Kirlenen Yalnız Çevre Değil, Vicdanlarımız da

Abone Ol

5 Haziran Dünya Çevre Günü, çevre konusunda dünyanın en büyük uluslararası farkındalık hareketidir. Birleşmiş Milletler Çevre Programı (UNEP) tarafından 1973 yılından bu yana düzenlenen bu özel gün, bugün 150'den fazla ülkede milyonlarca insanı ortak bir amaç etrafında buluşturmaktadır.

Ancak Dünya Çevre Günü'nü yalnızca bir kutlama günü olarak görmek eksik olur. Bu gün; doğaya verilen zararları anımsatma, toplumsal farkındalık yaratma, çevre bilincini geliştirme ve gelecek kuşaklara karşı sorumluluklarımızı yeniden düşünme günüdür.

2025 yılında Dünya Çevre Günü'nün teması "Plastik Kirliliğine Son Ver!" olarak belirlenmişti. Plastik atıkların denizleri, toprakları ve canlı yaşamını tehdit ettiği günümüzde bu çağrı son derece anlamlıydı. 2026 yılında ise Dünya Çevre Günü'ne Azerbaycan'ın başkenti Bakü ev sahipliği yapacak ve küresel tema "İklim Eylemi" olacak.

Yükselen deniz seviyeleri, kuraklıklar, seller, orman yangınları ve eriyen buzullar artık bilim insanlarının raporlarında kalan uzak ihtimaller değil; her gün yaşadığımız gerçeklerdir. Gezegenimiz alarm vermektedir. Bu nedenle iklim krizi yalnız çevrecilerin değil, tüm insanlığın ortak sorunu haline gelmiştir.

Çevre konusunda yıllar önce ortaya konulan düşünceler bugün hâlâ yolumuzu aydınlatmaktadır. Mustafa Kemal Atatürk'ün şu sözleri, onun çevre konusundaki ileri görüşlülüğünü göstermektedir:

"Çevreyi korumak aklın gereğidir."

"Yeşil görmeyen gözler renk zevkinden mahrumdur."

"Ağaç, çiçek ve yeşillik uygarlık demektir."

"Ormansız ve ağaçsız toprak vatan değildir."

Benzer şekilde Doğan Cüceloğlu'nun şu sözleri de çevre bilincinin aslında insan sevgisinden başladığını anlatmaktadır:

"Mükemmel değil, merhametli çocuklar yetiştirin. Karıncaları ezmeyen, ağaç dallarını kırmayan, çiçekleri ezip geçmeyen, sevgiyi hissetmeyi ve hissettirmeyi bilen çocuklar..."

Bu sözleri düşündüğümde, çevre ile insan arasında koparılamaz bir bağ olduğunu görüyorum. Çünkü doğayı korumak yalnızca ağaçları, denizleri ve hayvanları korumak değildir. Aynı zamanda vicdanı, kültürü ve geleceği korumaktır.

Belki de bugün en çok ihtiyaç duyduğumuz şey, yalnız çevremizin değil; siyasal, sosyal ve ahlaki çevremizin de temiz olmasıdır. Çünkü kirlenen yalnız denizler değildir. Bazen dil kirlenir, bazen vicdan, bazen de ortak yaşam kültürü...

Bu nedenle çevre mücadelesi aynı zamanda bir uygarlık mücadelesidir.

Çevreyi korumak yalnızca vicdani bir sorumluluk da değildir; aynı zamanda anayasal ve hukuki bir yükümlülüktür. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın 56'ncı maddesi açıkça:

"Herkes, sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir." demektedir.

Anayasa aynı maddede çevreyi koruma görevini hem devlete hem de vatandaşlara yüklemektedir. Böylece çevre hakkı, temel insan hakları arasında yerini almaktadır.

Anayasa Mahkemesi kararlarında da çevre hakkının, yaşam hakkı ve insan onurunun ayrılmaz bir parçası olduğu vurgulanmaktadır. Çünkü insanın maddi ve manevi varlığını geliştirebilmesi, sağlıklı bir çevrede yaşamasına bağlıdır.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de çevresel zararların yaşam hakkını, özel hayatı ve aile yaşamını tehdit ettiği durumlarda devletlerin gerekli önlemleri alma yükümlülüğü bulunduğunu kabul etmektedir. Günümüzde temiz hava, temiz su ve sağlıklı bir çevrede yaşamak yalnızca bir beklenti değil; hukukun koruması altındaki temel bir insan hakkıdır.

Bu alanda önemli çalışmalar yapan İstanbul Çevre Konseyi, kuruluşunun 26'ncı yılında da çevre duyarlılığını artırmak amacıyla geleneksel Çevre Ödülleri'ni sürdürüyor. Çevreye katkı sunan kişi ve kurumların ödüllendirilmesi, iyi örneklerin çoğalmasına ve toplumsal farkındalığın gelişmesine önemli katkılar sağlamaktadır.

26.Yıl İstanbul Çevre Konseyi Ödülleri'nin 26 Eylül Dünya Çevre Sağlığı Günü'nde sahiplerini bulacak olması da ayrıca anlam taşımaktadır. Ödül törenine Atlas Üniversitesi ev sahipliği sapacaktır.

Türkiye'de her yıl 1-7 Haziran tarihleri arasında Çevre Haftası kapsamında çeşitli etkinlikler düzenlenmektedir. Ancak çevreyi korumak bir haftalık kampanyalarla sınırlı kalabilecek bir görev değildir. Çevre bilinci, yılın her gününde yaşatılması gereken bir yaşam kültürüdür.

Çevreye verilen her zarar, yalnız bugünü değil, henüz doğmamış çocukların yaşam hakkını da tehdit etmektedir. Kesilen her ağaç, kirletilen her dere, yok edilen her sulak alan ve betonlaştırılan her yeşil alan aslında geleceğimizden eksilen bir parçadır.

Bir gün insanlar şunu anlayacaktır:

Doğa insana muhtaç değildir; insan doğaya muhtaçtır.

Ve tarih, gelecek kuşaklara nasıl bir dünya bıraktığımızı yazacaktır.

Onlara bırakacağımız en büyük miras servetimiz değil; temiz havası, berrak suları, yeşil ormanları ve yaşama sevinci korunmuş bir dünya olacaktır.

Çünkü çevreyi korumak yalnız bir görev değil, gelecek kuşaklara karşı yerine getirmemiz gereken en büyük insanlık borcudur.