlali</i><a href="#_ftn4" name="_ftnref4" title="">[4]</a> olabileceği ihtimaline işaret eden delillere de rastlanıldığı için genişletilmiştir.</p>

<p></p>

<p>Ön-araştırmada elde edilen bilgi ve bulguların rekabet hukuku ihlali ihtimaline işaret ettiğine kanaat getiren Kurul, detaylı inceleme yapılmak üzere taraflar hakkında soruşturma açılmasına karar vermiştir. Kurum raportörleri söz konusu iki rekabet hukuku ihlali şüphesine istinaden hassas bir çalışma yürütmüş, taraflardan bilgi ve belge toplamış, buna karşın soruşturulan teşebbüsler, 4054 Sayılı Kanun çerçevesinde kendilerine tanınan yazılı ve sözlü savunma haklarını kullanmıştır.</p>

<p></p>

<p><strong>II. İhlallere İlişkin Bulgu ve Tespitler</strong></p>

<p></p>

<p>Kurul, her bir lisenin öğrencilerin okul ücretlerini, burs oranlarını ve öğretmenlerin maaşlarını münferiden belirlemesi gerekmekteyken, aşağıdaki tespitlere dayanarak söz konusu liselerin bu unsurlarda aralarında anlaşarak ortaklaşa hareket ettiklerine kanaat getirmiştir.</p>

<p></p>

<p><strong>1. Kurul’un, okul ücretleri karteli ile Türk öğretmenlerin maaşları karteline ilişkin bulgu ve değerlendirmeleri:</strong></p>

<p></p>

<p>Kurul dosyada, hazırlık sınıfı ücretleri, burs oranları ve Türk öğretmenlerin maaşlarını birlikte belirleme amacıyla ilgili liselerin müdürlerinin ve muhasebe sorumlularının çeşitli tarihlerde (örn. 06.04.2022, 27.04.2022, 07.09.2022) bir araya geldiğine, rekabete hassas bilgi paylaşımında bulunduklarına, aralarında çeşitli yazışmalar yapıldığına, tutanaklar hazırladıklarına ve ortak kararlar aldıklarına ilişkin çeşitli bulgulara ulaşmıştır.</p>

<p></p>

<p>Kurul, taraflar arasındaki uzlaşının ortaya çıkmasının, temelinde rekabeti etkileyebilecek nitelikte hassas ticari bilgilerin rakipler arasında değiş tokuş edilmesine dayandığını tespit etmiştir. Her ne kadar 4054 Sayılı Kanun’un 4. maddesi yalnızca rekabeti kısıtlayıcı amacı gösteren bu bulgular üzerinden ihlal tespiti yapılmasına imkân tanıyor olsa da Kurul, bu bulguları, tarafların piyasadaki fiili uygulamalarıyla çapraz kontrole tabi tutmuş, yani bir nevi etki analizi yapmıştır.</p>

<p></p>

<p>Örneğin Kurul aşağıdaki grafikte, soruşturma tarafı liselerin 2018-2022 döneminde hazırlık sınıfı okul fiyatlarına ilişkin verilerini incelemiş ve okul fiyatlarında ilgili yıllar içerisinde ayrışma gözlemlenmediğini, bu durumun da teşebbüsler arasında koordinasyon olduğun dair şüpheyi desteklediğini tespit etmiştir:</p>

<p><img alt="" src="https://hukukihabernet.teimg.com/hukukihaber-net/uploads/2026/05/1744611737454-19.png" style="margin-left:0px; margin-right:0px" /></p>

<p>Kurul ayrıca, taraflar arasında 27.04.2022 tarihli toplantıda alınan kararlar doğrultusunda burs oranlarının her okulda aynı olacak şekilde ve toplantı sonrası hazırlanan şartnamede belirtilen oranlarda uygulandığı tespit edilmiştir.</p>

<p></p>

<p>Sonuç olarak Kurul, Saint-Joseph, Saint Benoît, Notre-Dame de Sion, Saint-Michel ve Sainte Pulchérie liselerinin bireysel iradelerinin yerini koordineli, iş birlikçi davranışlarının aldığına kanaat getirmiştir.</p>

<p></p>

<p><strong>2. Muafiyet değerlendirmesi</strong></p>

<p></p>

<p>Kurul, dosyadaki eylemlere ilişkin kısa bir muafiyet değerlendirmesi yaparak 4054 Sayılı Kanun’un 5(1) hükmü çerçevesinde kümülatif olarak sağlanması gereken dört şarttan<a href="#_ftn5" name="_ftnref5" title="">[5]</a> sadece ilkini ele almış ve kartel olarak nitelendirilen bu tür kısıtlamaların muafiyetin ilk şartı olan “<i>malların üretim veya dağıtımı ile hizmetlerin sunulmasında yeni gelişme ve iyileşmelerin ya da ekonomik veya teknik gelişmenin sağlanması</i>” sonucunu doğurmayacağına kanaat getirerek ilgili eylemlere muafiyet tanınamayacağına hükmetmiştir.</p>

<p></p>

<p><strong>III. Soruşturulan Teşebbüslerin Öne Çıkan Savunmaları</strong></p>

<p></p>

<p>Teşebbüsler tarafından sunulan, fakat Kurul tarafından kabul edilmeyen savunmalardan öne çıkanlar kısaca<a href="#_ftn6" name="_ftnref6" title="">[6]</a> şu şekildedir:</p>

<p></p>

<p>- Okul kayıt ücretlerinin, burs oranlarının ve öğretmen maaşlarının diğer okullarla birlikte tespit edilmediği savunmaları (Saint Michel, Saint Benoît, Sainte Pulchérie, Notre-Dame de Sion)</p>

<p>- Okullar arasındaki iletişimin haklı gerekçeleri olduğu savunması (Saint Joseph, Sainte Pulchérie, Notre-Dame de Sion)</p>

<p>- İhlalin varlığı için ilgili pazarın koşullarına bakılması gerektiği savunması (Saint Michel, Notre-Dame de Sion)</p>

<p>- İlgili ürün pazarının dar tanımlandığı savunması (Saint Michel, Saint Joseph, Notre-Dame de Sion)</p>

<p>- Taraflar arasında irade uyuşmasının belirlenmesi ve etki analizi yapılması gerektiği savunmaları (Saint Michel, Notre-Dame de Sion)</p>

<p>- Okulların kâr amacı gütmediği savunması (Saint Joseph, Notre-Dame de Sion)</p>

<p>- İdari para cezasının hesaplanmasına yönelik savunmalar (Saint Michel, Saint Joseph)</p>

<p>- Bulgunun delil niteliğini haiz olmadığı savunması (Notre-Dame de Sion)</p>

<p>- Soruşturma sürecinde savunmalarının dikkate alınmadığı iddiaları (Saint Benoît)</p>

<p>- Hâkim kararı olmaksızın yerinde inceleme yapılamayacağı iddiası (Sainte Pulchérie)</p>

<p>- St. Michel’in St. Joseph ile aynı ekonomik bütünlükte olduğu savunması (Saint Michel ve Saint Joseph)</p>

<p></p>

<p><strong>IV. İdari Para Cezaları</strong></p>

<p></p>

<p>Dosyadaki tüm unsurları birlikte değerlendiren Kurul dosya tarihinde yürürlükte olan mülga Ceza Yönetmeliği hükümleri çerçevesinde, söz konusu Fransız eğitim kurumlarının fiyat tespiti ihlalini <i>kartel</i> olarak, Türk öğretmenlerin maaşlarının birlikte tespit edilmesini ise <i>diğer ihlaller </i>kategorisi altında ele alarak ilgili teşebbüslere aşağıdaki idari para cezalarının uygulanmasına karar vermiştir:</p>

<p><img alt="" src="https://hukukihabernet.teimg.com/hukukihaber-net/uploads/2026/05/adsiz-142.jpg" style="margin-left:0px; margin-right:0px" /></p>

<p><strong>V. Sonuç</strong></p>

<p>Kurul’un gerekçeli kararı, Özel Saint-Joseph, Saint Benoît, Notre-Dame de Sion, Saint-Michel ve Sainte Pulchérie liselerinin okul ücretleri, burs politikaları ve öğretmen maaşları konusunda koordineli hareket ederek iki ayrı kartele taraf olduklarına ilişkin önemli bulgu ve değerlendirmeler içermektedir.</p>

<p>Türk rekabet hukuku açısından önemli bir örnek teşkil edecek olan bu dosya, ayrıca eğitim sektöründeki rekabetin hem eğitim kurumları hem veliler hem de öğretmenler açısından korunması gerekliliğini vurgulamaktadır.</p>

<p>Her Kurul kararında olduğu gibi yukarıda anılan karar da idari yargı denetimine tabi olup soruşturulan teşebbüslerin Kurul kararına karşı Ankara İdare Mahkemeleri nezdinde idari işlemin iptali davası açma hakkı bulunmaktadır.</p>

<p>Ayrıca, 4054 Sayılı Kanun’un 57, 58 ve 59. maddeleri<a href="#_ftn7" name="_ftnref7" title="">[7]</a> uyarınca rekabet ihlallerinden zarar görenler (örn. veliler, öğretmenler), ihlale taraf olan teşebbüslerden, rekabet ihlali sebebiyle uğradıkları zararın üç mislini talep etme hakkına sahiptir.</p>

<p><a href="https://hukukihabernet.teimg.com/hukukihaber-net/uploads/2026/02/baran-bas.jpeg" rel="nofollow" title=""><img alt="" src="https://hukukihabernet.teimg.com/hukukihaber-net/uploads/2026/02/baran-bas.jpeg" /></a></p>

<p><strong>Av. Baran BAŞ</strong></p>

<p><a href="https://hukukihabernet.teimg.com/hukukihaber-net/uploads/2026/02/gulce-korkmaz.jpeg" rel="nofollow" title=""><img alt="" src="https://hukukihabernet.teimg.com/hukukihaber-net/uploads/2026/02/gulce-korkmaz.jpeg" /></a></p>

<p><strong>Av. Gülce KORKMAZ</strong></p>

<p><span style="color:#999999">-------------</span></p>

<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1" title=""><span style="color:#999999">[1]</span></a><span style="color:#999999"> 4054 Sayılı Kanun’un Rekabeti Sınırlayıcı Anlaşma, Uyumlu Eylem ve Kararlar başlıklı 4. maddesi şu şekildedir:</span></p>

<p><span style="color:#999999">“<i>Belirli bir mal veya hizmet piyasasında doğrudan veya dolaylı olarak rekabeti engelleme, bozma ya da kısıtlama amacını taşıyan veya bu etkiyi doğuran yahut doğurabilecek nitelikte olan teşebbüsler arası anlaşmalar, uyumlu eylemler ve teşebbüs birliklerinin bu tür karar ve eylemleri hukuka aykırı ve yasaktır.</i></span></p>

<p><span style="color:#999999"><i>Bu haller, özellikle şunlardır:</i></span></p>

<p><span style="color:#999999"><i>a) Mal veya hizmetlerin alım ya da satım fiyatının, fiyatı oluşturan maliyet, kar gibi unsurlar ile her türlü alım yahut satım şartlarının tespit edilmesi,</i></span></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><span style="color:#999999"><i>b) Mal veya hizmet piyasalarının bölüşülmesi ile her türlü piyasa kaynaklarının veya unsurlarının paylaşılması ya da kontrolü,</i></span></p>

<p><span style="color:#999999"><i>c) Mal veya hizmetin arz ya da talep miktarının kontrolü veya bunların piyasa dışında belirlenmesi,</i></span></p>

<p><span style="color:#999999"><i>d) Rakip teşebbüslerin faaliyetlerinin zorlaştırılması, kısıtlanması veya piyasada faaliyet gösteren teşebbüslerin boykot ya da diğer davranışlarla piyasa dışına çıkartılması yahut piyasaya yeni gireceklerin engellenmesi,</i></span></p>

<p><span style="color:#999999"><i>e) Münhasır bayilik hariç olmak üzere, eşit hak, yükümlülük ve edimler için eşit durumdaki kişilere farklı şartların uygulanması,</i></span></p>

<p><span style="color:#999999"><i>f) Anlaşmanın niteliği veya ticari teamüllere aykırı olarak, bir mal veya hizmet ile birlikte diğer mal veya hizmetin satın alınmasının zorunlu kılınması veya aracı teşebbüs durumundaki alıcıların talep ettiği bir malın ya da hizmetin diğer bir mal veya hizmetin de alıcı tarafından teşhiri şartına bağlanması ya da arz edilen bir mal veya hizmetin tekrar arzına ilişkin şartların ileri sürülmesi,</i></span></p>

<p><span style="color:#999999"><i>Bir anlaşmanın varlığının ispatlanamadığı durumlarda piyasadaki fiyat değişmelerinin veya arz ve talep dengesinin ya da teşebbüslerin faaliyet bölgelerinin, rekabetin engellendiği, bozulduğu veya kısıtlandığı piyasalardakine benzerlik göstermesi, teşebbüslerin uyumlu eylem içinde olduklarına karine teşkil eder.</i></span></p>

<p><span style="color:#999999"><i>Ekonomik ve rasyonel gerçeklere dayanmak koşuluyla taraflardan her biri uyumlu eylemde bulunmadığını ispatlayarak sorumluluktan kurtulabilir</i>.”</span></p>

<p><span style="color:#999999">4054 Sayılı Kanun’un 4. maddesi, Avrupa Birliğinin İşleyişi Hakkında Antlaşma’nın 101(1) hükmünün Türk rekabet hukukundaki karşılığıdır.</span></p>

<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2" title=""><span style="color:#999999">[2]</span></a><span style="color:#999999"> Rekabet hukukundaki <i>en ağır</i> ihlal türü olan kartel, Kartellerin Ortaya Çıkarılması Amacıyla Aktif İş Birliği Yapılmasına Dair Yönetmelik’te “<i><u>Fiyat tespiti, müşterilerin, sağlayıcıların, bölgelerin ya da ticaret kanallarının paylaşılması, arz miktarının kısıtlanması veya kotalar konması, ihalelerde danışıklı hareket konularında rakipler arasında gerçekleşen, rekabeti sınırlayıcı anlaşma ve/veya uyumlu eylemler</u></i>” olarak tanımlanmıştır.</span></p>

<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3" title=""><span style="color:#999999">[3]</span></a><span style="color:#999999"> Kurul’un dosyaya ilişkin gerekçeli kararı için bkz. https://www.rekabet.gov.tr/Karar?kararId=2e4bd6a2-6686-4283-98b5-0bdcc4d755ec.</span></p>

<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4" title=""><span style="color:#999999">[4]</span></a><span style="color:#999999"> Konuyla ilgili Kurum’un İş Gücü Piyasalarındaki Rekabet İhlallerine Yönelik Kılavuz’u detaylı açıklamalar içermektedir: https://www.rekabet.gov.tr/Dosya/is-gucu-piyasalarindaki-rekabet-ihlallerine-yonelik-kilavuz-20241203141442657.pdf.</span></p>

<p><a href="#_ftnref5" name="_ftn5" title=""><span style="color:#999999">[5]</span></a><span style="color:#999999"> Bu dört şart şunlardır:</span></p>

<p><span style="color:#999999">a) Malların üretim veya dağıtımı ile hizmetlerin sunulmasında yeni gelişme ve iyileşmelerin ya da ekonomik veya teknik gelişmenin sağlanması,</span></p>

<p><span style="color:#999999">b) Tüketicinin bundan yarar sağlaması,</span></p>

<p><span style="color:#999999">c) İlgili piyasanın önemli bir bölümünde rekabetin ortadan kalkmaması,</span></p>

<p><span style="color:#999999">d) Rekabetin (a) ve (b) bentlerindeki amaçların elde edilmesi için zorunlu olandan fazla sınırlanmaması.</span></p>

<p><a href="#_ftnref6" name="_ftn6" title=""><span style="color:#999999">[6]</span></a><span style="color:#999999"> Dosyada soruşturulan her bir teşebbüs tarafından birçok savunma sunulmuş olmakla, bu bölümde yalnızca Kurul’un tek tek ele aldığı savunmalardan öne çıkanlarına yer verilmiştir.</span></p>

<p><a href="#_ftnref7" name="_ftn7" title=""><span style="color:#999999">[7]</span></a><span style="color:#999999"> Tazminatla ilgili hükümlere aşağıda yer verilmektedir:</span></p>

<p><span style="color:#999999">“<i>Tazminat Hakkı</i></span></p>

<p><span style="color:#999999"><i>Madde 57 – Her kim bu Kanuna aykırı olan eylem, karar, sözleşme veya anlaşma ile rekabeti engeller, bozar ya da kısıtlarsa yahut belirli bir mal veya hizmet piyasasındaki hâkim durumunu kötüye kullanırsa, bundan zarar görenlerin her türlü zararını tazmine mecburdur. Zararın oluşması birden fazla kişinin davranışları sonucu ortaya çıkmış ise bunlar zarardan müteselsilen sorumludur.</i></span></p>

<p><span style="color:#999999"><i>Zararın Tazmini</i></span></p>

<p><span style="color:#999999"><i>Madde 58 – Rekabetin engellenmesi, bozulması veya kısıtlanması sonucu bundan zarar görenler, ödedikleri bedelle, rekabet sınırlanmasaydı ödemekte olacakları bedel arasındaki farkı zarar olarak talep edebilirler. Rekabetin sınırlanmasından etkilenen rakip teşebbüsler, bütün zararlarının tazminini rekabeti sınırlayan teşebbüs ya da teşebbüslerden talep edebilir. Zararın belirlenmesinde, zarar gören teşebbüslerin elde etmeyi umdukları bütün karlar, geçmiş yıllara ait bilançolar da dikkate alınarak hesaplanır.</i></span></p>

<p><span style="color:#999999"><i>Ortaya çıkan zarar, tarafların anlaşması ya da kararı veya ağır ihmalinin olduğu hallerden kaynaklanmaktaysa, hâkim, zarar görenlerin talebi üzerine, uğranılan maddi zararın ya da zarara neden olanların elde ettiği veya elde etmesi muhtemel olan karların üç katı oranında tazminata hükmedebilir.</i></span></p>

<p><span style="color:#999999"><i>İspat Yükü</i></span></p>

<p><span style="color:#999999"><i>Madde 59 – Zarar görenlerin, bir anlaşmanın varlığı ya da piyasada rekabetin bozulduğu izlenimi veren, özellikle piyasaların fiilen paylaşılması, uzun sayılacak bir süre piyasa fiyatında gözlenen kararlılık, fiyatın piyasada faaliyet gösteren teşebbüslerce birbirine yakın aralıklarla artırıldığı gibi kanıtları yargı organlarına sunmaları halinde, teşebbüslerin uyumlu eylem içinde bulunmadıklarını ispatlama yükü davalılara geçer.</i></span></p>

<p><span style="color:#999999"><i>Rekabeti sınırlayıcı anlaşma, karar ve uygulamaların varlığı her türlü delille ispatlanabilir</i>.”</span></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://hukukihaber.net/fransiz-liseleri-kartelleri-okul-kayit-ucretlerinin-burs-oranlarinin-ve-ogretmen-maaslarinin-birlikte-tespiti</guid>
      <pubDate>Mon, 18 May 2026 12:20:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/05/saint-michel-fransiz-lisesi.jpg" type="image/jpeg" length="20492"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Dava Paranoyası Karşısında Avukatın Konumu: Hak Arama, Husumet ve Mesleki Sınır]]></title>
      <link>https://hukukihaber.net/dava-paranoyasi-karsisinda-avukatin-konumu-hak-arama-husumet-ve-mesleki-sinir-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://hukukihaber.net/dava-paranoyasi-karsisinda-avukatin-konumu-hak-arama-husumet-ve-mesleki-sinir-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Özet</strong></p>

<p>Hak arama özgürlüğü, hukuk devletinin kurucu güvencelerinden biridir. Ancak her dava açma, şikâyette bulunma veya başvuru yapma davranışı sağlıklı bir hak arama pratiği olarak değerlendirilemez. Bazı durumlarda dava, hakkın korunmasına yönelik rasyonel bir araç olmaktan çıkar; kişinin yaralanmış benliğini onarma, mağduriyet anlatısını sürekli teyit ettirme, husumetini sürdürme ve karşı tarafı cezalandırma aracına dönüşür. Psikiyatri ve hukuk literatüründe “litigious paranoia”, “querulous paranoia” veya “vexatious litigant” gibi kavramlarla tartışılan bu olgu, avukatlık pratiği bakımından özel bir önem taşır. Çünkü avukat bu tür vakalarda ne müvekkili kolayca patolojikleştirmeli ne de onun sınırsız husumet anlatısının taşıyıcısı hâline gelmelidir. Bu makale, dava paranoyası benzeri vakalarda avukatın nasıl bir mesleki değerlendirme yapması gerektiğini, hak arama faaliyetinin zaman içinde psikiyatrik olarak dalgalanma riskini ve temsil ilişkisinin hangi sınırlar içinde yürütülmesi gerektiğini tartışmaktadır.</p>

<p><strong>I. Giriş: Her Dava Bir Hak Arama Davranışı mıdır?</strong></p>

<p>Her dava bir hikâye taşır. Kimi zaman bu hikâye gerçek bir haksızlığın, ihlal edilmiş bir hakkın, görmezden gelinmiş bir onurun anlatısıdır. Kimi zaman ise dava, hukuki biçim kazanmış bir iç çatışmadır. Mahkeme salonu artık adalet aranan bir yer olmaktan çok, kişinin kendi mağduriyetini tekrar tekrar sahnelediği, husumetini canlı tuttuğu, öfkesine meşruiyet aradığı bir alana dönüşür.</p>

<p>Modern hukuk düzeni bireye mahkemeye erişim hakkı tanır. Bu hak, demokratik hukuk devletinin vazgeçilmez unsurudur. Ancak mahkeme kapısının açık olması, her başvurunun sağlıklı bir hukuki talep olduğu anlamına gelmez. Bazen kişi gerçekten hakkını aramaktadır. Bazen de hak arama dili altında bitmeyen bir husumet, gerçeklikle bağını zayıflatmış bir mağduriyet kurgusu ve sürekli genişleyen bir suçlama ağı vardır.</p>

<p>İşte burada avukatlık pratiğinin en hassas sorularından biri ortaya çıkar: Avukat, bu tür bir başvuruyla karşılaştığında ne yapmalıdır? Müvekkili hemen “paranoyak”, “takıntılı” veya “sorunlu” olarak mı görmelidir? Yoksa onun bütün anlatısını hiçbir süzgeçten geçirmeden dava konusu hâline mi getirmelidir?</p>

<p>Her iki tutum da yanlıştır. İlki, haklı bir mağduriyet ihtimalini baştan dışlar. İkincisi ise avukatı, müvekkilin psikolojik ve sosyal çatışmasının hukuki aracına dönüştürür. u nedenle avukatın görevi psikiyatrik teşhis koymak değildir. Avukatın görevi, <strong>hukuki temsil edilebilirlik bakımından mesleki bir değerlendirme</strong> yapmaktır. Başka bir ifadeyle avukat “bu kişi hasta mı?” sorusuyla değil, “bu anlatının içinde delille desteklenebilir, hukuken taşınabilir, meslek kuralları içinde temsil edilebilir bir çekirdek var mı?” sorusuyla ilgilenmelidir.</p>

<p><strong>II. Dava Paranoyası Kavramı: Hak Arama ile Husumet Arasında</strong></p>

<p>“Dava paranoyası” veya literatürdeki karşılıklarıyla “litigious paranoia” ve “querulous paranoia”, kişinin sürekli dava açma, şikâyette bulunma, başvuru yapma ve kendisine karşı sistematik haksızlık yapıldığı inancını hukuki yollarla sürdürme eğilimini ifade eder. Ancak bu kavramı kullanırken son derece dikkatli olmak gerekir. Çünkü tarih boyunca hak arayan, ısrarcı, kolay vazgeçmeyen, devlet kurumlarının veya güçlü kişilerin haksızlığına karşı direnen bireyler de kimi zaman “takıntılı”, “şikâyetçi”, “kavgacı” veya “paranoyak” olarak damgalanmıştır.</p>

<p>Bu nedenle sorun, kişinin çok dava açması değildir. Bazen çok dava açmak, çok haksızlığa uğramış olmanın sonucudur. Bazı kişiler aynı kişi, kurum veya yapı tarafından uzun süreli haksızlığa maruz kalmış olabilir. Bazı dosyalarda kurumlar gerçekten kayıtsız kalmış, deliller gerçekten toplanmamış, başvurular gerçekten ciddiye alınmamış olabilir. Asıl sorun, davanın gerçeklikle, delille, hukuki yararla ve ölçülülükle bağını kaybetmesidir. Bu nedenle ayrım şu noktada kurulmalıdır: <strong>Hak arama</strong>, kişinin uğradığı haksızlığı hukuk düzeni önünde görünür kılma çabasıdır.</p>

<p><strong>Dava paranoyası</strong> ise haksızlık algısının gerçeklikle bağını giderek kaybetmesi, her ret kararının yeni bir komplo kanıtı sayılması ve yargı sisteminin kişinin içsel husumet döngüsünün sahnesine dönüşmesidir. Hak arayan kişi sonuca ulaşmak ister. Dava paranoyasına yaklaşan kişi ise çoğu zaman sonuca değil, mücadelenin sürmesine ihtiyaç duyar. Çünkü dava onun için sadece hukuki bir süreç değildir; benliğini ayakta tutan bir mağduriyet anlatısıdır.</p>

<p>Bu noktada dava, artık uyuşmazlığı çözmez. Aksine uyuşmazlığı üretir, genişletir ve derinleştirir. Mahkeme kararı, kişinin gerçeklikle karşılaşacağı bir sınır olmaktan çıkar; yeni bir haksızlık anlatısının başlangıcı hâline gelir.</p>

<p><strong>III. Avukatın İlk Görevi: Kişiyi Değil, Hukuki Çekirdeği Teşhis Etmek</strong></p>

<p>Avukatın ilk refleksi müvekkilin kişiliğini değerlendirmek olmamalıdır. Çünkü öfkeli, dağınık, kuşkucu veya aşırı ısrarcı anlatan her kişi haksız değildir. Bazı insanlar gerçekten haksızlığa uğradıkları için öfkelidir. Bazı insanlar uzun süre dinlenmedikleri için kuşkucudur. Bazı insanlar kurumlar tarafından ciddiye alınmadıkları için ısrarcıdır. Bu nedenle avukat önce şu soruyu sormalıdır: <strong>Bu anlatının içinde delille desteklenebilir, hukuken formüle edilebilir ve ölçülü biçimde takip edilebilir bir çekirdek var mı?</strong></p>

<p>Avukatın mesleki değerlendirmesi burada başlar. Anlatının tamamı değil, hukuki çekirdeği önemlidir. Müvekkil “herkes bana komplo kurdu” diyebilir. Fakat avukatın bakacağı şey, bu büyük anlatının içinde somut bir haksız fiil, usulsüz işlem, çelişkili rapor, eksik araştırma, tanık beyanları arasındaki tutarsızlık veya hukuken korunabilir bir menfaat olup olmadığıdır. Eğer böyle bir çekirdek varsa avukat onu alır, sadeleştirir, delille ilişkilendirir ve hukuki dile çevirir. Eğer yoksa, avukatın müvekkilin öfkesini dilekçeye dönüştürmesi mesleki faaliyet değil, husumetin teknik hizmetkârlığı olur.</p>

<p>Avukatlık tam da burada başlar: Müvekkilin öfkesini anlamak, fakat öfkenin tamamını sahiplenmemek; mağduriyet anlatısını dinlemek, fakat onu delilden ve hukuki yarardan koparmamak; kişiyi küçümsememek, fakat hukuku kişinin içsel çatışmasının sınırsız aracına dönüştürmemek.</p>

<p><strong>IV. Dava Paranoyasına Yaklaşan Vakalarda Belirtiler</strong></p>

<p>Avukatın dikkat etmesi gereken bazı işaretler vardır. Bu işaretlerin tek başına varlığı kişiyi patolojik ilan etmeye yetmez. Ancak bir araya geldiklerinde dosyanın sıradan bir hukuki uyuşmazlıktan çok, mesleki risk dosyasına dönüşebileceğini gösterir.</p>

<p><strong>1. Delilden Kopuk Kesinlik</strong></p>

<p>Müvekkil, somut belge, tanık, kayıt veya objektif veri göstermeden her şeyi kesin biliyormuş gibi anlatıyorsa dikkatli olunmalıdır. Sağlıklı hak arama davranışında kişi iddiasını desteklemeye çalışır. Dava paranoyasına yaklaşan durumda ise kişi iddianın doğruluğunu zaten tartışılmaz kabul eder. Delil, ancak bu önceden kurulmuş inancı desteklediği ölçüde önemlidir. Bu kişiler bakımından “delil” çoğu zaman ispat aracı değil, mevcut inancı besleyen seçilmiş parçalar toplamıdır. Aleyhe delil görmezden gelinir; nötr veri şüpheli sayılır; basit tesadüfler bile organize kötülüğün işareti gibi yorumlanır.</p>

<p><strong>2. Aleyhe Her Kararın Komplo Kanıtına Dönüşmesi</strong></p>

<p>Takipsizlik kararı, ret kararı, bilirkişi raporu veya mahkeme hükmü kişiyi düşünmeye sevk etmiyorsa; aksine “demek ki savcı da onların adamı”, “bilirkişi de işin içinde”, “mahkeme de bana karşı” sonucuna götürüyorsa gerçeklik testi zayıflamış demektir. Burada yargı kararına itiraz etmek ile her aleyhe kararı mutlak komplo kanıtı saymak arasındaki fark önemlidir. Avukat elbette hukuki denetim yollarını kullanmalıdır. Fakat müvekkilin sınırsız komplo anlatısını mesleki dile taşımamalıdır.</p>

<p><strong>3. Davanın Sürekli Genişlemesi</strong></p>

<p>Başlangıçta komşuyla, eski eşle, işverenle veya bir kamu görevlisiyle başlayan mesele kısa süre sonra hâkim, savcı, bilirkişi, zabıt kâtibi, önceki avukat, baro, bakanlık ve yüksek yargı organlarına kadar genişliyorsa avukat dikkatli olmalıdır. Bu genişleme bazen gerçek bir kurumsal ihmal zincirine işaret edebilir. Fakat çoğu zaman kişinin haksızlık anlatısını ayakta tutabilmek için yeni düşman figürleri üretmesi anlamına gelir. Hikâye büyüdükçe hukuki çekirdek küçülür.</p>

<p><strong>4. Önceki Avukatların Düşmanlaştırılması</strong></p>

<p>“Bütün avukatlar beni sattı”, “önceki avukat karşı tarafla anlaştı”, “baro da işin içinde”, “kimse benim davamı almak istemiyor çünkü hepsi korkuyor” gibi ifadeler ciddi bir alarmdır. Elbette önceki avukat gerçekten hata yapmış olabilir. Avukatlık pratiğinde ihmal, ilgisizlik veya yetersiz temsil mümkündür. Ancak bütün önceki temsilcilerin sistematik biçimde hainleştirilmesi, yeni avukatın da kısa süre sonra aynı anlatının parçası hâline getirilebileceğini gösterir.</p>

<p><strong>5. Avukatı Öfkenin Kalemi Hâline Getirme İsteği</strong></p>

<p>Müvekkil hukuki dilekçe değil; hakaretli, itham edici, aşağılayıcı ve delilsiz suçlamalarla dolu metinler yazdırmak istiyorsa avukatın mesleki sınırı devreye girmelidir. Avukat, müvekkilin kalemi değildir. Avukat, müvekkilin hukuken korunabilir menfaatini bağımsız biçimde temsil eden meslek mensubudur. Bu nedenle müvekkilin her cümlesi dilekçeye giremez. Her öfke hukuki iddiaya dönüşemez. Her kuşku suç isnadı olarak yazılamaz.</p>

<p><strong>6. Bitmeyen Başvuru Arzusu</strong></p>

<p>Dava paranoyasına yaklaşan vakalarda amaç çoğu zaman hukuki sonuca ulaşmak değil, başvuru sürecini devam ettirmektir. Yeni dava, yeni şikâyet, yeni CİMER başvurusu, yeni suç duyurusu, yeni reddi hâkim talebi, yeni disiplin şikâyeti, yeni tazminat davası… Bu döngüde dava sorunu çözmez; sorunu besler. Hukuk, kişinin içsel çatışmasını yatıştırmak yerine onu sürekli yeniden üretir.</p>

<p><strong>V. Hak Arama Faaliyetinin Psikiyatrik Olarak Dalgalanması Riski</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Dava paranoyası tartışılırken en tehlikeli kolaycılık, kişinin baştan itibaren patolojik bir özne olarak görülmesidir. Oysa birçok vakada kişi gerçekten bir haksızlık yaşamış, gerçekten dinlenmemiş, gerçekten bürokratik kayıtsızlıkla karşılaşmış olabilir. Sorun her zaman hak arama faaliyetinin başlangıcında değildir. Bazen sorun, bu faaliyetin zaman içinde hangi ruhsal yörüngeye girdiğinde ortaya çıkar.</p>

<p>Hak arama davranışı sabit bir psikolojik durum değildir. Dava süreci uzadıkça, kişi tekrar tekrar dilekçe yazdıkça, karar bekledikçe, ret cevabı aldıkça, kurum kapılarında dolaştıkça ve çoğu zaman soğuk, mekanik, standart cevaplarla karşılaştıkça psikolojik dalgalanma yaşayabilir. Başlangıçtaki meşru öfke giderek kuşkuya; kuşku sabit kanaate; sabit kanaat ise kimi zaman gerçeklikle bağını zayıflatan bir mağduriyet sistemine dönüşebilir. Bu nedenle avukatın dikkat etmesi gereken şey yalnızca müvekkilin ilk anlatısı değildir. Avukat, temsil ilişkisi boyunca müvekkilin ruhsal ve anlatısal seyrini de izlemelidir. Çünkü hak arama faaliyeti bazen kişiyi yatıştırır, düzenler ve gerçeklikle temas ettirir; bazen de tam tersine onun kuşkularını yoğunlaştırır, öfkesini büyütür ve dünyayı “ben ve bana karşı olanlar” şeklinde ikiye bölen bir algı düzeni üretir. Burada kritik soru şudur: <strong>Hak arama faaliyeti kişiyi gerçekliğe mi yaklaştırıyor, yoksa gerçeklikten mi uzaklaştırıyor?</strong></p>

<p>Sağlıklı hak arama davranışında kişi dava süreci içinde delil, usul, süre, hukuki yarar ve ispat meselesiyle karşılaşır. Bu karşılaşma onu sınırlar. Kişi, “her istediğim hukuken mümkün değil”, “her şüphe ispat değildir”, “her haksızlık mahkemede kanıtlanamaz” gerçeğini görmeye başlar. Bu durumda hukuk, kişinin öfkesini biçimlendirir; öfkeyi hakka, kuşkuyu delile, mağduriyet hissini hukuki talebe dönüştürür.</p>

<p>Fakat patolojik dalgalanma başladığında hukuk tam tersi etki üretir. Her ret kararı yeni bir travma gibi yaşanır. Her eksik inceleme sistematik kötülüğün delili sayılır. Her aleyhe rapor, bilirkişinin de komploya katıldığı inancını güçlendirir. Her avukat uyarısı, “sen de beni anlamıyorsun” duygusunu besler. Böylece dava, iyileştirici ve düzenleyici olmaktan çıkar; kişinin iç dünyasındaki kuşku, öfke ve mağduriyet döngüsünü büyüten bir sahneye dönüşür.</p>

<p>Bu dalgalanmanın birkaç görünümü vardır.</p>

<p>Birincisi, <strong>duygusal dalgalanmadır</strong>. Müvekkil bir gün avukata aşırı güven gösterir; ertesi gün onu ihanetle suçlayabilir. Bir gün “nihayet beni anlayan biri çıktı” der; birkaç hafta sonra “siz de onların tarafındasınız” noktasına gelebilir.</p>

<p>İkincisi, <strong>anlatısal dalgalanmadır</strong>. Başlangıçta sınırlı olan olay anlatısı giderek genişler. Önce tek bir kişi suçludur; sonra kurum, sonra yargı, sonra önceki avukatlar, sonra neredeyse herkes. Hikâye büyüdükçe hukuki çekirdek küçülür.</p>

<p>Üçüncüsü, <strong>beklenti dalgalanmasıdır</strong>. Kişi önce makul bir hukuki sonuç isterken, zamanla bütün yargı organlarının kendisini açıkça haklı ilan etmesini, karşı tarafın ağır biçimde cezalandırılmasını, önceki bütün kararların yok sayılmasını ve herkesin kendisinden özür dilemesini bekleyebilir.</p>

<p>Dördüncüsü, <strong>gerçeklik testi dalgalanmasıdır</strong>. Müvekkil zaman zaman hukuki uyarıları anlayabilir; fakat gerilim arttığında yeniden mutlak mağduriyet ve komplo anlatısına dönebilir. Bu nedenle avukat, bir görüşmede kurulan makul zeminin kalıcı olduğunu varsaymamalıdır.</p>

<p><strong>Bu vakalarda avukatın görevi müvekkilin ruhsal durumunu tedavi etmek değildir.</strong> Ancak avukat, hukuki temsil ilişkisinin ruhsal etkisini görmezden de gelemez. Çünkü kötü yönetilen bir hukuki süreç, müvekkilin kuşkularını besleyebilir; gereksiz başvurular, her yeni retle birlikte yeni bir mağduriyet katmanı üretebilir; sert ve kontrolsüz dilekçeler, müvekkilin öfkesini hukuken meşrulaştırılmış gibi gösterebilir. Bu nedenle avukat, böyle dosyalarda yalnızca “hangi davayı açabilirim?” sorusunu değil, şu soruyu da sormalıdır: “Bu başvuru müvekkili hukuki gerçekliğe yaklaştıracak mı, yoksa onu yeni bir husumet döngüsüne mi sokacak?”</p>

<p>Eğer başvuru delile dayanıyor, hukuki yarar taşıyor, ölçülü bir sonuç üretebiliyor ve müvekkilin anlatısını somutlaştırıyorsa yapılabilir. Fakat başvuru yalnızca müvekkilin öfkesini yeniden sahneleyecek, karşı tarafı taciz edecek, yeni ret kararlarıyla kuşkuları büyütecek ve avukatı da bu döngünün parçası hâline getirecekse, avukatın mesleki sınır koyması gerekir. Çünkü bazı dosyalarda avukatın en büyük başarısı yeni bir dava açmak değil; müvekkili kötü bir davadan, kötü bir dilekçeden, kötü bir suç isnadından ve daha da önemlisi kendi öfkesinin hukuki esiri olmaktan korumaktır.</p>

<p><strong>VI. Avukatın Gerçeklik Testi: Altı Temel Soru</strong></p>

<p>Bu tür vakalarda avukatın kullanabileceği pratik bir mesleki test vardır. Bu test psikiyatrik değildir; hukuki ve meslekidir.</p>

<p><strong>1. Vakıa var mı?</strong></p>

<p>Somut olay, tarih, yer, kişi, davranış ve sonuç belirlenebiliyor mu? Yoksa anlatı soyut, genel ve sınırsız mı?</p>

<p><strong>2. Delil var mı?</strong></p>

<p>İddia belge, tanık, kayıt, rapor, yazışma veya başka objektif unsurlarla desteklenebiliyor mu?</p>

<p><strong>3. Hukuki yarar var mı?</strong></p>

<p>Yapılacak başvuru gerçek bir hukuki sonuç üretebilir mi? Yoksa sadece müvekkilin öfkesini tatmin etmeye mi yarayacak?</p>

<p><strong>4. Ölçülülük var mı?</strong></p>

<p>Talep olayın ağırlığıyla orantılı mı? Basit bir komşuluk tartışması, bütün devlet kurumlarını kapsayan bir suç örgütü anlatısına dönüştürülmüş mü?</p>

<p><strong>5. Gerçeklik testi var mı?</strong></p>

<p>Müvekkil aleyhe ihtimalleri hiç olmazsa dinleyebiliyor mu? Yoksa her hukuki uyarıyı kendisine karşı yeni bir ihanet olarak mı algılıyor?</p>

<p><strong>6. Avukat bağımsız kalabiliyor mu?</strong></p>

<p>Avukat hukuki değerlendirme yapabiliyor mu, yoksa müvekkil avukatı kendi öfkesinin memuru olmaya mı zorluyor?</p>

<p>Bu soruların özellikle son üçünde ciddi bozulma varsa, artık karşımızda sadece hukuki bir dosya değil, avukatlık bakımından yüksek risk taşıyan bir ilişki vardır.</p>

<p><strong>VII. Avukat Ne Yapmalı?</strong></p>

<p><strong>1. Müvekkili Dinlemeli, Ama Anlatıya Teslim Olmamalıdır</strong></p>

<p>Bu tür müvekkiller çoğu zaman uzun süre dinlenmediklerini düşünürler. Bu nedenle avukatın ilk görevi dikkatli dinlemektir. Ancak dinlemek, inanmak zorunda olmak değildir. Empati, teslimiyet değildir. Müvekkilin acısını anlamak başka şeydir; onun bütün kuşkularını hukuki gerçeklik olarak kabul etmek başka şeydir. Avukat şunu söyleyebilmelidir: “Sizi dinliyorum. Ancak ben bu anlatının yalnızca delille desteklenebilen ve hukuken savunulabilir kısmını takip edebilirim.” Bu cümle, hem insani hem mesleki sınırı kurar.</p>

<p><strong>2. Hukuki Çekirdeği Ayıklamalıdır</strong></p>

<p>Avukat, müvekkilin geniş ve dağınık anlatısı içinden hukuken kullanılabilir çekirdeği seçmelidir. Dilekçeye müvekkilin bütün öfkesi değil, hukuken anlamlı vakıalar girmelidir.</p>

<p>Mesela müvekkil şöyle diyebilir: “Bunların hepsi organize olmuş, hâkim de savcı da bilirkişi de karşı tarafın adamı.” Avukat bunu böyle yazamaz. Ama dosyada gerçekten raporlar arasında çelişki varsa, tanıklar dinlenmemişse, eksik araştırma yapılmışsa, gerekçe yetersizse, bunları hukuki dile çevirebilir: “Dosyada maddi gerçeğin ortaya çıkarılması bakımından zorunlu olan tanıklar dinlenmemiş, bilirkişi raporları arasındaki çelişki giderilmemiş ve hüküm eksik incelemeye dayandırılmıştır.” İşte avukatlık burada başlar: Öfkeyi hukuka tercüme etmek; fakat öfkenin tamamını hukuka sokmamak.</p>

<p><strong>3. Yazılı Sınır Koymalıdır</strong></p>

<p>Bu tip dosyalarda sözlü belirsizlik avukat için tehlikelidir. Temsil ilişkisinin başında işin kapsamı yazılı olarak belirlenmelidir. Avukat hangi dava veya başvurunun takip edileceğini, hangi konuların kapsam dışında olduğunu, delilsiz suç isnatlarının dilekçeye yazılmayacağını, hakaret içeren ifadelerin kullanılmayacağını ve her yeni başvurunun ayrıca hukuki değerlendirmeye tabi tutulacağını açıkça belirtmelidir. Bu yazılı sınır müvekkile de iyi gelir. Çünkü onu sınırsız husumet alanından çıkarıp belirli, ölçülü ve denetlenebilir bir hukuki zemine davet eder.</p>

<p><strong>4. Müvekkilin Her Talimatını Yerine Getirmemelidir</strong></p>

<p>Avukat, müvekkilin talimatıyla bağlıdır; fakat bu bağlılık mutlak değildir. Müvekkil hukuka aykırı, meslek kurallarına aykırı, hakaret içeren, iftira riski taşıyan veya kötü niyetli başvurular yapılmasını isteyemez. Avukatın bağımsızlığı tam da bu noktada önem kazanır. Avukat, müvekkilin öfkesinin sözcüsü değil, hukuki menfaatinin bağımsız temsilcisidir. Bu nedenle avukat şu cümleyi kurabilmelidir: “Bu iddiayı bu şekilde yazamam. Çünkü elimizde bunu destekleyen delil yok. Ayrıca bu ifade davaya fayda sağlamaz, size zarar verebilir.” Bu cümle bazen müvekkili kızdırır. Fakat iyi avukatlık, müvekkilin her anlık öfkesini tatmin etmek değil, uzun vadeli hukuki yararını korumaktır.</p>

<p><strong>5. Gerekirse İşi Reddetmeli veya Temsilden Çekilmelidir</strong></p>

<p>Avukat her işi almak zorunda değildir. Hatta bazı işleri almamak, mesleki sorumluluğun gereğidir. Eğer müvekkil delilsiz suç isnatlarında ısrar ediyorsa, avukatı baskı altına alıyorsa, sürekli yeni ve temelsiz başvurular istiyorsa, önceki bütün avukatları düşmanlaştırmışsa, avukatın bağımsızlığını kabul etmiyorsa veya dava açıkça taciz/yıldırma aracına dönüşmüşse avukat işi kabul etmemelidir. Eğer ilişki başladıktan sonra bu tablo ortaya çıkmışsa, avukat usulüne uygun biçimde çekilmeyi değerlendirmelidir. Ancak çekilme de özenli yapılmalıdır. Müvekkilin hak kaybına uğramaması için süreler, yaklaşan duruşmalar, zorunlu işlemler ve bilgilendirme yükümlülüğü dikkate alınmalıdır.</p>

<p><strong>6. Psikolojik Destek Önerisini Damgalamadan Yapmalıdır</strong></p>

<p>Avukat psikiyatr değildir. Bu nedenle “siz paranoyaksınız”, “takıntılısınız”, “tedavi olun” gibi ifadeler hem mesleki olarak yanlış hem de ilişkiyi tahrip edicidir. Daha doğru ifade şöyle olabilir: “Bu süreç sizi çok yormuş görünüyor. Hukuki süreci daha sağlıklı yürütebilmemiz için, bu yoğun stresle baş etme konusunda bir uzmandan destek almanız yararlı olabilir.” Bu ifade kişiyi damgalamaz. Onu gerçeklikten kopmuş biri olarak etiketlemez. Sadece sürecin yarattığı yükü kabul eder ve destek önerir.</p>

<p><strong>VIII. Haklı Israr ile Patolojik Israr Arasındaki Fark</strong></p>

<p>Bu makalenin en hassas noktası şudur: Israr her zaman patolojik değildir. Hukuk tarihinde birçok hak, ısrarcı insanların mücadelesiyle kazanılmıştır. Haksızlığa uğrayan kişi bazen defalarca başvuru yapmak zorunda kalır. Kurumlar onu dinlemez. Dosyası kapatılır. Delilleri toplanmaz. Dilekçeleri standart cevaplarla geçiştirilir. Böyle durumlarda ısrar, patoloji değil, hak arama erdemidir. Bu nedenle avukat, müvekkilin ısrarını hemen hastalık belirtisi gibi görmemelidir. Israrın niteliğine bakmalıdır. Haklı ısrar, delile döner. Patolojik ısrar, delilsiz kesinliğe döner. Haklı ısrar, hukuki sonuca yönelir. Patolojik ısrar, bitmeyen mücadeleye yönelir. Haklı ısrar, karşı tarafın eylemine odaklanır. Patolojik ısrar, giderek herkesi düşmanlaştırır. Haklı ısrar, aleyhe ihtimalleri hiç olmazsa tartışır. Patolojik ısrar, aleyhe her ihtimali yeni bir komplo kanıtı sayar. Haklı ısrar, avukatı hukukçu olarak görür. Patolojik ısrar, avukatı kendi öfkesinin hizmetkârı yapmak ister.</p>

<p>İşte avukatın mesleki sezgisi burada devreye girer. İyi avukat, haklı ısrarı destekler; patolojik ısrarı ise hukuki gerçeklik zeminine çekmeye çalışır. Bunu başaramıyorsa, o ısrarın taşıyıcısı olmayı reddeder.</p>

<p><strong>IX. Avukatın Etik Konumu: Ne Küçümseme Ne Teslimiyet</strong></p>

<p>Dava paranoyası benzeri vakalarda avukatın etik konumu iki uç arasında kurulmalıdır: küçümseme ve teslimiyet. Küçümseme yanlıştır. Çünkü müvekkilin anlatısı dağınık, öfkeli veya kuşkucu diye haksız olduğu sonucuna varılamaz. Bazı insanlar gerçekten haksızlığa uğradıkları için öfkelidir. Bazı insanlar çok uzun süre dinlenmedikleri için anlatılarını sertleştirirler. Bazı insanlar hukuki sistemi bilmedikleri için her şeyi büyük bir komplo gibi yorumlayabilirler. Avukat, bu ihtimali baştan dışlamamalıdır.</p>

<p>Teslimiyet de yanlıştır. Çünkü avukat, müvekkilin her inancını hukuki gerçeklik olarak kabul edemez. Müvekkilin öfkesini dilekçeye taşımak, her kuşkusunu suç isnadına dönüştürmek, her ret kararını yeni bir şikâyet konusu yapmak ve her kişiyi karşı cepheye yazmak avukatlık değildir.</p>

<p>Avukatın etik konumu şu cümlede özetlenebilir: “Ben sizi dinlerim; fakat yalnızca hukuken savunulabilir, delille desteklenebilir ve meslek kurallarına uygun talepleri temsil edebilirim.” Bu cümle hem avukatın bağımsızlığını hem müvekkilin onurunu korur. Avukat müvekkilin karşısında soğuk bir teknisyen değildir. Fakat müvekkilin içinde kaybolacak bir yoldaş da değildir. Avukatın görevi müvekkilin öfkesini aynen çoğaltmak değil, onu hukuk düzeni içinde anlamlı, ölçülü ve denetlenebilir bir dile çevirmektir.</p>

<p><strong>X. Sonuç: Avukatın Görevi Husumeti Değil, Hakkı Temsil Etmektir</strong></p>

<p>Dava paranoyası, avukatlık pratiğinin en zor alanlarından biridir. Çünkü burada hak arama ile husumet, mağduriyet ile kurgu, ısrar ile takıntı, adalet talebi ile intikam arzusu iç içe geçer. Avukatın mesleki mahareti de tam bu bulanık alanda ortaya çıkar. Avukat ne psikiyatrik teşhis koymalıdır ne de müvekkilin her anlatısını hukuki gerçeklik olarak kabul etmelidir. Yapılması gereken şey, anlatının içindeki hukuki çekirdeği bulmak, onu delille ilişkilendirmek, ölçülü bir talebe dönüştürmek ve müvekkili mümkün olduğunca gerçeklik zemininde tutmaktır.</p>

<p>Hak arama faaliyeti kişiyi gerçekliğe yaklaştırıyorsa, onun onurunu güçlendiriyorsa, uğradığı haksızlığı görünür kılıyorsa ve hukuki bir sonuç üretme imkânı taşıyorsa avukat bu faaliyetin yanında yer almalıdır.</p>

<p>Fakat hak arama faaliyeti kişinin kuşkusunu büyütüyor, husumetini besliyor, gerçeklikten kopuşunu derinleştiriyor, herkesi düşmanlaştırıyor ve hukuku karşı tarafı yıpratmanın aracına dönüştürüyorsa avukat bu sürecin teknik taşıyıcısı olmamalıdır. Çünkü avukatın görevi müvekkilin her öfkesini dava hâline getirmek değildir. Avukatın görevi, müvekkilin hukuken korunabilir hakkını temsil etmektir.</p>

<p>Bazı durumlarda avukatın en önemli mesleki başarısı dava açmak değil, dava açmamaktır. Bazı durumlarda en iyi dilekçe, yazılmayan dilekçedir. Bazı durumlarda en güçlü temsil, müvekkili kendi husumetinin esiri olmaktan korumaktır.</p>

<p>Sonuçta hukuk, insanın öfkesini sınırsızlaştırmak için değil, onu biçimlendirmek için vardır. Avukat da bu biçimlendirmenin mesleki aktörüdür. Dinler, ayıklar, sınırlar, tercüme eder. Müvekkilin acısını küçümsemez; fakat acıyı delilsiz suçlamaya dönüştürmez. Müvekkilin öfkesini anlar; fakat öfkenin memuru olmaz. Müvekkilin hakkını savunur; fakat husumetini temsil etmez. Dava paranoyası karşısında avukatın mesleki duruşu tam da budur: <strong>İnsanı dinlemek, hakkı ayıklamak, öfkeyi hukuka tercüme etmek; fakat hukuku öfkenin sınırsız aracına dönüştürmemek.</strong></p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/av-fahrettin-kayhan" title="Av. Fahrettin KAYHAN"><img alt="Av. Fahrettin KAYHAN" height="96" src="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/200x200/hukukihaber-net/uploads/2026/05/fahrettin-kayhan.jpeg" width="96" /></a></p>

<h4><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/av-fahrettin-kayhan" title="Av. Fahrettin KAYHAN">Av. Fahrettin KAYHAN</a></strong></h4></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://hukukihaber.net/dava-paranoyasi-karsisinda-avukatin-konumu-hak-arama-husumet-ve-mesleki-sinir-1</guid>
      <pubDate>Mon, 18 May 2026 11:45:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/05/terazi/terazii-dava.jpg" type="image/jpeg" length="80646"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Suç Eşyasının Satın Alınması veya Kabul Edilmesi (TCK 165/1) Suçuna Kısa Bir Bakış]]></title>
      <link>https://hukukihaber.net/suc-esyasinin-satin-alinmasi-veya-kabul-edilmesi-tck-1651-sucuna-kisa-bir-bakis-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://hukukihaber.net/suc-esyasinin-satin-alinmasi-veya-kabul-edilmesi-tck-1651-sucuna-kisa-bir-bakis-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Suç Eşyasının Satın Alınması veya Kabul Edilmesi suçu, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun İkinci Kitap, İkinci Kısım, Onuncu Bölüm içerisinde Malvarlığına Karşı Suçlar başlığı altında 165. maddesinde düzenlenmiştir.</p>

<p></p>

<p>5237 sayılı TCK’nın <i>“Suç eşyasının satın alınması veya kabul edilmesi”</i> kenar başlıklı 165. maddesi şu şekildedir:</p>

<p><i>(1) Bir suçun işlenmesiyle elde edilen eşyayı veya diğer malvarlığı değerini, bu suçun işlenmesine iştirak etmeksizin, satan, devreden, satın alan veya kabul eden kişi, altı aydan üç yıla kadar hapis ve onbin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılır.</i></p>

<p></p>

<p><strong>Suç Eşyasının Satın Alınması veya Kabul Edilmesi Suçunda Şikâyet</strong></p>

<p></p>

<p>Suç Eşyasının Satın Alınması veya Kabul Edilmesi suçunun soruşturulması ve kovuşturulması <strong>şikâyete bağlı değildir.</strong> Bu nedenle 5271 sayılı CMK’nın 160/1 maddesi gereğince Cumhuriyet savcısı, ihbar veya başka bir suretle bu suçun işlendiği izlenimini veren bir hâli öğrenir öğrenmez kamu davasını açmaya yer olup olmadığına karar vermek üzere hemen işin gerçeğini araştırmaya başlar.</p>

<p></p>

<p>5237 sayılı TCK’nın 167/2 maddesi gereğince Suç Eşyasının Satın Alınması veya Kabul Edilmesi suçu, haklarında ayrılık kararı verilmiş olan eşlerden birinin, aynı konutta beraber yaşamayan kardeşlerden birinin, aynı konutta beraber yaşamakta olan amca, dayı, hala, teyze, yeğen veya ikinci derecede kayın hısımlarının zararına olarak işlenmesi halinde; ilgili akraba hakkında şikâyet üzerine verilecek<strong> </strong>ceza, yarısı oranında indirilir. <strong>Bu durumda suç şikâyete tâbi olacaktır.</strong> Zamanaşımı süresini geçmemek koşuluyla şikâyet hakkı olan kişinin fiili ve failin kim olduğunu bildiği veya öğrendiği günden itibaren 6 ay içinde şikâyette bulunması gerekir. Soruşturulması ve kovuşturulması şikâyete bağlı olan suç hakkında yetkili kimse 6 ay içinde şikâyette bulunmadığı takdirde soruşturma ve kovuşturma yapılamaz. Mağdurun şikâyetçi olması hâlinde ise failin cezasında yarı oranında (1/2) indirim yapılacaktır.</p>

<p></p>

<p><strong>Suç Eşyasının Satın Alınması veya Kabul Edilmesi Suçu İçin Öngörülen Yaptırım</strong></p>

<p></p>

<p>5237 sayılı TCK’nın 165/1 maddesine göre, Suç Eşyasının Satın Alınması veya Kabul Edilmesi suçu için <strong>6 aydan 3 yıla kadar hapis ve onbin güne kadar adlî para cezası</strong> öngörülmüştür.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p></p>

<p>5237 sayılı TCK’nın “Adlî para cezası” kenar başlıklı 52/1 maddesine göre adlî para cezası 5 günden az olamaz. Bu nedenle Suç Eşyasının Satın Alınması veya Kabul Edilmesi suçu için de 5 günden az olmamak üzere 10.000 güne kadar adlî para cezası öngörülmüştür.</p>

<p></p>

<p>5237 sayılı TCK’nın 52. maddesinin 2. fıkrasında, 1 gün karşılığı en az 20,00; en fazla 100,00 Türk Lirası olan adlî para cezası, 12/03/2024 tarih ve 32487 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan 7499 sayılı Kanun’un 9. maddesi ile 1 gün karşılığı en az 100,00; en fazla 500,00 Türk Lirası olarak değiştirilmiş ve bu değişiklik 7499 sayılı Kanun’un 40/1-a maddesi gereğince 01/06/2024 tarihinde yürürlüğe girmiştir.</p>

<p></p>

<p>Buna göre suç tarihi 01/06/2024 öncesi olan Suç Eşyasının Satın Alınması veya Kabul Edilmesi suçlarında 1 gün karşılığı olarak en az 20,00; en fazla 100,00 Türk Lirası adlî para cezası verilmesi gerekirken, suç tarihi 01/06/2024 ve sonrası olan suçlarda 1 gün karşılığı olarak en az 100,00; en fazla 500,00 Türk Lirası adlî para cezası verilmesi gerekir.</p>

<p></p>

<p><strong>Suç Eşyasının Satın Alınması veya Kabul Edilmesi Suçunda Önödeme</strong></p>

<p></p>

<p>Önödeme, 5237 sayılı TCK’nın 75. maddesinde düzenlenmiştir. TCK’nın 75/1 maddesine göre;</p>

<p><i>Uzlaşma kapsamındaki suçlar hariç olmak üzere, yalnız adlî para cezasını gerektiren veya kanun maddesinde öngörülen hapis cezasının yukarı sınırı altı ayı aşmayan suçların faili;</i></p>

<p><i>a) Adlî para cezası maktu ise bu miktarı, değilse aşağı sınırını,</i></p>

<p><i>b) Hapis cezasının aşağı sınırının karşılığı olarak her gün için yüz Türk Lirası üzerinden bulunacak miktarı,</i></p>

<p><i>c) Hapis cezası ile birlikte adlî para cezası da öngörülmüş ise, hapis cezası için bu fıkranın (b) bendine göre belirlenecek miktar ile adlî para cezasının aşağı sınırını,</i></p>

<p><i>Soruşturma giderleri ile birlikte, Cumhuriyet savcılığınca yapılacak tebliğ üzerine on gün içinde ödediği takdirde hakkında kamu davası açılmaz.</i></p>

<p></p>

<p>Suç Eşyasının Satın Alınması veya Kabul Edilmesi suçunda, 6 aydan 3 yıla kadar hapis ve onbin güne kadar adlî para cezası öngörüldüğünü yukarıda belirtmiştik. Öngörülen hapis cezasının yukarı sınırı 6 aydan fazla olduğu için ve bu suç 5237 sayılı TCK’nın 75/6-a maddesinde sayılan suçlardan biri olmadığı için Suç Eşyasının Satın Alınması veya Kabul Edilmesi suçlarında <strong>önödeme hükümleri uygulanmaz.</strong></p>

<p></p>

<p><strong>Suç Eşyasının Satın Alınması veya Kabul Edilmesi Suçunda Uzlaştırma</strong></p>

<p></p>

<p>5271 sayılı CMK’nın 253/1 maddesinde belirtilen suçlarda, şüpheli ile mağdur veya suçtan zarar gören gerçek veya özel hukuk tüzel kişisinin uzlaştırılması girişiminde bulunulur.</p>

<p></p>

<p>5271 sayılı CMK’nın 253/1-b-9 maddesi gereğince, şikâyete bağlı olup olmadığına bakılmaksızın 5237 sayılı TCK’nın 165. maddesinde yaptırım altına alınan Suç Eşyasının Satın Alınması veya Kabul Edilmesi suçu <strong>uzlaşmaya tâbi bir suçtur.</strong></p>

<p></p>

<p>Bu suçtan yürütülen soruşturmada kamu davası açılması için yeterli şüphenin bulunması hâlinde dosya uzlaştırma bürosuna gönderilir. Büro tarafından görevlendirilen uzlaştırmacı, şüpheli ile mağdur veya suçtan zarar görene uzlaşma teklifinde bulunur. Uzlaşma sonucunda şüphelinin edimini def’aten yerine getirmesi halinde, hakkında kovuşturmaya yer olmadığı kararı verilir.</p>

<p></p>

<p><strong>Suç Eşyasının Satın Alınması veya Kabul Edilmesi Suçunda Kamu Davasının Açılmasının Ertelenmesi Kararı Verilebilir mi?</strong></p>

<p></p>

<p>5271 sayılı CMK’nın 171. maddesinin 2. fıkrasına göre, <strong>uzlaştırma ve önödeme kapsamındaki suçlar hariç olmak üzere,</strong> Cumhuriyet savcısı, <strong>üst sınırı üç yıl veya daha az süreli hapis</strong> cezasını gerektiren suçlardan dolayı, yeterli şüphenin varlığına rağmen, kamu davasının açılmasının beş yıl süre ile ertelenmesine karar verebilir.</p>

<p></p>

<p>Görüldüğü üzere Cumhuriyet savcısı tarafından kamu davasının açılmasının ertelenmesi kararı verilebilmesi için ilgili suçun uzlaştırma ve önödeme kapsamında olmaması gerekir. Yukarıda da belirttiğimiz üzere Suç Eşyasının Satın Alınması veya Kabul Edilmesi suçu uzlaştırma kapsamındadır. Bu nedenle bu suçla ilgili olarak şüpheli hakkında <strong>kamu davasının açılmasının ertelenmesi kararı verilemez.</strong></p>

<p></p>

<p><strong>Suç Eşyasının Satın Alınması veya Kabul Edilmesi Suçunda Görevli Mahkeme</strong></p>

<p></p>

<p>Suç Eşyasının Satın Alınması veya Kabul Edilmesi suçunda 6 aydan 3 yıla kadar hapis ve onbin güne kadar adlî para cezası öngörüldüğünü yukarıda belirtmiştik. Öngörülen ceza üst sınırı 10 yıldan fazla hapis cezası olmadığından 5235 sayılı Adlî Yargı İlk Derece Mahkemeleri ile Bölge Adliye Mahkemelerinin Kuruluş, Görev ve Yetkileri Hakkında Kanun gereği bu suç için görevli yargı organı <strong>Asliye Ceza Mahkemeleridir.</strong></p>

<p></p>

<p><strong>Suç Eşyasının Satın Alınması veya Kabul Edilmesi Suçunda Tutuklama</strong></p>

<p></p>

<p>Anayasa’nın 19. maddesi uyarınca bir kişinin tutuklanabilmesi, öncelikli olarak suç işlediği hususunda "kuvvetli belirti" bulunmasına bağlıdır. Bu, tutuklama tedbiri için aranan olmazsa olmaz unsurdur.</p>

<p></p>

<p>5271 sayılı CMK’nın “Tutuklama nedenleri" kenar başlıklı 100/1 maddesine göre, kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösteren somut delillerin ve bir tutuklama nedeninin bulunması halinde, şüpheli veya sanık hakkında tutuklama kararı verilebilir.</p>

<p></p>

<p>5271 sayılı CMK’nın 100/4 maddesine göre, sadece adlî para cezasını gerektiren suçlarda veya vücut dokunulmazlığına karşı kasten işlenenler hariç olmak üzere hapis cezasının üst sınırı 2 yıldan fazla olmayan suçlarda tutuklama kararı verilemez.</p>

<p></p>

<p>Bu bağlamda, hakkında 5237 sayılı TCK’nın 165/1 maddesinde yaptırım alınan Suç Eşyasının Satın Alınması veya Kabul Edilmesi suçundan soruşturma ya da kovuşturma olan fail ile ilgili diğer şartların da varlığı hâlinde tutuklama kararı verilebilir. Ancak burada şu hususa da değinmek gerekir. Anayasa'nın 13. maddesinde temel hak ve özgürlüklere yönelik sınırlamaların ölçülülük ilkesine aykırı olamayacağı belirtilmiştir. Yine 5271 sayılı CMK’nın 100/1 maddesine göre işin önemi, verilmesi beklenen ceza veya güvenlik tedbiri ile ölçülü olmaması halinde, tutuklama kararı verilemez. Bu nedenle tutuklamaya ilişkin kararlarda dikkate alınacak hususlardan biri de tutuklama tedbirinin isnat edilen suçun önemi ve uygulanacak yaptırımın ağırlığı karşısında ölçülü olmasıdır.</p>

<p></p>

<p><strong>Suç Eşyasının Satın Alınması veya Kabul Edilmesi Suçunda Azami Tutukluluk Süreleri</strong></p>

<p></p>

<p>Suç Eşyasının Satın Alınması veya Kabul Edilmesi suçunda görevli yargı organının asliye ceza mahkemeleri olduğunu yukarıda belirtmiştik.</p>

<p></p>

<p>5271 sayılı CMK’nın 102/1 maddesine göre, ağır ceza mahkemesinin görevine girmeyen işlerde tutukluluk süresi en çok 1 yıldır. Ancak bu süre, zorunlu hallerde gerekçeleri gösterilerek 6 ay daha uzatılabilir. Bu bağlamda Suç Eşyasının Satın Alınması veya Kabul Edilmesi suçunda da <strong>tutukluluk süresi en çok 1 yıldır.</strong> Ancak bu süre, zorunlu hallerde gerekçeleri gösterilerek 6 ay daha uzatılabilir. Uzatma kararları, Cumhuriyet savcısının, şüpheli veya sanık ile müdafiinin görüşleri alındıktan sonra verilir.</p>

<p></p>

<p>5271 sayılı CMK’nın 102/4 maddesine göre, soruşturma evresinde tutukluluk süresi, ağır ceza mahkemesinin görevine girmeyen işler bakımından 6 ayı, ağır ceza mahkemesinin görevine giren işler bakımından ise 1 yılı geçemez. Bu nedenle Suç Eşyasının Satın Alınması veya Kabul Edilmesi suçunda <strong>soruşturma evresinde tutukluluk süresi en fazla 6 aydır.</strong> Ancak toplu olarak işlenen suçlar bakımından bu süre en çok 1 yıl 6 ay olup, gerekçesi gösterilerek 6 ay daha uzatılabilir. Toplu suç, 5271 sayılı CMK’nın 2/1-k maddesine göre, aralarında iştirak iradesi bulunmasa da 3 veya daha fazla kişi tarafından işlenen suçu ifade eder.</p>

<p></p>

<p><strong>Suç Eşyasının Satın Alınması veya Kabul Edilmesi</strong><strong> Suçunda Şahsi Cezasızlık Sebebi veya Cezada İndirim Yapılmasını Gerektiren Şahsi Sebepler</strong></p>

<p></p>

<p>5237 sayılı TCK’nın 167/1 maddesi gereğince Suç Eşyasının Satın Alınması veya Kabul Edilmesi suçunun, haklarında ayrılık kararı verilmemiş eşlerden birinin, üstsoy veya altsoyunun veya bu derecede kayın hısımlarından birinin veya evlat edinen veya evlatlığın, aynı konutta beraber yaşayan kardeşlerden birinin zararına olarak işlenmesi halinde, ilgili akraba hakkında <strong>cezaya hükmolunmaz. </strong>Bu durumda şüpheli hakkında yürütülen soruşturma sonunda 5271 sayılı CMK’nın 171/1 maddesi gereğince Cumhuriyet savcısı kovuşturmaya yer olmadığı kararı verebilir. Cumhuriyet savcısı tarafından kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verilmediği ve iddianame düzenlendiği durumda ise mahkemece yapılan yargılama neticesinde fail hakkında 5271 sayılı CMK’nın 223/4-b maddesi gereğince ceza verilmesine yer olmadığı kararı verilmesi gerekir.</p>

<p></p>

<p>5237 sayılı TCK’nın 167/2 maddesine göre, Suç Eşyasının Satın Alınması veya Kabul Edilmesi suçu haklarında ayrılık kararı verilmiş olan eşlerden birinin, aynı konutta beraber yaşamayan kardeşlerden birinin, aynı konutta beraber yaşamakta olan amca, dayı, hala, teyze, yeğen veya ikinci derecede kayın hısımlarının zararına olarak işlenmesi halinde; ilgili akraba hakkında <strong>şikâyet üzerine verilecek ceza, yarısı oranında indirilir. </strong>Bu durumda suç şikâyete tâbi olacaktır. Mağdurun şikâyetçi olması hâlinde ise failin cezasında yarı oranında (1/2) indirim yapılacaktır.</p>

<p></p>

<p><strong>Suç Eşyasının Satın Alınması veya Kabul Edilmesi</strong><strong> Suçunda Basit Yargılama Usulü Uygulanabilir mi?</strong></p>

<p></p>

<p>Basit yargılama usulü, 5271 sayılı CMK’nın 251. maddesinde düzenlenmiştir. Buna göre asliye ceza mahkemesince, iddianamenin kabulünden sonra adli para cezasını ve/veya üst sınırı 2 yıl veya daha az süreli hapis cezasını gerektiren suçlarda basit yargılama usulünün uygulanmasına karar verilebilir. Kanun metninden de açıkça anlaşılacağı üzere basit yargılama usulünün uygulanmasına karar vermek, mahkemenin takdirindedir. Basit yargılama usulünde, duruşma yapılmaksızın ve Cumhuriyet savcısının görüşü alınmaksızın hüküm verilir. Sanık hakkında mahkûmiyet kararı verildiği takdirde sonuç ceza dörtte bir (1/4) oranında indirilir.</p>

<p></p>

<p>Suç Eşyasının Satın Alınması veya Kabul Edilmesi suçu için öngörülen ceza miktarı ve türü dikkate alındığında, asliye ceza mahkemesi tarafından <strong>basit yargılama </strong><strong>usulünün uygulanmasına karar verilemez.</strong></p>

<p></p>

<p><strong>Suç Eşyasının Satın Alınması veya Kabul Edilmesi</strong><strong> Suçunda Hükmün Açıklanmasının Geri Bırakılması (HAGB) Kararı Verilebilir mi?</strong></p>

<p></p>

<p>5271 sayılı CMK’nın 231. maddesinin 5. fıkrası gereğince, sanığa yüklenen suçtan dolayı yapılan yargılama sonunda hükmolunan ceza, 2 yıl veya daha az süreli hapis veya adlî para cezası ise; mahkemece, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilebilir. <strong>Hükmün açıklanmasının geri bırakılması, müsadereye ilişkin hükümler hariç, kurulan hükmün sanık hakkında bir hukukî sonuç doğurmamasını ifade eder.</strong> Hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararının verilmesi hâlinde sanık, 5 yıl süreyle denetim süresine tâbi tutulur. Denetim süresi içinde kasten yeni bir suç işlenmediği ve denetimli serbestlik tedbirine ilişkin yükümlülüklere uygun davranıldığı takdirde, açıklanması geri bırakılan hüküm ortadan kaldırılarak, davanın düşmesi kararı verilir. Denetim süresi içinde kasten yeni bir suç işlemesi veya denetimli serbestlik tedbirine ilişkin yükümlülüklere aykırı davranması hâlinde, mahkeme hükmü açıklar.</p>

<p></p>

<p>Hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilebilmesi için gereken şartlar 5271 sayılı CMK’nın 231. maddesinin 6. fıkrasında belirtilmiştir. Buna göre hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilebilmesi için;</p>

<p>a) Sanığın daha önce kasıtlı bir suçtan mahkûm olmamış bulunması,</p>

<p>b) Mahkemece, sanığın kişilik özellikleri ile duruşmadaki tutum ve davranışları göz önünde bulundurularak yeniden suç işlemeyeceği hususunda kanaate varılması,</p>

<p>c) Suçun işlenmesiyle mağdurun veya kamunun uğradığı zararın; aynen iade, suçtan önceki hâle getirme veya tazmin suretiyle tamamen giderilmesi,</p>

<p>gerekir.</p>

<p></p>

<p>Bu bağlamda sanık hakkında Suç Eşyasının Satın Alınması veya Kabul Edilmesi suçundan dolayı yapılan yargılama sonunda hükmolunan ceza, 2 yıl veya daha az süreli hapis veya adlî para cezası ise diğer şartların varlığı hâlinde HAGB kararı verilebilir.</p>

<p></p>

<p><strong>Suç Eşyasının Satın Alınması veya Kabul Edilmesi</strong><strong> Suçundan Verilen Hapis Cezası Ertelenebilir mi?</strong></p>

<p></p>

<p>5237 sayılı TCK’nın “Hapis cezasının ertelenmesi” kenar başlıklı 51. maddesinin 1. fıkrasına göre, işlediği suçtan dolayı 2 yıl veya daha az süreyle hapis cezasına mahkûm edilen kişinin cezası ertelenebilir. Ancak, erteleme kararının verilebilmesi için kişinin;</p>

<p>a) Daha önce kasıtlı bir suçtan dolayı üç aydan fazla hapis cezasına mahkûm edilmemiş olması,</p>

<p>b) Suçu işledikten sonra yargılama sürecinde gösterdiği pişmanlık dolayısıyla tekrar suç işlemeyeceği konusunda mahkemede bir kanaatin oluşması</p>

<p>gerekir.</p>

<p></p>

<p>Cezası ertelenen hükümlü hakkında, 1 yıldan az, 3 yıldan fazla olmamak üzere bir denetim süresi belirlenir. Bu sürenin alt sınırı, mahkûm olunan ceza süresinden az olamaz. Denetim süresi yükümlülüklere uygun veya iyi halli olarak geçirildiği takdirde ceza infaz edilmiş sayılır.</p>

<p></p>

<p>Bu bağlamda, sanık hakkında Suç Eşyasının Satın Alınması veya Kabul Edilmesi suçundan hükmedilen hapis cezası 2 yıl veya daha az süreli hapis cezası ise diğer şartların varlığı hâlinde bu ceza ertelenebilir.</p>

<p></p>

<p><strong>Suç Eşyasının Satın Alınması veya Kabul Edilmesi</strong><strong> Suçunda Dava Zamanaşımı</strong></p>

<p></p>

<p>5237 sayılı TCK’nın 66/1 maddesine göre, Kanunda başka türlü yazılmış olan haller dışında kamu davası;</p>

<p><i>a) Ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını gerektiren suçlarda otuz yıl,</i></p>

<p><i>b) Müebbet hapis cezasını gerektiren suçlarda yirmibeş yıl,</i></p>

<p><i>c) Yirmi yıldan aşağı olmamak üzere hapis cezasını gerektiren suçlarda yirmi yıl,</i></p>

<p><i>d) Beş yıldan fazla ve yirmi yıldan az hapis cezasını gerektiren suçlarda onbeş yıl,</i></p>

<p><i>e) Beş yıldan fazla olmamak üzere hapis veya adlî para cezasını gerektiren suçlarda sekiz yıl, geçmesiyle düşer.</i></p>

<p></p>

<p>Suç Eşyasının Satın Alınması veya Kabul Edilmesi suçunda 6 aydan 3 yıla kadar hapis ve onbin güne kadar adlî para cezası öngörüldüğünü yukarıda belirtmiştik. Öngörülen ceza miktarı ve türü dikkate alındığında Suç Eşyasının Satın Alınması veya Kabul Edilmesi suçunda <strong>dava zamanaşımı 8 yıldır.</strong></p>

<p></p>

<p><strong>Suç Eşyasının Satın Alınması veya Kabul Edilmesi</strong><strong> Suçunda Koşullu Salıverilme</strong></p>

<p></p>

<p>Bilindiği üzere mahkûmiyet hükümleri kesinleşmedikçe infaz olunamaz. Bu anlamda Suç Eşyasının Satın Alınması veya Kabul Edilmesi suçundan yargılanıp hapis cezasına mahkûm edilen kişiler için de cezanın infaz edilebilmesinin ön koşulu mahkûmiyet hükmünün kesinleşmesidir.</p>

<p></p>

<p>5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun’un 107/1 maddesine göre koşullu salıverilmeden yararlanabilmek için mahkûmun kurumdaki infaz süresini iyi hâlli olarak geçirmesi gerekir. Aynı Kanun’un 107. maddesinin 2. fıkrası gereğince süreli hapis cezalarına mahkûm edilmiş olanlar cezalarının yarısını infaz kurumunda çektikleri takdirde, koşullu salıverilmeden yararlanabilirler.</p>

<p></p>

<p>Bu bağlamda Suç Eşyasının Satın Alınması veya Kabul Edilmesi suçundan hapis cezasına mahkûm edilmiş olanlar için de <strong>koşullu salıverilme oranı 1/2’dir.</strong></p>

<p></p>

<p>Ancak burada şu hususa da değinmekte fayda var. Açık Ceza İnfaz Kurumlarına Ayrılma Yönetmeliği’nin “Doğrudan açık kuruma alınacak hükümlüler” kenar başlıklı 5/1-a maddesine göre, kasıtlı suçlardan toplam 3 yıl veya daha az süreyle hapis cezasına mahkûm olanların cezaları doğrudan açık kurumlarda yerine getirilir. Bu bağlamda Suç Eşyasının Satın Alınması veya Kabul Edilmesi suçundan 3 yıl veya daha az süreyle hapis cezasına mahkûm olan hükümlülerin de cezaları doğrudan açık ceza infaz kurumlarında yerine getirilir.</p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/av-isa-yilmaz" title="Av. İsa YILMAZ"><img alt="Av. İsa YILMAZ" height="96" src="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/200x200/hukukihaber-net/uploads/2025/01/isa-yilmaz.jpg" width="96" /></a></p>

<h4><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/av-isa-yilmaz" title="Av. İsa YILMAZ">Av. İsa YILMAZ</a></strong></h4></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://hukukihaber.net/suc-esyasinin-satin-alinmasi-veya-kabul-edilmesi-tck-1651-sucuna-kisa-bir-bakis-1</guid>
      <pubDate>Mon, 18 May 2026 09:04:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2025/12/terazi/themiss.jpg" type="image/jpeg" length="33767"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Öncesiz ve Sonrasız Bir Sorun: Adli Hata]]></title>
      <link>https://hukukihaber.net/oncesiz-ve-sonrasiz-bir-sorun-adli-hata</link>
      <atom:link rel="self" href="https://hukukihaber.net/oncesiz-ve-sonrasiz-bir-sorun-adli-hata" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Prof. Dr. Mustafa Tören Yücel yazdı;]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Öncesiz ve Sonrasız Bir Sorun: Adli Hata</strong></p>

<p>(An Endless and Unending Problem: A Miscarriage of Justice)</p>

<p></p>

<p></p>

<p><strong>“Ceza adaleti sisteminde hatalar olur ve bunları kabul edip düzeltmemiz gerekir…<br />
Bu davalar halkın kolektif vicdanında bir lekedir.”</strong></p>

<p></p>

<p><strong>GİRİŞ</strong></p>

<p>Sorgulamanın amacının tam olarak ne olduğu kesin olarak belirlenmelidir; amaç, sorgulamayı yapan kişilerin gözünde suçlu olduğu varsayılan bir kişinin itiraf etmesini sağlamak değil, incelenmekte olan konu hakkında gerçekleri öğrenmek için doğru ve güvenilir bilgilere ulaşmak olmalıdır. Bu bağlamda, olgunun saptanması, ceza davalarının karara bağlanmasında merkezi bir öneme sahiptir. Hâkimlerin temel işi, gerçekler hakkındaki belirsizliği hükmün kesinliğine dönüştürmektir. Hukukla ilgili sorular ortaya çıksa da baskın olan konu genellikle ne olduğu ve bunu kimin yaptığıdır. Bu, özellikle olayların makul seyrinin olasılığına ilişkin olarak kanıtların değerlendirilmesi anlamına gelmektedir. Bir karara varmak için tüm delil parçaları birleştirilerek, toplam delil yükünün “makul şüphenin ötesi” ölçütü karşılayıp karşılamadığı sonucuna varmak gerekir. Tüm kanıtlar aynı yönü gösterdiğinde, karara kolayca varılırken, kanıtlar zayıf ve/veya çelişkili olduğunda ise kararlar zor alınmaktadır. Bu durum bizleri karar sürecinin psiko-sosyal dinamiklerine götürmektedir.</p>

<p>İnsanlar her zaman-aslında, muhtemelen sık sık olmasa da-nesnel ve akılcı yaratıklar olduklarını düşünmekten hoşlanırlar. Olumlu özsaygıyı sürdürmek için, insanlar (farkında olmadan) kendi imajlarıyla çelişen aşağılayıcı veya rahatsız edici bilgileri dikkate almazlar. Bireyler, bilişsel uyumsuzluktan kaçınmanın veya azaltmanın bir yolu olarak motive edilmiş akıl yürütme ile meşgul olurlar, insanların çelişkili bilgilerle karşılaştıklarında, özellikle rahatlıkları, mutlulukları ve zihinsel sağlıklarıyla doğrudan ilgili konularda yaşadıkları zihinsel rahatsızlık karşısında bir çelişkiyi yeniden incelemek yerine onu reddetmek çok daha kolaydır. İşte muhakeme sürecinde bazı fikirler üstünlük kazanırken/galebe çalarken, ötekilerin kaybı/gözden düşmesi; bazı fikirlere saldırmak veya savunmak yaklaşımı, eldeki bilginin nasıl yorumlandığını göstermektedir. Yargılarımız, bilinç altından, kuvvetlice hangi tarafın kazanmasını istiyorsak o doğrultuda olacaktır. Tuttuğunuz takıma göre faul’u öyle değerlendirmekteyiz. Bu, bizlerin sağlığımız, ilişkilerimiz, nasıl oy verdiğimiz, neyin adil veya etik olduğunu hakkında nasıl düşündüğümüzü de şekillendirmektedir. Nitekim idam cezası konusunda kamuoyuna yansıyan son tartışmalar bunun en somut örneğini oluşturmaktadır. Eksik bir bilgi, sahte bir belge, yalancı bir tanık, dar görüşlü bir bilirkişi, bir masumun mahkumiyetine neden olabilmektedir.</p>

<p><a name="_Hlk164439121">Özetle,</a> ceza adaleti dünyasındaki <strong>usulsüzlükler</strong> suçlu bulunma ile beraat arasında fark yaratabilir. Usulsüzlükler, ceza yargılaması sırasında kolluk kuvvetleri, savcılar veya hâkimler tarafından yapılan ve sanığın haklarını veya yasal süreci ihlal eden hataları ifade eder. Bu hatalar, evrakların yanlış doldurulması gibi küçük hatalardan, sanığı aklayabilecek delillerin gizlenmesi gibi büyük ihlallere kadar değişebilir. Usulsüzlükleri anlamak ister sanık ister avukat ister hâkim olsun, ceza adaleti sisteminde yer alan herkes için çok önemlidir.</p>

<p>Adli hata konusunda önemli görülen başlıklar ise şunlardır:</p>

<ul style="list-style-type:disc" type="disc">
 <li>Medya ve özellikle sosyal medya yargılamasının mahkeme salonunu etkilemesi,</li>
 <li>Soruşturmalarda hatalar/yanlışlıklar-Soruşturma başarısızlığı ve gerçek suçlunun serbest kalması,</li>
 <li>Hatalı mahkûmiyet/yargısal yanlışlıklar- Kanıtın kusurlu/yanlış doğası ve çetin davaların niteliği (kanıt yokluğu, kaynak yetersizliği veya mağdur ve tanıkların iş birliği yapmaması),</li>
 <li>Mahkûmiyet/beraatta şans dozu, ve</li>
 <li>Adli hataları gidermek üzere “masumiyet projesi” geliştirilmesi.</li>
</ul>

<p></p>

<p>Adalet sistemindeki hataların nedenlerini ve etkilerini, bizzat bu durumdan etkilenenlerden daha iyi kimse anlayamaz. Kolluk tarafından toplanan ve masumiyeti işaret eden hayati önem taşıyan deliller, kolluk ve savcılık kurumları tarafından sanıklardan gizlenmesi; mevcut sistemin bu kurumların tarafsız ve soruşturmacı bir şekilde hareket etmesini beklerken aynı zamanda savunmaya karşıt bir konumda olmaları söz konusu olabilir. Ceza adaleti sisteminde olması gereken, savunmanın hem yargılama öncesi hem de yargılama süreçlerinde kolluk tarafından toplanan tüm "kullanılmamış materyallere" erişiminin sağlanması ve savcılığın "hassas" olarak değerlendirilen materyallerin savunmadan gizlenmemesi gerekmektedir.</p>

<p>Özetle, adli hata, suçlu kişinin beraatı ile masum insanın mahkumiyetini kapsamaktadır. Somut bir kanıt olmamasına karşın birincisi, ikincisinden daha yaygın olabilir. Hiç kuşkusuz, “haksız itham da haksız hüküm” kadar sakıncalıdır. Beraat kararına karşın sanık kişiye vurulan itham damgası kolaylıkla silinmemekte; genelde halk, özelde tanıdıkları/komşuları ithamı hatırlayarak; kişinin suçluluğundan kuşku duyabilmektedirler. Asıl önemli olanı da beraat eden kişinin yargılama süreci boyunca maruz kaldığı psikolojik travmadır. İşte bu bağlamda kişilerin damgalanmamak/ lekelenmemek hakkı olduğu göz ardı edilmektedir.</p>

<p><strong>KOLLUKTA SORGULAMA SÜRECİ</strong></p>

<p>Polis benimle konuşmak istiyor. Ne yapmalıyım? Hâkim Jackson’ın görüşü şöyledir: “Rafine bir avukat, zanlıya hiçbir durumda, kesin olmayan terimlerle polise hiçbir beyanda bulunmamasını söyleyecektir.” (Bkz. Watts vs. Indiana, 338 US 49,59, 1949).<a href="#_ftn1" name="_ftnref1" title=""><sup>3</sup></a> Süreçte şu kurallar egemen olmalıdır:</p>

<p>1) Polise hiçbir şekilde yardımcı olunmayacağı bilinmelidir:</p>

<ul style="list-style-type:disc" type="disc">
 <li>Konuşarak tutuklanmaktan kurtulamazsın.</li>
 <li>Duruşmada sana yardımcı olacak hiçbir bilgiyi onlara veremezsin.</li>
 <li>Kolluğa söyleyeceğin her şey Savcı tarafından yalnızca senin aleyhine kullanılacaktır.</li>
</ul>

<p></p>

<p>2) Müvekkilin suçlu -ve hatta masum ise- karşılığında hiçbir menfaati olmamak üzere suçunu itiraf edebileceğine göre aceleye ne gerek var ki!</p>

<p>Kuşkusuz, masum insanlar da itiraf etmektedir. Nitekim, ABD’de masumiyeti DNA testi ile kanıtlanan kişilerden %25’inden fazlasında masum insanlar kendilerini suçlayıcı ifadeler veya itiraflarda bulundular.</p>

<p>3) Müvekkiliniz masum olması durumunda suçu reddetmesi gerekirken, çoğu gerçeği konuşmasına karşın konuşmasını öyle sürdürür ki, bazı ufak yalanlar ve hatalarla kendisini hapse götürebilir.</p>

<p>4) Müvekkiliniz masum ve hakikati söylemesine karşın kolluğa her zaman kendisine karşı kullanılabilecek bir ifade de bulunma riski taşımaktadır. Şöyle ki, “Adam öldürme suçu ile itham edilen Ahmet’in ifadesi: “Ne hakkında konuştuğunuzu anlamıyorum. Kimseyi öldürmedim ve kimin yaptığını da bilmiyorum. Olay yerinin yakınında bile değildim. Benim silahım yok ve hiçbir zamanda olmadı. Silah kullanmasını da bilmiyorum. Yalnız şunu söyleyebilirim ki, O şahsı hiç sevmemiştim. Yalnız kimin öldürdüğünü bilmiyorum.”</p>

<p>5) Müvekkiliniz masum ve yalnızca hakikati söylemesine, polise her zaman kendisine karşı kullanılabilecek bir ifade de bulunmamasına ve tüm sorgulamanın videoya alınmasına karşın zanlının ifadesindeki hatalı veya güvenilmez türdeki anlatımlarda kişiyi suçlayıcı yanlar bulunabilir.</p>

<p><strong>ADLİ TIP UZMANLARI</strong></p>

<p>DNA analizlerindeki gerçeklik payı da sorgulanmalıdır. DNA için milyarda bir eşleşme, bir eşleşme değildir. Bir milyarda bir, istatistiksel değerlendirmedir. Faillerin aile üyeleri veya iki erkek veya kız kardeş olduğunu düşünün. Hepimiz diğer aile üyelerinden miras aldığımız genleri, kan havuzunu ve DNA havuzunu biliyoruz.</p>

<p>Adli tıp açısından saptanan “sanık karşısında bilim” in varlığı ise, kanıtın yanlış yorumlanması riski göz ardı edilmemelidir. Nitekim, FBI’in 268 saç kılı üzerinde yaptığı tespitlerin 257’sinda (%96’si) teknolojinin adli kanıtı yanlış yorumladığı ortaya çıktı. Burada sorulacak önemli soru, kanıtın nasıl ve ne zaman elde edilmiş olduğudur. Kuşkusuz, adli tıpta bir sorun olduğu ve bunu da teknolojinin çözemeyeceği gerçeğidir. Adli bir kanıtın taksiye bindiğinizde, bir elbiseyi denediğinizde size bulaşmış olabileceğini asla göz ardı edilmemelidir.</p>

<p>Öte yandan, kanıtı inceleyen uzmanın yargısı öznel olduğunda yargı objektif/bilimsel olmamaktadır. Uzmandaki önyargı-eldeki bilimsel veriyi öyle yorumlayarak beklentilerle veya önceki teorilerle uyumlu olması eğilimindedir. Bu yaklaşım</p>

<ul style="list-style-type:disc" type="disc">
 <li>Analizci uzmanın özel bir sonuç bulmak üzere motive edilmesinde, ve</li>
 <li>Değerlendirilen veriler muğlak veya farklı yoruma tabi olmasında oldukça etkili olmaktadır.</li>
</ul>

<p></p>

<p><strong>YARGILAMA SÜRECİ </strong></p>

<p>Hâkimlerin verdiği her karar doğru değildir. Nitekim, son on yıl içinde temyiz edilen ceza hükümlerinde bozma ortalaması %29’dır. Kararlardaki yanılgı payı Yargıtay için de geçerlidir. Nitekim, Yargıtay Ceza Genel Kurulunca verilen onama kararlarındaki son on yıllık ortalama %19’u bulmuştur.</p>

<p>Hukukun kusur bulmaya odaklandığı hatırlanmalıdır. Bu nedenle, yargılama kusur bulma felsefesidir. Her şey, parmağın bir insana yöneltilmesindedir. Yalnız, hiç kimsenin kusuru olmadığı olgular da ekseriya yaşamda meydana gelmektedir. Bu çerçevede, hukuka göre yargılamayı yürütmek için oluşturulan mahkemeler hukuksuzluğun ya da adli hatanın da ajanları olmaktadır. Teorik olarak, yargılama kurumu itham edilen sanıklar için hakikati saptamak üzere tasarlanmış ise de usul/kanıt kurallarının çoğu masum sanıkları adli hataya karşı korumak üzere düzenlenmişlerdir. Ne var ki, masum sanıkları adli hataya karşı korumak üzere tasarlanmış bu kurallar istenilmeyen ve fakat kaçınılmaz olan (suçlu olan çoğu kişinin de hak ettiği cezayı almaması gibi) sonuçlara gebe bırakmaktadır. Sonuçta adli hata içeren beraat sorunu ile yüz yüze gelinmekte ve topluma dönen bu suçlular masum kişileri mağdurlaştırma riski yaratmaktadırlar. Öte yandan, “Bireyleri cezalandıran tüm sistemlerde masum bir insanın cezalandırılması riski de bulunmaktadır ve böyle bir sistem büyük sayıda insanı kapsadığından bu durumun gerçekleşmesi kaçınılmaz olmaktadır” (R. Nozick). Bu nedenle bilinçli ya da bilinçsiz “şamar oğlanı” (scapegoat) felsefesi yargılamaya egemen olmakta; bu durum bazen bir şamar oğlanı bulunmasını gerektirmektedir.</p>

<p>Suçlu veya hukuku ihlal edici olarak hüküm altına alınanların çoğu ise, hukuk felsefesinin bir kişiyi suçlamak ihtiyacına uyarlı hiçbir şeyi de gerçekte yapmamış olabilirler. Yinelersek, adli hata, olgusal bağlamda suçsuz olan bir insanın mahkumiyeti (false imprisonment) ile suçsuzluğu belirmemesine karşın olgusal suçluluğu hakkında makul kuşku duyulan mahkumiyetleri veya beraatleri kapsamaktadır.</p>

<p>Yargıda ideal hata oranı sıfır ise de gerçeği yansıtmayan kanıtlara dayalı adli hatalara tanık olunmaktadır. Bu adli hatalar (miscarriages of justice) veya suçlunun hak ettiği cezadan az veya fazla cezaya mahkumiyeti kitle psikolojisi üzerinde tahripkâr etkiler yaratmaktadır.<a href="#_ftn2" name="_ftnref2" title=""><sup>4</sup></a> Bu nedenle, ceza adaleti sistem performansının “yıllık mahkûmiyet oranı” ile değil ve fakat “adli hata sayısı” ile ölçülmesi yerinde bir yaklaşım olabilir. Adli hatalar genelde soruşturma evresinde savcılık performansıyla yakından ilişkili bulunmaktadır. Temel sorun, CMK 160/(2) maddesi uyarınca, Cumhuriyet savcısı “şüphelinin lehine ve aleyhine olan delilleri toplayarak muhafaza altına almakla ve şüphelinin haklarını korumakla yükümlüdür” normunun hukuk eğitiminde ve uygulamada ne derece ciddiye alındığı; ceza adaleti sisteminin (CAS) “hakikate mi yoksa mahkumiyete mi odaklandığıdır? Amaç değer hakikat ise, odaklanmanın ne derece olduğu, kuşkusuz, önemli olmaktadır.</p>

<p>İşte kamu vicdanını rahatsız eden adli hata olgularının yoğunlaşması halk katında kamu düzenine uyumda isteksizlik yaratmakta; kitleyi, protesto eylemlerine itmekte; sonuçta kamu düzeni ve sosyal uyum bozulmaktadır.<a href="#_ftn3" name="_ftnref3" title=""><sup>5</sup></a> Yalnız protestoların, demokrasilerin en belirgin sorumluluk sergileme yöntemi ve kanıtı olduğu bilinmelidir. Toplumda suçların önlemesi ve mağdurların tazmini, kolluk gücü ve yargı erki gerektirmekte ise de protesto yalnızca duyarlığı az veya çok, makul ve iyi niyetli demokratik bir kitle öngörmektedir.</p>

<p>Yargılama sürecinde makul kuşku ötesi standardı hâkime şu mesajı vermektedir: “Dava hakkında mükemmel olmayan bilgiye karşın karar vermeniz gereğini biliyoruz. Hukuk düzeni kararınızı kabul ve infaz edecektir. Yalnız bu kararın toplumda bıraktığını izlenime önem veriniz. Karar vermekten kaçınmayın. Yalnız bir sav hakkında ciddi kuşkularınız var ise, davanın esası hakkında karar vermeye kendinizi zorlamayın.</p>

<p>Ceza yargılamasında kanıtlarla, suç işlenmesi anında neler olduğu yeniden oluşturulmaya çalışılmakta ve bu süreçte fiziki kanıtlarla (örneğin parmak izi, tekerlek izi, dış izi ve DNA) suçun görgü tanıkları (ve mağdurlar) önemli parametreler olmaktadır. Ne var ki, fiziki kanıtlardaki bozulma ötesinde görgü tanıklarının bellekleri de bazı nedenlerle kirlenebilmekte/ bozulmakta, iyi niyetli olmalarına karşın ‘yalan tanıklık’ ortaya çıkmaktadır. Bu sonuç sanıklar ve toplum açısından çok önemli olmaktadır. Özellikle, görgü tanıklarındaki hatalar öteki tüm faktörlerden daha fazla masun sanıkların (DNA ile ayıklanmayanların) mahkumiyetlerini açıklamaktadır. <a name="_Hlk164439276">Görgü tanıklarından kaynaklı adli hataları önlemek üzere İngiltere’de <strong>Turnbull kuralı</strong> içtihat edilmiştir. Bu kural hâkim tarafından jüriye yapılan şu ihtarı içermektedir: Görgüye dayalı tanıklık güvenilir olmadığından özenle irdelenmelidir (Bkz. http://www.eps.gov.uk/legal to k/Identification of suspects/).</a></p>

<p><a name="_Hlk164439314">Adli hatalara özgü temel faktörün soruşturma evresinde savcıların tünel vizyon virüsünden enfekte olmalarıdır. Tünel vizyon, soruşturmaya tek yanlı olarak oldukça dar açıdan odaklanma veya edinilen malumatın makul olmayan bir nitelikte biçimlendiren savcılık teorisi olarak tanımlanabilir. Düşünsel seçicilikte, kişi lehte olan kanıta odaklanırken, aleyhteki kanıtı göz ardı etmektedir. Bu süreçte, soruşturmada daha basit olanlar lehindeki seçenek açıklamalar yeğlenmektedir.</a></p>

<p>Tünel vizyonu sinsi bir şekilde CAS’taki herkesi etkileyebilir. Bu vizyon sistemdeki bir ajanın bir kişi veya olaya odaklanmasına neden olduğunda öteki kişi/ler veya olay/lar onun düşüncesinde yer etmez. Sonuçta tünel vizyon soruşturma evresinde öteki zanlıların göz ardı edilmesini sonuçlandırabilir. Aynı paralelde, öteki şüphelilere yönelik olaylar da ajanın düşüncesinde yerini bulmayabilir. Ceza adaleti sisteminde aktörlerin bilinçli bir çabayla dosyaya bakması, kanıtları analiz etmesi, “ben neyi göz ardı ediyorum” sorusunu sorması tünel vizyonla baş etmenin ilk adımı olacaktır. Bu virüsten kurtulmanın tek çaresi hâkim ve savcıların hizmet öncesi ve hizmet içi eğitimlerinde programın bir bileşeni olarak tünel vizyonun belirlenmesi ve bundan kaçınılması gereği üzerinde durulmasıdır. Bu bağlamda tünel vizyona katkısı olan ve böylece C. Savcısının olması gerekli rolünü (objektifliğini) etkileyen özel faktörler ise şunlardır:</p>

<ul style="list-style-type:disc" type="disc">
 <li>Kolluk ve/ya mağdurlarla yakından özdeşleşme,</li>
 <li>Medyanın ve/ya özel menfaat gruplarının baskısı, ve</li>
 <li>Öteki yaklaşımlar/kanıtlardan kendisini soyutlamasıdır.</li>
</ul>

<p></p>

<p>Hukuk eğitimi, hâkimleri insani hatalardan alıkoyamamaktadır. Onlar da normal insanlar gibi algısal önyargılara/tünel vizyona gebedirler. Davaların azlığı/ karar için ayrılan zamanın yeterli olması bu türden hataları giderebilecek türden olmakla beraber, herkes, kolluk görevlileri, Savcılar ve hâkimler tünel vizyonu ve psikolojisi konusunda eğitilmelidirler.</p>

<p>Objektif usul adaleti, kuşkusuz, adaletin normatif standartlarına uyum sağlamak üzere açıkça kabul edilemez bazı önyargıları azaltarak kararların kendilerini ve karar verme sürecini daha adil yapmak üzere usulün kapasitesine ilişkindir. Son zamanlarda ülkemizde özellikle usul adaleti konusu gündeme gelmiş bulunmaktadır. Bu konuda yapılan yüzlerce çalışmada, kişilerin mahkemelerde adil bir şekilde yargılanıp yargılanmadıkları algıları bazen davanın sonucundan daha önemli görülmüştür. Gerçek şudur ki, hâkimler usul hukuku yayınlarında tartışılanlardan farklı ölçütler kullanmaktadırlar.</p>

<p>Yıllar itibariyle Yargıtay ceza dairelerindeki bozma oranları seyri, anlam bakımından düşündürücüdür. Olay değişmediği halde iki ayrı görüş belirebilmektedir. Bunlardan biri kesinlikle yanlış olacağına göre, üzerinde uyuşulmayan ve bozulan her kararda adli yanılgı olasılığı artmış ve nicelik olarak yanılgı sayısı çoğalmış olacaktır.<a href="#_ftn4" name="_ftnref4" title=""><sup>6</sup></a></p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td valign="top" width="66">
   <p>Yıl</p>
   </td>
   <td valign="top" width="44">
   <p>2000</p>
   </td>
   <td valign="top" width="44">
   <p>2010</p>
   </td>
   <td valign="top" width="44">
   <p>2019</p>
   </td>
   <td valign="top" width="44">
   <p>2020</p>
   </td>
   <td valign="top" width="44">
   <p>2021</p>
   </td>
   <td valign="top" width="44">
   <p>2022</p>
   </td>
   <td valign="top" width="44">
   <p>2023</p>
   </td>
   <td valign="top" width="44">
   <p>2024</p>
   </td>
   <td valign="top" width="44">
   <p>2025</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="66">
   <p>Bozma(%)</p>
   </td>
   <td valign="top" width="44">
   <p>25,1</p>
   </td>
   <td valign="top" width="44">
   <p>52,4</p>
   </td>
   <td valign="top" width="44">
   <p>26,5</p>
   </td>
   <td valign="top" width="44">
   <p>29,8</p>
   </td>
   <td valign="top" width="44">
   <p>54,1</p>
   </td>
   <td valign="top" width="44">
   <p>48,0</p>
   </td>
   <td valign="top" width="44">
   <p>44,1</p>
   </td>
   <td valign="top" width="44">
   <p>39,3</p>
   </td>
   <td valign="top" width="44">
   <p>34,9</p>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p><strong>Kaynak: Adalet İstatistikleri 2025</strong></p>

<p>Adalet İstatistiklerinde bölge adliye mahkemelerindeki onama/bozma kararlarına yer verilmediği görülmüştür(!?).</p>

<p>Adli hatalarda yer alan faktörler, “soruşturma yanlışlıkları” ile “yargısal yanlışlıklar” yanında her ikisi arasındaki etkileşim de belirleyici olabilmektedir.<a href="#_ftn5" name="_ftnref5" title=""><sup>7</sup></a> İsabetsiz açılan her kamu davası adli hataya neden olmasa da usuli güvencelerden yoksun bir sanığın adli hata mağduru olması olasılığı yadsınamaz. Bu konuda araştırmalar sonucu saptanan belli başlı faktörler ise şöyle sıralanmaktadır:</p>

<ul style="list-style-type:disc" type="disc">
 <li>Görgü tanıklarının yanlış teşhisi,<a href="#_ftn6" name="_ftnref6" title=""><sup>8</sup></a></li>
 <li>Kolluk soruşturmasında yapılan yanlışlar/hatalar,</li>
 <li>Savcılıkça yapılan yanlışlar/hatalar,</li>
 <li>Güvenirlikten yoksun bilimsel hatalar ve bu hataların bilim insanlarının yeteneksizliğinden veya gerçekten hata olarak belirmesi;</li>
 <li>Adli tıpça yapılan hatalar,</li>
 <li>Sahte itiraflar,</li>
 <li>Kasıtlı olarak kanıt yaratılması,</li>
 <li>İlgili kanıtın savunmadan saklanması,</li>
 <li>Savunma avukatının yetersizliği,</li>
 <li>Sabıkalı kişilerce sunulan uydurma veya güvenilmez kanıtlar, ve</li>
 <li>Yetersizce adli yardımdır.<a href="#_ftn7" name="_ftnref7" title=""><sup>9</sup></a></li>
</ul>

<p><img alt="174461173Dfaa-3" height="401" src="https://hukukihabernet.teimg.com/hukukihaber-net/uploads/2026/05/174461173dfaa-3.jpg" style="margin-left:0px; margin-right:0px" width="648" /></p>

<p>Adli hata psikopatolojisinde izlenebilir bilinçaltı faktörleri de genelde iki yol takip etmektedir:</p>

<ol start="1" style="list-style-type:decimal" type="1">
 <li>Eylemin (maddi anlamda) masum bir kişiye isnat edilmesini sağlamak; ve</li>
 <li>Gerçek suçlunun bulunmasını önlemektir.</li>
</ol>

<p></p>

<p>Bu doğrultuda, kanıtlar bakımından görünürdeki suçlu kişiye yönelik ağırlıklı ipuçları büyüteç altına tutulmakta veya eylemin gerçek failine karşı olan mevcut ipuçları da görmezlikten gelinmektedir. İşte bu yola karşı bilinçaltı, gerçek suçluya ilişkin savunma baskısının çalışması sırasında destek görmektedir. Böyle vakalardaki hatalı kararların büyük bir kesimi ise, bu iki bilinçdışı eğilimin birleşimi nedeniyle olmakta; ancak bunların rasyonel gerekçeler ve güçlü kanıtlar zinciri ile desteklendiği görülmektedir.</p>

<p>Hatalı mahkumiyetler şimdilik yeterli kamusal bilinçten yoksun olarak, halen toplumsal radar kapsamı dışında seyretmektedir.<a href="#_ftn8" name="_ftnref8" title=""><sup>10</sup></a> Bu tür hataları azaltmanın tek yolu önleyici yasal düzenlemeler olmayıp, adli yönergeler, etik kurallar ve eğitim olabilir. Ceza adaleti reformuna bel bağlandığında, bunun uzun soluklu bir proje olacağı da unutulmamalıdır. Sonuçta başarısızlığın bedelini ne Ankara’daki siyasetçiler ne de savcılar ve hâkimler değil, adli hataların mağdurları ve halkın hukuk sistemine güvensizliği ile ortaya çıkan zararla ödenecektir.</p>

<p>Yukardaki modelde ilişkili beş alan olası adli hataları sergilemektedir. Merkezde yer alan “siyaset alanı” öteki alanlarla çevrelenmiştir. Psikoloji ve bilim alanlarına ayrıca yer verilerek tüm adalet sisteminin algısal ve öteki önyargılardan haberdar olmasına işaret edilmektedir. Her iki alan da kanıta dayalı delil saptama arayışında referans olmaktadır. Adli hataların önlenmesi açısından bilimsel bulgular, adli hatalara özgü hataların başında gelen görgü tanığı ifadelerinden daha fazla önemsenmelidir. Bu modelin altında yatan teori, adli hatalı mahkûmiyet nedenlerinden her biri keşfedilip giderildiğinde hatalı mahkûmiyet sorunu kalmayacaktır. Her alan kendi içinde dava sonuçlarına etkili olan kurumlar, işlevler, personel, düzenleyici kavramlar, ideolojiler ve idealleri barındırmaktadır. Yargı personeli her alanın ideallerini (adalet, kamu güvenliği, insani anlayış ve hakikati) benimseyerek soruşturma, itham ve yargılama süreçlerinde doğruluğu sağlama arayışına odaklanmalıdır. Kuşkusuz, bu model soruna siyaset penceresinden bakış sağlayabilecektir.</p>

<p><a name="_Hlk164439414">Adli hataların oluşmasında adli yardım hizmeti sunan avukatların ne derece ehil olduğu da tartışma konusu edilmiştir. Nitekim, Yeni Zelanda’da adli yardım hizmetleri akredite avukatlar tarafından süreli olarak yürütülmektedir. Süre bitiminde akredite standartlarını karşılamayan avukat listeden çıkarılmak- tadır. </a></p>

<p>Adli hatalar yapısal kaza modeli benzeri olmakta ise de endüstri ve tıptaki gibi adli sistemlerdeki kazaları oldukları zaman saptamak kolay değildir. Önemli olan hakikat arayışına odaklanmış bir sistemde devamlı kalite geliştirme kültürüne odaklanılmasıdır.</p>

<p>Yukarıda değindiğimiz aksiyomu yinelersek adil yargılanma hakkının adli hatalara (pardonlara) neden olmayacak bir nitelikte tezahür etmesi gerekmektedir: Tercih edilen bir değer olarak, Blackstone oranı (1825) olarak adlandırılan, “bir masum insanın hüküm giymesi yerine on suçlu insanın salıverilmesi” şeklindeki orana da bakılmalıdır. Bu oran, katı bir matematik formül oluşturmak yerine, en azından anayasa öğretisinde yer alan bir değer tercihi olarak karşımıza çıkmaktadır. Masum bir kişinin yanlışlıkla mahkumiyeti suçlu bir kişiyi mahkûm etmek başarısızlığından daha büyük oranda anayasal bir yanlışlıktır.<a href="#_ftn9" name="_ftnref9" title="">11</a> Yanlış mahkumiyetlere devletçe doğrudan sebebiyet verildiği için ceza adaleti kurumları ve hukukun üstünlüğüne olan saygı ve inancı zedeleyen bir adaletsizlik oluşmaktadır. Bu adaletsizlikler eklenen yanlışlıklarla daha bir katmerleşmektedir: Masum bir kişi suçlu bulunduğundan gerçek suçlunun toplumu mağdurlaştırma riski devam etmektedir. Öte yandan, hatalı beraatler de hatalı mahkumiyetler kadar zarar vermektedir. Bir ırza geçme suçlusunun özgür kalması sonucu mağdurun kendini ev hapsine mahkûm etmesini ve travmasını hayal etmek bile istemiyorum. Özetlersek, bu konuda sosyo-juridik saptamalarımız şöyledir:</p>

<ul style="list-style-type:disc" type="disc">
 <li>Yanlış mahkumiyetler, yeterli kamusal bilinçten yoksun olarak, halen toplumsal radar kapsamı dışında seyretmektedir.</li>
 <li>Önleyici yasal düzenlemeler bu tür hataları azaltmanın tek yolu olmayıp, adli yönergeler ve etik kurallar da etkili olabilir.</li>
 <li>Ceza adaleti reformuna bel bağlandığında bunun uzun soluklu bir proje olduğu ile</li>
 <li>Bu konuya özgü baskı grupları ile STK’ların rol ve işlevinin önemli olduğu unutulmamalıdır.</li>
</ul>

<p></p>

<p>Pardon filmi<a href="#_ftn10" name="_ftnref10" title="">12</a> dışında adli hata konusu toplum katında bir sorun olarak varlık gösterememiş ve bu konuda istatistik verilerin tutulmadığı saptanmıştır. Ne var ki, gazetelerin üçüncü sayfa haberlerine bakıldığında ülkemizin adli hataya en açık ülkelerden biri olduğu görülür. Öte yandan, vicdani kanı yargısı, duruşmadaki izlenimlere göre değil, tutanaklara göre oluşturulmakta; olayın fotoğrafını çekebilmek için yapılan duruşma ise, tutanak fetişizmine kilitlenmektedir.</p>

<p>1980’li yılların sonlarına doğru başlayan DNA analizi adli hataların giderilmesi açısından önemli bir enstrüman olmuştur. 2011 yılına kadar ABD’de 231 hükümlü uzun süren hapisten sonra DNA testi ile aklanmıştır. Ne var ki, tüm ceza davalarının %5-10’u DNA testine tabi tutulacak biyolojik kanıt içerdiğinden, DNA testi her zaman sorun çözücü olmamaktadır. Suçların geri kalan %90-95’inde DNA testi bir seçenek olmadığından ceza adaleti sistemi, bilimsel sağlık veya uygun şekilde icra edilen adli disiplinlerden (bilimsel standartlardan) yoksun diğer kanıt türlerine dayanmaktadır.<a href="#_ftn11" name="_ftnref11" title="">13</a></p>

<p><strong>İTİRAF</strong></p>

<p>Arkadaşını öldürüp kız kardeşiyle evlendi, 10 yıl sonra itiraf etti: “Arkadaşım rüyamda ‘Hem beni öldürdün hem de kardeşimle evlendin. Bu reva mı?’ diyordu, dayanamadım.” (<strong>Haber Türk</strong>, 28/01/2016, s.18). Freud dedi ki, bakın, ortada konuşmadan çok daha fazlası var. “Hiçbir ölümlü sır saklayamaz. Dudakları sessizse, parmak uçları ile gevezelik eder.” Hepimiz ne kadar güçlü olursak olalım bunu yapıyoruz.</p>

<p>İtiraf olgusunda, bunun sahte olup olmadığı üzerinde özenle durulmalıdır. Suçluluk duygusu, endişe veya mazoşizmin doğurduğu gerçek olmayan itiraflar, itirafçının sorumluluk gerektiren diğer işlerinin bilinç dışı itirafı açısından kendisine bir rahatlama olanağı sağlamaktadır. Çoğu kültürlerde ceza suçluluk duygusunu azaltmaktadır. ABD’nin Vermont kentinde meşhur Borne davasında iki kardeş eniştelerini nasıl öldürüp cesedini yok ettiklerini en ince ayrıntısına kadar itiraf ettiler. Ne var ki, yıllar sonra “corpus delecti” cinayet mahalline geri dönmüştü. Kardeşlerin suçluluk duygusu bir gölde boğulmakta olan babalarını kurtaramayışının psikolojik suçluluğu, başkaca bir suçun itirafı ile ikame edilmişti. Psikiyatrist T. Reik, gerçek olmayan itirafta bulunma dürtüsünü, zanlının kaybolan aşk objesini yeniden kazanma girişimi olarak yorumlamıştı. Bu aşk için bir bilinç dışı kur yapma/ kabullenme (wooing) ve birinin hak ettiği cezayı bildirerek topluma yeniden girme isteğini simgelemek olarak düşünüldü.</p>

<p>Analitik olarak, sahte itirafların altında yatan başlıca nedenleri şöyle sıralayabiliriz:</p>

<ul style="list-style-type:disc" type="disc">
 <li>Çocuklarca yapılan itiraflar ekseriya güvenilmez türdendir; çocuklar rahatlıkla yönlendirilebilir ve içinde bulundukları durumun bilincine her zaman sahip değildirler. Öte yandan, çocuklar ve yetişkinler kollukta itiraf ettiklerinde ekseriya eve döneceklerini düşünürler.</li>
 <li>Aklı başında olanlar, uzun süren sorgulamada tükenmişlik veya itiraf sonrası salıverilebileceği ve sonra suçsuz olduklarını kanıtlayabileceklerine inanırlar.</li>
 <li>Yaş, akli kapasite veya itirafçının durumuna bakılmaksızın, sorgulama sürecinde bir anda itirafta bulunanlara, suçsuz olduğuna dair söyleve devamdan daha yararlı olacağı düşüncesi egemen olmaktadır.</li>
 <li>Bazı şüphelilere, itiraf etse de etmese de mahkûm olacağının, yalnız itiraf ettiklerinde daha hafif bir ceza alacaklarının söylenmesidir.</li>
</ul>

<p></p>

<p>Bunların dışındaki sahte itiraflara bakıldığında hemen hemen tümü şunu söylemektedir: “Tek istediğim eve gitmekti.”</p>

<p>Sahte itiraf yalnızca CAS’a özgü bir olgu olmayıp, yaşamın her alanında tanık olunmaktadır. CAS’a özgü olanı da DNA testi ile ortaya çıkmış gözükse de yeni bir olgu değildir. Her zaman var olan ve olacak bir nesnedir. Şimdi temel soru masum insan nasıl oluyor da işlemediği bir suçu üstlenmektedir? Masum insanlar sorgulama atmosferi ve stresi altında nasıl olsa ben bu suçu işlemediğim diyerek itirafa yönelmektedirler. Öte yandan, sorgulama sırasında zanlıya ait saç telinde DNA’sının bulunduğu; maktulün ölmeden önce zanlının ismini verdiği şeklindeki tazyiklerle vuku bulmakta; itiraf sonrası hatalar zinciri oluşmaktadır. Sorgulama süreci sanki itiraf sağlamak için tasarlanmış gibi olmaktadır. Yinelersek, ülkede sahte itirafın ne derece yaygın olduğu (epidemiolojisi) konusunda bir fikrimiz olmadığı gibi kamuoyuna mal edilmiş bir sorun da değildir. Çözüm-sahte itiraflara dayalı mahkûmiyet- lerin azaltılması için soruşturma sürecinde zorunlu video-teyp uygulaması getirilmelidir. Japon CAS’ında tüm kamu davalarının %89’u itirafa dayalı bulunmaktadır(!).</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Sahte itirafların çoğu suçlu olmayan ve “şüphe” altında bulunmayan kişilerce yapılmaktadır. Bunların tümü psikiyatri açısından anormal ve bazıları da belirgin derecede saykotiktirler. Çoğu yetersiz, ürkek, içine kapanık olan bu kişiler için fantezi dünyası doyum sağlar olmuştur. Bu kişilerin dipte yatan, kendilerince bilinmeyen, tümden baskılanmış güçlü derecede saldırganlık dürtüleri vardır. Toplumda vahşet türü bir suç rapor edildiğinde, bu kişiler aynı anti-sosyal dürtülere sahip olarak kendilerini hemen faille özdeşleştirmektedirler. Histerik dissociative olabilecek derecede nevrotik olanlar da sahte itirafta bulunmaktadırlar. Bu bağlamda normallik evresinde itirafın geri alınması ve anormallik evresinde ise itirafın yenilenmesi oldukça kafaları karıştırmaktadır. Öte yandan, nam yapma uğruna anormalliği az olan ve fakat dengesiz teşhircilerin zaman zaman sahte itirafta bulundukları görülmektedir.<a href="#_ftn12" name="_ftnref12" title="">14</a></p>

<p><strong>YALANCI TANIKLIK</strong></p>

<p>Bir suça tanık olan kişinin olayı hatırlamasını etkileyen birçok öğe vardır. Görme koşulları, sağlanan ayrıntı miktarı ile doğruluk derecesini etkilemektedir. Örneğin, tanık ile suçlu arasındaki uzaklık daha büyük olduğunda, tanığın suçluyu tasvir ve ayrıntıya girmesinde eksiklik olması yanında suçluyu bir grup fotoğraf arasından tanınması olasılığı da az olacaktır. Aynı şekilde suçluyu görmesi/izlemesi konusundaki zaman miktarı da doğruluk derecesini etkileyecektir. Tanığın yaşı da tanıklığın sıhhat ve miktarını belirlemede önemli bir faktör olmaktadır. Küçük çocuklar tarafından verilen ifade miktarı oldukça az olabilecek ise de bu miktar yaşla artmakta ve çocuklara özgürce hatırlama fırsatı verildiğinde ifadelerin sıhhat derecesi yüksek derecede olacaktır. Yalnız çocuklara yönlendirici sorular sorulduğun da veya yanlış bilgi ile donatıldıklarında ifadeleri doğru olmayabilecektir.</p>

<p>Algılarımız seçici; belleğimiz ise daha seçicidir. Bir grup bilgilere yönelip diğerlerine sırt çevirebilmektedir. Belleğin işlevi bir video bant kaydı gibi olmayıp, bir muhabirin "not defteri"dir. Görgü tanığından, olayı hatırlamağa çalışması ve aklına gelenleri bir bir söylemesi istenilmelidir.</p>

<p>Bellek, bilgiyi alma, saklama ve daha sonra geri çağırma yeteneğidir. Psikolojide bellek üç aşamaya ayrılır: Kodlama, depolama ve geri çağırma. Sürecin herhangi bir evresinde sorunlar ortaya çıkabilir. En baştaki de unutmaktır. Unutmak, yaşamın bir parçasıdır. Öte yandan, bellek her yeniden söylemede etkilenmekte ve bizler ender olarak nötr bir biçimde hikâyeyi nakletmekteyiz. Hikayelerimizi dinleyicilere göre biçimlendirmekte; bizim tarafgirliğimiz/ önyargımız belleğin oluşumunu- ve hatta üçüncü kişilerin yanlış bilgi telkini olmaksızın-çarpıtmaktadır. Ceza adaleti sisteminin tanığın belleğine yardımcı olmalarına karşın bu belleklerin doğruluğu yeterince sağlanamamaktadır. Yalnız, Savcıların öteki tanıkların ifadesini sergileyerek tanığın belleğini tazelemek girişimi çok hatalı bir yaklaşımdır. Bunların tartışılacağı mekân duruşma salonudur.</p>

<p><a name="_Hlk164439500">Görgü tanığı suçluyu teşhis konusunda adli hatalara neden olmaktadır. Bunun nedenleri şunlardır: </a></p>

<ol start="1" style="list-style-type:decimal" type="1">
 <li>Yabancı kişilerin yüzleri hakkında insanların belleğinin iyi olmadığı;</li>
 <li>Bazı nedenlerle kişiler bir şahsın yüzü hakkında belleği olmasa dahi onu işaretlediği; ve</li>
 <li>Tanıkların güvenirliğinin biçimlendirilebileceği.</li>
</ol>

<p></p>

<p>Adli hatalar belirli ölçüde yalancı tanıklık (yanlış veya yalan beyan) sonucu belirmekte (CMK 311-b); yargılama hukukunda yargılamanın yenilenmesine açıkça yer verilmek suretiyle adaletin de “hata” edebileceği kabul edilmektedir. Bu bağlamda,</p>

<ul style="list-style-type:disc" type="disc">
 <li>Tanıkların yanlış ifade vermesine sebebiyet veren nedir?</li>
 <li>Kolluk, savcılık ve hâkim tanığa neden inandılar?</li>
 <li>Hatalar saptanabilir miydi?</li>
 <li>En önemlisi gelecekte bu türden adli hataların oluşmasını önlemek için genel olarak neler yapılabilir?</li>
 <li>Soruşturma ve kovuşturma/yargılama evrelerindeki hatalar nelerdir?</li>
 <li>Çetin davalar-kanıt eksikliği, kaynak eksikliği, mağdur ve tanıkların iş birliğine yanaşmaması-çözümü imkânsız yapmıyor mu (?!)</li>
 <li>Tanık geçmişteki olaylar hakkında tanıklık yaparak, anlatımının doğruluk derecesi yalnızca onun başlangıç algılaması değil, belleğe nasıl kaydedildiği, depolandığı ve geri çağrıldığına dayalı bulunmaktadır. Uzun bir zaman bilgilerin saklanmasının video-teyp ve filme alınması gibi olduğuna inanıldı. Bilim, insan belleği konusundaki bu şekildeki görüşün esaslı şekilde kusurlu olduğunu göstermiştir.</li>
</ul>

<p></p>

<p>Araştırmalar, çocukların bellekleri etkilenmediği (bir şey yapılmadığında veya belli yanıtları için baskılanmadığında) okul öncesi çok küçük çocukların bile önceki deneyimleri üzerine yüksek derecede sıhhatli tanıklık yapabileceğini sergilemektedir. Yalnız bu sonucu sağlamak bakımından, soruşturmanın tarafsız kişilerce yapılması, açık uçlu sorular sorulması, telkin edici tekrarların yer aldığı bir mülakat olmayışı, çocuğun yanlış bilgi vermesi için bir saiki olmayışı gereklidir. Bu koşullar bağlamında okul öncesi çocukların da doğruyu söyledikleri görülmektedir. Çocuk tanıklarla ilgili en büyük endişe, onların olası telkin edilebilirliğidir. Tekrarlanan veya yanıltıcı soruların bir sonucu olarak, bir tanığın hafızası bozulabilir. Tekrarlanan, müstehcen sorgulamaya maruz kalan bir kişinin gerçekte gerçekleşmemiş olayların “anılarını” geliştirmesi mümkündür.</p>

<p>Ceza davalarında hâkimin görevi her şeyden önce gerçeklerle ilgili belirsizliği kararın kesinliğine dönüştürmektir. Kapsamlı bir literatür, insanların olasılıkla uğraşırken rasyonellik- ten saptığını göstermektedir. Bu durum hâkimler için de söz konusudur. Bu bağlamda söz konusu olan adli hata oranın ne derece olduğudur. Hâkimler gerçekten tarafsız kararlar alıyor mu? Çok çeşitli deneysel ve alan araştırmaları, birçok hukuk dışı faktörün yargı kararlarını etkilediğini ortaya koymaktadır.</p>

<p>İşte hukukun özenle takip edilmesi ve yargılama sürecinin adil ve uygun yürütülmesine karşın yanlış bir sonuç çıkabilmektedir. Masum bir kişi hüküm giyebileceği gibi suçlu bir kişi de serbest kalabilmektedir. Kanunlar hata olasılığını azaltabilirse de hatayı ortadan kaldırmağa muktedir değildirler. Kuşkusuz, Cumhuriyet Savcılarınca açılan kamu davalarındaki itham yüzdesinin küçümsenmeyecek oranda olması (itham yüzdesi 2019 yılı verilerine göre Başsavcılıklarda TCK uyarınca %33,8; özel kanunlar uyarınca %51,5) ile ceza mahkemelerindeki mahkeme türü itibariyle beraat yüzdelerinin yüksek bulunmasında (2019 yılı verilerine göre, Ağır Ceza'da %28,5; Asliye Ceza'da %25,1 ve Çocuk Ceza'da %31,2) yalancı tanıklığın payı küçümsenmeyecek ölçüdedir. Nitekim, Ankara Ağır Ceza Mahkemelerinde beraatle sonuçlanan 130 dosya üzerinde yapılan incelemede kanıt türü olarak tanık beyanlarının %22,9 olması ve beraata dayanak olan kanıtlardan %88.3'ünün de hazırlık evresinde bilinmesi tezimizi pekiştirmektedir. Adli hata sonradan anlaşıldığında muhakemenin yenilenmesi yöntemine başvurulmaktadır. Bu başvurunun kabulü, yeniden bir muhakeme yapılmasını haklı gösterecek önemde hata yapılması hallerine özgü olmaktadır (Yargılamanın yenilenmesi /Pourvoi en révision/revisions-Gesuch: CMK md. 311, 314).<a href="#_ftn13" name="_ftnref13" title="">15</a></p>

<p>Almanya'da 1951-1964 yıllarını kapsayan devreye ait bir incelemede beraat eden sanıklara ait birkaç davayı da içeren bini aşkın adli hata ile muhakemenin yenilenmesi ve karar düzeltilmesi saptanmıştır. 1993-1996 yıllarına ait veri dağılım tablosuna aşağıda yer verilmiştir:</p>

<p>Landesgericht (Ağır Ceza/Asliye) -Amsgericht(Sulh Ceza)</p>

<p>Hükümlü Aleyhine<strong>/Lehine</strong> Hükümlü Aleyhine<strong>/Lehine</strong></p>

<p>1993 18/<strong>125</strong> 366/<strong>805</strong></p>

<p>1994 29/<strong>152</strong> 384/<strong>947</strong></p>

<p>1995 31/<strong>14 </strong> 428/<strong>1522</strong></p>

<p>1996 29/<strong>168</strong> 663/<strong>1842</strong></p>

<p></p>

<p>Başka bir çalışma kapsamında Almanya'da 1990-2016 yılları arasında haksız yere hapsedilen kişilere ait mevcut tüm vakalar toplanıp incelenmiş ve bir sistemin performansının yıllık mahkûmiyet sayısıyla değil, adli hata sayısıyla ölçülmesi gerektiği belirtilmiştir. (Bkz. Leuschner, Fredericke ve Rettenberger, Martin. <i>Miscarriages of justice in Germany</i>, Mayıs 2023,37-52).</p>

<p>Bu türden veriler Türkiye için UYAP bağlamında kolaylıkla saptanabilir. Kuşkusuz, kabul gören her yenilenme davası adli hata sayısının azaltılması için nelerin yapılması gerektiğini gündeme getirecektir.</p>

<p><strong>ADLİ HATA OLGUSU</strong></p>

<p>Adli hata bir olgudur. Yargılama sistemleri de jure bu olgunun üstesinden gelme yollarına yer vermiş olmasına karşın de facto yetersizlikler nedeniyle adli hatalar kaçınılmaz olmaktadır. Akıl ve empati bileşimi olarak görülen adaletsizlik duygusunun tahrik edilmemesi için olanca çaba gösterilmelidir. Bu ikili demokratik toplumun korunmasında siyasal işlevin ötesinde Durkheim'ca ifade edilen sosyal dayanışmayı perçinleyen bir görev de üstlenmektedirler. Bunlar, zaman, mekân, kültür, hukuk ve ahlaki geleneği bir tarafa iterek, sözde hâkimler ile linçe kadar giden yığın adaletinin algılanması ölçüsünde, Sokrat örneğindeki yargılama biçimi ve mahkumiyetinde olduğu gibi, insanlardaki adaletsizlik duygusunu harekete geçirirler.<a href="#_ftn14" name="_ftnref14" title="">16</a> Bu bağlamda Dreyfus, Sacco ve Vanzetti ile Betrand Russell davaları da skandal oluşturur nitelikteki adaletin inkârı olarak karşımıza çıkmaktadırlar. Hukuk eğitimi hâkimleri insani hatalardan alıkoyamamaktadır. Yinelersek, onlar da normal insanlar gibi algısal önyargılara gebedir. Davaların azlığı/karar için ayrılan zamanın yeterli olması bu türden hataları giderebilecek türdendir.</p>

<p>Özet bir çıkarımla, ceza/infaz hukuku ile usulündeki normatif değişimin <i>de facto</i> gerçekleşmesinin kültürel bir benimseme süreci ve süresi olduğu algılanmalı ve bu hususta genelde organizasyon kültüründe değişimin gerekli olduğu göz önünde bulundurulmalıdır. Bu kapsamda soruşturma ve kovuşturma evrelerine özgü yanlışlıklardan kaçınılmalıdır. Kuşkusuz, her sistemde, yukarda belirtilen faktörler nedeniyle, adli hataların olması kaçınılmazdır. Bu durum bizlerin bilgi ve kararlarının tanım gereği hatalarla malul olduğu fikrini yansıtmaktadır. Bu her hukuk sistemi için sağlıklı bir varsayımdır. Önemli olan yerinde ve zamanında yapılan araştırmalarla adli hataların saptanmasıdır. Elde edilen bulguların halkın adalete güveninde bir kriz yaratacağı endişesi yerine ceza adaleti sisteminde köklü değişimler için bir fırsat olacağı fikri benimsenmelidir. Sonuç olarak, yinelersek, hukuk eğitimi hâkimleri insani hatalardan alıkoyamamaktadır. Onlar da normal insanlar gibi algısal önyargılara gebedir.</p>

<p>Son olarak iki konuya daha değinmekte yarar vardır. Birincisi, kamu görevlilerinin, kumpas davalarında görüldüğü üzere, kanıt saklayarak, yalan beyanda bulunarak ve kanıt üreterek mahkumiyetlere sebep olması sonucu fazlaca sorumluluk ile cezalandırılmasına gereksinme olduğu; ikincisi de, sistemde hatalar, yanlışlar oluştuğunda suçlamak yerine herkesin sorumluluğu kabullenmeyi öğrenmesi; sonucun sistemdeki bir hata sonucu olduğuna veya temel bir kavramın başlangıçta iyice bellenip bellenmemesine bakılmaksızın öğrenilecek şeyler olduğunun bilinmesidir.<a href="#_ftn15" name="_ftnref15" title="">17</a></p>

<p>Çıkarım olarak, adli hatalar, hukuki güvenceler ile ilgili gerçeklerin saptanmasında yer alan kolluk ve tüm tarafları çevreleyen hukuk kültürüyle yakından irtibatlıdır. Özgün kültürün yerleşmesi için ceza adaleti sisteminde yer alan aktörler soruşturmanın her evresinde hata risklerini algıya fazlaca açık olmalı ve bu risklere karşı stratejiler geliştirmelidirler. Bu bağlamda tünel vizyona riski her zaman göz önünde bulundurulmalıdır. Bu virüsten kurtulmanın tek çaresi hâkim ve savcıların hizmet öncesi ve hizmet içi eğitimlerinde programın bir bileşeni olarak tünel vizyonun belirlenmesi ve bundan kaçınılması gereği “eleştirel düşünce” üzerinde durulmasıdır.</p>

<p>Binlerce değilse de yüzlerce haksız mahkumiyetin keşfi son yirmi yıl ceza adalet sistemi tarafından bir felaketin göstergesi olarak görülmelidir. Her hafta masum insanlar işlemedikleri suçlar için iki, beş veya yedi yıl yattıktan sonra cezaevinden çıkıyor; bu durumu havacılık alanında, sağa sola düşen uçaklarla eş değer düşünebilir misiniz? Restoran işinde iş yapmamasına karşın yeni şubeler açan bir şirketin hemen çökeceği ve büyük mali kayıplarla ve sonunda iflas edeceği ön görülemez mi? Özel sektörde bu tür kayıplara uzun süre tolere edilebilir mi(!?). Hata etmek insani bir olgu olarak öteki alan ve sistemlerdeki hataların azaltılmasına yönelik kalite kontrol sistemleri, CAS’taki adilliği ve doğruluğu geliştirmek konusunda nasıl yardımcı olabilir? Örneğin hukuktaki adli hataların benzerleri mal-praktis olarak tıp alanında görüldüğünden tıp ve hukuk arasında benzerliklere bakıldığında, her ikisinde de kişiler, üzerlerinde yetkili olan bir kişinin egemenliği altına girmektedirler. Bu benzerlik nedeniyle adli hatalar konusunda tıbbi hataları azaltmak girişimden (kontrol listeleri kullanımından) yararlanabilir. Nitekim, hava yollarında kullanılan kontrol listeleri ve öteki yönetim vasıtalarının, tıpta hata oranını azaltmak konusunda oldukça etkili olması, hukukta da neden kullanılmasın sorusunu davet etmektedir. Savcılık evresinde örneğin, atılacak uygun adımlar için (ameliyatlar veya hava yollarındaki benzer şekilde) bir kontrol listesinin düzenlenmesi, hangi adımda en yüksek başarısızlık olduğunu analiz ve saptamaya elverecektir. CAS’taki adli hatalar ile uçak kazaları arasında da benzerlikler vardır. Her iki hata türü de çaplı ve girift olan sistemde istenilmeyen ve ekseriya öngörülmeyen birbirine bağlı alt sistemler arasındaki etkileşimlere işaret edebilir. 1997-2007 yıllarındaki ölümcül uçak kazalarının %65 azaltılması konusunda “iş birliği” oldukça başarılı olmuştur. Bu bağlamda önemli olan CAS’ta yer alan tüm aktörlerin sistemi geliştirmek konusunda arzulu olmasıdır. Kuşkusuz, bir sistemi geliştirmeye başlamanın yolu da ıslah girişimlerine direnç gösteren uzun soluklu bir sorun/sorunlara odaklanmak olmalıdır. Sorunun uzun süredir devam etmesi halinde ise, bunun sistemdeki kişilerden ziyade sisteme özgü özürler ve süreçlerden kaynaklandığı belirtilebilir. CAS’ın hiçbir bileşeni ayrık olarak işlev görmemektedir. Önemli olan hatalardan ders çıkartılarak bir güvenlik kültürünün CAS’ta yerleşmesi; CAS’ta gelişme sağlamak için bilimsel yaklaşımın da suçlama ve kuraldan sapanları cezalandırmanın ötesinde olduğu bilinmelidir. New York’taki Hudson nehrine acil iniş yapan kaptan pilot, “Havacılıkta bildiğimiz her şeyi, kitaptaki her kuralı, sahip olduğumuz her usulü, birileri bir yerlerde öldüğü için biliyoruz” dedi. İşte hatalardan ders çıkarma şeklindeki kara kutu düşüncesi (black box thinking) CAS’taki adli hatalar için de geçerlidir. Bu doğrultuda öteki alanlarda örgütsel yönetim veya davranış psikolojisi ve sosyolojisinde uzmanlardan kalite gelişimi ile sistem ve güvenlik gelişimi alanlarında da eğitilmiş kişilerden yararlanarak bilgilerini CAS’a nasıl aktarabilecekleri üzerine odaklanmaları sağlanmalıdır.</p>

<p>CAS’ta adli hatalı mahkumiyetler kaçınılmaz da değildir. Araba sürmek her geçen gün güvenli olduğu gibi CAS’ta güvenli hale getirilebilir. Bu konuda işin sırrı hataları azaltmak için en etkili olabilecek stratejileri saptamaktır: Örneğin ilk soruşturma evresindeki sorgulayıcıların (veya sürücülerin daha dikkatli vasıta kullanmaları) daha iyi teknikleri kullanmaları öğretilebilir veya (emniyet kemeri, hava yastığı gibi) hata sonuçlarını minimuma indirmek üzere muhakemenin yenilenmesi daha etkinleştirile- bilir. Öte yandan, (hız sınırını azaltmak türü) ispat yükü artırabilir veya bazı kanıt türleri, örneğin cezaevinden muhbirliği veya başkaca kanıtla gerçeklik kazanmamış itiraflar illegal yapılabilir. Kuşkusuz, tüm bu tedbir ve tekniklerin de bir bedeli vardır: CAS bütçeye daha fazla külfet getirecek, zararsız sürüş gibi adli hatalar ve kazaları önlemek kadar bazı gerçek suçluların da mahkumiyeti önlenecektir. Ne var ki, en iyi strateji de büyük bir olasılıkla bağlamıyla değişiklik sergileyecektir.<sup> </sup></p>

<p>Yargısal hatalara yol açabilecek çeşitli nedenler arasında şunlar yer almaktadır:</p>

<p>1. İnsan hatası- Hâkimler, avukatlar ve mahkeme personeli de insandır ve insanlar hata yapmaya yatkındır. Hatalar, delillerin toplanması ve sunulması sırası ve duruşmanın kendisinde meydana gelebilir.</p>

<p>2. Suistimal- Yargılama sürecinin herhangi bir aşamasında meydana gelebilir. Savcılar beraat ettirici delilleri gizleyebilir, tanıklar yemin altında yalan söyleyebilir veya hâkimler taraflı kararlar verebilir.</p>

<p>3. Yetersiz hukuki temsil- Adli yardım avukatlık hakkını garanti ederse de ancak tüm sanıklar yeterli hukuki temsil alamamaktadır. Bazı durumlarda, savunma avukatları yetersiz olabilmek- tedir.</p>

<p>4. Sahte itiraflar- Yalancı itiraflar çoğu insanın fark ettiğinden daha yaygındır. Polis baskısı, psikolojik baskı ve hatta şiddet tehditleri, masum insanların işlemedikleri suçları itiraf etmele- rine yol açabilir.</p>

<p>5. Görgü tanığı yanlış teşhisi- Görgü tanığı yanlış teşhisi, haksız mahkumiyetlerin önde gelen nedenlerinden biridir. Tanıklar, yetersiz ışıklandırma, stres veya zamanın geçmesi nedeniyle güvenilmez olabilirler.</p>

<p>6. Sahte bilim-Adli deliller genellikle tartışılmaz olarak kabul edilir, ancak adli uzmanlar tarafın- dan kullanılan tekniklerin çoğu bilimsel olarak geçerli değildir. Isırık izi analizi, saç analizi ve hatta parmak izi analizinin güvenilmez olduğu gösterilmiştir.</p>

<p>7. Sınıfsal önyargılar- Önyargı, kolluktan cezaya kadar yargılama sürecinin her aşamasında ortaya çıkabilir.</p>

<p>Yargısal hataların birçok nedeni olduğu açıktır. Bununla birlikte, bu hataların oluşumunu en aza indirmek için atılabilecek başlıca adımlar şunlardır:</p>

<p>1. Eğitim-Hâkimler, avukatlar ve mahkeme personeli, yaygın hataları tanımak ve bunlardan kaçınmak için eğitilmelidir.</p>

<p>2. Denetim-HSK müfettişleri, yargı sürecinin adil ve tarafsız olmasını sağlamaya yardımcı olabilir.</p>

<p>3. Teknoloji- DNA testi ve video kaydı gibi teknolojik gelişmeler, hataları önlemeye ve daha doğru kanıtlar sağlamaya yardımcı olabilir.</p>

<p>Hâkimlerin bizzat kendilerinin CAS’taki adaletsizlikten ne zaman sorumlu oldukları sorusu da gündeme gelmektedir. Adli tıp (parmak izi, saç analizi, dış izleri, yangın ve diğerlerinde) analizlerinin bilimsel çevrelerde ciddi olarak irdelendiği günümüzde hâkimlerin bu türden kanıtları eleştirel bir analize tabi tutulmaksızın kabullenmeleri adli hatalara neden olabilir. Bu nedenle, adli tıp konusunda sözü edilen testlerin çokça yapılması ve test sonuçlarına eleştirel bir gözle bakılması gereği belirmektedir.</p>

<p><strong>“Bir hatanın oluşması fazlasının da oluşacağının kanıtıdır”.</strong></p>

<p><strong><img alt="" src="https://hukukihabernet.teimg.com/hukukihaber-net/uploads/2026/05/1744611737454-8.jpg" style="margin-left:0px; margin-right:0px" /></strong></p>

<p>Çoğu avukatlar bilimsel bilgiye çok az sahip olduğundan hâkimlerin kendisini eğitmesi ve bilimin kuşkulu olduğunu düşündüklerinde bazı sorgulamalar yapmaları kaçınılmaz olmaktadır. Hâkimler cahil kalmaya karar verdiklerinde ise adaletsizliğe katkıda bulunmuyorlar mı sorusu haklı olarak gündeme gelmektedir. Hâkimler bilinçli olarak bu yönelimde değilseler de sonuç olumsuz olabilmektedir. Hâkim kanıtları irdelerken nesnel bir bakış açısı sağlayabilmelidir. Ne var ki, CAS’ta süregelen iş yükü buna olanak vermemektedir.</p>

<p></p>

<p><strong>Ceza mahkemelerindeki toplam dosya, sanık ve suç sayıları, 2025</strong></p>

<table class="table table-bordered table-sm">
 <tbody>
  <tr>
   <td valign="top" width="56">
   <p></p>
   </td>
   <td valign="top" width="66">
   <p>Toplam</p>
   </td>
   <td valign="top" width="95">
   <p>Geçen yıldan</p>

   <p>devir</p>
   </td>
   <td valign="top" width="76">
   <p>Yıl içinde açılan</p>
   </td>
   <td valign="top" width="76">
   <p><strong>Bozularak gelen</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="63">
   <p>Karara</p>

   <p>bağlanan</p>
   </td>
   <td valign="top" width="76">
   <p>Gelecek yıla devir</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="56">
   <p><strong>Dosya</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="66">
   <p>3 845 667</p>
   </td>
   <td valign="top" width="95">
   <p>1 548 768</p>
   </td>
   <td valign="top" width="76">
   <p>2 120 643</p>
   </td>
   <td valign="top" width="76">
   <p>176 256</p>
   </td>
   <td valign="top" width="63">
   <p>2 281 624</p>
   </td>
   <td valign="top" width="76">
   <p>1 564 043</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="56">
   <p><strong>Sanık</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="66">
   <p>3 871 801</p>
   </td>
   <td valign="top" width="95">
   <p>1 823 481</p>
   </td>
   <td valign="top" width="76">
   <p>1 844 123</p>
   </td>
   <td valign="top" width="76">
   <p>204 197</p>
   </td>
   <td valign="top" width="63">
   <p>2 037 106</p>
   </td>
   <td valign="top" width="76">
   <p>1 834 695</p>
   </td>
  </tr>
  <tr>
   <td valign="top" width="56">
   <p><strong>Suç</strong></p>
   </td>
   <td valign="top" width="66">
   <p>8 431 566</p>
   </td>
   <td valign="top" width="95">
   <p>4 312 717</p>
   </td>
   <td valign="top" width="76">
   <p>3 824 089</p>
   </td>
   <td valign="top" width="76">
   <p>294 760</p>
   </td>
   <td valign="top" width="63">
   <p>4 347 741</p>
   </td>
   <td valign="top" width="76">
   <p>4 083 825</p>
   </td>
  </tr>
 </tbody>
</table>

<p>Adalet İstatistikleri, 2025.</p>

<p>Onlara egemen olan düşünceler arasında birincisi derdest dosyanın bir an önce karara bağlanmasıdır. İkincisi, çoğu hâkimler benzer çok davaya baktıklarından bir sonraki dava daha önce baktığı 75 davanın benzeri gözüktüğünden eldeki davanın farklı olabileceğini düşünmeye pek yatkın olmadıkları; derdest davadaki sanık/sanıkların öteki davalardaki sanıklar kadar suçlu olmadıklarını görememeleridir. Üçüncü bir faktör de meslekte savcılık geçmişi olan hâkimlere özgü olmakta; savcılığı terk sonrası bilimsel gelişmeleri takip etmediklerinde yanılgı içinde kamu davasını benimseme söz konusu olabilmektedir.</p>

<p><strong>SONUÇ</strong></p>

<p>Ceza adaletindeki hataları düzeltmek üzere insani ön yargılar ele alınmalıdır. Fazlaca olan bu yargıların elimine edilmesi gerçekçi bir yaklaşım olmadığından bizler ancak onların etkilerini minimize edebiliriz.</p>

<p>İşte bu doğrultuda sürecin V, İ ve M’si dikkate alınmalıdır.</p>

<p>-Hiçbir şeyi <strong>v</strong>arsaymamak,<br />
-Hiçbir şeye <strong>i</strong>nanma-kanıtsız hiçbir şeye inanılmaması ve<br />
-Her şeye <strong>m</strong>eydan okumak-yanlış gördüğün her şeyin sorgulanması.</p>

<p>Yargılama hatasının etkisi, yalnızca haksız yere mahkûm edilen bireyleri ve ailelerini değil, aynı zamanda ceza adalet sisteminin tamamını etkileyen karmaşık bir konudur. Yargılama hatası, bir mahkemenin yasal bir süreçte hata yapması ve bunun sonucunda masum bir kişinin haksız yere mahkûm edilmesi veya cezalandırılması durumunda meydana gelir. Bu durum, yetersiz hukuki temsil, delillerin yanlış ele alınması, yalan tanıklık ve yargısal suistimal gibi çeşitli nedenlerden kaynaklanabilir.<a href="#_ftn16" name="_ftnref16" title="">18</a></p>

<p>Hukuki kesinlik ve nihailik önemli ilkeler olsa da adaletsizlikleri düzeltmek için bir araç olmalıdır. Yeni olguların ortaya çıkması, önceki yargılamalarda davanın sonucunu etkileyebilecek temel bir kusurun keşfedilmesi veya özellikle Mahkeme kararlarının uygulanması bağlamında telafi sağlama ihtiyacı gibi hususlar, yargılamaların yeniden açılmasını desteklemektedir. Önemli delilleri göz ardı eden bir mahkûmiyet, ceza adaletinde bir hata teşkil eder ve bu tür hataların düzeltilmemesi, yargı süreçlerinin adaletini, bütünlüğünü ve kamuoyundaki itibarını ciddi şekilde etkileyebilir.</p>

<p>Adli hataların insani maliyeti ölçülemez. Haksız mahkumiyetler sadece bireyleri özgürlüklerinden mahrum bırakmakla kalmaz, aynı zamanda uzun süreli duygusal, psikolojik ve mali sonuçlar da doğurabilir. Masum bireyler, aklanmadan önce yıllarca, hatta on yıllarca parmaklıklar ardında kalabilir- ler. Birçok durumda, işlerini, evlerini ve ilişkilerini kaybetmiş olabilirler. Haksız yere mahkûm edilme- nin duygusal travması, ruh sağlıkları ve refahları üzerinde kalıcı bir etkiye sahip olabilir.</p>

<p>Yargısal hataların sosyal maliyeti belki de en önemlisidir. Adli hatalar, kamu düzeninin korunması için hayati önem taşıyan ceza adalet sistemine olan kamu güvenini zedelemektedir. Kamuoyu sisteme olan inancını kaybettiğinde, kolluk kuvvetleriyle iş birliği yapma olasılığı azalır; bu da soruşturmaları engelleyebilir ve daha fazla suçun çözümsüz kalmasına yol açabilir.</p>

<p>İnsan hakları formüle edilirken, adaletsizliklerin önlenmesi Avrupa hukuku çerçevesinde açıkça belirtilmektedir. Bu konunun Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihatlarında yer aldığı iki iyi örnek, ceza yargılamalarında avukata erişim hakkı ve adil yargılanma hakkı ile masumiyet karinesinin bir parçası olarak susma hakkıdır.</p>

<p>Avrupa Konseyi'nin adli hatalarına yaklaşımının temel yönleri ise şunlardır: Avrupa Konseyi'nin yargı hatalarına yaklaşımı, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin (AİHS) 6. maddesi uyarınca adil yargılanma haklarına saygı gösteren yüksek kaliteli ve etkili bir adaleti sağlamaya odaklanmaktadır. Temel yönler arasında, hataların öncelikle hiyerarşik temyiz yoluyla düzeltilmesi, bağımsızlığı feda etmeden hesap verebilirliğin teşvik edilmesi ve usul kalitesini iyileştirmek için yapısal reformların uygulanması yer almaktadır.<a href="#_ftn17" name="_ftnref17" title="">19</a></p>

<p>Adli hata konusuna sosyolojik açıdan bakıldığında aşağıda yer alan başlıkların üvey evlat muamelesi gördüğüne tanık olunmaktadır:<a href="#_ftn18" name="_ftnref18" title="">20</a></p>

<ul style="list-style-type:disc" type="disc">
 <li>Siyasi ve hukuki kültür-Masumiyet ilkesine karşı duyarsızlık;</li>
 <li>Üniversitelerde ‘masumiyet projesi’ nin yer almaması;</li>
 <li>Adli yardım kalitesi;</li>
 <li>Forensic kanıt, parmak izi ve Dna testi;</li>
 <li>Görgü tanığından kaynaklanan hatalar (CMK 311-b) ve</li>
 <li>Sorgulamanın teybe alınması.</li>
</ul>

<p></p>

<p>Gerçek yaşamda adaletsizlik duygusunun fazlaca tezahürüne tanık olduğumuz adli işlemler (örneğin haksız yere göz altına alma ve tutuklamalar, makul süre ihlâlleri ve adli hatalar/yanılgılar/ mahkumiyetler) zaman zaman sayıca kabarık olmaktadır.<a href="#_ftn19" name="_ftnref19" title="">21</a> İşte mahkeme kararlarında bu “olması gerekenden” sapmaların, zaman zaman adalet yerine adaletsizlik yaratılmasının profili özel araştırma projeleri ile saptanmalıdır.<a href="#_ftn20" name="_ftnref20" title="">22</a></p>

<p>Özetle, bir ceza adalet sisteminin temel işlevinin genelde topluma ve özelde zanlı/sanık/ hükümlülere ceza usulünde yer alan <i>de-jure </i>ilkelere sadık kalınacağı sinyalini vermesidir.<a href="#_ftn21" name="_ftnref21" title="">23</a> Böyle bir algının tüketicilerde yer etmesi sisteme özgü tretman/tasarruflar/ kararların kısa ve uzun devrede kabullenilmesi; olumlu bir algı ve geri besinin toplumda dile getirilmesi gerekmektedir.<a href="#_ftn22" name="_ftnref22" title="">24</a></p>

<p></p>

<p><strong>"Gelecekte, haksız yere mahkûmiyet iddialarının yer aldığı davaları etkili, verimli ve hızlı bir şekilde inceleyebilecek tamamen bağımsız bir kurumun kurulmasını tavsiye ediyorum."</strong></p>

<h3><strong>Prof. Dr. Mustafa Tören Yücel</strong></h3>

<h3><span style="color:#999999">------------------</span></h3>

<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1" title=""><span style="color:#999999">3</span></a><span style="color:#999999"> Ayrıca bkz. J. Duane. <strong>You Have the Right to Remain Innocent</strong>, 2016: Yalnızca "Bir suçla itham ediliyorsanız polisle konuşmayın" veya "Sorgu ortamında polisle konuşmayın" değil, “asla polislerle konuşmayın”. Bunun dışında, Duane, üç kelimeyi dile getirmeniz gerektiğini söylüyor: "Bir avukat istiyorum." Y. S. Coşkun. “Ceza Muhakemesinde Susma Hakkı ve Bağlantılı Haklar” <strong>TBB Dergisi</strong> 2021 (157) 209-253: Anayasa md.38/5, AİHS md.6, CMK md.147: Latince ifade edilen susma hakkı: “nemo tenetur se ipsum prodere (accusare)” Zanlılara kollukça “yönlendirici” sorular yerine “anlattırıcı” sorular sorulması gerekmektedir. Habeas Corpus/Manga Carta hukuk sisteminin temelini oluşturmaktadır. Bkz. Mehmet Semih Gemalmaz. <strong>Ulusal üstü İnsan Hakları Hukukunun Genel Teorisine Giriş</strong> 4.Bası Beta, 2003, 29. “Kolluk gücünün yola getirilmesi bakımından itirafın hiçbir koşul altında asla bir kanıt olarak kabul edilmemesi gerektir.” B. Russel bu doğrultuda suçluluğu kanıtlamakla görevli kolluk gücü yanında sanıkların suçsuzluğunu kanıtlamakla görevli bir kolluk gücünün daha oluşturulması ve bu gücün kolluk görevlilerince işlenen suçlara da el koymasını önermektedir. Betrand Russell. <strong>İktidar</strong>, Altın Kitaplar Yayınevi, Ağustos 1976, 360-361.</span></p>

<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2" title=""><span style="color:#999999">4</span></a><span style="color:#999999"> 2007-2012 yılları arasında CMK 141-144.maddeleri kapsamında (haksız arama, haksız yakalama ve haksız tutuklama) nedeniyle açılan dava sayı 9.219; davalardan 4.375’inde tazminat ödendiği ve toplam miktarın 45.141.135.- ₺ olduğu belirlenmiştir. Bkz. “Haksız tutuklamanın maliyeti 45 milyon” Milliyet (2204/2012) 24,5 bin yıl önce yazılan Hamurabi Kanunu’nun 5. Maddesi içeriğini hatırlatalım: “Bir hâkim, bir davaya bakıp karara varırsa hükmünü yazılı olarak sunar. Daha sonra verdiği kararda bir hata ortaya çıkarsa ve bu kendi hatasından kaynaklanırsa o zaman davada onun tarafından kararlaştırılan para cezasının on iki katını öder ve halka ilan edilerek hâkimlik makamından el çektirilir ve bir daha asla hâkimlik icra etmek için oraya oturamaz.” (Hamurabi’nin hükümdarlığı sırasında ‘M.Ö. 1792-11750’ gelişen kanunlar).</span></p>

<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3" title=""><span style="color:#999999">5</span></a><span style="color:#999999"> Türkiye, oluşan adli hataları saptamak üzere “masumiyet projeleri”, “gözden geçirme komisyonu” gibi kurumları geliştirmek ihtiyacındadır. Ancak bu kurumların varlığı ile hukuk kültüründe bir değişime tanık olunabilecektir: Oyunun sonu “hakikate erişme” olan bir yargılama kültürünün yaratılmasında yarar vardır. Kanada için bkz. Kathryn Campbell. <strong>Miscarriages of Justice in Canada: Causes, Responses, Remedies</strong>, Paperback, May 28, 2018. Kanada'da her yıl yaklaşık 90.000 kişi suçlardan dolayı hapse mahkûm ediliyor. Hata oranı %0,5 – son derece düşük bir hata oranı – olsaydı, bu yılda 450 adalet hatasına yol açardı Kent Roach, <i>Wrongful Convictions in Canada</i>, (2003) 80 U. Cinn. L. Rev. 1465 at 1475. Ceza mahkemelerindeki iş yükü 2017/2018 yıllarında 182,910.</span></p>

<p><span style="color:#999999">1999'dan beri İskoç Komisyonu 85 mahkûmiyet kararını incelemiş ve bunların 41'i iptal edilmiştir. 1997'den beri İngiliz Komisyonu 750 davayı Temyiz Mahkemesine sevk etmiş ve 522 temyiz davası başvuran lehine sonuçlanmıştır. Norveç Komisyonu 2004'ten beri 351 davayı yeniden açmış ve Kuzey Carolina Komisyonu 27 mahkûmun yer aldığı 19 davayı mahkemelere geri göndermiştir.</span></p>

<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4" title=""><span style="color:#999999">6</span></a><span style="color:#999999"> Sami Selçuk, <strong>Özlenen Hukuk/Yaşanan Hukuk</strong>, Yeni Türkiye Yayınları, 2002, s.131. Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni H.Dink hakkında “Türklüğü aşağılamak”la açılan davanın itiraz üzerine Ceza Genel Kurul’da görüşülmesinde 18 oyla ret edilmişti. Bu doğrultuda oy kullanan üyelerden bazıları “keşke o dosyayı daha iyi inceleseydik” diyorlar. Bkz. “Agos, Dink Kararını verenlerle konuştu” <strong>Hürriyet</strong> (15/12/2012), s.26. Adalet İstatistiklerinde Bölge Adliye Mahkemeleri kararlarında bozma/onama istatistiklerine yer verilmemiştir.</span></p>

<p><a href="#_ftnref5" name="_ftn5" title=""><span style="color:#999999">7</span></a><span style="color:#999999"> Kolluk kanıt üretmek veya yok etmek, tanıkları etkilemek, itiraf sağlamak ve mahkûm edilmesi gerektiği inancı ile bazı zanlılara karşı soruşturmayı yönlendirmek üzere özgün bir fırsata sahip bulunmaktadır. Bir ceza davasının tüm evrelerinde belirgin adaletsizlere göz yuman adalet için bkz. Hilmi Şeker. “İnsan Trajedisine Kulak Tıkayan Pratik Sisyphus’le Özdeşleşen Çağcıl Adalet” <i>Güncel Hukuk</i>, Mayıs 2014/5-125,44-47. Ülkede 15/06/2016 tarihindeki “isyan” hareketi sonrası açılan Pandora’nın Kutusu ile Ergenekon, Balyoz, Odatv ve İzmir-Askeri Casusluk davalarına özgü pislikler ortaya saçıldı: Polislerin elektronik ortamda savcılara ilettikleri hazır iddianamelerle açılan davaların düzmece/kumpas olduğu kanıtlandı. Önce davaların var olduğuna karar verdikten sonra onları kanıtlamaya çalıştılar. Oysa adalet sistemi tam tersi işler, kanıttan başlayarak sonuca varırsın.</span></p>

<p><a href="#_ftnref6" name="_ftn6" title=""><span style="color:#999999">8</span></a><span style="color:#999999"> ABD’de görgü tanığının hatalı ifadesi, adli hataların üçte birinden fazlasında bir faktör olarak belirdi. Bkz. R.B. Hanliberg. “Expert Testimony on Eyewitness Indentification: A New Pair of Glasses for the Jury”, 32 <strong>Am.Crim.L.Rev</strong><i>,</i> 1013, 1995, ss. 1018-22.</span></p>

<p><a href="#_ftnref7" name="_ftn7" title=""><span style="color:#999999">9</span></a><span style="color:#999999"> Bkz. AİHMK İlbeyi Kemaloğlu ve Meriye Kemaloğlu v. Türkiye, 19986/06. Adli yardım konulu tavsiye kararları için bkz. Resolution (76) 6 on legal aid in civil, commercial and administrative matters; Resolution (78) 8 <strong>on legal aid and advice; Recommendation</strong> No. R (93) 1 on effective access to the law and justice for the poor, and <strong>Recommendation Rec</strong> (2005) 12 containing an application form for legal aid abroad for use under the European Agreement on the transmission of applications for legal aid (CETS No. 092) and its additional protocol.</span></p>

<p><a href="#_ftnref8" name="_ftn8" title=""><span style="color:#999999">10</span></a><span style="color:#999999"> Hatalı mahkumiyetleri önlemek üzere ceza adaleti sistemi masum sanıkları nasıl belirleyebilir sorusu için bkz. Jon B. Gould, Julia Carrano, Richard Leo, Joseph Young. <strong>Predicting Erroneous Convictions: A Social Science Approach to Miscarriages of Justice.</strong> Document No.: 241389, February 2013; B.E.Turvey ve C.M.Cooley. <strong>Miscarriages of Justice-Actual Innocence, Forensic Evidence and the Law</strong>, Elsevier, 2014; M. Naughton. <strong>Rethinking Miscarriages of Justice-Beyond the tip of the Iceberg</strong>, Palgrave, 2007.</span></p>

<p><span style="color:#999999">Hâkimler iki tür hata yapabilmektedir:</span></p>

<p><span style="color:#999999">1. Masum bir sanığın mahkûm olması, kuşkusuz, ilgili kişiye karşı ciddi bir adaletsizlik olduğu gibi toplum gerçek suçlunun yeniden suç işlemesi riski altındadır.</span></p>

<p><span style="color:#999999">2. Bir sanığın beraat etmesi de mağdurlara veya yaşayan yakınlarına karşı adaletsizlik olduğu gibi toplum yine gerçek suçlunun yeniden suç işlemesi riski altındadır (Yazarın notudur).</span></p>

<p><a href="#_ftnref9" name="_ftn9" title=""><span style="color:#999999">11</span></a><span style="color:#999999"> William Blackstone, masumları mahkûm etmenin, suçluları beraat ettirmekten çok daha ciddi bir hata olduğu görüşünü ünlü bir şekilde dile getirmiştir. Bu görüş, suçlananlar için adil yargılama güvencesinin temel taşıdır ve masumiyet karinesine ve ceza mahkumiyetleri için gereken yüksek ispat yüküne yol açar. Çoğu hukuk elitinin Blackstone'un görüşünü paylaştığı doğru olsa da adil yargılama güvencesini gerçeğe dönüştürmekle görevli ABD’deki vatandaş jüri üyeleri, hukukun yanlış mahkumiyetlere kıyasla yanlış beraatleri tercih etme görüşünü paylaşmamaktadır.</span></p>

<p><span style="color:#999999">ABD’de 12.000'den fazla kişiyi kapsayan çok sayıda ulusal ankette, Amerikalıların çoğunluğunun yanlış beraat kararlarını ve yanlış mahkumiyetleri eşit büyüklükte hatalar olarak gördüğü saptanmıştır. Blackstone'un aksine, çoğu insan masumların mahkûm edilmesinden kaçınmak için suçluların serbest kalmasına izin verme yönünde hata yapmaya istekli olmadığını sergilemektedir. Hatta, önemli bir azınlık yanlış beraat kararlarını yanlış mahkumiyetlerden daha kötü olarak görmekte; bu grup, bir suçlunun serbest kalmasından kaçınmak için birden fazla masumun mahkûm edilmesine razı olmaktadır. Bu değer farklılıklarının, kuşkusuz, davranışsal farklılıklara dönüştüğüne tanık olunmaktadır.</span></p>

<p><a href="#_ftnref10" name="_ftn10" title=""><span style="color:#999999">12</span></a><span style="color:#999999"> Pardon Hasan bey hayatınızı kaydırdık. Dört yıl suçsuz yere yattı. Bir gözünü, annesini, babasını ve dayısını<br />
kaybetti. Eşi kızıp tüm malvarlığını satmıştı. Hikâyesini Sinan Çetin 'Pardon' adıyla filme çekti.</span></p>

<p><a href="#_ftnref11" name="_ftn11" title=""><span style="color:#999999">13</span></a><span style="color:#999999"> Hâkimlerin, savunma avukatları gibi psikoloji, adli tıp ve ilgili öteki disiplinlerdeki gelişmeler bilgisinden yoksun oldukları görülmekte ve sonuçta kolluk, savcılık, görgü tanıkları veya savunma avukatlarınca önceden yapılan hataların kovuşturma evresinde giderilmesi olasılığı azalmaktadır. Genelde hatalı mahkumiyetlere bakıldığında, çoğu bir den fazla ve bazen de dört veya beş hatalı işlemi içermektedir: Örneğin yalancı tanıklık ve kanıt ender olarak hatalı bir mahkûmiyet nedeni olabilmektedir. Geniş bağlamda temel adli hata nedeni soruşturma savcısının ekseriya tanığın ifadesi hakkındaki ciddi kuşkularını kıdemli savcı veya savunma avukatı ile paylaşmaması ve savunma avukatının tanığın ifadesini soruşturacak zaman ve gerekli enerjiden yoksun olmasıdır. Yalancı tanıklık böylece hatalı mahkûmiyet resminin yalnızca bir kısmını oluşturmaktadır. Ne var ki, soruşturma evresinde yapılan hatalar, oldukça zayıf adli tıp bulguları veya nitelikli hazırlık ve eğitimden yoksun savunma avukatlığı sonucu yoğunlaşmaktadır. Bu bağlamda kolluk görevlileri ve özellikle savcıların “şeytanın avukatlığı”na (seçenek hipotezleri irdelemeye) ihtiyacı olduğu göz ardı edilmemelidir- <strong>Tünel vizyon riski</strong><i>.</i> Ayrıca bkz. Daniel Kahneman, Olivier Sibony, Cass R. Sunstein <strong>Gürültü-İnsan Yargısında Hata</strong>, Pegasus Yayınları, 2023- ss.205-209 2023. Kuşkusuz, şu sorular güncelliğini korumaktadır: Adli tıp ülkede adaletin sağlanmasına katkı sağlıyor mu? Adli bilimin adaleti destekleme konusundaki güçlü ve zayıf yönleri nelerdir? Savcılar, hâkimler ve avukatların Ceza Adaleti Sistemi içerisinde adli bilimleri anlama düzeyi nedir? Nasıl geliştirilebilir?</span></p>

<p><a href="#_ftnref12" name="_ftn12" title=""><span style="color:#999999">14</span></a><span style="color:#999999"> Bkz. Ahmet Demirdağ. “Suçsuzken Suçlu Olmak: Ceza Adaletinde Sahte İtiraf Olgusu Üzerine …” <strong>Nesne Psikoloji Dergisi,</strong> C.5, S.11, 2017, 488-527. Fred E. Inbau ve diğerleri. <strong>Reid Tekniğinin Temelleri: Kriminal Sorgulama ve İtiraflar,</strong> 2. Baskı, (İngilizce) 2004; James L. Trainum. <strong>How the Police Generate False Confessions,</strong> 2016. Samantha K Brooks<sup> </sup>, Neil Greenberg<sup>, “</sup>Haksız yere suçlanmanın psikolojik etkileri: Sistematik bir literatür incelemesi”, Sage Journals, Vol. 61, Issue 1.</span></p>

<p><a href="#_ftnref13" name="_ftn13" title=""><span style="color:#999999">15</span></a><span style="color:#999999"> Ayrıca bkz. Mustafa T. Yücel. </span><a href="https://www.hukukihaber.net/yargilama-sosyolojisi-the-sociology-of-adjudication"><span style="color:#999999">https://hukukihaber.net/Yargılama-Sosyolojisi</span></a></p>

<p><span style="color:#999999"><strong>CMK</strong>-Yargılamanın yenilenmesi</span></p>

<p><span style="color:#999999">Hükümlü lehine yargılamanın yenilenmesi nedenleri</span></p>

<p><span style="color:#999999">Madde 311 – (1) Kesinleşen bir hükümle sonuçlanmış bir dava, aşağıda yazılı hâllerde hükümlü lehine olarak yargılamanın yenilenmesi yoluyla tekrar görülür:</span></p>

<p><span style="color:#999999">a) Duruşmada kullanılan ve hükmü etkileyen bir belgenin <strong>sahteliğ</strong>i anlaşılırsa.</span></p>

<p><span style="color:#999999">b) Yemin verilerek dinlenmiş olan bir tanık veya bilirkişinin hükmü etkileyecek biçimde hükümlü aleyhine kasıt veya ihmal ile <strong>gerçek dışı tanıklıkta</strong> bulunduğu veya oy verdiği anlaşılırsa.</span></p>

<p><span style="color:#999999">c) Hükme katılmış olan <strong>hâkimlerden biri</strong>, hükümlünün neden olduğu kusur dışında, aleyhine ceza kovuşturmasını veya bir ceza ile mahkûmiyetini gerektirecek biçimde <strong>görevlerini yapmada kusur etmiş</strong> ise.</span></p>

<p><span style="color:#999999">d) Ceza hükmü hukuk mahkemesinin bir hükmüne dayandırılmış olup da bu <strong>hüküm kesinleşmiş diğer bir hüküm ile ortadan kaldırılmış</strong> ise.</span></p>

<p><span style="color:#999999">e) <strong>Yeni olaylar veya yeni deliller</strong> ortaya konulup da bunlar yalnız başına veya önceden sunulan delillerle birlikte göz önüne alındıklarında sanığın beraatini veya daha hafif bir cezayı içeren kanun hükmünün uygulanması ile mahkûm edilmesini gerektirecek nitelikte olursa.</span></p>

<p><span style="color:#999999">f) Ceza hükmünün, İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetleri Korumaya Dair Sözleşmenin veya eki protokollerin ihlâli suretiyle verildiğinin ve <strong>hükmün bu aykırılığa dayandığının, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin kesinleşmiş kararıyla tespit edilmiş olması</strong> veya ceza hükmü aleyhine Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine yapılan başvuru hakkında dostane çözüm ya da tek taraflı deklarasyon sonucunda düşme kararı verilmesi. Bu hâlde yargılamanın yenilenmesi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararının kesinleştiği tarihten itibaren bir yıl içinde istenebilir. Ayrıca bkz. F. Yenisey, A. Nuhoğlu. <strong>Ceza Muhakemesi Hukuku</strong>, 3. Baskı, Seçkin, 2015, ss.976-982.</span></p>

<p><a href="#_ftnref14" name="_ftn14" title=""><span style="color:#999999">16</span></a><span style="color:#999999"> Linç kültürünün hortlaması için bkz. Necati Doğru. “Ankara’da yine linç!” <i>Sözcü </i>(12/05/ 2019) s.3. Şiddeti körükleyen en<br />
önemli faktör de cezasızlık kültürünün yaygınlığıdır. Şiddet, hiç kuşkusuz, toplumu parçalamakta, bütünleştireceğine<br />
dağıtmaktadır (yazarın notudur). Ayrıca bkz. Mutafa Tören Yücel. <strong>Hukuk Felsefesi</strong>, 6. Bası, 2026.</span></p>

<p><a href="#_ftnref15" name="_ftn15" title=""><span style="color:#999999">17</span></a><span style="color:#999999"> Yargı sistemi işleyişindeki ciddi bir hata örneği için bkz. “3 Asliye Hukuk Reddetmiş, 4. Mahkeme DNA’syla<br />
Kurtuldu” <strong>Hürriyet </strong>(16/03/2018) s.8: Cinsel istismardan 12 yıl 6 ay hapis cezası kesinleşen M.B, DNA testi<br />
için ölen bebeğin mezarının açılması isteminde bulundu. Bu istem üç mahkemece reddedilirken(!), dördüncü<br />
mahkemece kabul edilmesi üzerine cesetten alınan DNA örneği ile M.B., 40 aydır hükümlü bulunduğu<br />
cezaevinden tahliye edildi. Son derece önemli olmasına rağmen, adli hata sonucu hüküm giymiş kişilerin bakış<br />
açısından çok az şey yazılmıştır.</span></p>

<p><a href="#_ftnref16" name="_ftn16" title=""><span style="color:#999999">18</span></a><span style="color:#999999"> Mustafa T. Yücel. <strong> </strong></span><a href="https://www.hukukihaber.net/hukuk-kulturu-legal-culture"><span style="color:#999999">https://hukukihaber.net/Hukuk-Kültürü</span></a><span style="color:#999999">; </span><a href="https://www.hukukihaber.net/ceza-adaletinde-adli-hata-bilinci-awareness-of-judicial-error-in-criminal-justice"><span style="color:#999999">https://hukukihaber.net/Ceza-Adaletinde-Adli-Hata-Bilinci;</span></a></p>

<p><span style="color:#999999">Access to Justice for Wrongful Conviction Claimants in Sweden: The Final Legal Safeguard and Levels of (In)accessibility</span></p>

<p><a href="#_ftnref17" name="_ftn17" title=""><span style="color:#999999">19</span></a><span style="color:#999999"> REVIEW OF THE IMPLEMENTATION OF THE COUNCIL OF EUROPE PLAN OF ACTION ON STRENGTHENING JUDICIAL INDEPENDENCE AND IMPARTIALITY REPORT by the European Committee on Legal Co-operation (CDCJ) to the Secretary General of the Council of Europe, 2022. Ayrıca bkz. Joost Nan and Sjarai Lestrade. “Towards a European Right to Claim Innocence?<strong>” European Papers-A Journal on Law and Integration, </strong>Vol.5, 2020, pp. 1325-1340.<strong> </strong>Adli hata istatistikleri, yargılamanın yenilenmesi (iade-i muhakeme) taleplerinin kabul veya reddedilme oranlarını doğrudan, ayrıntılı bir "başarı oranı" grafiği şeklinde sunulmadığı gibi diğer dava türleri içinde veya toplam dosya sayıları içerisinde de gösterilmemektedir.</span></p>

<p><a href="#_ftnref18" name="_ftn18" title=""><span style="color:#999999">20</span></a><span style="color:#999999"> Michael Naughton. <strong>Masumlar ve Ceza Adaleti Sistemi: Adaletsizlerin Sosyolojik Analizi​​, </strong>Palgrave Macmillan, 2013.</span></p>

<p><a href="#_ftnref19" name="_ftn19" title=""><span style="color:#999999">21</span></a><span style="color:#999999"> Mustafa T. Yücel. <strong>Kriminoloji</strong>, 6. Bası, 2026, ss. 333-334, 384.</span></p>

<p><a href="#_ftnref20" name="_ftn20" title=""><span style="color:#999999">22</span></a><span style="color:#999999"> TÜSİAD. Yargılama Düzeninde Kalite (Kasım 1998); ASO Türkiye’de ve Dünya’da Devlet-Özel Sektör İlişkileri (ASO ve Dünya Bankası Anketlerinin Sonuçları Üzerine Bir Değerlendirme) Ank., Haziran 2000., ss.28-29, 74-75.</span></p>

<p><a href="#_ftnref21" name="_ftn21" title=""><span style="color:#999999">23</span></a><span style="color:#999999"> <strong>EUREX. </strong><strong>Innocent citizens behind bars all over Europe,11 September</strong><strong> 2024, Maastricht University: Eğer kendinizi polis tarafından gözaltına alınmış halde bulursanız – masum olsanız bile–bir avukat tutun </strong>ve sessiz kalın. “Saklayacak bir şeyim yok ve kendimi açıklayabilirim” diye düşünme hatasına düşmeyin. Deneyimler gösteriyor ki, herkes adaletsizliğe kurban gidebilir.</span></p>

<p><span style="color:#999999">Yanlış itiraflar, vakaların %34'ünde görülen ve Avrupa'da en yaygın olan itiraf türü gibi görünüyor. "Şüpheliler birini korumak isteyebilir, aslında suçu işlediklerine inanmaya başlayabilir veya sorgulamanın baskısı altında çökebilirler" diyor. "İtiraf hala delillerin kutsal kasesi olarak görülüyor. Şüpheli itiraf ettiyse, itiraf daha sonra geri çekilse bile dava neredeyse kapanmış demektir."</span></p>

<p><span style="color:#999999">Sorgulamanın amacı itiraf almak değil, gerçeği ortaya çıkarmak olmalıdır.” Tüm sorgulamaların kayıt altına alınmalıdır. “Almanya'da Rudolf Rupp'un kaybolmasıyla ilgili tuhaf bir olay yaşandı. Karısı, kızları ve damadı birbirinden bağımsız olarak onu öldürdüklerini ve köpeklere yedirdiklerini itiraf ettiler. Sonrasında bunların hiçbirinin doğru olmadığı ortaya çıktı. Bu gibi durumlarda, sorgu odasında neler olduğunu öğrenmek istersiniz.”</span></p>

<p><span style="color:#999999">EUREX, Avrupa'daki adalet hatalarının kapsamı, nedenleri ve sonuçları hakkında bilgi sağlamak ve bunlardan ders çıkarmak amacıyla kurulmuştur. Adalet hatası mağdurları nadiren resmi bir özür, tazminat veya topluma yeniden entegrasyon konusunda yardım alırlar. Ayrıca bkz. Valena Beety, Karen Newirth, Karen Thompson. <strong>Miscarriages of Justice: Litigating Beyond Factual Innocence</strong>, ASU Academy for Justice.</span></p>

<p><a href="#_ftnref22" name="_ftn22" title=""><span style="color:#999999">24</span></a><span style="color:#999999"> Jacques Verges.<strong> Adli Hatalar, (Çev. Barkın Asal), </strong>Pinhan Yayıncılık, İstanbul, 2023; S. Selçuk. Ülkemizde duruşmalar ve vicdani kanı (II) <strong>T 24</strong> (25/06/2024). Ahmet Taşgetiren. “Hukukta rasyonalite ne zaman?” <strong>Karar</strong> (5/10/2023); Gökçer Tahincioğu. “Rüşvet çarkı, devlet çarkı ve iki çocuğu kurşuna dizenlerin kurtuluşu: Bari kravatını çıkartsaydınız” <strong>T 24</strong> (23/09/2023). <strong>Gökçer Tahincioğlu</strong> (İlk Söz) / Özgür Zeren’in katkısıyla. <strong>Kayıp Adalet.</strong> İletişim yay. 2021. <ins cite="mailto:Yonca%20YÜCEL" datetime="2023-03-10T17:10">Türkiye Barolar Birliği CMK Komisyonu. </ins><strong><ins cite="mailto:Yonca%20YÜCEL" datetime="2023-03-10T17:10">CMK Görevlendirme ve Uygul</ins></strong><strong><ins cite="mailto:Yonca%20YÜCEL" datetime="2023-03-10T17:10">amalarındaki Sorunlar ve Çözüm Önerileri</ins></strong><ins cite="mailto:Yonca%20YÜCEL" datetime="2023-03-10T17:10">, Çalıştay Sonuç Raporu, 21-22 Mayıs 2022.</ins></span></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://hukukihaber.net/oncesiz-ve-sonrasiz-bir-sorun-adli-hata</guid>
      <pubDate>Mon, 18 May 2026 08:52:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/05/174461173hhd-5.jpg" type="image/jpeg" length="97608"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[YARGITAY’DAN ÖNEMLİ BİR İÇTİHAT DEĞİŞİKLİĞİ]]></title>
      <link>https://hukukihaber.net/yargitaydan-onemli-bir-ictihat-degisikligi-ortak-kusur</link>
      <atom:link rel="self" href="https://hukukihaber.net/yargitaydan-onemli-bir-ictihat-degisikligi-ortak-kusur" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Ortak Kusur Nedeniyle Reddolunan Tutar Üzerinden Davalı Lehine Vekalet Ücretine Hükmedilmelidir]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Yargıtay yerleşik kararlarında ortak kusur indirimi nedeniyle red edilen kısım üzerinden davalı lehine vekalet ücretine hükmetmezken, güncel kararlarında yerleşik görüşüne aykırı olarak vekalet ücretine hükmetmeye başlamıştır. Yargıtay 4. ve 11. Hukuk Dairelerinin güncel kararlarına göre müterafik kusur indirimi bir "hakkaniyet indirimi" değil, "kusur indirimi" niteliğinde olduğundan red edilen miktar üzerinden davalı lehine vekalet ücretine hükmedilmesi gerektir.</p>

<p>Bu çalışmada öncelikle ilgili Dairelerin eski ve yeni güncel kararlarından örnekler verilecek, daha sonra güncel kararlar ayrıntılı incelenerek yerinde olup olmadığı değerlendirilecektir.</p>

<p><strong>ESKİ TARİHLİ KARARLAR</strong></p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-4-hukuk-dairesinin-20218160-e-20221848-k-sayili-karari" rel="dofollow"><strong>4. HD, T. 08.02.2023, E. 2021/8160, K. 2022/1848</strong></a></p>

<p><i>“Yasal düzenlemeler gereği, TBK'nun 51. ve 52. maddelerinden kaynaklanan hakkaniyet ve takdiri indirimler nedeniyle, davanın kısmen reddedilmesi halinde, indirimden dolayı reddedilen kısım için davalı yararına vekalet ücreti takdir edilemeyeceği göz önüne alınması gerekirken davalı yararına hatır müterafik kusur indiriminden dolayı reddedilen kısım için vekalet ücretine hükmedilmesi doğru olmamıştır.”</i></p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-17-hukuk-dairesinin-201619606-e-20199485-k-sayili-karari" rel="dofollow"><strong>17. HD, T. 16.10.2029, E. 2016/19606, K. 2019/9485</strong></a></p>

<p>“<i>Kabule göre de; BK'nun 44. maddesi gereği desteğin müterafik kusuru nedeniyle tazminattan indirilen miktar, yasal düzenlemelerden kaynaklanan hakkaniyet ve takdiri indirim mahiyetinde olduğundan, davalılar lehine bu kısım üzerinden vekalet ücreti takdir edilemeyeceğinin gözönüne alınmayışı da doğru görülmemiştir.”</i></p>

<p><strong>YENİ TARİHLİ KARARLAR </strong></p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-4-hukuk-dairesinin-202211979-e-20251685-k-sayili-karari" rel="dofollow"><strong>4. HD, T. 04.02.2025, E. 2022/11979 E., K. 2025/1685</strong></a></p>

<p><i>“Dosya içeriğinden; İtiraz Hakem Heyetince hatır taşıması ve davacının müterafik kusuru nedeniyle indirim yapılmasına karar verildiği ve bu indirimler nedeniyle reddolunan tutar üzerinden davalı lehine vekalet ücreti takdir edilmediği anlaşılmıştır. Bu durumda; davacının hatır için taşındığının kabulü sonucu yapılan indirim nedeniyle reddolunan tutar üzerinden davalı yararına vekalet ücreti takdir edilmemesi doğru ise de müterafik kusura tekabül eden ve reddedilen tutar üzerinden davalı yararına vekalet ücreti takdir edilmemesi doğru değildir. Bu nedenle kararın bozulması gerekmiştir.”</i></p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-4-hukuk-dairesinin-20246957-e-20248396-k-sayili-karari" rel="dofollow"><strong>4. HD., T. 01.10.2024, E. 2024/6957, K. 2024/8396 </strong></a></p>

<p><i>“Tarafların iddia, savunma ve dayandıkları belgelere, uyuşmazlığın hukuki nitelendirilmesi ile uygulanması gereken hukuk kurallarına, dava şartlarına, yargılamaya hâkim olan ilkelere, ispat kurallarına, davacı taraftan kaynaklanan zararı ağırlaştırıcı durum nedeniyle davanın kısmen reddine dair verilen kararda, müterafik kusur indiriminden dolayı davalı yararına reddedilen kısım için vekalet ücretine hükmedilmesinde hata edilmemiş olmasına ve temyiz olunan kararda belirtilen gerekçelere göre davalı vekilinin aşağıdaki bent kapsamı dışında kalan ve yerinde görülmeyen diğer temyiz itirazlarının reddine karar vermek gerekmiştir.”</i></p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-11-hukuk-dairesinin-20234134-e-20242655-k-sayili-karari" rel="dofollow"><strong>11. HD, T. 02.04.2024, E. 2023/4134, K. 2024/2655</strong></a></p>

<p><i>“Dava, davacının banka hesabında yapılan usulsüz işlemler sonucu zarara uğradığı iddiasına dayanan alacak istemine ilişkin olup yargılama sırasında hesaplanan asıl alacağa resen müterafik kusur indirimi yapılarak davanın kısmen kabulüne karar verilmiş, vekâlet ücreti hesaplamasında ise asıl alacak üzerinden davanın kabul ve ret miktarları dikkate alınarak hesaplama yapılmıştır. Müterafik kusur indirimi, hakkaniyet indirimi olmadığından mahkemece kusur indirimi yapılarak davanın kısmen kabulüne ve reddine karar verilen miktarlar üzerinden vekâlet ücreti hesaplaması yapılması gerekirken indirimsiz asıl alacak miktarı üzerinden hesaplama yapılarak vekâlet ücretine hükmedilmesi doğru görülmemiştir.”</i></p>

<p><strong>DEĞERLENDİRMELERİMİZ </strong></p>

<p>Yargıtay’ın güncel kararlarında hatır taşıması indirimi gibi hakkaniyet indirimleri ile müterafik kusur indirimi gibi takdiri indirimler arasında bir ayrım yapılmış olup, hakkaniyet indirimi nedeniyle reddolunan tutar üzerinden davalı yararına vekalet ücreti takdir edilmezken, i takdiri indirimler nedeniyle red edilen kısım üzerinden davalı yararına vekalet ücreti takdir edilmektedir.</p>

<p>Kararların yerinde olup olmadığı konusunda görüşümüzü belirtmeden önce, zarar ve tazminat kavramlarına değinmekte fayda bulunmaktadır.</p>

<p>TBK’da zarar ve tazminat kavramları ayrı ayrı düzenlenmiştir. Kanunun 49 ve 50. maddesinde malvarlığındaki eksilmeyi, başka bir ifadeyle zararın miktarı belirlenmektedir. Ancak bilirkişi aracılığıyla tespit edilen bu zarar miktarı tazminat miktarından, bir başka ifadeyle zarar verenin sorumluluk miktarından farklı kavramlardır. Tazminat miktarı zarar miktarına eşit olabileceği gibi ondan düşük bir miktar da olabilir. Somut olayda TBK’nın 51. maddesi (tazminatın belirlenmesi) ve 52. maddesi (tazminatın indirilmesi) hükümleri gereği hakkaniyet ve takdiri indirimlerinin şartları varsa hükmedilecek tazminat miktarı zarardan az olacaktır.</p>

<p>Davacının davasını açtığı veya ıslah yoluyla dava konusunu arttırdığı aşamada bilirkişi raporu ile tespit edilen zarar miktarından mahkemece ortak kusur nedeniyle ne kadar indirim yapılacağını çoğu zaman bilmesi mümkün değildir.</p>

<p>Örneğin Yargıtay içtihatlarına göre, koruyucu tertibatları takılı olmadığının somut delillerle ispatlanamadığı hallerde ortak kusur indirimi yapılmamalıdır. Bu nedenle ortak kusur olsa bile ortak kusur dosya kapsamındaki delillerle ispatlanmadığı sürece ortak kusur indirimi yapılmamaktadır.</p>

<p><i>“Somut olayda, davacının yolcu olarak bulunduğu araç ile dava dışı sürücünün kullandığı ve davalı ... şirketi tarafından ... poliçesi ile sigortalanan aracın karıştığı kazada davacı yaralanmıştır. Olay sonrası tanzim edilen kaza tespit tutanağına göre davacının emniyet kemerinin takılı olup olmadığının, tespit edilemediği belirtilmiştir. Savcılık dosyasında da mahkeme dosyasında da davacının emniyet kemerinin takılı olmadığına dair bir delil yoktur. Bundan dolayı davacının zararın artmasına neden olduğu gerekçesi ile tazminattan müterafik kusur indirimi yapılması doğru olmamıştır.’’ <a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-17-hukuk-dairesinin-201612419-e-20179278-k-sayili-karari" rel="dofollow">(</a></i><a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-17-hukuk-dairesinin-201612419-e-20179278-k-sayili-karari" rel="dofollow">Yrg. 17. HD, T. 18.10.2017, E. 2016/12419, K. 2017/9278).</a></p>

<p>Bir başka örnek vermek gerekirse, alkollü araca binmek bir ortak kusur sayılmakta, ancak Hakim bu konuda değerlendirme yaparken, sürücünün aldığı alkol oranını, davacının sürücünün alkollü olduğunu bilip bilmediğini dosyaya sunulan delillere göre takdir edecektir. Sunulan deliller ve somut olayın özelliğine göre mahkemece ortak kusur indirimi yapılabileceği gibi yapılmayabilir de. Ayrıca müterafik kusura ilişkin yasal düzenlemeler gereği, zarar görenin ortak kusuru nedeniyle tazminattan indirim yapılması kabul edilmiş olmakla birlikte; Yargıtay içtihatlarına göre, bu sebeple tazminattan indirim yapılabilmesi için, zarar görenin ortak kusurunun bulunması yeterli olmayıp, bu ortak kusurun doğan zarar ile uygun illiyet bağı içinde olması gerekir.</p>

<p><i>“Zarar gören için kusur teşkil edebilen durum, eğer zararın doğumu ya da artması bakımından hiçbir illiyet değeri taşımıyorsa, artık müterafik kusur nedeniyle tazminattan indirim yapılması olasılığı kalmayacaktır. Somut olayda; davaya konu kazada sağ omuz köprücük kemiğinde ve sağ kalçada kırık oluşan davacının maluliyet oranının tespiti bakımından alınan ve mahkemece de benimsenen heyet raporunda, sağ omuz köprücük kemiğinde ve sağ kalçada kırık nedeniyle davacı için maluliyet oranı belirlendiği görülmektedir. Kazada yaralanmasının niteliği ile davacının kask takmadan motosiklete binmesi arasında illiyet bağı yoktur. Bu durumun davacının zararı artırmaya yönelik ortak kusuru olarak kabul edilemeyeceği gözetilmelidir</i>.” <a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-17-hukuk-dairesinin-201612483-e-20195260-k-sayili-karari" rel="dofollow">(17. HD, T. 29/04/2019, E. 2016/12483, K. 2019/5260).</a></p>

<p>Yine mahkemelerce ortak kusur indirimi yapılacağı davacı tarafından bilinse bile indirim oranı bilinmeyebilir. Nitekim ilk derece mahkemeleri tarafından takdir edilen indirim oranları az bulunarak daha fazla indirim yapılması gerektiğine ilişkin Yargıtay kararları olduğu gibi, yapılan indirim oranı yüksek bulunarak daha düşük oranda indirim yapılması gerektiğine ilişkin kararlar da bulunmaktadır.</p>

<p>Her iki yönde de verilen kararlara aşağıdaki örnekler verilebilir:</p>

<p><i>“Somut olayda; destek ...'nün ölüm sebebinin otopsi raporunda kafa tramvası ve beyin kanaması olarak tespit edildiği, ayrıca kaza esnasında mütevaffanın kask takmadığının anlaşıldığı sabittir. Mahkemece her ne kadar desteğin kask takmadığından bahisle %10 oranında müterafik kusur indirimi yapılmış ise de Dairemiz yerleşik uygulamalarına göre müterafik kusur nedeniyle indirim oranı %20 olması gerekirken, mahkemece %10 olarak daha düşük bir oranda indirim yapılması doğru görülmemiştir.”</i> <a href="https://www.hukukihaber.net/yargitay-17-hukuk-dairesinin-201619606-e-20199485-k-sayili-karari" rel="dofollow">(17. HD, 16/10/2019 2016/19606 E., 2019/9485 K.)</a></p>

<p><i>“Bir olayda birden fazla müterafik kusur olsa bile toplam müterafik kusur indirimi oranı %20’yi geçemez </i>(Bkz. 17. HD, 2021/1356 E., 2022/789 K.).</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Belirtilen nedenlerle davacının öngöremediği belirsiz bir nedenle reddedilen kısım için davacıya mali yük yükletilmesinin adil olmadığı, özellikle indirim sonucu reddedilen kısmın asıl alacağın önemli bir kısmını eritmesinin adalet ve hakkaniyete aykırı olacağı kanaatindeyiz. Verilen kararların mahkemeye erişim hakkını ihlal ettiğini, Hâkimin takdirine göre belirlenen sebeplerle verilen kısmi red kararlarına ilişkin yargılama giderleri konusunda kanunda herhangi bir somut hüküm de bulunmadığından, mahkemeye erişim hakkına getirilen sınırlamanın bu kararlar yönünden kanunilik şartını da sağlamadığı kanaatindeyiz.</p>

<p>Nitekim Anayasa Mahkemesi’nin manevi tazminat davası konusunda verdiği güncel bir iptal kararında benzer değerlendirmelerde bulunulmuştur. <a href="https://www.hukukihaber.net/aymnin-202429-esas-2024226-karar-sayili-karari" rel="dofollow">(Anaya Mahkemesi, T. 25/12/2024, E. 2024/29, 2024/226 K.).</a></p>

<p>Söz konusu karar ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 326/2. maddesindeki hükmün “manevi tazminat davaları” yönünden iptaline karar verilmiştir. Bu kararda manevi tazminat talebinin kısmen kabulü halinde davalı lehine yargılama masrafları ve vekalet ücreti hükmedilmesinin Anayasaya aykırı olduğu tespit dilmiştir.</p>

<p>Kararda özetle aşağıdaki gerekçelere yer verilmiştir.</p>

<p><i>“Davacıya ödenecek manevi tazminatın tutarının belirlenmesi hâkimin takdir yetkisi kapsamında kalmaktadır. Dolayısıyla manevi tazminat davasını açacak kişiden davanın sonunda tazminat olarak hükmedilecek tutarı öngörebilmesi beklenemez. Manevi tazminat olarak ödenecek tutarın belirlenmesinde hâkimin sınırsız bir takdir yetkisine sahip olmaması ve manevi tazminat davalarında sağlanacak içtihat istikrarı da davacı yönünden söz konusu öngörülemez durumu ortadan kaldırmamaktadır. Nitekim davacı, hâkim tarafından hükmedilen tutarın az da olsa üzerinde bir tazminat talep etmiş olması hâlinde kural uyarınca yargılama giderlerinin bir bölümünden sorumlu tutulacaktır. Buna göre manevi tazminat davasında talebini düşük belirlemesi durumunda hak kaybı yaşayabilecek olan ayrıca hâkimin takdirine bağlı olarak talebinin bir kısmının kabul edilmemesi durumunda kural uyarınca yargılama giderlerinden sorumlu tutulması mümkün olan kişilerin temel hak ve özgürlüklere ilişkin anayasal güvencelere uygun şekilde mahkemeye erişebildiğinden söz edilemez.”</i></p>

<p>Kanaatimizce, Anayasa Mahkemesinin bu gerekçeleri ortak kusur indirimi nedeniyle talebin kısmen red edildiği davalar için de geçerlidir. Yargıtay’ın güncel kararları hukuki istikrar ve öngörülebilirliği ortadan kaldırmaktadır. Bu nedenle Yargıtay’ın güncek içtihatlarından vazgeçerek eski içtihatlara dönüş yapması gerektiğini düşünüyoruz. Yargıtay’ın görüşünü değiştirmemesi halinde aleyhlerine vekalet ücreti hükmedilen davacıların Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru yapması halinde hak ihlalleri kararlarının çıkabileceği kanaatindeyiz.</p>

<p><strong>Prof. Dr. Rauf KARASU</strong></p>

<p><strong>H.Ü. Hukuk Fakültesi Ticaret Hukuku ABD Başkanı</strong></p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://hukukihaber.net/yargitaydan-onemli-bir-ictihat-degisikligi-ortak-kusur</guid>
      <pubDate>Sun, 17 May 2026 20:02:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/05/yargi/yargitay7.jpg" type="image/jpeg" length="65376"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[SÜRESİZ NAFAKA KALKIYOR MU?]]></title>
      <link>https://hukukihaber.net/suresiz-nafaka-kalkiyor-mu-nafakanin-kaldirilmasi-davalarina-guncel-bir-bakis</link>
      <atom:link rel="self" href="https://hukukihaber.net/suresiz-nafaka-kalkiyor-mu-nafakanin-kaldirilmasi-davalarina-guncel-bir-bakis" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[NAFAKANIN KALDIRILMASI DAVALARINA GÜNCEL BİR BAKIŞ]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Boşanma davalarının ardından en çok tartışılan konuların başında yoksulluk nafakası gelmektedir. Özellikle son yıllarda kamuoyunda sıkça dile getirilen <strong>“ömür boyu nafaka”</strong> söylemi, nafaka kurumunun hukuki niteliğinin yeniden tartışılmasına neden olmuştur. Kimileri nafakanın ekonomik olarak güçsüz eş için zorunlu bir güvence olduğunu savunurken, kimileri ise özellikle kısa süreli evlilikler sonrasında süresiz nafaka yükümlülüğünün hakkaniyet duygusuyla bağdaşmadığını ileri sürmektedir.</p>

<p>Türk Medeni Kanunu kapsamında yoksulluk nafakası, boşanma nedeniyle ekonomik olarak güçsüz duruma düşecek eşin korunmasını amaçlamaktadır. <strong>Ancak toplumda yaygın olarak düşünülenin aksine nafaka, hiçbir koşulda sona ermeyen mutlak bir yükümlülük değildir. </strong>Hukuk sistemi, hayatın değişen koşullarını dikkate almakta ve tarafların ekonomik durumlarında meydana gelen değişikliklere göre nafakanın yeniden değerlendirilmesine imkân tanımaktadır.</p>

<p>Nitekim nafaka alan kişinin yeniden evlenmesi halinde nafaka kendiliğinden sona ermektedir. Bunun yanında kişinin düzenli gelir elde etmesi, yoksulluk durumunun ortadan kalkması, fiilen evliymiş gibi birlikte yaşaması veya haysiyetsiz hayat sürmesi gibi durumlarda mahkeme kararıyla nafakanın kaldırılması mümkündür. <strong>Dolayısıyla “süresiz nafaka” kavramı, uygulamada çoğu zaman yanlış yorumlanmakta; nafakanın koşullara bağlı bir yükümlülük olduğu gerçeği göz ardı edilmektedir.</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Öte yandan günümüzde nafaka tartışmalarının yalnızca hukuki değil, aynı zamanda toplumsal bir boyutu da bulunmaktadır. Özellikle ekonomik şartların ağırlaşması, değişen yaşam standartları ve boşanma oranlarındaki artış, nafaka sistemine ilişkin farklı beklentileri beraberinde getirmiştir. Bu nedenle son dönemde kısa süreli evliliklerde nafakaya süre sınırı getirilmesi, tarafların çalışma durumlarının daha etkin değerlendirilmesi ve hâkime daha geniş takdir yetkisi tanınması gibi reform önerileri kamuoyunda sıkça gündeme gelmektedir.</p>

<p><strong>Ancak unutulmamalıdır ki nafaka hukukunun temel amacı taraflardan birini cezalandırmak değil, boşanma sonrası ortaya çıkan ekonomik dengesizliği mümkün olduğunca dengelemektir.</strong> Bu nedenle her somut olay kendi koşulları içerisinde değerlendirilmeli; nafaka tartışmaları yalnızca süre üzerinden değil, hakkaniyet ve sosyal denge çerçevesinde ele alınmalıdır.</p>

<p>Sonuç olarak süresiz nafaka tartışmaları, hukuk gündemindeki güncelliğini korumaya devam etmektedir. Her ne kadar yeni düzenleme hazırlıkları kamuoyunda yoğun şekilde konuşulsa da mevcut hukuk sisteminde süresiz nafaka uygulaması halen yürürlüktedir. <strong>Bununla birlikte nafaka, her koşulda aynı şekilde devam eden mutlak ve değiştirilemez bir yükümlülük değildir.</strong> Şartların değişmesi halinde nafakanın kaldırılması veya yeniden değerlendirilmesi hukuken mümkündür. Değişen toplumsal yapı ve ekonomik koşullar karşısında nafaka sisteminin nasıl şekilleneceği ise önümüzdeki dönemde yapılacak yasal düzenlemeler ve yargı uygulamalarıyla daha net ortaya çıkacaktır.</p>

<p><a href="https://hukukihabernet.teimg.com/hukukihaber-net/uploads/2023/10/burcu-caliskan.jpg" rel="nofollow" title=""><img alt="" src="https://hukukihabernet.teimg.com/hukukihaber-net/uploads/2023/10/burcu-caliskan.jpg" /></a></p>

<p><strong>Av. Burcu ÇALIŞKAN</strong></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://hukukihaber.net/suresiz-nafaka-kalkiyor-mu-nafakanin-kaldirilmasi-davalarina-guncel-bir-bakis</guid>
      <pubDate>Sat, 16 May 2026 20:22:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2024/12/nafakas-bosanma.jpg" type="image/jpeg" length="44863"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Yargısal Amnezi: Ceza Muhakemesinde Savunmanın Unutulması, Hafızasız Adalet ve Hukuk Tarihinin Bastırılmış Uyarıları]]></title>
      <link>https://hukukihaber.net/yargisal-amnezi-ceza-muhakemesinde-savunmanin-unutulmasi-hafizasiz-adalet-ve-hukuk-tarihinin-bastirilmis-uyarilari-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://hukukihaber.net/yargisal-amnezi-ceza-muhakemesinde-savunmanin-unutulmasi-hafizasiz-adalet-ve-hukuk-tarihinin-bastirilmis-uyarilari-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Özet</strong></p>

<p>Yargılama yalnızca hatırlama faaliyeti değildir; aynı zamanda bir unutma rejimidir. Mahkeme, önündeki dosyada bazı olguları, belgeleri, beyanları ve kanaatleri güçlü biçimde hatırlarken; bazı itirazları, çelişkileri, lehe delilleri, usul ihlallerini ve savunma müdahalelerini karar anında unutabilir ya da gerekçeye taşımayabilir. Bu seçici unutma hali bu makalede <strong>“yargısal amnezi”</strong> kavramıyla ifade edilmektedir.</p>

<p>Yargısal amnezi, basit bir hafıza zayıflığı değildir. Ceza muhakemesinde çoğu zaman dosya merkezli yargılama alışkanlığının, prematüre kanaatin, kurumsal konforun, iş yükünün, tutanak yetersizliğinin ve kalıp gerekçe pratiğinin birleşik sonucudur. Bu amnezi en çok savunma aleyhine işler: iddianame hatırlanır, savunma unutulur; kolluk tutanağı hatırlanır, duruşmada ortaya çıkan çelişki unutulur; mütalaa hatırlanır, mütalaaya karşı savunmanın somut itirazları silikleşir.</p>

<p>Yargısal amnezi yalnızca tekil dosyanın sorunu değildir. Hukuk düzenleri de kendi geçmiş adaletsizliklerini, olağanüstü dönem yargılamalarını, savunma hakkı ihlallerini, gerekçesiz kararlarını ve kurumsal körlüklerini unutabilir. Hukuk tarihini unutan yargı, geçmişin adaletsizliklerini bugünün daha teknik, daha sessiz ve daha meşru görünümlü usul diliyle yeniden üretebilir.</p>

<p>Bu makalenin temel iddiası şudur: <strong>Ceza muhakemesinde en ağır adaletsizliklerden biri, savunmanın hiç dinlenmemesi değil; dinlenmiş gibi yapılıp karar anında unutulmasıdır.</strong></p>

<p><strong>I. Giriş: Yargılamanın Unuttuğu Şey</strong></p>

<p>Yargılama çoğu zaman hakikati bulma, delilleri değerlendirme ve hukuki sonuca ulaşma faaliyeti olarak anlatılır. Bu anlatı doğrudur; fakat fazla temizdir. Çünkü yargılama yalnızca neyin görüldüğü, neyin duyulduğu ve neyin değerlendirildiğiyle ilgili değildir. Aynı zamanda neyin görülmediği, neyin duyulmadığı, neyin kayda geçirilmediği, neyin gerekçede karşılanmadığı ve neyin karar anında unutulduğuyla da ilgilidir.</p>

<p>Her ceza dosyasının bir hafızası vardır. Bu hafıza kolluk tutanaklarıyla, iddianameyle, ifade zabıtlarıyla, bilirkişi raporlarıyla, ara kararlarla, duruşma tutanaklarıyla, esas hakkındaki mütalaayla, savunma dilekçeleriyle ve nihayet gerekçeli kararla kurulur. Fakat bu hafıza tarafsız bir arşiv değildir. Dosyanın bazı unsurları güçlü biçimde yerleşir; bazıları silikleşir. Bazı cümleler hükmün omurgasına dönüşür; bazı cümleler tutanağın kenarında kalır. Bazı deliller dosyanın kaderini belirler; bazı lehe hususlar sanki hiç söylenmemiş gibi kaybolur.</p>

<p>İşte bu noktada <strong>yargısal amnezi</strong> kavramına ihtiyaç vardır. Yargısal amnezi, mahkemenin yargılama sürecinde ortaya çıkan anlamlı unsurları karar hafızasına taşımaması; özellikle savunma itirazlarını, lehe delilleri, tanık çelişkilerini, usul ihlallerini, önceki beyan farklılıklarını ve duruşma içinde oluşan kritik anlamları gerekçeli kararda görünmez hale getirmesidir.</p>

<p>Bu amnezi basit bir unutkanlık değildir. Bir hâkimin yoğun iş yükü içinde bazı ayrıntıları hatırlamaması elbette insani bir durumdur. Fakat ceza muhakemesi bakımından sorun, kişisel hafıza zayıflığından çok daha derindir. Sorun, yargısal sistemin bazı şeyleri sistematik biçimde hatırlamaya, bazı şeyleri ise sistematik biçimde unutmaya yatkın hale gelmesidir.</p>

<p>Ceza yargılamasında çoğu zaman iddianame güçlü hatırlanır; savunma zayıf hatırlanır. Kolluk tutanağı güçlü hatırlanır; duruşmadaki çelişki zayıf hatırlanır. Tutuklama gerekçesi güçlü hatırlanır; sonraki lehe gelişmeler zayıf hatırlanır. Bilirkişi raporunun sonucu güçlü hatırlanır; rapora yöneltilen metodolojik itirazlar zayıf hatırlanır. Esas hakkındaki mütalaa güçlü hatırlanır; mütalaaya karşı savunmanın somut itirazları çoğu zaman kalıp cümlelerle geçilir. Bu nedenle yargısal amnezi, şu soruyu hukuk düşüncesinin merkezine taşır: <strong>Mahkeme neyi unutuyor ve bu unutma kimin aleyhine işliyor?</strong></p>

<p><strong>II. Yargısal Amnezi Nedir?</strong></p>

<p>Yargısal amnezi, yargılama sürecinde ortaya çıkan hukuken anlamlı unsurların karar anında unutulması, görmezden gelinmesi, etkisizleştirilmesi veya gerekçede karşılanmaması halidir. Bu kavram, yargısal hafıza kavramının karşı yüzüdür. Yargısal hafıza, mahkemenin dosya ve duruşma boyunca ortaya çıkan anlamları karar anına taşıma kapasitesidir. Yargısal amnezi ise bu kapasitenin bozulmasıdır. Mahkeme bazı şeyleri duyar; fakat hatırlamaz. Bazı şeyleri kayda geçirir; fakat değerlendirmez. Bazı şeyleri görür; fakat gerekçeye taşımaz. Böylece yargılama, görünüşte tamamlanmış olsa da hafıza bakımından eksik kalır.</p>

<p>Yargısal amnezinin temel özelliği seçici olmasıdır. Mahkeme her şeyi unutmaz. Aksine, bazı şeyleri olağanüstü bir süreklilikle hatırlar. Dosyanın ilk anlatısını, suç şüphesini, iddianamenin çerçevesini, kolluk tutanağının dilini, tutuklama gerekçesindeki varsayımları ve mütalaadaki sonuç cümlesini çoğu zaman hafızada tutar. Fakat bu anlatıyı sarsan veya zayıflatan unsurlar aynı güçle hatırlanmaz. Bu nedenle yargısal amnezi, çoğu zaman <strong>aleyhe hafızanın güçlü, lehe hafızanın zayıf olması</strong> biçiminde ortaya çıkar.</p>

<p>Yargısal amnezi birkaç düzeyde işler: Birincisi, <strong>delil amnezisi</strong>dir. Lehe delilin, deliller arasındaki çelişkinin veya delilin sınırlı ispat gücünün hükümde görünmez hale gelmesidir. İkincisi, <strong>tutanak amnezisi</strong>dir. Duruşmada yaşanan kritik anın, müdafiin itirazının veya tanığın çelişkisinin tutanakta eksik, özet veya etkisiz biçimde yer almasıdır. Üçüncüsü, <strong>savunma amnezisi</strong>dir. Müdafiin temel argümanlarının, sanığın açıklamalarının ve savunmanın alternatif olay örgüsünün gerekçeli kararda karşılanmamasıdır. Dördüncüsü, <strong>usul amnezisi</strong>dir. Yargılama sırasında ortaya çıkan usul ihlalinin, hüküm aşamasında sanki hiç yaşanmamış gibi etkisizleştirilmesidir. Beşincisi, <strong>tarihsel amnezi</strong>dir. Hukuk düzeninin geçmiş adaletsizliklerinden, savunma hakkı ihlallerinden ve kötü yargılama tecrübelerinden ders almamasıdır. Altıncısı, <strong>kurumsal amnezi</strong>dir. Adliye pratiğinin kendi tekrar eden hatalarını “rutin işleyiş” içinde normalleştirmesi ve artık onları hata olarak bile görmemesidir.</p>

<p>Bu alt türlerin ortak noktası şudur: Yargılamada bir şey yaşanır, söylenir, itiraz edilir, tartışılır; fakat kararın hafızasına gerektiği gibi girmez. Böylece görünürde usul işler; fakat adaletin hafızası eksik kalır.</p>

<p><strong>III. Dosya Hatırlanır, Duruşma Unutulur</strong></p>

<p>Yargısal amnezinin en tipik biçimi, dosyanın güçlü biçimde hatırlanıp duruşmanın zayıf biçimde hatırlanmasıdır. Ceza muhakemesinde dosya, duruşmadan önce konuşmaya başlar. Kolluk tutanağı olayı ilk kez adlandırır. Şüpheli ifadesi ilk çerçeveyi kurar. Mağdur beyanı olayın duygusal ağırlığını taşır. Fezleke ve iddianame bu anlatıyı hukuki bir forma sokar. Tutuklama kararı veya adli kontrol kararı, dosyaya erken bir yargısal ağırlık kazandırır. Böylece duruşma başlamadan önce bile mahkemenin karşısında yalnızca belgeler değil, belirli bir anlatı düzeni vardır.</p>

<p>Duruşmanın işlevi bu anlatıyı test etmektir. Duruşma, dosyanın doğrulandığı değil, dosyanın sınandığı yerdir. Tanık beyanları, sanığın savunması, müdafiin soruları, delil tartışmaları ve tarafların beyanları, dosya hafızasını yeniden kurma imkânı yaratır. Fakat uygulamada duruşma çoğu zaman dosyanın gölgesinde kalır. Duruşmada ortaya çıkan canlı çelişki, dosyanın yazılı kesinliği karşısında zayıf düşer. Tanığın tereddüdü, tutanağa “beyanında ısrar etti” şeklinde geçebilir. Sanığın ayrıntılı açıklaması, “suçlamayı kabul etmedi” cümlesine indirgenebilir. Müdafiin delil tartışması, “savunma yaptı” şeklinde özetlenebilir. Böylece duruşmanın canlı hafızası, dosyanın yazılı hafızası içinde erir.</p>

<p>Bu durumda mahkeme dosyayı hatırlar, fakat duruşmayı unutur. Bu unutma, ceza muhakemesinin sözlülük ve doğrudanlık ilkelerini zayıflatır. Çünkü duruşma yalnızca kanuni bir aşama değildir; yargısal hafızanın yenilenme alanıdır. Eğer duruşmada ortaya çıkan yeni anlamlar karar hafızasına girmiyorsa, duruşma dosyanın onay merasiminden ibaret hale gelir. Yargısal amnezi burada en çıplak biçimiyle görünür: Dosyanın ilk sesi güçlü kalır, duruşmanın düzeltici sesi kaybolur.</p>

<p><strong>IV. Savunmanın Unutulması: Salonda Var, Hükümde Yok</strong></p>

<p>Ceza muhakemesinde yargısal amnezinin en ağır sonucu savunmanın unutulmasıdır. Savunmanın unutulması, müdafiin hiç konuşturulmaması anlamına gelmez. Daha incelikli, daha sessiz ve çoğu zaman daha tehlikeli bir durumdan söz ediyoruz. Müdafi konuşur. Dilekçe verir. İtiraz eder. Tanığa soru yöneltir. Delil tartışır. Mütalaaya karşı savunma yapar. Fakat bütün bu faaliyetlerin gerekçeli kararda gerçek bir karşılığı yoktur.</p>

<p>Savunma salonda vardır; fakat hükümde yoktur. Bu durum savunma hakkının en sinsi zayıflatılma biçimidir. Çünkü şeklen bakıldığında savunma hakkı kullandırılmıştır. Avukat duruşmaya katılmıştır. Sanığa söz verilmiştir. Müdafi beyanda bulunmuştur. Dilekçeler dosyaya alınmıştır. Fakat maddi açıdan bakıldığında savunmanın karar üzerindeki etkisi belirsizdir. Mahkeme savunmayı gerçekten değerlendirmiş midir? Savunmanın temel iddialarına cevap vermiş midir? Lehe delilleri tartışmış mıdır? Çelişkileri hüküm bakımından dikkate almış mıdır? Yoksa savunma yalnızca usulî bir görüntü olarak mı dosyada yer almıştır?</p>

<p>Savunma amnezisi üç aşamada ortaya çıkar.</p>

<p>İlk aşama, <strong>tutanakta silinme</strong>dir. Müdafiin beyanı eksik veya genel ifadelerle geçirilir. İtirazın hukuki nedeni kayda tam girmez. Tanık çelişkisi açık biçimde yazılmaz. Savunmanın kurduğu alternatif olay örgüsü birkaç cümleye sıkıştırılır. Böylece savunma, daha duruşma anında hafıza kaybına uğrar.</p>

<p>İkinci aşama, <strong>delil tartışmasında silinme</strong>dir. Savunma, bir delilin güvenilirliğini, elde ediliş biçimini, çelişkisini veya sınırlı ispat değerini tartışır; fakat mahkeme bu tartışmayı hüküm mantığına dahil etmez. Delil sanki hiç tartışılmamış gibi hükme esas alınır.</p>

<p>Üçüncü aşama, <strong>gerekçede silinme</strong>dir. Gerekçeli karar, savunmanın temel tezlerini karşılamaz. Bazen savunma hiç anılmaz. Bazen “sanık ve müdafiinin savunmalarına itibar edilmemiştir” gibi kalıp cümlelerle geçilir. Bazen de savunmanın en zayıf görünen kısmı seçilip asıl güçlü itirazlar dışarıda bırakılır.</p>

<p>Bu üç aşama birleştiğinde ortaya çıkan şey, savunma hakkının görünmez biçimde boşaltılmasıdır. Savunma vardır, fakat etkisizdir. Dinlenmiştir, fakat hatırlanmamıştır. Dosyadadır, fakat hükümde yaşamamaktadır. Ceza muhakemesinde en ağır adaletsizliklerden biri budur: <strong>Savunmanın hiç dinlenmemesi değil, dinlenmiş gibi yapılıp karar anında unutulması.</strong></p>

<p><strong>V. Tutanak Amnezisi: Kayda Girmeyen Hafızaya Girmez</strong></p>

<p>Tutanak, duruşma hafızasının resmî taşıyıcısıdır. Duruşmada yaşananların gelecek aşamalara taşınması büyük ölçüde tutanak aracılığıyla olur. Bu nedenle tutanak yalnızca teknik bir kayıt aracı değildir; yargısal hafızanın kurucu metinlerinden biridir. Tutanak amnezisi, duruşmada yaşanan anlamlı bir olayın tutanakta eksik, zayıf, özetleyici veya bağlamından kopuk biçimde yer almasıdır. Bu amnezi, yargılamanın sonraki aşamalarında derin sonuçlar doğurur. Çünkü tutanağa girmeyen veya zayıf giren şey, istinaf ve temyiz incelemesinde de zayıf görünür. Duruşmada güçlü olan bir çelişki, tutanakta sıradan bir beyana dönüşebilir. Müdafiin ciddi bir itirazı, tutanakta nötr bir “itiraz edildi” cümlesiyle etkisizleşebilir.</p>

<p>Tutanak amnezisinin en yaygın biçimlerinden biri savunma beyanlarının özetlenmesidir. Elbette her beyanın kelimesi kelimesine yazılması pratik olarak mümkün olmayabilir. Fakat mesele uzunluk değil, anlamdır. Savunmanın hukuki çekirdeği, delile yönelttiği itirazın esası, tanık beyanındaki çelişkinin somut noktası ve usul ihlalinin niteliği kayda geçmiyorsa, tutanak yargısal hafızayı eksik kuruyor demektir. Bu yüzden müdafiin tutanak hassasiyeti şekilcilik değildir. Müdafi, tutanağa müdahale ederken yalnızca o anki metni düzeltmeye çalışmaz; yargılamanın gelecekte nasıl hatırlanacağını da belirlemeye çalışır.</p>

<p>Tutanak mücadelesi, hafıza mücadelesidir. Bir tanık duruşmada “olayı görmedim, sonradan duydum” demişse, bunun tutanağa açıkça geçmesi gerekir. Çünkü bu cümle, tanıklığın ispat değerini kökten etkileyebilir. Bir bilirkişi raporu hakkında “rapor varsayıma dayalıdır, inceleme eksiktir, alternatif ihtimaller dışlanmamıştır” denilmişse, bu itirazın somut biçimde kayda geçmesi gerekir. Bir usul ihlali yaşanmışsa, bu ihlalin yalnızca “itiraz edildi” diye değil, neden ve hangi hakka ilişkin olduğu belirtilerek tutanağa geçirilmesi gerekir.</p>

<p>Aksi halde yargılama bir hafıza kaybına uğrar. Duruşmada yaşanan, dosyada başka bir şeye dönüşür. Savunmanın sesi kısılır. Çelişki törpülenir. İtiraz genelleşir. Hukuki anlam kaybolur.</p>

<p>Tutanak amnezisinin tehlikesi buradadır: Duruşmadaki gerçeklik ile dosyadaki temsil arasına sessiz bir mesafe koyar.</p>

<p><strong>VI. Gerekçe Amnezisi: Kalıp Gerekçe ve Unutulan Savunma</strong></p>

<p>Gerekçeli karar, yargısal hafızanın en görünür sınavıdır. Mahkeme, neyi hatırladığını, neyi önemli gördüğünü, hangi delile neden üstünlük tanıdığını, hangi savunma itirazını neden reddettiğini ve hangi çelişkiyi neden sonuca etkili görmediğini gerekçe içinde göstermelidir.</p>

<p>Bu nedenle gerekçe, kararın süsü değil; yargısal hafızanın hesap verme biçimidir. Fakat gerekçe amnezisi ortaya çıktığında, gerekçeli karar artık yargılamanın hafızasını taşımaz. Hükmün sonucunu meşrulaştıran kalıp bir metne dönüşür. Dosyadaki aleyhe unsurlar sıralanır, savunma genel ifadelerle reddedilir, lehe deliller yüzeysel geçilir, çelişkiler tartışılmaz, usul itirazları görünmez kalır.</p>

<p>Kalıp gerekçe, yargısal amnezinin en resmî biçimidir. Çünkü kalıp gerekçe somut dosyanın benzersizliğini siler. Her dosyaya uygulanabilen gerekçe, aslında hiçbir dosyayı gerçekten hatırlamaz. “Sanık savunmasına itibar edilmemiştir”, “tanık beyanları oluşa uygundur”, “dosya kapsamına göre suç sabittir”, “savunma suçtan kurtulmaya yöneliktir” gibi ifadeler, somut tartışmanın yerine geçtiğinde gerekçe, hafızayı değil sonucu taşır.</p>

<p>Oysa mahkeme, savunmaya katılmak zorunda değildir; fakat savunmayı hatırlamak ve karşılamak zorundadır. Bir savunma itirazı reddedilebilir. Bir lehe delil sonuca etkili görülmeyebilir. Bir tanık çelişkisi mahkemece önemsiz kabul edilebilir. Fakat bütün bunların gerekçede gösterilmesi gerekir. Aksi halde mahkeme yalnızca hüküm kurmuş olur; hesap vermiş olmaz.</p>

<p>Gerekçe amnezisi, özellikle prematüre kanaatin bulunduğu dosyalarda daha belirgin hale gelir. Karar zihinde erken kurulmuşsa, gerekçe çoğu zaman bu kararı geriye doğru meşrulaştıran bir metin haline gelir. Bu durumda gerekçe, yargılamada ortaya çıkan bütün çelişkileri dürüst biçimde taşımaz; yalnızca hükmü destekleyen unsurları seçer. Bu da bizi “gerekçenin ters inşası” sorununa götürür. Önce hüküm zihinde kurulur, sonra gerekçe hükme uygun biçimde inşa edilir. Böyle bir gerekçede yargısal hafıza değil, yargısal amnezi çalışır. Çünkü kararın sonucuna uymayan unsurlar ya unutulur ya önemsizleştirilir ya da kalıp cümlelerle etkisiz hale getirilir.</p>

<p>Adil yargılama, yalnızca mahkemenin karar vermesi değil, neden böyle karar verdiğini somut biçimde göstermesidir. Gerekçe, yargısal amneziye karşı en önemli kurumsal güvencedir. Fakat gerekçe kalıplaştığında, bu güvence bizzat amnezinin aracına dönüşür.</p>

<p><strong>VII. Delil Amnezisi: Lehe Olanın Silikleşmesi</strong></p>

<p>Ceza muhakemesinde delil değerlendirmesi, yalnızca delillerin toplanmasıyla tamamlanmaz. Delilin ne söylediği, neyi söylemediği, hangi sınırlar içinde güvenilir olduğu, hangi alternatif ihtimalleri dışlamadığı ve hangi çelişkilerle birlikte değerlendirilmesi gerektiği hüküm bakımından belirleyicidir. Delil amnezisi, mahkemenin delilin bu sınırlı ve tartışmalı niteliğini unutmasıdır. Bir rapor yalnızca belirli bir ihtimali destekliyor olabilir; fakat hükümde kesinlik üreten bir delil gibi kullanılabilir. Bir tanık olayın yalnızca bir kısmını görmüş olabilir; fakat beyanı bütün olay örgüsünü ispatlıyormuş gibi değerlendirilebilir. Bir kamera kaydı belirli bir anı gösteriyor olabilir; fakat öncesi ve sonrası yokmuş gibi hükme esas alınabilir. Bir adli rapor yaralanmanın varlığını gösterir; fakat olayın failini veya kastın niteliğini doğrudan ispatlamaz. Buna rağmen delil, kendi sınırlarının ötesinde anlamlandırılabilir.</p>

<p>Delil amnezisinin bir diğer biçimi, lehe delilin unutulmasıdır. Dosyada sanık lehine bir beyan, teknik rapor, HTS verisi, kamera boşluğu, zaman çelişkisi, mağdur anlatısındaki değişim veya alternatif güzergâh ihtimali bulunabilir. Fakat mahkeme gerekçesinde bu hususları ya hiç tartışmaz ya da sonuca etkisiz olduğunu kalıp biçimde söyler. Oysa ceza muhakemesinde lehe delil yalnızca beraat sonucuna götürdüğü için önemli değildir. Lehe delil, en azından şüphenin niteliğini etkiler. Şüpheyi derinleştirir, iddianın kesinlik iddiasını zayıflatır, olay örgüsünü çoğullaştırır. Mahkeme bu delili unutuyorsa, yalnızca bir bilgiyi değil, masumiyet karinesinin çalışma alanını da daraltmış olur.</p>

<p>Delil amnezisi, çoğu zaman aleyhe delilin fazla hatırlanmasıyla birlikte işler. Yargılamada hafıza dengesi bozulur. Aleyhe delil hükmün omurgasına dönüşürken, lehe delil kenar notuna iner. Böylece mahkeme, delillerin toplamını değil, seçilmiş delillerin kurduğu anlatıyı esas alır. Bu nedenle savunmanın görevi, lehe delili yalnızca sunmak değil, onu mahkemenin unutamayacağı bir karar unsuruna dönüştürmektir. Lehe delilin neden önemli olduğu, hangi aleyhe delili zayıflattığı, hangi alternatif ihtimali açtığı ve hangi hukuki sonucu doğurması gerektiği açıkça kurulmalıdır. Lehe delil dosyada bulunmakla yetinmez; hüküm hafızasına girmelidir.</p>

<p><strong>VIII. Usul Amnezisi: İhlalin Olağanlaşması</strong></p>

<p>Ceza muhakemesinde usul kuralları yalnızca biçimsel düzenlemeler değildir. Usul, adil yargılamanın hafıza disiplinidir. Hangi delilin nasıl tartışılacağını, kimin ne zaman söz alacağını, hangi itirazın nasıl karara bağlanacağını, hangi işlemin tutanağa nasıl geçirileceğini belirler. Bu nedenle usul ihlali yalnızca teknik hata değildir; yargısal hafızanın bozulmasıdır.</p>

<p>Usul amnezisi, yargılama sırasında yaşanan usul ihlalinin karar aşamasında unutulması veya etkisizleştirilmesidir. Bir müdafiin sorusu reddedilmiş olabilir; fakat reddin gerekçesi tutanağa açıkça geçirilmemiştir. Bir delil tartışılmadan hükme esas alınmış olabilir; fakat gerekçede bu eksiklik görünmez. Bir tanıkla yüzleşme imkânı sağlanmamış olabilir; fakat karar beyanı tam delil gibi kullanır. Savunmaya yeterli süre verilmemiş olabilir; fakat hükümde bu eksiklikten hiç söz edilmez.</p>

<p>Böylece usul ihlali, yargılamanın içinde yaşanır; fakat kararın dışında kalır. Usul amnezisi özellikle “sonuca etkili olmadı” mantığıyla beslenir. Mahkeme veya üst denetim makamı, ihlali görse bile onun sonucu değiştirmediğini söyleyerek etkisizleştirebilir. Elbette her usul eksikliği mutlak bozma nedeni olarak değerlendirilmeyebilir. Fakat sorun şudur: Usul ihlalinin gerçekten sonuca etkili olup olmadığı ciddi biçimde tartışılmadan, ihlal otomatik olarak önemsizleştirildiğinde, adil yargılama hakkı zayıflar.</p>

<p>Çünkü usul, yalnızca sonuca giden yol değildir; sonucun meşruiyet koşuludur. Bazı ihlaller, hükmün sonucundan bağımsız olarak yargılamanın adilliğini zedeler. Savunmanın delile karşı çıkma imkânı yoksa, o delilin hükümdeki yeri sorunludur. Müdafiin sorusu gerekçesiz reddedilmişse, tanık beyanının güvenilirliği eksik sınanmıştır. Delil tartışılmadan hükme esas alınmışsa, duruşma hafızası sakatlanmıştır. Usul amnezisi, yargılamanın kendi hatasını hatırlamamasıdır. Bu nedenle en tehlikeli amnezi türlerinden biridir. Çünkü yargı kendi ihlalini unutmaya başladığında, ihlal artık istisna olmaktan çıkar; işleyişin parçası haline gelir.</p>

<p><strong>IX. Prematüre Kanaat ve Amnezi İlişkisi</strong></p>

<p>Yargısal amnezi çoğu zaman prematüre kanaatin gölgesinde ortaya çıkar. Prematüre kanaat, mahkemenin duruşma tam olarak gerçekleşmeden, deliller yeterince tartışılmadan ve savunma bütün boyutlarıyla işitilmeden önce dosya hakkında erken bir zihinsel sonuca yönelmesidir. Bu, açık bir önyargıdan farklıdır. Önyargı, çoğu zaman kişiye, gruba veya olaya ilişkin önceden mevcut şemalardan beslenir. Prematüre kanaat ise dosyanın ilk anlatısı, iddianame, tutuklama gerekçesi, kolluk tutanağı veya kamuoyu atmosferi üzerinden oluşan erken kapanmadır.</p>

<p>Prematüre kanaat, hafızayı yönetir. Mahkeme, erken kanaati destekleyen bilgileri daha kolay hatırlar; onu zorlayan bilgileri daha kolay unutur. Bu durum insan zihninin genel işleyişiyle de uyumludur. İlk izlenimler, güçlü anlatılar ve kurumsal belgeler sonraki değerlendirmeleri etkiler. Fakat ceza muhakemesinde bu durum daha ağır sonuçlar doğurur. Çünkü burada unutulan şey bir ayrıntı değil, insanın özgürlüğü, onuru ve hukuki statüsüdür.</p>

<p>Prematüre kanaat oluştuğunda savunmanın işi zorlaşır. Müdafi artık yalnızca iddiaya karşı savunma yapmaz; mahkemenin zihninde yerleşmiş hafıza düzenine karşı da mücadele eder. Bu mücadelede temel mesele, mahkemenin erken kanaatini sarsacak unsurları görünür kılmak ve unutulmalarını engellemektir. Bu nedenle savunma stratejisi yalnızca “haklı argüman” üretmekle yetinemez. Haklı argümanın mahkeme hafızasına nasıl gireceği, hangi anda söyleneceği, tutanağa nasıl geçirileceği, hangi delille destekleneceği ve gerekçede karşılanmaya zorlanacağı da düşünülmelidir.</p>

<p>Prematüre kanaat, yargısal amnezinin psikolojik zeminidir. Amnezi ise prematüre kanaatin kurumsal sonucudur. İlk kanaat ne kadar güçlüyse, o kanaati sarsan unsurların unutulma riski o kadar artar.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>X. Hukuk Tarihi ve Tarihsel Amnezi</strong></p>

<p>Yargısal amnezi yalnızca tekil dosyada ortaya çıkmaz. Hukuk düzenleri de unutabilir. Hatta bazen en tehlikeli unutma, hukuk düzeninin kendi geçmişini unutmasıdır. Hukuk tarihi, yargısal hafızanın büyük arşividir. Mahkemelerin geçmiş kararları, savunma hakkı mücadeleleri, olağanüstü dönem yargılamaları, siyasi davalar, haksız mahkûmiyetler, işkence altında alınan ifadelerin kullanıldığı dosyalar, gerekçesiz veya kalıp gerekçeli kararlar hukuk düzeninin hafızasında yer etmelidir. Bunlar yalnızca tarihçilerin inceleme konusu değildir. Bugünün yargısı için de uyarıcı deneyimlerdir.</p>

<p>Fakat hukuk düzeni kendi geçmiş adaletsizliklerini unutursa, onları başka biçimlerde yeniden üretir. Geçmişte açıkça yapılan hak ihlali, bugün daha teknik bir usul dili içinde ortaya çıkabilir. Geçmişte siyasal baskıyla verilen karar, bugün kamuoyu hassasiyeti veya dosya güvenliği diliyle meşrulaştırılabilir. Geçmişte savunmanın açıkça susturulması, bugün savunmanın şeklen dinlenip gerekçede unutulması biçimini alabilir.</p>

<p>Hukuk tarihini unutan yargı, geçmişin adaletsizliklerini bugünün usul diliyle yeniden üretir. Tarihsel amnezi, hukuk sisteminin kendisini yalnızca başarılarıyla hatırlaması, hatalarını ise “o dönemin koşulları” diyerek dışarıda bırakmasıdır. Oysa bir hukuk düzeninin olgunluğu, yalnızca iyi kararlarıyla övünmesinde değil, kötü kararlarıyla yüzleşebilmesinde de görünür. Çünkü hukuk, yanlışlarından öğrenebildiği ölçüde gelişir.</p>

<p>Bu bağlamda yargısal amneziye karşı hukuk tarihi bir uyarı sistemi işlevi görür. Tarih bize şunu hatırlatır: Mahkemeler her zaman adalet üretmemiştir. Usul her zaman hakikati korumamıştır. Gerekçe her zaman hesap verme anlamına gelmemiştir. Savunma her zaman etkili biçimde dinlenmemiştir. Delil her zaman dürüstçe tartışılmamıştır. Bu gerçekleri hatırlamak, bugünün yargısını daha dikkatli, daha mütevazı ve daha denetlenebilir kılar.</p>

<p>Yargının kendi geçmişini unutması, yargısal kibri besler. Geçmiş hatalar unutulduğunda, bugünkü kararların da bir gün aynı eleştirinin konusu olabileceği ihtimali silinir. Oysa hukuk tarihi, her mahkemeye şu basit ama ağır cümleyi fısıldar: Bugün verdiğin karar, yarının hukuk hafızasında nasıl hatırlanacak?</p>

<p><strong>XI. Kurumsal Amnezi: “Bizde İşler Böyle Yürür”</strong></p>

<p>Yargısal amnezinin bir diğer biçimi kurumsal amnezidir. Kurumsal amnezi, adliye pratiğinin kendi tekrar eden hatalarını artık hata olarak görmemesidir. Uygulamada sıkça duyduğumuz “Bizde işler böyle yürür,” “Burası Türkiye,” “Burası Amerika değil” cümleleri, kurumsal amnezinin en sade ifadesidir. Bu cümle, çoğu zaman kanundan daha güçlü bir pratik yaratır. Duruşmalar kısa tutulur, beyanlar özetlenir, deliller “okundu sayılır”, savunma talepleri geçiştirilir, tutanaklar sadeleştirilir, gerekçeler kalıplaşır, ara kararlar rutinleşir. Zamanla bu pratikler hukuki sorun olarak değil, işleyişin doğası olarak görülmeye başlanır.</p>

<p>Kurumsal amnezi, yargının kendi ihlallerini hatırlamama biçimidir. Daha önce aynı uygulamanın ne tür hak kayıplarına yol açtığı unutulur. Savunmanın neden ısrar ettiği unutulur. Tutanak hassasiyetinin neden önemli olduğu unutulur. Delil tartışmasının neden yargılamanın merkezinde bulunduğu unutulur. Gerekçenin neden sadece sonuç açıklama metni olmadığı unutulur.</p>

<p>Kurumsal amnezinin tehlikesi, ihlali olağanlaştırmasıdır. Açıkça hukuka aykırılığı savunmaz; fakat onu pratik gerekçelerle görünmez kılar. İş yükü, zaman darlığı, dosya çokluğu, salon düzeni, rutin uygulama, yerleşik alışkanlık gibi gerekçelerle hakların maddi içeriği daraltılır. Bu noktada savunmanın tutumu belirleyicidir. Müdafi, kurumsal amnezi karşısında yalnızca somut dosyanın değil, usul hafızasının da temsilcisidir. “Bu beyan tutanağa geçsin”, “bu delil tartışılsın”, “bu itiraz hakkında ara karar kurulsun”, “bu husus gerekçede karşılanmalıdır” diyen müdafi, aslında yargıya unuttuğu usul disiplinini hatırlatır. Kurumsal amnezi karşısında savunma, hukukun hafıza bekçisidir.</p>

<p><strong>XII. Yargısal Amnezi ve Adalet Duygusu</strong></p>

<p>Yargısal amnezi yalnızca teknik bir sorun değildir; aynı zamanda adalet duygusunu zedeleyen bir deneyimdir. İnsanlar mahkemeden yalnızca karar beklemezler. Dinlenmeyi, anlaşılmayı, ciddiye alınmayı ve söylediklerinin kararda bir karşılığı olup olmadığını görmeyi beklerler. Sanık, savunmasının gerçekten değerlendirilip değerlendirilmediğini bilmek ister. Mağdur, anlatısının kalıp cümleler içinde kaybolmamasını bekler. Müdafi, yaptığı itirazların gerekçede karşılanmasını ister. Toplum, mahkemenin dosyayı yüzeysel değil, bütünlüklü biçimde değerlendirdiğine inanmak ister.</p>

<p>Yargısal amnezi bu güveni zedeler. Çünkü amnezi yaşayan yargılama, taraflara şunu hissettirir: Konuştunuz, fakat hatırlanmadınız. İtiraz ettiniz, fakat kararın hafızasına girmediniz. Delil gösterdiniz, fakat hüküm sizi görmedi. Bu duygu, mahkûmiyet veya beraat sonucundan bağımsız olarak adalet algısını etkiler. Bir karar hukuken doğru olabilir; fakat gerekçesi tarafların temel iddialarını karşılamıyorsa, adalet duygusu eksik kalır. Çünkü adalet yalnızca sonuçla değil, kararın taraflara ve topluma nasıl hesap verdiğiyle de ilgilidir.</p>

<p>Yargısal amnezi, insanı dosyaya indirger. Hatırlayan yargı ise dosyanın içinde insanı görmeye çalışır. Bu nedenle yargısal hafıza, yargılamanın terapötik etkisiyle; yargısal amnezi ise anti-terapötik etkisiyle bağlantılıdır. Hatırlanan kişi tanınmış hisseder. Unutulan kişi nesneleşir.</p>

<p>Ceza muhakemesinde bu fark çok büyüktür. Çünkü ceza yargılaması insanın yalnızca hukuki durumunu değil, onurunu, toplumsal varlığını, ailesini, mesleğini ve geleceğini de etkiler. Böyle bir alanda unutma, sıradan bir ihmal değildir. Yargının unutması, insan hayatında kalıcı iz bırakabilir.</p>

<p><strong>XIII. Hibrit Kopuş Savunması: Amneziye Karşı Hatırlatma Stratejisi</strong></p>

<p>Hibrit Kopuş Savunması açısından yargısal amnezi, savunmanın en temel mücadele alanlarından biridir. Çünkü savunmanın görevi yalnızca iddiaya cevap vermek değildir; mahkemenin unutmasını zorlaştırmaktır. HKS, savunmayı tek tonlu bir itiraz pratiği olarak değil, dosyanın psikolojik, kurumsal ve dramaturjik yapısını okuyan stratejik bir müdahale biçimi olarak görür. Bu perspektiften bakıldığında müdafiin her hamlesi yalnızca o an için değil, yargılamanın hafızası için de anlam taşır.</p>

<p>Bazen savunma sakin ve uyumlu bir dille mahkemeye güven verir. Bazen küçük bir mikro müdahaleyle delilin tek taraflı hafızaya girmesini engeller. Bazen açık bir itirazla dosya anlatısının çelişkisini görünür kılar. Bazen tutanak üzerinde ısrar ederek duruşma gerçekliğinin silinmesini önler. Bazen de ağır usul ihlalleri karşısında daha sert bir kopuşla yargılamanın meşruiyet sınırını kayda geçirir.</p>

<p>Bu anlamda HKS, yargısal amneziye karşı bir <strong>hafıza kurma stratejisidir</strong>. CMK 215 kapsamında delillerin ortaya konulmasından sonra söz almak, yalnızca usulî bir hak kullanımı değildir. Bu, delilin mahkeme hafızasına nasıl gireceğine müdahaledir. Savunma, delilin okunup geçilmesine razı olmaz; onun anlamını tartışmaya açar. “Bu delil vardır” cümlesinin yanına “bu delil şu nedenle tartışmalıdır” cümlesini yerleştirir.</p>

<p>Tutanak düzeltme talepleri de aynı işleve sahiptir. Müdafi, tutanağın eksik veya anlamı bozacak biçimde tutulduğunu gördüğünde müdahale eder. Çünkü bilir ki tutanağa girmeyen çelişki, gerekçede de unutulacaktır. Tutanakta silikleşen itiraz, kanun yolu denetiminde etkisini kaybedecektir.</p>

<p>Esas hakkındaki savunma da amneziye karşı yeniden hatırlatma alanıdır. Savunma burada yalnızca son sözünü söylemez; yargılama boyunca unutulma riski taşıyan bütün unsurları yeniden bir araya getirir. Çelişkileri, lehe delilleri, usul ihlallerini, tutanak kayıtlarını, delil tartışmalarını ve alternatif olay örgüsünü sistemli biçimde karar hafızasına tekrar sunar. HKS’nin amacı mahkemeyi ikna etmek kadar, mahkemenin unutamayacağı bir savunma izi bırakmaktır.</p>

<p><strong>XIV. Müdafinin Amnezi Haritası</strong></p>

<p>Yargısal amneziye karşı etkili savunma, dosyanın hangi noktalarının unutulma riski taşıdığını önceden görmeyi gerektirir. Bu nedenle müdafi, her dosyada bir tür <strong>amnezi haritası</strong> çıkarmalıdır.</p>

<p>Bu haritanın temel soruları şunlardır:</p>

<p>Mahkemenin güçlü biçimde hatırladığı ilk anlatı nedir?</p>

<p>Dosyada hangi belge hafızayı yönetmektedir?</p>

<p>İddianame hangi varsayımları görünmez biçimde dayatmaktadır?</p>

<p>Hangi lehe delil hükümde unutulma riski taşımaktadır?</p>

<p>Hangi tanık çelişkisi tutanakta silikleşebilir?</p>

<p>Hangi usul ihlali ileride “sonuca etkili değil” denilerek etkisizleştirilebilir?</p>

<p>Hangi savunma argümanı kalıp gerekçeyle geçiştirilebilir?</p>

<p>Hangi olay ayrıntısı dosyanın genel anlatısını değiştirebilecek güçtedir?</p>

<p>Bu sorular, savunmayı daha bilinçli hale getirir. Müdafi, yalnızca dosyada ne olduğunu değil, mahkemenin neyi unutabileceğini de düşünür. Savunma stratejisi buna göre kurulur. Bazı hususlar duruşmada hemen söylenmelidir. Bazıları tutanağa açıkça geçirilmelidir. Bazıları ara dilekçeyle dosyada görünür hale getirilmelidir. Bazıları tanığa sorulacak sorularla somutlaştırılmalıdır. Bazıları esas hakkındaki savunmada tekrar edilmelidir. Bazıları ise istinaf veya temyiz denetimi için kayıt altına alınmalıdır.</p>

<p>İyi müdafi, yalnızca iyi argüman kuran kişi değildir. İyi müdafi, hangi argümanın unutulacağını, hangisinin hafızaya gireceğini, hangisinin tutanakla güçleneceğini, hangisinin gerekçede karşılanmaya zorlanacağını bilen kişidir. Savunmanın hafıza stratejisi burada başlar.</p>

<p><strong>XV. Yargısal Amneziye Karşı Gerekçe Disiplini</strong></p>

<p>Yargısal amneziye karşı en önemli kurumsal araçlardan biri gerekçe disiplinidir. Mahkeme, hüküm kurarken yalnızca vardığı sonucu değil, o sonuca nasıl ulaştığını da göstermek zorundadır. Bu gösterme faaliyeti, savunmanın unutulmasını engelleyen temel güvencedir.</p>

<p>Gerekçe disiplininin asgari gerekleri vardır. Mahkeme, savunmanın temel iddialarını göstermelidir. Lehe delilleri tartışmalıdır. Aleyhe delillerin neden üstün tutulduğunu açıklamalıdır. Tanık beyanlarındaki çelişkileri değerlendirmelidir. Usul itirazlarını karşılamalıdır. Delillerin hangi nedenle hükme esas alındığını somutlaştırmalıdır. Şüpheden sanık yararlanır ilkesinin neden uygulanmadığını, uygulanmadıysa hangi kesinlik düzeyine ulaşıldığını ortaya koymalıdır.</p>

<p>Bunlar yapılmadığında, gerekçeli karar yalnızca hükmün sonucu hakkında bilgi verir; yargılamanın düşünsel yolculuğunu göstermez. Oysa adil yargılamada mesele yalnızca kararın ne olduğu değildir. Kararın hangi hafıza üzerinden kurulduğudur.</p>

<p>Gerekçe disiplini, mahkemeyi hatırlamaya zorlar. Savunma argümanlarını tek tek karşılamak, lehe delilleri tartışmak, çelişkileri açıklamak ve usul itirazlarına cevap vermek, yargısal amnezinin önüne geçer. Bu nedenle gerekçe, yargısal hafızanın son kalesidir. Bu kale düştüğünde, yargılama hafızasızlaşır.</p>

<p><strong>XVI. Sonuç: Adaletin Hafıza Kaybı</strong></p>

<p>Yargısal amnezi, adaletin hafıza kaybıdır. Mahkeme savunmayı, çelişkiyi, lehe delili, usul ihlalini, duruşma atmosferini ve hukuk tarihinin uyarılarını unuttuğunda yalnızca bir dosyada eksik karar vermiş olmaz. Aynı zamanda hukukun kendisini hatırlama kapasitesini de zayıflatır.</p>

<p>Ceza muhakemesinde en büyük tehlikelerden biri, yargılamanın şeklen tamamlanıp maddi olarak unutkan hale gelmesidir. Duruşma yapılmış, taraflara söz verilmiş, deliller okunmuş, mütalaa alınmış, savunma dinlenmiş olabilir. Fakat bütün bunlar karar hafızasına gerçek anlamda girmemişse, yargılama yalnızca usulî bir görüntü üretir.</p>

<p>Yargısal amnezi en çok savunmayı siler. Çünkü savunma çoğu zaman dosyanın ilk anlatısına sonradan müdahale eden sestir. İddianame önceden gelir. Kolluk tutanağı önceden gelir. Tutuklama gerekçesi önceden gelir. Mütalaa güçlü bir kurumsal dille gelir. Savunma ise bütün bu güçlü hafıza blokları karşısında, yargılamanın canlı alanında kendisine yer açmaya çalışır. Bu nedenle savunmanın görevi yalnızca konuşmak değildir. Savunmanın görevi, unutulması mümkün olmayan bir hakikat izi bırakmaktır.</p>

<p>Hibrit Kopuş Savunması bu bağlamda yargısal amneziye karşı bir hatırlatma tekniği olarak düşünülebilir. Müdafi, bazen uyumla, bazen mikro müdahaleyle, bazen açık itirazla, bazen tutanak ısrarıyla, bazen sert kopuşla mahkemeye şunu hatırlatır:</p>

<p>Bu dosya yalnızca iddianameden ibaret değildir.</p>

<p>Bu delil tartışmasız değildir.</p>

<p>Bu tanık çelişkisiz değildir.</p>

<p>Bu tutanak eksiksiz değildir.</p>

<p>Bu gerekçe savunmayı unutamaz.</p>

<p>Bu hukuk tarihi kendisini tekrar edemez.</p>

<p><strong>Sonuç olarak hafızasız adalet olmaz; fakat amnezik adalet daha da tehlikelidir. Çünkü neyi unuttuğunu bile hatırlamaz.</strong></p>

<p></p>

<p><a href="https://www.hukukihaber.net/av-fahrettin-kayhan" title="Av. Fahrettin KAYHAN"><img alt="Av. Fahrettin KAYHAN" height="96" src="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/200x200/hukukihaber-net/uploads/2026/05/fahrettin-kayhan.jpeg" width="96" /></a></p>

<h4><strong><a href="https://www.hukukihaber.net/av-fahrettin-kayhan" title="Av. Fahrettin KAYHAN">Av. Fahrettin KAYHAN</a></strong></h4></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://hukukihaber.net/yargisal-amnezi-ceza-muhakemesinde-savunmanin-unutulmasi-hafizasiz-adalet-ve-hukuk-tarihinin-bastirilmis-uyarilari-1</guid>
      <pubDate>Sat, 16 May 2026 20:14:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2025/03/terazi/teradmz.jpg" type="image/jpeg" length="81133"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Georgia’daki Skandalın Asıl Mesajı: AI Artık Hukuki Gerçeklik Üretiyor]]></title>
      <link>https://hukukihaber.net/georgiadaki-skandalin-asil-mesaji-ai-artik-hukuki-gerceklik-uretiyor</link>
      <atom:link rel="self" href="https://hukukihaber.net/georgiadaki-skandalin-asil-mesaji-ai-artik-hukuki-gerceklik-uretiyor" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Yapay zeka artık sadece hukuk pratiğini hızlandırmıyor. Hukuki gerçekliğin kendisini üretmeye başlıyor.</p>

<p>Geçtiğimiz günlerde Reuters’ın geçtiği bir haber, birçok kişinin sandığından çok daha büyük bir kırılmaya işaret ediyor. Georgia’da bir savcı, yapay zeka tarafından üretilen sahte içtihatları bir cinayet dosyasına dahil ettiği için disiplin cezası aldı. Daha çarpıcı olan ise şu: Bu hatalı referanslar yalnızca dilekçede kalmadı; mahkeme kararının içine kadar girdi.</p>

<p>Bu olay teknik bir “AI hallucination” problemi değil. Bu, hukuk sisteminin epistemik altyapısına dair bir alarm. Çünkü hukuk sistemi yalnızca normlarla değil, güven mimarisiyle çalışır. Mahkeme kararlarının meşruiyeti; kullanılan kaynakların doğruluğuna, otoritesine ve insan muhakemesine dayanır. Ancak üretken yapay zeka ile birlikte ilk kez, hukuki gerçekliği oluşturan bilgi katmanı insan zihninin dışına taşmaya başladı. Ve bence asıl kritik soru şu:</p>

<p>“Yapay zeka hukukta sadece bir araç mı, yoksa hukuki gerçeği yeniden üreten yeni bir otorite katmanı mı oluyor?”</p>

<p>Bu soru önümüzdeki 5 yılın hukuk tartışmalarını belirleyecek. Çünkü bugün hukuk profesyonelleri AI kullanıyor gibi görünüyor. Gerçekte ise hukuk sistemleri yavaş yavaş AI epistemolojisine bağımlı hale geliyor. Bu ikisi aynı şey değil. Bir avukatın yapay zeka kullanması başka bir şeydir. Bir hukuk sisteminin doğruluk üretimini algoritmik sistemlere devretmesi bambaşka bir şeydir.</p>

<p>Bugün birçok hukukçu hala meseleyi “AI hata yapabilir” seviyesinde tartışıyor. Bu son derece yüzeysel bir yaklaşım. Asıl mesele şu:</p>

<p>Üretken yapay zeka, hukuki bilgi üretiminde görünmez bir otorite katmanı oluşturmaya başladı. Ve insan zihni, algoritmik akıcılığı çoğu zaman doğrulukla karıştırıyor. Bu yüzden geleceğin en büyük hukuk riski “yanlış sonuç” değil; “yeterince ikna edici yanlış sonuç” olacak. Özellikle yargı sistemleri açısından bu çok kritik. Çünkü machine-assisted adjudication dediğimiz yapı sessizce gelişiyor. Hakimler, savcılar, hukuk büroları ve regülasyon kurumları artık yalnızca bilgiye erişmiyor; bilgiyi AI tarafından ön-işlenmiş biçimde tüketiyor.</p>

<p>Bu durum hukuk tarihinde yeni bir döneme işaret ediyor. İlk kez hukuki muhakemenin bilişsel altyapısı insan dışı sistemler tarafından şekillendiriliyor. Ve Türkiye’de henüz yeterince konuşulmayan konu tam olarak bu.</p>

<p>Türkiye’de AI regülasyonu tartışmaları büyük ölçüde veri koruma, kişisel veri işleme veya otomatik karar verme ekseninde ilerliyor. Oysa birkaç yıl içinde asıl regülasyon baskısı çok daha farklı bir noktaya kayacak:</p>

<p>“AI-assisted legal reasoning” denetimi.</p>

<p>Yani mesele yalnızca yapay zekanın ne ürettiği değil; hukuk profesyonellerinin yapay zekaya hangi seviyede epistemik yetki devrettiği olacak. Bence önümüzdeki dönemde üç büyük gelişme göreceğiz:</p>

<p>1. “AI usage disclosure” yükümlülükleri genişleyecek.<br />
Mahkemeler ve regülatörler, AI destekli hazırlanan hukuki metinlerin açıklanmasını isteyecek.</p>

<p>2. “Human verification” artık formel bir compliance alanına dönüşecek.<br />
Sadece etik yükümlülük değil; denetlenebilir prosedür haline gelecek.</p>

<p>3. Hukukta yeni bir standart doğacak:<br />
“Cognitive accountability.”</p>

<p>Yani hukuk profesyoneli yalnızca sonucu değil, sonuca nasıl ulaştığını da açıklamak zorunda kalacak. Çünkü geleceğin hukuk sistemi sadece “doğru karar” aramayacak.<br />
“Kararın hangi bilişsel mimari içinde üretildiğini” de sorgulayacak. Ve bana göre asıl paradigma değişimi burada başlıyor.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Önümüzdeki yıllarda hukuk dünyasının en güçlü aktörleri, yapay zekayı en hızlı kullananlar olmayacak. Yapay zeka ile insan muhakemesi arasındaki sınırı en doğru yönetenler olacak. Çünkü mesele teknoloji kullanımı değil. Mesele, hukuki otoritenin kim tarafından üretildiği. Ve bu soru, düşündüğümüzden çok daha hızlı biçimde hukuk sistemlerinin merkezine yerleşiyor. Belki de ilk kez şu gerçekle karşı karşıyayız:</p>

<p>Yapay zeka hukuku otomatikleştirmiyor. Hukukun epistemolojisini yeniden yazıyor.</p>

<p>Düşünmeye değer.</p>

<p><a href="https://hukukihabernet.teimg.com/hukukihaber-net/uploads/2026/05/fatma-tokat.jpg" rel="nofollow" title="Fatma Tokat"><img alt="Fatma Tokat" height="206" src="https://hukukihabernet.teimg.com/hukukihaber-net/uploads/2026/05/fatma-tokat.jpg" width="200" /></a></p>

<p><strong>Av. Fatma TOKAT</strong></p>

<p><span style="color:#999999"><i>Kaynak: Reuters – “AI errors in US murder case lead to discipline for Georgia prosecutor” (5 Mayıs 2026)</i></span></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>MAKALE</category>
      <guid>https://hukukihaber.net/georgiadaki-skandalin-asil-mesaji-ai-artik-hukuki-gerceklik-uretiyor</guid>
      <pubDate>Sat, 16 May 2026 13:36:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://hukukihabernet.teimg.com/crop/1280x720/hukukihaber-net/uploads/2026/05/terazi/yapay-zekasa.jpg" type="image/jpeg" length="81544"/>
    </item>
  </channel>
</rss>
